Acı
Su Sokak (1947)
Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’ya
saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, Amerika’nın 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya
ve üç gün sonra da Nagazaki’ye attığı ilk kez kullanılan atom bombalarının
neden olduğu korkunç yıkımlardan sonra 1945’te sona ermişti.
Ülkemiz, başta İsmet İnönü olmak üzere
yöneticilerimizin olağanüstü mahareti sayesinde bu savaşın dışında kalmayı
başarmıştı; fakat altı yılı yokluklar, sıkıntılar, endişe ve korkularla
geçirmiştik.
Eğitmen-öğretmen olan babam, o zamanki adıyla
Ankara Maarif Koleji’nde (Türk Eğitim Derneği TED) on yıl öğretmenlik ve
ilkokul müdürlüğü yaptıktan sonra, 1947 yılında evimizi İstanbul’a nakletti.
Babamın yeni görevi, Türkiye Şeker Şirketi A.Ş.’nin öğrenci yurdunun
yöneticiliğini yapmaktı.
Yurt binaları iki adet olup, esas bina üç
katlı ve bodrumlu eski bir ahşap konaktı ve Acı Su Sokağı üzerindeydi. Konağın
yan bahçeleri ve geniş bir arka bahçesi vardı. Diğer bina da konağın harem
dairesi için yapılmıştı, o da üç katlı olup Abacı Latif Sokağı üzerindeydi. İki
binanın arka cepheleri karşılıklıydı ve aralarında geniş bir iç bahçe
oluşmuştu.
Ailemize harem binasının üst katı verilmişti.
Eski ahşap binalarda katlar ayrı ve bağımsız daireler şeklinde değildi ve her
katta sadece bir lavabo ile alaturka hela vardı. Mutfak ve hamam konağın
bodrumundaydı.
Bu eski, bakımsız ve konfordan yoksun ahşap
binaya yerleştik, fakat hepimizde bir hayal kırıklığı. Özellikle annem
ağlamaklı; nasıl olmasın Ankara-Bahçelievler’deki küçük ama kargir, bahçeli,
yeni, banyolu, mutfaklı evini bırakmış ve bu olumsuz koşullarda yaşamaya
getirilmişti.

Hatırımdaki haliyle kirada oturduğumuz ev.
Abacı Latif Sokak 1950.
Fakat üst kata çıktığımızda birdenbire her şey
değişti. Yeterince büyük, ferah ve yüksek nakışlı tavanı olan oturma odasının
doğuya, Dolmabahçe Sarayı’nın üstünden Boğaz’a bakan pencerelerinden görülen
olağanüstü manzara nefes kesiciydi. Üstelik odanın tam ortasında sokağa doğru
çıkma yapan küçük bir cumbası da vardı.
Gelecek günlerde bu cumba, annemin manzaraya
karşı mutluluk ve huzurla çaylarını yudumladığı en sevdiği yer olacaktı.
Evin karşı tarafında, geniş ve içinde yetişkin
meyve ağaçlarının bulunduğu yemyeşil bir bahçenin varlığı manzaramızı daha da
zenginleştiriyordu. Odanın mobilyaları, Vidin’den getirmiş olduğumuz dört
‘Thonet’ sandalyeyle, yemek ve çalışma masası, birkaç koltukla bir divan ve
büyükçe bir kitaplıktan ibaretti. Kitaplıkta babamın Türkçe, Rusça ve Bulgarca
kitap ve ansiklopedileri, abimin Varlık, Çınaraltı, Kaynak vb. edebi dergilerin
koleksiyonları, birçok telif ve tercüme edebiyat kitapları, benim ve Jules
Verne, Ernest Hemingway, Jack London gibi yazarların macera romanları vardı.
Abimin edebi kitap ve dergilerini daha küçük yaşlardan beri okumaya çok
meraklıydım: Andre Gide, Anatole France, Victor Hugo, Voltaire, Guy de
Maupassant gibi
Fransız yazarlarının; Dostoyevski, Tolstoy,
Turgenyev, Çehov gibi Rus edebiyatçılarının; Charles Dickens, A.J. Cronin,
Edgar Allan Poe vb. batının düşünsel, etik ve moral değerlerini geliştiren
yazarlarını okumuştum. Arsen Lüpen ve onun Türkçe’de benzeri olan Peyami
Sefa’nın Cingöz Recai’si de sevdiğim romanlardandı.
Ülkemizde yayımlanan edebiyat kitaplarının
bazılarının kapağında belleğimde yer eden iki resim vardı; bunlardan birisi
kurt başı, diğeri de kedi başlarının resimleriydi ki bunlar sırasıyla Kanaat ve
Akba kitapevlerinin simgeleriydi.
