|

ŞAH İSMAİL
(HATÂYÎ), (asıl adı Şah İsmail bin Şeyh Haydar bin Şeyh Cüneyd’dir), (1487
Erdebil/İran - 22 Mayıe 1524 Azerbaycan), İran’da Safevî Hanedanı’nın kurucusu,
şair. Babası, Safevî tarikatının şeyhlerinden Şeyh Haydar, annesiyse Uzun
Hasan’ın kızı Halime Begüm’dür. Babası Şeyh Haydar, 1488’de Şirvan Hükümdarı
Ferruh Yesar ve Yesar’a yardım eden Akkoyunlu Hükümdarı Sultan Yakup ile
yaptığı savaşta öldüğü zaman İsmail henüz bir yaşındaydı. Bir süre
kardeşleriyle İstar kalesine hapsedildiyse de 1490’da hapisten kurtuldu ve
1497’ye kadar babasının müritleri tarafından saklandı. Bu süre içinde bir
yandan eğitim ve öğrenimini geliştirmeye, diğer yandan da babasının müritlerini
etrafında toplamaya çalıştı, 1497’de Akkoyunlu Hükümdarı Rüstem Bey’in ölümü üzerine
İsmail saklandığı yerden çıktı ve dedesi Uzun Hasan’ın devletinin başına geçmek
üzere harekete geçti. 1500’de Türk oymaklarından gelen müritlerinden bir ordu
oluşturdu. Önce Şirvan Hükümdarı Ferruh Yesar’ı, ardından Akkoyunlu Elvend
Mirza’yı yendi ve Tebriz’de “Şah” unvanıyla taç giydi (1502). Kısa bir süre
sonra da tüm İran’a egemen oldu ve Şiîliği İran’ın resmî mezhebi yaptı. Şah
İsmail’in İran’a egemen olduğu yıllar, eski ipek ve baharat yollarının önemini
kaybettiği, dünya ticaretinin denizlere ve Avrupalıların egemenliğine geçtiği
yıllardır. Şah İsmail eski durumu tekrar canlandırmak için Hindistan ile
Akdeniz arasındaki topraklara egemen olma politikası gütmeye başladı. Bunun
için herşeyden önce Anadolu’yu ele geçirmesi gerekiyordu. Şah İsmail bu amacında
Şiî mezhebini bir araç olarak kullandı. Şiîliği Anadolu’ya yayarak Anadolu ve
Osmanlı topraklarına egemen olma planları kurdu. Doğu Anadolu’da pek çok
bölgeyi, bu arada Irak’ı ve Maveraünnehr’i de ele geçirdi. Bu sırada Osmanlı
Devleti’nin başına II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim geçmişti. Uzun yıllar
Trabzon’da sancakbeyliği yapmış olan, dolayısıyla dünya ticaretinde ve dünya
ticaret yollarında meydana gelen değişikliklerle çok yakından ilgili olan Yavuz
Sultan Selim’in politikası da Hindistan ile Akdeniz arasındaki topraklara
egemen olmaktı; bunun için de İran’ı ele geçirerek Hindistan’a ulaşması
gerekiyordu. Yavuz Sultan Selim de tıpkı Şah İsmail gibi dini, politikası için
bir araç olarak kullandı; Şah İsmail’in aksine Sünnîliğin koruyucusu olarak
ortaya atıldı. Hedefleri aynı olan iki hükümdarın çarpışması kaçınılmaz oldu.
