|

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ, (asıl adı Muhammed Celâleddin’dir),
(30 Eylül 1207 Belh - 17 Aralık 1273 Konya), Mevlevî tarikatının kurucusu,
tasavvuf şairi. Horasan’ın Belh kentinde doğdu. Babası, “Sultanu’l Ulema”
(Bilginler Sultanı) olarak tanınan Muhammed Bahaeddin Veled, annesi
Harezmşahlar soyundan, Mümine Hatun’dur. Harezm ülkesine Moğol akınlarının
yaklaştığı yıllarda, hükümdarla fikir ayrılığı yüzünden arası açılan babasıyla
birlikte İran, Bağdat, Hicaz, Şam yoluyla Anadolu’ya geçti ve bir süre Larende’de
(Karaman) kaldıktan sonra Konya’ya yerleşti (1228). Dönemin Selçuklu Sultanı
Alaeddin Keykubat tarafından Doğu’nun ve Batı’nın müftüsü olarak kabul edilen
babasının ölümünden sonra (23 Şubat 1231), müritleri tarafından babasının
yerine getirildi; bu arada medreselerde müderrisliğe de başladı. Belh’teyken
babası ve onun çevresindeki bilginler tarafından yetiştirilen Mevlânâ, Konya’ya
gelen eski hocalarından Tirmizli Seyyid Burhaneddin’den sekiz-dokuz yıl ders
gördü, onun mürşitliği altında babasının yapıtlarını inceledi; sufîlik yolunda
büyük gelişmeler gösterdi. Ama yaşamında en önemli evre, Konya’ya gelen Şems-i
Tebrizî ile dostluğundan sonra başladı (Kasım 1244). Zahirî bilginlerle çevrili
ibadet dünyasından uzaklaşarak, tasavvufî aşkın coşkun dünyasına girdi. Daha
önce kazandığı düşünür kimliği, duygusal coşkularla birleşerek şair kişiliği
ortaya çıktı. Tebrizî ile geçirdiği on beş-on altı aylık süre içinde
görevlerinden uzak durdu. Oğlu Sultan Veled’in “İbtidanâme” adlı kitabında
belirttiği gibi: “Üstat Şeyh, yeni bilgi beller bir hâle geldi, her gün
huzurunda ders okuyordu. Yokluk bilgisinde olgundu; fakat Şems’in ona
gösterdiği bilgi, yepyeni bir bilgiydi. Şems, mâşuk erenlerindendi. Onu da o
âleme, mâşukluk cihanına davet etti. Mevlânâ da onun cinsindendi, ona ulaştı.
Can yoluyla canlar canına kavuştu”. Çevrenin gösterdiği tepkiler sonucu Şems’in
Konya’dan ayrılışında düştüğü büyük acıyı coşkun mısralarla dile getirdi.
Şems’in ölümünden sonra, teselli bulma umuduyla gittiği Şam’da uzun süre kaldı.
Dönüşünde kısa süren bir suskunluktan sonra, özellikle Hüsameddin Çelebi’yi
halife seçtiği yıllarda en olgun yapıtlarını verdi. Farsça, Arapça, Rumca, eski
Yunanca bilen Mevlânâ, hükema felsefesi, tasavvuf umdeleri, mitoloji, tarih
konularındaki derin kültürüyle insan kutsallığını en yüksek düzeye çıkarmak,
bütün dinleri ve mezhepleri, insanı olgunluğa götüren bir araç olarak görüp
tasavvuftaki insanın büyüklüğü esasına gerçeklik kazandırdı. Kaynağını
insancıllıktan alan bir düşünüşle içten duyarlıkları, coşkuları ve inancı;
Batılı bir araştırmacının dediği gibi, “şimşekler çaktıran bir dille”
birleştiren şiirleri, yazıldığı dilin olanaklarını aşarak dünyanın malı sayıldı
ve Dante, Shakespeare, Goethe gibi büyük sanatçılarla karşılaştırıldı; ünlü
kişiler tarafından yapıtları çeşitli dillere çevrildi. Mevlânâ, tüm eserlerini,
dönemin edebiyat dili olması nedeniyle Farsça yazmıştır. Türkçe olarak kaleme
aldığı herhangi bir eseri yoktur. Farsça şiirleri arasında bazı Türkçe
sözcükler geçmektedir. Ayrıca Farsça-Türkçe karışık birkaç manzumesi içinde
Türkçe beyitlere de yer vermiştir. Eserleri: Mesnevî : Dinî, tasavvufî ve
ahlakî yanı ağır basan didaktik bir eserdir (6 cilt, 25.618 beyit). Mesnevî’de
işlenen konuların çoğu öğüt verme amacını güder. Konuların işlenişinde, hikâye
ve fabllerle konuyu açıklama, örnekleme, verilmek istenen düşünceyi pekiştirme
yolu izlenir ve her hikâye bir öğütle bitirilir. Kıssadan hisse çıkarmaya
dayanan bu anlatım tarzı Mevlânâ’dan önce de var olup, İslamî dönemde ilk
örneklerine İran edebiyatı mesnevîlerinde rastlanmaktadır. Mesnevî, değerini ve
önemini, içerisinde yer verilmiş konu ve hikâyelerin çeşitliliğinden,
zenginliğinden alır. Eser, tasavvuf konusunda verdiği bilgiler başta olmak
üzere, hikâyeler, atasözleri, deyimler ile başlı başına bir kültür hazinesidir.