II. Dünya harbinin devam ettiği yıllardan
birinde, abimin şiir kitaplarını karıştırırken içinden daktilo ile yazılmış bir
şiirin olduğu bir kağıt çıktı: Bu şiir, o yaşlarda beni heyecanlandıran ve
ezberleyip unutamadığım Nazım Hikmet’in ‘Salkım Söğüt’üydü. O yıllarda Nazım’ı
telaffuz etmek bile çok tehlikeliydi; fakat genç ve ilerici şairlerimiz, onun
şiirlerini daktiloda çoğaltarak gizlice el altından dağıtıyorlardı.
O gece, babamla, benden beş yaş büyük olan
abim arasında geçen bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum.
Bir pedagog (eğitmen) olan babam, bize asla
kötü davranmaz, azarlamaz, daima sakin fakat etkili konuşurdu. Biraz heyecanlı
olarak ona, Nazım Hikmet’le ilgilenmenin, şiirlerini taşımak ve saklamanın çok
tehlikeli bir şey olduğunu; yasalarımızın şeriatçı-dinci, ırkçı ve komünistlere
karşı acımasızca davrandığını hatırlatıyordu; ben de çok korkmuştum.
Oysa günümüzde bu dünyaca ünlü şairimizle
gurur duyuyor ve eserlerini özgürce okuyabiliyoruz; nereden nerelere gelmişiz.
Odamızdaki kitaplığın içinde, o zamanın dış
dünya ile ilişki kurduğumuz, ahşap kasalı, 4 lambalı Philips marka bir radyomuz
vardı. Bu radyoyu, harbin en şiddetli olduğu günlerde Ankara’dayken satın
almıştık ve Türkiye’de sadece tek bir radyo istasyonu vardı.
Bu istasyon, her sabah kendine özgü bir
melodiyle yayına başlardı:
“Burası 1648 metre 182 kilosikl, uzun dalgadan yayın yapan Ankara radyosu”.
Doğal olarak ajans haberleri, nedense öyle
denirdi; en fazla merak ve heyecanla dinlenirdi. Haberler, iç ve dış haberler
şeklinde iki ayrı kısımda ve iç haberler öncelikli olarak verilirdi.
Akşamları, Nurettin Artam’ın sunduğu ‘Radyo
Gazetesi’ programı çok sevilirdi; onu dinlemek, o sıkıntılı ve endişeli
günlerde, bir rahatlama, bir huzur getirirdi evimize. Bu programda günün
değerlendirilmesi, kişisel yorumlar eşliğinde yapılırdı. Artam’ın Türkçesi,
ifadesi, ses tonu hepsi mükemmeldi.
Geceleri de bazen BBC’yi dinlerdik; kısa dalga
25 m. üzerinden yayın yapar, harbin gidişiyle ilgili haberler verirdi.
Cephelerden doğrudan yayın yaptığı da olurdu;
top ve makinalık tüfek seslerini bütün dünyaya duyurur ve tam o sırada ‘Lili
Marleen’ şarkısı çalınır ve o anda silah sesleri kesilerek savaşan tarafların
askerleri bu güzel ve hüzünlü şarkıyı beraberce dinlerlerdi.
Lili Marleen, Almanca bir şarkı olup o
yıllarda öylesine sevilmişti ki, onun İngilizcesi de yapılmıştı.
Birbirinden ayrı düşen sevgililerin hasret ve
kavuşma umudunu anlatan hüzünlü öyküsüyle kalpleri feth etmişti.
Hollywood’un yıldızlarından olan Marlene
Dietrich, başarılı oyunculuğu ve erkeklerin aklını başından alan gizemli
güzelliğinin yanısıra etkileyici mezzo soprano sesiyle de ünlüydü. Özellikle
bacaklarının güzelliği eşsizdi.
Ondan Lili Marleen’i Almanca olarak dinlediğim
zaman duygu dünyamın derinliklerinde kaybolurdum.
Babam da ara sıra orta dalgadan yayın yapan
Sofya radyosunu dinler, Bulgaristan’dan haberler alırdı. Onun da birçok akraba
ve arkadaşları oradaydı. Bir seferinde Sofya radyosunu dinlerken çok
heyecanlanıp üzüldüğünü görmüştük; abimle ben Bulgarca bilmediğimiz için,
sonradan babamız bize açıkladı:

Marlene Dietrich (64 yaşındaki fotoğrafı)
20. yüzyılın efsane kadınlarından birisi.
