05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Acı Su Sokak (1947)

    

Eylül 1939’da Nazi Almanyası’nın Polonya’ya saldırmasıyla başlayan II. Dünya Savaşı, Amerika’nın 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ve üç gün sonra da Nagazaki’ye attığı ilk kez kullanılan atom bombalarının neden olduğu korkunç yıkımlardan sonra 1945’te sona ermişti.

Ülkemiz, başta İsmet İnönü olmak üzere yöneticilerimizin olağanüstü mahareti sayesinde bu savaşın dışında kalmayı başarmıştı; fakat altı yılı yokluklar, sıkıntılar, endişe ve korkularla geçirmiştik.

Eğitmen-öğretmen olan babam, o zamanki adıyla Ankara Maarif Koleji’nde (Türk Eğitim Derneği TED) on yıl öğretmenlik ve ilkokul müdürlüğü yaptıktan sonra, 1947 yılında evimizi İstanbul’a nakletti. Babamın yeni görevi, Türkiye Şeker Şirketi A.Ş.’nin öğrenci yurdunun yöneticiliğini yapmaktı.

Yurt binaları iki adet olup, esas bina üç katlı ve bodrumlu eski bir ahşap konaktı ve Acı Su Sokağı üzerindeydi. Konağın yan bahçeleri ve geniş bir arka bahçesi vardı. Diğer bina da konağın harem dairesi için yapılmıştı, o da üç katlı olup Abacı Latif Sokağı üzerindeydi. İki binanın arka cepheleri karşılıklıydı ve aralarında geniş bir iç bahçe oluşmuştu.

Ailemize harem binasının üst katı verilmişti. Eski ahşap binalarda katlar ayrı ve bağımsız daireler şeklinde değildi ve her katta sadece bir lavabo ile alaturka hela vardı. Mutfak ve hamam konağın bodrumundaydı.

Bu eski, bakımsız ve konfordan yoksun ahşap binaya yerleştik, fakat hepimizde bir hayal kırıklığı. Özellikle annem ağlamaklı; nasıl olmasın Ankara-Bahçelievler’deki küçük ama kargir, bahçeli, yeni, banyolu, mutfaklı evini bırakmış ve bu olumsuz koşullarda yaşamaya getirilmişti.

 

Hatırımdaki haliyle kirada oturduğumuz ev. Abacı Latif Sokak 1950.

 

Fakat üst kata çıktığımızda birdenbire her şey değişti. Yeterince büyük, ferah ve yüksek nakışlı tavanı olan oturma odasının doğuya, Dolmabahçe Sarayı’nın üstünden Boğaz’a bakan pencerelerinden görülen olağanüstü manzara nefes kesiciydi. Üstelik odanın tam ortasında sokağa doğru çıkma yapan küçük bir cumbası da vardı.

Gelecek günlerde bu cumba, annemin manzaraya karşı mutluluk ve huzurla çaylarını yudumladığı en sevdiği yer olacaktı.

Evin karşı tarafında, geniş ve içinde yetişkin meyve ağaçlarının bulunduğu yemyeşil bir bahçenin varlığı manzaramızı daha da zenginleştiriyordu. Odanın mobilyaları, Vidin’den getirmiş olduğumuz dört ‘Thonet’ sandalyeyle, yemek ve çalışma masası, birkaç koltukla bir divan ve büyükçe bir kitaplıktan ibaretti. Kitaplıkta babamın Türkçe, Rusça ve Bulgarca kitap ve ansiklopedileri, abimin Varlık, Çınaraltı, Kaynak vb. edebi dergilerin koleksiyonları, birçok telif ve tercüme edebiyat kitapları, benim ve Jules Verne, Ernest Hemingway, Jack London gibi yazarların macera romanları vardı. Abimin edebi kitap ve dergilerini daha küçük yaşlardan beri okumaya çok meraklıydım: Andre Gide, Anatole France, Victor Hugo, Voltaire, Guy de Maupassant gibi

Fransız yazarlarının; Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev, Çehov gibi Rus edebiyatçılarının; Charles Dickens, A.J. Cronin, Edgar Allan Poe vb. batının düşünsel, etik ve moral değerlerini geliştiren yazarlarını okumuştum. Arsen Lüpen ve onun Türkçe’de benzeri olan Peyami Sefa’nın Cingöz Recai’si de sevdiğim romanlardandı.

