|
ÖYKÜ, (hikâye de denir),
gözlem ya da tasarlama ürünü bir olayı anlatan yazı. Hikâyenin Arapçada sözlük
anlamı, “bir sürü haberi nakil ve rivayet eylemek, bir nesneye benzemek, fi’len
yahut kavlen taklit eylemek, bir kimseden bir söz nakleylemek”tir. Bu anlamda,
“anlatma, benzetme, tarih, destan, kıssa, masal, rivayet” sözcüklerini de
karşılar. Genel olarak gerçek ya da hayal ürünü olayların aktarılması biçiminde
tanımlanan anlatı türünün bir dalı sayılmıştır. Bu kapsam genişliği, bir söz
sanatı olan edebiyatın tarihî gelişimine bağlanabilir. Anlatı türünün destan,
halk hikâyesi, masal aşamalarından geçerek öykü ve romana ulaşması, olaya
dayanan her tür anlatının “hikâye” terimiyle nitelenmesine yol açmıştır.
Nitekim günümüzdeki anlamıyla, asıl 19. yüzyılda gelişmeye başlayan öykünün
tanımında romandan kısa olması, dar bir zaman parçasını kapsaması, kişilerin
sayıca az olması, bu kişilerin yaşamının tek boyutta verilmesi, ayrıca
yaşamlarının bir yanı üstünde daha çok durulması gibi ölçüler getirilmiştir. Oysa
çağdaş edebiyatta bu nitelikler de aşılmıştır. Çağdaş öyküde uzunluk-kısalık,
kişi ve zaman sınırlaması söz konusu olmadığı gibi çok boyutluluk amaçlanmakta,
giderek olaysız öyküler yazılabilmektedir. Bir anlatı olarak hikâyenin, daha
yazının bulunmadığı çağlarda ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Buna göre, bir
hayvanı nasıl avladığını hareketlerle ya da sözle çevresindekilere anlatan
ilkel insan aslında bir hikâye anlatmaktaydı. İlk mağara resimlerinde, eski
Mısır, Hitit, Yunan kabartmalarında da temelde bir hikâye söz konusudur.
Sanatın başlangıcındaki bu iç içelik, toplumsal gelişime koşut olarak ayrışmaya
uğramış, sözlü anlatıda mitler, efsaneler, destanlar hikâyeye dayanmışlardır.
Bu aşamada hikâye bir tür değil, genel olarak anlatının eşanlamlısıdır. Biçimi
değil, özü belirtmede kullanılmıştır. Nitekim olay anlatımına dayanan bütün
türler (fabl, masal, fıkra vb.) hikâye kavramı içinde düşünülmüştür. Hikâyenin
bir tür olarak gelişimi masallardan günlük olayları anlatmaya geçişle
başlamıştır. Bu yolda ilk örnekler Boccaccio’nun “İl Decamerone” adlı yapıtıyla
Chaucer’in “The Canterbury Tales” adlı yapıtıdır (14. yüzyıl). Ama hikâyenin
bağımsız bir tür olarak ortaya çıkışı ancak 19. yüzyılda gerçekleşecektir.
Bunun nedeni, destan ve halk hikâyesinin romana doğru gelişmiş olmasıdır.
Nitekim ilk roman örneklerinin, aralarında kişi, yer ve zaman bağlantısı
kurulmuş hikâyelerden oluştuğu görülür. 19. yüzyıldaysa, gerek düzyazının
gelişimi, gerekse gazete ve dergilerin çoğalması, yazarları bir çeşit roman
kısaltmaları sayılabilecek ürünler vermeye itti. Hikâye (nouvelle) ve kısa
hikâye (conte) ayrımı da bu yüzyılda yapıldı. Fransız edebiyatında Maupassant,
Rus edebiyatında Çehov, Amerikan edebiyatında O’Henry kısa hikâyenin ilk
ustaları sayıldılar. Hikâyeye ilişkin ilkeler de kısa hikâye göz önünde
tutularak, bu türü geliştirenlerce çıkarıldı. Aynı yapının korunduğu nouvelle,
boyut olarak kısa hikâyeden ayrıldı. Nitekim nouvelle sözcüğü de Türkçeye uzun
ya da büyük hikâye sözleriyle çevrildi. Conte için de kısa ya da küçük hikâye
terimi yeğlendi. Türk edebiyatındaysa Tanzimat’a dek uzun ya da kısa, olay
aktarımına dayanan bütün anlatılar hikâye sözcüğüyle nitelenmiştir. Manzum ya
da mensur, mesneviler, destansı anlatılar, masallar, fıkra ve latifeler,
öğretici hikâyeler, hayvan masalları vb. hikâye sayılmış, manzum ürünler için
destan sözcüğü de kullanılmıştır. Batı edebiyatındaki anlamıyla hikâye-roman
sözleri Tanzimat döneminde ilk roman örneklerinin çevrilmesi sonucu
edebiyatımıza girer. Tanzimat döneminde yayımlanan “Süheyli Nadiri” (Süheyli),
“Muhayyelatı Aziz” (Muhayyelat), “Müsameretname” gibi yapıtlar eski hikâye
geleneğini sürdürürler. Tanzimat hikâyesinin ilk örneği sayılan “Letaifi
Rivayat” ise Ahmet Mithat’ın sanat anlayışına uygun olarak “ibret dersi vermek”
amacıyla yazılmış hikâyeleri kapsar. Ama Batı edebiyatındaki anlamıyla kısa
hikâyenin başarılı örneklerini Samipaşazade Sezai “Küçük Şeyler” (1892) adlı
yapıtıyla verecektir. Çağdaş öyküyü geliştiren, romanda da görüldüğü gibi,
Edebiyatı Cedideciler olmuştur. Halit Ziyat Uşaklıgil sağlam bir öykü yapısına
ulaşmakla kalmamış, toplumsal ve bireysel gerçekliği de ustaca yansıtmıştır.
Tanzimat’tan günümüze Türk edebiyatında öykü, romana bağlı olarak gelişmiştir.
İlk romancılar bir yana, öykünün romana geçiş için bir aşama sayılması, bu
anlayışın günümüze dek sürmesi, öykücü-romancı yazarların yetişmesine yol
açmıştır. Bu nedenle salt öykücü olarak nitelenebilecek yazar sayısı oldukça
azdır. Meşrutiyet döneminde Ömer Seyfettin, Cumhuriyet sonrasında ise Memduh
Şevket Esendal, Kenan Hulusi, Bekir Sıtkı Kunt, F. Celalettin ve Sait Faik,
öykücü olarak belirirler.
|
|