Yakın arkadaşlarından ve ülkesinin en başarılı
hukukçularından olan Giorgi Deni, radikal-sol görüşlü olduğu için, Nazi’ler
tarafından kurşuna dizilmişti. O sıralarda Bulgaristan Nazi Almanyası’nın
işgali altındaydı ve Nazi askerlerine Almanca-Türkçe sözlükler dağıtılmıştı;
her an Türkiye’ye bir saldırı bekleniyordu. Ordumuz da onları ‘Çatalca
Hattı’nda karşılamak üzere hazırlıklarını yapmıştı.
Harp tarihine ‘Yıldırım Harbi’ kavramını
getiren; Avrupa’nın doğu ve batısını gerçekten yıldırım hızıyla istila eden
Nazi’lere karşı, her türlü olumsuzluklara rağmen ordumuzun başarıyla karşı
koyacağına inanıyorduk.
Çarşamba günleri, akşam üzerleri radyoda
‘İbrahim Özgür ve Ateş Böcekleri’nin Türkçe tangolardan oluşan ve benim de çok
sevdiğim müzik programları olurdu. Bu programlara bir süre sonra da
Sevim-Sevinç Tevs kardeşler İngilizce caz şarkılarıyla katıldılar; gerçekten
çok kaliteli sanatçılardı.

Marlene Dietrich’in 31 yaşındaki fotoğrafı.
O yıllarda kadınlar, kaşlarını tümüyle aldırır ve yerine kalemle ince bir çizgi
çektirirlerdi; moda öyleydi!
O yıllarda Ankara radyosunda ağırlıklı olarak
Klasik Batı müziğine yer veriliyordu ve duygu dünyamı biçimlendiren bu müzik
türünün büyüsüyle çocuk yaşlarımda tanışmıştım.
İstanbul’a taşınınca, Ankara’nın yanısıra iki
radyo istasyonumuz daha olmuştu: İstanbul ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin
radyoları. İTÜ’nün deneme yayınları haftada iki defa, Çarşamba ve Cumartesi
geceleri saat 20’de başlayıp iki saat sürüyordu. Kısa dalga 42 m.’den yapılan yayın, Mozart’ın ‘Türk Marşı’yla başlıyor ve tümüyle Klasik Batı Müziğinin tanınmış
eserlerine yer veriliyordu ki bunlar arasında Beethoven, Brahms, Mozart,
Schubert, Bach vb. senfonileri, piyano ve keman konçertoları, sonatları, oda
müzikleri vardı.
Doğal olarak repertuvarları kısıtlı olduğu
için oldukça sık aralıklarla aynı eserler çalınıyordu ki, bu da beni çok mutlu
ediyordu.
Örneğin Beethoven’in keman ve piyano
konçertolarını, senfonilerini; Mozart’ınkileri, Camille Saint Seans’ın
viyolonsel konçertolarını zevkle, doyasıya dinleyebiliyordum. Bu nedenle İTÜ’yü
çok seviyordum.
O yıllarda Eşref Şefik, güreş ve boks
müsabakalarını İTÜ radyosundan anlatıyor, altın çağını yaşayan güreşimizi onun
sesinden dinliyorduk.
1948 Londra Olimpiyat oyunlarında
güreşçilerimiz fırtına gibi esmişler, ülkemize takım halinde birincilik,
şampiyonluklar ve altın madalyalar getirmişlerdi.
Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh
Akar ve diğerleri hemen hemen bütün rakiplerini tuşla yeniyorlardı. En büyük
rakibimiz İsveç’ti; harpte çok ağır kayıplar veren SSCB-Rusya daha sahneye
çıkmamıştı.
Eşref Şefik’in, Yaşar Doğu’yla, İsveçliler’in
ünlü Antonson’uyla yaptığı güreşi anlatması unutulmaz: Birbirlerinin kuvvet ve
ustalığından çekinen bu iki dev adam, fazla riske girip hareketli oyunlar
aramamıştı. Önceki maçlarını hep tuşla kazanmış olan güreşçimiz, kilosu
rakibinden daha az olmasına karşın, kahredici kuvvetiyle maçı sayı ile
kazanmayı başarmıştı.
Evet, 19. yüzyılda ‘Mühendishane-i Berri-i
Humayun’ olarak kurulan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun batıya açılan ilk
penceresi olan bu yer zamanla gelişerek İstanbul Teknik Üniversitesi haline
gelmişti ve orada mimarlık eğitimi yapmak en büyük idealimdi.