Ülkemizde yayımlanan edebiyat kitaplarının bazılarının kapağında belleğimde yer eden iki resim vardı; bunlardan birisi kurt başı, diğeri de kedi başlarının resimleriydi ki bunlar sırasıyla Kanaat ve Akba kitapevlerinin simgeleriydi.

II. Dünya harbinin devam ettiği yıllardan birinde, abimin şiir kitaplarını karıştırırken içinden daktilo ile yazılmış bir şiirin olduğu bir kağıt çıktı: Bu şiir, o yaşlarda beni heyecanlandıran ve ezberleyip unutamadığım Nazım Hikmet’in ‘Salkım Söğüt’üydü. O yıllarda Nazım’ı telaffuz etmek bile çok tehlikeliydi; fakat genç ve ilerici şairlerimiz, onun şiirlerini daktiloda çoğaltarak gizlice el altından dağıtıyorlardı.

O gece, babamla, benden beş yaş büyük olan abim arasında geçen bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum.

Bir pedagog (eğitmen) olan babam, bize asla kötü davranmaz, azarlamaz, daima sakin fakat etkili konuşurdu. Biraz heyecanlı olarak ona, Nazım Hikmet’le ilgilenmenin, şiirlerini taşımak ve saklamanın çok tehlikeli bir şey olduğunu; yasalarımızın şeriatçı-dinci, ırkçı ve komünistlere karşı acımasızca davrandığını hatırlatıyordu; ben de çok korkmuştum.

Oysa günümüzde bu dünyaca ünlü şairimizle gurur duyuyor ve eserlerini özgürce okuyabiliyoruz; nereden nerelere gelmişiz.

Odamızdaki kitaplığın içinde, o zamanın dış dünya ile ilişki kurduğumuz, ahşap kasalı, 4 lambalı Philips marka bir radyomuz vardı. Bu radyoyu, harbin en şiddetli olduğu günlerde Ankara’dayken satın almıştık ve Türkiye’de sadece tek bir radyo istasyonu vardı.

Bu istasyon, her sabah kendine özgü bir melodiyle yayına başlardı:

“Burası 1648 metre 182 kilosikl, uzun dalgadan yayın yapan Ankara radyosu”.

Doğal olarak ajans haberleri, nedense öyle denirdi; en fazla merak ve heyecanla dinlenirdi. Haberler, iç ve dış haberler şeklinde iki ayrı kısımda ve iç haberler öncelikli olarak verilirdi.

Akşamları, Nurettin Artam’ın sunduğu ‘Radyo Gazetesi’ programı çok sevilirdi; onu dinlemek, o sıkıntılı ve endişeli günlerde, bir rahatlama, bir huzur getirirdi evimize. Bu programda günün değerlendirilmesi, kişisel yorumlar eşliğinde yapılırdı. Artam’ın Türkçesi, ifadesi, ses tonu hepsi mükemmeldi.

Geceleri de bazen BBC’yi dinlerdik; kısa dalga 25 m. üzerinden yayın yapar, harbin gidişiyle ilgili haberler verirdi.

Cephelerden doğrudan yayın yaptığı da olurdu; top ve makinalık tüfek seslerini bütün dünyaya duyurur ve tam o sırada ‘Lili Marleen’ şarkısı çalınır ve o anda silah sesleri kesilerek savaşan tarafların askerleri bu güzel ve hüzünlü şarkıyı beraberce dinlerlerdi.

Lili Marleen, Almanca bir şarkı olup o yıllarda öylesine sevilmişti ki, onun İngilizcesi de yapılmıştı.

Birbirinden ayrı düşen sevgililerin hasret ve kavuşma umudunu anlatan hüzünlü öyküsüyle kalpleri feth etmişti.

Hollywood’un yıldızlarından olan Marlene Dietrich, başarılı oyunculuğu ve erkeklerin aklını başından alan gizemli güzelliğinin yanısıra etkileyici mezzo soprano sesiyle de ünlüydü. Özellikle bacaklarının güzelliği eşsizdi.

Ondan Lili Marleen’i Almanca olarak dinlediğim zaman duygu dünyamın derinliklerinde kaybolurdum.

Babam da ara sıra orta dalgadan yayın yapan Sofya radyosunu dinler, Bulgaristan’dan haberler alırdı. Onun da birçok akraba ve arkadaşları oradaydı. Bir seferinde Sofya radyosunu dinlerken çok heyecanlanıp üzüldüğünü görmüştük; abimle ben Bulgarca bilmediğimiz için, sonradan babamız bize açıkladı:

 

Marlene Dietrich (64 yaşındaki fotoğrafı) 20. yüzyılın efsane kadınlarından birisi.

