|

ORTA ÇAĞ, MS 395’ten İstanbul’un
Türkler tarafından alındığı 1453 ya da Kolomb’un Amerika kıtasını bulduğu 1492
yılına kadar süren çağ. MS 4. ve 5. yüzyıllarda, Roma İmparatorluğu’nun batı
kesimi, bir hükûmet olma işlevini yitirmeye başladı. Daha önceden başlamış olan
uzun çöküş süreci de bu dönemde hız kazandı. Vergiler ödenmiyor, yollar ve kamu
binaları bakımsız bırakılıyor, barışı korumak giderek zorlaşıyor ve tüccarlarla
yolcular sürekli olarak hırsızların ve çetelerin tehdidiyle karşı karşıya kalıyordu.
Ticaret canlılığını yitirmişti. Bir zamanların büyük kentleri, içinde birkaç
yüz kişinin yaşadığı korunaksız yerler hâline dönüştü. Uygarlığın bu denli
çöküşünün nedenlerinden biri, imparatorluğun eski sınırlarına dek dayanmış olan
barbar kavimlerdi. Gotlar ve Hunlar, imparatorluğa doğudan baskı yapıyorlardı.
İspanya, 7. yüzyılda Müslümanlar tarafından fethedildi. 8. yüzyılda da,
Avrupa’nın kuzey ve batı kıyılarına Vikingler tarafından akınlar düzenlenmeye
başlandı. 10. yüzyıla gelindiğinde, Frank İmparatoru Charlemagne’nın Batı Roma
İmparatorluğu’nun birliğini sağlama çabalarından sonra, Avrupa birçok küçük
krallığa bölünmüştü. 11. yüzyılda, karanlık çağlar olarak da adlandırılan bu
dönem sona erdi ve uygarlık yeniden canlanmaya başladı. Bu dönemde, İslâmiyetin
etkisi ve Avrupa üzerindeki diğer dış baskılar bir ölçüde zayıflamıştı. Fransa
ve İngiltere’ye yerleşen Vikingler yağmacılığı bırakarak yerleştikleri
toprakları işlemeye başladılar. Nüfusun ve buna bağlı olarak tarımdan elde
edilen ürünün artışıyla birlikte, toprak sahiplerinin gelirlerinde de bir artış
ortaya çıktı. Bu gelir, mamul maddeler ve diğer lüks tüketim maddelerine
yatırılmaya başlandı. Ticaret yeniden canlandı; kentler birer ticaret ve sanayi
merkezi hâline geldi. Haçlı Seferleri de bu dönemde düzenlendi. Karanlık
çağlarla bu yeniden canlanma dönemini birleştiren ve Orta Çağa temel
karakterini veren en önemli etken, Katolik Kilisesi’ydi. Roma imparatorluk
sisteminin çöküşünden sonra, Katolik Kilisesi Avrupa’da birleştirici bir rol
oynadı. Artık Hristiyan uygarlığının merkezi, papaların oturduğu Roma’ydı.
Kilise, birden çok ülke üzerinde egemenliği ve etkisi olan tek güçtü. Kilise
üyeleri, Avrupa’nın her yanını dolaşıyor, vaazlar veriyor ve kilise için
bağışlar topluyorlardı. İnsanlara, neye inanacaklarını ve nasıl
davranacaklarını anlatan kurum Kilise’ydi. Kendilerini Tanrı’ya hizmete adamış
rahiplerin oluşturduğu manastırlar, yoksullara ve hastalara yardım etmek,
okullar kurmak gibi birçok toplumsal işlevi üstlenmişlerdi. Karanlık çağlar boyunca,
kilise ve manastırlar, Yunan ve Roma edebiyatının ürünlerini korumuş,
Latincenin uluslararası bir dil olarak canlı tutulmasını sağlamışlardı. Orta
Çağda, insanların yaşamlarının hiçbir yönü, kilise denetiminin dışında
düşünülemiyordu. Herkes kilise tarafından vaftiz ediliyor, evlendiriliyor ve
cenaze törenleri yine kilise kurallarına göre düzenleniyordu. Özellikle de
sanat ve kültür, kilisenin denetimi altındaydı ve dinî amaçlara yönelik olarak
gelişiyordu. Orta Çağ mimarîsinin en önemli örneklerinden biri olan gotik
üslupta yapılmış katedraller, kilisenin denetiminin ve etkinliğinin bir
simgesiydi. İnce taş oymalar, canlı heykeller, parlak renkli vitraylar ve
gökyüzüne yükselen kuleler; şiddetin, yoksulluğun ve hastalığın hüküm sürdüğü
bir çağda dinî kurtuluşun ve cennetin gerçekliğini kanıtlamak istiyen Orta Çağ
insanını yansıtıyordu. Kilisenin egemenliği, kuramsal olarak hiçbir sınır
tanımıyordu. Buna karşın uygulamada, kilisenin yapabilecekleri sınırlıydı.
Kendisi de büyük bir toprak sahibi olan kilise, kendini koruyacak askerî ve
idarî mekanizmalara sahip değildi. Bu görev, krallara ve savaşçılara düşüyordu.
Orta Çağda Batı Avrupa’da hâkim olan toplumsal, siyasî ve ekonomik düzen,
tarihçiler tarafından feodalizm olarak adlandırılır. Kutsal Roma imparatorundan
serflere kadar uzanan hiyerarşik feodal piramide egemen olan fikir; toprak,
himaye ve adalet karşılığında yapılan hizmetti. 13. ve 14. yüzyıllarda, ticaret
büyük bir gelişme gösterdi ve para, giderek ekonominin en belirleyici ögesi hâline
gelmeye başladı. Artık feodal düzenin sınırlarını zorlamaya başlayan kentler,
yeni güçlerin ve yeni fikirlerin merkezleri durumuna geldiler. Kentlerde
yaşayan varlıklı zanaatkârlar ve tüccarlar, loncalarda örgütlendiler.
Baronların ve kiliselerin gücüne meydan okuyan bu yeni güç, kendi otoritelerini
yaygınlaştırmayı amaçlayan krallarla işbirliği yapmaya hazırdı. Fransa,
İngiltere ve İspanya’da merkezî monarşiler ortaya çıktı. Yöresel diller
gelişmeye başladı, yeni ve dünyevî bir edebiyat doğdu. Böylelikle, kilisenin
öğrenme üzerindeki tekeli zayıfladı. Ulusal bilinç kavramı önem kazandı.
Üniversiteler yeni fikirlerin doğduğu merkezler hâline geldi. Paris
Üniversitesi’nde Peter Abelard, dinbilim ve felsefe alanında yeni tezler
geliştirdi. Aziz Thomas d’Aquinas, Aristoteles felsefesini Hristiyanlık
düşüncesiyle uzlaştırmaya çalıştı. Dante, ünlü yapıtı “İlâhî Komedi”yi yazdı.
Daha sonra, düşünce sisteminin temeli, Tanrı yerine insanın kendisi hâline
geldi. Hristiyanlıkla ilgili temalar yerine, eski klasik dönemlerin temaları
işlenmeye başlandı. 16. yüzyılda, Martin Luther, Katolik Kilisesi’ni sert bir
biçimde eleştirdi. Gutenberg’in geliştirdiği baskı makinesi, insanların kutsal
kitabı kendilerinin okuyabilmesine olanak sağladı. Barutun keşfi, Orta Çağ savaşçılarını
etkisiz ve güçsüz duruma düşürdü. Kolomb da, Amerika Kıtası’nı keşfetti. Bütün
bu gelişmeler, Orta Çağın sona ermesine ve Yeni Çağın başlamasına yol açtı.
|
|