Aralarındaki büyük savaş Çaldıran’da yapıldı ve Osmanlıların başarısıyla son
buldu (1515). Fakat Osmanlılar, İran’a tümüyle egemen olup Hindistan’a ulaşmayı
başaramadılar. Çaldıran yenilgisi, o zamana kadar başarıdan başarıya koşmuş
olan Şah İsmail üzerinde büyük bir moral bozukluğu yarattı, kendini içkiye
verdi. Yenilgiden sonra hemen hiçbir ciddî işle uğraşmadı. Özbeklerin Horasan’ı
zaptetmesi üzerine büsbütün karamsarlığa kapıldı ve üzüntüden Azerbaycan’ın
Sarab havalisinde öldü. Cenazesi Erdebil’e getirilerek Şeyh Sâfî’nin yanına
gömüldü. Şah İsmail, iyi bir devlet adamı, iyi bir kumandan olduğu kadar 16.
yüzyıl Âzerî edebiyatının en büyük ustalarından biri olarak da kabul edilir. Şiirlerinde Hatâyî, Şah Hatâyî, Miskin Hatâyî, Hasta Hatâyî gibi mahlâslar
kullanmış; aruz ve hece vezniyle yazdığı şiirleri, İran ve Azerbaycan
yörelerinden başka, Anadolu’daki Bektaşî ve Alevî topluluklarınca da beğeniyle
okunmuştur. Şiir dili Türkçe olup Arapça ve Farsçaya pek itibar etmeyen Hatâyî
özellikle Türk halk şiiri geleneğine uygun tarzda yazdığı ilâhileriyle
ünlenmiştir. Hece ile yazdığı şiirlerde dili daha yalındır. Atilla Özkırımlı,
Hatâyî ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapar: “Yaşadığı sürece Sünnî
düşmanı olarak tanınan, tarihe de kan dökücü sanıyla geçen Şah İsmail’in, tarih
açısından yargılanması bir yana, sanatçı kişiliği, çok zor koşullar altında geçen
çocukluğu sırasında oluştu. Aruz ve heceyle yazdığı şiirler, Azerbaycan
edebiyatının Nesîmî ile Fuzûlî arasındaki döneminin en güçlü temsilcisi
olduğunu kanıtlar. Özellikle heceyle yazdığı şiirler Anadolu’da gelişen tekke
edebiyatını büyük ölçüde etkiledi. Alevî-Bektaşî edebiyatının Yûnus ve Pir
Sultan’dan sonra en güzel örneklerini sundu. Sadeddin Nüzhet Ergun, şiirlerini
dörde ayırıyor: Tasavvufî düşüncelerini içerenler, Alevîliği dile getirenler,
hurufîliğin ilkelerini yansıtanlar, âşıkâne olanlar. Aruzla yazdığı şiirlerin
ise daha çok tasavvufî olduğu görülür. Bu şiirlerinde kullandığı dil, klasik
şiirin dilidir. Hece vezniyle koşma ve semai biçiminde yazdığı nefesler ise
Yûnus’un izlerini taşır. Ama Hatâyî’nin kendine özgü bir şiiri oluşturduğu da belirtilmelidir.”
Eserleri: Dîvân : Türkçe ve çok az sayıda da olsa Farsça olarak kaleme alınmış
gazel, mesnevî ve rubailerden oluşur. Sadeddin Nüzhet Ergün tarafından 1946’da
yayımlanan Dîvân’ın en eski nüshaları, Özbekistan İlimler Akademisi Kütüphanesi,
Paris Millî Kütüphane, Tebriz ve Erdebil’deki Şeyh Safî Tekkesi
Kütüphanesi’ndedir. Dehnâme : 1400 beyitlik bu eser, Azerî edebiyatının ilk
mesmevilerinden biri olarak kabul edilir. Tasavvuf ağırlıklı olup Hz. Ali ve
Oniki İmam hakkında yazılmış övgü dolu manzumelere yer verilmiştir. Bazı
kaynaklarda adı, “Âşık ve Mâşûk” olarak geçer. Nasihatnâme : Şairin, Farsça
şiirlerini topladığı didaktik bir eser olup mesnevi tarzında yazılmıştır.
Eserleriyle ilgili olarak, 1966 ve 1973 yılllarında Bakû’de Ezizağa Memedof
tarafından düzenlenip “Şah İsmail Hatâî, Eserleri” adıyla yayımlanan bir
çalışma yapılmıştır.
|
|