 

Yakın arkadaşlarından ve ülkesinin en başarılı hukukçularından olan Giorgi Deni, radikal-sol görüşlü olduğu için, Nazi’ler tarafından kurşuna dizilmişti. O sıralarda Bulgaristan Nazi Almanyası’nın işgali altındaydı ve Nazi askerlerine Almanca-Türkçe sözlükler dağıtılmıştı; her an Türkiye’ye bir saldırı bekleniyordu. Ordumuz da onları ‘Çatalca Hattı’nda karşılamak üzere hazırlıklarını yapmıştı.

Harp tarihine ‘Yıldırım Harbi’ kavramını getiren; Avrupa’nın doğu ve batısını gerçekten yıldırım hızıyla istila eden Nazi’lere karşı, her türlü olumsuzluklara rağmen ordumuzun başarıyla karşı koyacağına inanıyorduk.

Çarşamba günleri, akşam üzerleri radyoda ‘İbrahim Özgür ve Ateş Böcekleri’nin Türkçe tangolardan oluşan ve benim de çok sevdiğim müzik programları olurdu. Bu programlara bir süre sonra da Sevim-Sevinç Tevs kardeşler İngilizce caz şarkılarıyla katıldılar; gerçekten çok kaliteli sanatçılardı.

 

Marlene Dietrich’in 31 yaşındaki fotoğrafı. O yıllarda kadınlar, kaşlarını tümüyle aldırır ve yerine kalemle ince bir çizgi çektirirlerdi; moda öyleydi!

 

O yıllarda Ankara radyosunda ağırlıklı olarak Klasik Batı müziğine yer veriliyordu ve duygu dünyamı biçimlendiren bu müzik türünün büyüsüyle çocuk yaşlarımda tanışmıştım.

İstanbul’a taşınınca, Ankara’nın yanısıra iki radyo istasyonumuz daha olmuştu: İstanbul ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin radyoları. İTÜ’nün deneme yayınları haftada iki defa, Çarşamba ve Cumartesi geceleri saat 20’de başlayıp iki saat sürüyordu. Kısa dalga 42 m.’den yapılan yayın, Mozart’ın ‘Türk Marşı’yla başlıyor ve tümüyle Klasik Batı Müziğinin tanınmış eserlerine yer veriliyordu ki bunlar arasında Beethoven, Brahms, Mozart, Schubert, Bach vb. senfonileri, piyano ve keman konçertoları, sonatları, oda müzikleri vardı.

Doğal olarak repertuvarları kısıtlı olduğu için oldukça sık aralıklarla aynı eserler çalınıyordu ki, bu da beni çok mutlu ediyordu.

Örneğin Beethoven’in keman ve piyano konçertolarını, senfonilerini; Mozart’ınkileri, Camille Saint Seans’ın viyolonsel konçertolarını zevkle, doyasıya dinleyebiliyordum. Bu nedenle İTÜ’yü çok seviyordum.

O yıllarda Eşref Şefik, güreş ve boks müsabakalarını İTÜ radyosundan anlatıyor, altın çağını yaşayan güreşimizi onun sesinden dinliyorduk.

1948 Londra Olimpiyat oyunlarında güreşçilerimiz fırtına gibi esmişler, ülkemize takım halinde birincilik, şampiyonluklar ve altın madalyalar getirmişlerdi.

Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Nasuh Akar ve diğerleri hemen hemen bütün rakiplerini tuşla yeniyorlardı. En büyük rakibimiz İsveç’ti; harpte çok ağır kayıplar veren SSCB-Rusya daha sahneye çıkmamıştı.

Eşref Şefik’in, Yaşar Doğu’yla, İsveçliler’in ünlü Antonson’uyla yaptığı güreşi anlatması unutulmaz: Birbirlerinin kuvvet ve ustalığından çekinen bu iki dev adam, fazla riske girip hareketli oyunlar aramamıştı. Önceki maçlarını hep tuşla kazanmış olan güreşçimiz, kilosu rakibinden daha az olmasına karşın, kahredici kuvvetiyle maçı sayı ile kazanmayı başarmıştı.

Evet, 19. yüzyılda ‘Mühendishane-i Berri-i Humayun’ olarak kurulan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun batıya açılan ilk penceresi olan bu yer zamanla gelişerek İstanbul Teknik Üniversitesi haline gelmişti ve orada mimarlık eğitimi yapmak en büyük idealimdi.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64089 - unknown - 38.103.63.57