Bu nedenle kendisinden sonra yazılmış dinî-ahlakî konulu birçok eseri etkilemiş,
onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, aynı zamanda yüzyıllar boyu Mevlevî
tekkelerinde okutulmuştur. Mesnevî’nin şerh ve tercümelerinin tanınmış
olanlarından bazıları ise şunlardır: “İsmail Rüsuhî, Şerh-i Mesnevî” (6 cilt,
Mısır 1836); “Nahifî, Terceme-i Mesnevî” (Mısır 1851); “Bursalı İsmail Hakkı,
Ruhü’l-Mesnevî” (Mesnevî’nin 1.cildinin bir kısmı, 2 cilt, İstanbul 1866);
“Veled İzbudak, Mesnevî” (İstanbul 1942); “Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve
Şerhi” (6 cilt, İstanbul 1972-1974). Dîvan-ı Kebir (Büyük Divan) : Mevlânâ’ya
ün sağlayan manzum eseri Dîvan ya da yaygın olarak bilinen diğer adıyla Dîvan-ı
Kebir’dir. Dîvan-ı Kebir, yapısal olarak 24 ayrı dîvanın birleştirilmesiyle
oluşturulmuştur. Lirizm yanı ağır basan Dîvan’daki manzumelerinde daha çok tasavvufî
aşkı işlemiştir. Dîvan’da Şems-i Tebrizî’nin etkisi belirgindir. Eserde yer
alan birçok şiirde Şems, mahlâs yerine kullanılmış ve eserin bu özelliğinden
dolayı Mevlânâ Dîvanı, Dîvan-ı Şems-i Tebriz ve Şemsü’l-Hakayık adları ile de
anılagelmiştir. Hacimli olan Dîvan-ı Kebir’de değişik nazım şekilleri ile
rubailer yer alır. Dîvan’daki rubailer ayrıca basılmıştır (Veled Çelebi,
Rubaiyyat-ı Hazret-i Mevlânâ, İstanbul 1894). Bu eserden sonra da Mevlânâ’nın
rubaileri, Dîvan’dan ayrı metin ya da çeviri olarak değişik kişilerce
hazırlanmıştır. Bunlar arasında “Hasan Âli Yücel, Mevlânâ’nın Rubaileri,
İstanbul 1932”, “Asaf Halet Çelebi, Mevlânâ’nın Rubaileri, İstanbul 1939”, “M. Nuri Gençosman, Mevlânâ’nın Rubaileri I-II (Şark İslam Klasikleri), İstanbul 1986; (Bu
eser Veled Çelebi’nin 1894 tarihinde hazırlamış olduğu metin yayınının Türkçe
çevirisidir.)” adlı eserler sayılabilir. Türkçe çevirileri arasında “Mithat
Bahari, Dîvan-ı Kebir’den Seçme Şiirler (İstanbul 1959,1989)”, Abdülbâki
Gölpınarlı, Dîvan-ı Kebir Tercemesi (5 Cilt, İstanbul 1957-1960). Mevlânâ’nın
manzum eserleri yanı sıra mensur eserleri de vardır. Bunlar: Fihi Ma Fih :
Mevlânâ’nın sohbetleri sırasında, başta tasavvuf olmak üzere, din, ahlak,
felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışını söz
konusu ettiği konuşmalarından meydana gelmiştir. Fihi Ma Fih’in Türkçe iki
çevirisi bulunmaktadır. “Meliha Ülker Tarıkâhya, Fihi-Ma-Fih Tercümesi,
İstanbul 1954” ve “Abdülbâki Gölpınarlı, Fihi Ma Fih, İstanbul 1959”. Mecalis-i Seb’a : Mevlânâ’nın yedi vaazının bir araya getirilmesiyle meydana gelmiştir. Eser,
metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte Ahmed Remzi Akyürek tarafından
yayımlanmıştır “A. R. Akyürek, Anadolu Selçukileri Mevlevi Betikleri I,
İstanbul 1937”. Ayrıca A. Gölpınarlı’nın çevirisi de vardır “Abdülbaki
Gölpınarlı, Mecalis-i Seb’a, Mevlânâ’dan Tercüme, Konya 1965”. Mektubat : Mevlânâ’nın mensur eserleri arasında yer alan Mektubat, onun Selçuklu Devleti ileri
gelenlerine, dönemin devlet adamlarına, dostlarına yazdığı 145 mektubun bir
araya getirilmesiyle oluşmuştur. Mektubat, önce F. Nafiz Uzluk tarafından
yayımlanmış: “Feridun Nafiz Uzluk, Mevlânâ’nın Mektupları (147 adet), İstanbul 1937” daha sonra A. Remzi Akyürek ve son olarak da Abdülbâki Gölpınarlı eser üzerinde çalışmıştır:
“Abdülbâki Gölpınarlı, Mektuplar, İstanbul 1963”.
MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ ’NİN ESERLERİ
DÎVÂN-I
KEBİR (BÜYÜK DÎVAN)
Mevlânâ
Celâleddin-i Rûmî’nin bütün gazellerini ve rubailerini bir araya getiren Farsça
eseri. Tasavvuf, ilahi aşk ve sevgi konularını işleyen eser otuz bin beyiti
geçer. Gazellerde hiçbir sanat endişesi gözetilmemiş, edebî sanatlar seyrek
olarak kullanılmıştır. Buna karşılık iç kafiyeye çok rastlanır. Mevlânâ
eserinde kendi adı yerine “suskun” anlamındaki Hamuş, Hamuşkün, Zebanderkeş,
Megu, Tenzen gibi mahlaslar kullanmıştır. İlk yazma nüshaları değişik olan
Dîvân-ı Kebir’in harf sırası ve aruz bahirlerine göre düzenlenmiş baskıları
yapıldı. Birçok doğubilimcinin ilgisini çeken, üzerinde değişik açılardan
çalışmalar yapılan eserin basma nüshaları arasında en iyi ve güvenilir olanı
Neval Kişar’ın 1885’te Lucknow’da iki cilt olarak yayımladığı nüshadır. Ayrıca
çeşitli yıllarda yapılmış Almanca, İngilizce ve Türkçe çevirileri vardır.
MESNEVİ
Mevlânâ
Celâleddin-i Rûmî’nin 26.000 beyitlik Farsça eseri. Başından sonuna kadar
“failatün, failatün, failün” vezniyle yazılmıştır. Mesnevi tarzındadır, yani
her beytin mısraları, kendi aralarında ve bağımsız şekilde kafiyelidir.
Mevlânâ, bu yapıtın mısralarını içinden geldiği gibi söylemiş, sonra Çelebi
Hüsamettin bunları kaleme almıştır. Mesnevi, birçok hikâyeyi konu edinen,
onlardan ahlâk, tasavvuf ve bazen de felsefe bakımından sonuçlar çıkaran
öğretici nitelikte bir yapıttır. Yapıt, 13 Mayıs 1263’te yazılmaya başlanmış,
altı cilde ayrılmıştır. Mesnevi’nin ana konusu, insan ruhunun ölümsüz, Tanrısal
bir cevher olduğudur. Mevlânâ’nın “Mesnevi”si, Kur’an ile hadisten sonra, İslâm
âleminde üzerinde en çok durulan yapıttır. Mesnevi, akla dayanan, aklın kesin
kurallarına uyarak sınırlanan bilgiyi, algıyı, felsefeyi reddeder. Ona göre
bilginin kaynağı, sezgi ve sevgidir. İnsanı gerçeğe götüren “aşk”tır. Gerçeğe,
derin bir kendinden geçiş, sınırsız bir sevgiye dalışla varılır. Sultan Veled
tarafından, Mevlevî tarikatının kurulmasından sonra Mesnevi, bütün İslâm
ülkelerine yayıldı. Mevlevî tekkelerinde ders olarak okutuldu. Mesnevi’yi,
Nahifi, Türkçeye manzum olarak çevirmiştir. Besteci ve tasavvuf bilgini Ahmet
Avni Konuk da (1878-1938), tam olarak Türkçeye çevirip yorumladı. Son olarak
Veled Çelebi İzbudak, Mesnevi’yi 6 cilt hâlinde dilimize çevirdi, Abdülbaki
Gölpınarlı’nın açıklamalarıyla bastırıldı.

|
|