Psikanalitik
teoriler
Hipnoz, psikanaliz seanslarında da kullanılmaktadır.
Bütün psikanalitik hipnoz teorileri, süjenin içgüdüsel
arzularının doyumu problemi etrafında toplanır. Bu görüş açısından hipnotik
durum, bir çeşit transfer aracılığı ile ortaya çıkartılır. Hipnoz hakkındaki
psikanalitik teorilerden bahsedilirken sık sık geçecek olan bu terim (transfer)
hakkında açıklamada bulunmak daha sonraki söylediklerimizi açık hale getirmek
bakımından gereklidir. Terim aslında psikoanaliz seansları sırasında ortaya
çıkan süje-psikanalist arasında bir interpersonel rölasyonu ifade eder.
Bilinmektedir ki psikanaliz seanslarının amacı hastanın effektif geçmişinde
bulunan ve represyona uğramış travmatik nitelikteki bir anının bilinçli bir
hale getirilmesine yöneliktir. Ancak böyle unutulmuş bir anının sadece
hatırlanması hastanın iyileşmesi için yeterli değildir. Hastanın effektif
potansı olan bu anıyı adeta yeniden heyecanla yaşaması gereklidir. İşte
transferin rolü buradadır. Psikanaliz seansları ilerledikçe hastada
psikanaliste karşı sevgi (pozitif transfer) veya nefret (negatif transfer)
esasına dayanan bir duygu belirmeye başlar. Bu suretle hasta kendi konfliktine
ait olaylarla psikanalist arasında da bazı benzerlikler ve bağıntılar bulmaya
başlar. O kadar ki hastanın esas nevrozu ile beraber çözümlenecek olan yeni
klinik bir nevroz oluşur gibidir. İşte bu duygusal bağıntı (yani transfer)
kurulduktan sonra, unutulmuş anının hatırlanması bu yeni duygusal zemin
üzerinde oluşturularak, hastanın konfiliktini, yeni klinik nevroz nedeniyle
yeniden yaşıyormuşçasına tamamen boşaltması sağlanabilir. Bu yüzden psikanaliz
seansının başarısı transferin oluşumuna bağlıdır.

Bazı durumlarda hastanın psikanaliste karşı duyguları ön
plana çıkar. Bu, kimi zaman sevgi kimi zaman nefret olarak belirir.
Kontrtransfer ise analistin hastasına karşı duygulanmasıdır
ki analist bu duygularından ve kaynağından haberdar ve onlara hakim olduğundan
tedavinin yönetilmesi bakımından bundan yararlanır.
Schilder fizyolojik ve bedeni faktörler üzerine ilk dikkat
çeken ve onların psikolojik faktörlerle artikülasyonlarının önemine ilk işaret
eden psikanalist olarak hipnoz teorilerinin yenilenmelerine varan çok verimli
bir yolu açmış oldu.
Böylece; terapist hastanın bastırılmış sorununu yansıttığı
bir ekran gibi görev yapmıştır. Bütün içgüdüsel arzularımız da bastırılmış
bulunduklarına ve hipnoz, psikanalitik görüşe göre içgüdüsel arzularımızın
tatmin ortamı olduğuna göre hipnotizörün rolü, psikanalistin rolüne benzemekte
ve hipnotik durumda da bir çeşit transfer görülmektedir.
Jones. E’nin görüşüne göre hipnozda esas tema narsisizmdir.
Brenman, Gill ve Knight hipnozun anlaşılması için ego psikolojisinin önemini
belirttiler ve hipnotik transın derinliğindeki değişmeleri deneysel olarak
incelediler. Fakat hipnozun derinliği hakkında objektif ölçü olanağı
olmadığından çalışmalarını zeki süjelerin hipnoz sonrası anlatımları üzerine
inşa ettiler. Ve buldular ki transın derinleşmesi ve hafifleşmesi bir savunma
mekanizmasıdır. Süje çocukluk libidosunun doyumu için olduğu kadar itaatini
arttırarak, agresivitesinden kaçmak için de daha derin transa girmektedir.
Transın hafiflemesinde de aynı mekanizma rol oynamaktadır.
Chertok ve Müriel Cahen araştırmaları esnasında yaşanmış
denemeleri (Experiance vecue) yeterli doğrulukla anlatabilen süjelere sık sık
rastladıklarını belirtiyorlar.
Kubie ve Margolin hipnoz indüksiyonu ile hipnotik hallerin
birbirinden ayrı değerlendirilmesinin gereğini belirttiler. Hipnoz indüksiyonu
için transferin mutlaka gerekli olmadığını zira sadece fizik vasıtalarla hipnoz
indüksiyonunun sağlanabildiğini gösterdiler. (Bunun için süjeye bir
mikrofon-kulaklık tertibatı ile kendi nefes alışlarını dinlettiler.) Böylece
hipnoz içinde oluşan transfer; daha sonraki hipnotik hallerin gerekli nedeni
değilmiş gibi görülmektedir. Hipnozun meydana getirilmesinde hipnotizör
tarafından verilenler hariç stimülüslerin gittikçe artan bir şekilde elimine
edildiklerini belirttiler. Yazarlar psikolojik planda tamamlayıcı olarak
süjenin benliğinin dış dünyadan yalıtılmasının onun "beslenme hali"
ile karşılaştırılabilecek bir regrasyona girmesini sağladığını ve operatörün
süjenin anne ve baba rolünü yüklendiğini bildirdiler.
Gill ve Brenman 1957’de "Hipnosis and related
states" isimli eserlerinde meseleyi yeniden ele aldılar ve hipnozda
sensori-motör sorunlarını incelediler. Ve isolement sansorielle denen olaya
dikkati çektiler. Bir kişi bütün sansoryel algılarından mahrum edildiğinde
(örneğin su dolu bir küvete bir nefes alma maskesi ile yatırıldığında veya
kapalı bir sistem içine alındığında) bir süre sonra (bazen mental
karışıklıklarla beraber) regresif fenomenlerin meydana çıktığı görülür. Bu
olaylar son yıllarda geniş incelemelere konu oldu.

Son yıllarda hipnoza ilişkin detaylı araştırma ve
incelemeler yapılmaktadır.