Acı
Su Sokak -2000-
Gençliğimin en güzel yıllarının geçtiği
yerlerde yürüyorum; şimdi durduğum yer Acı su Sokağı.
Maçka, Spor Caddesi’nden aşağıya doğru
inerken, küçük Osmanlı Mezarlığı’nı geçtikten sonra sağa sapan ilk sokak.
Güneşli ve rüzgarsız, ılık bir sonbahar
öğleden sonrası olmasına karşın, sokakta benden başka kimseler yok, yalnızım.
Sadece biraz ilerde, camdan bir kulübe içinde oturan polis, meraklı gözlerle
bana bakıyor; belli ki arkasındaki konsolosluk binasının koruma görevlisi.
Siyah asfalt kaplı sokağın iki yanına boydan
boya tozlu arabalar park etmiş ve iki tarafından da beşer katlı, bitişik
düzendeki birbirinden kaba, kirli, kasvetli ve bezgin ifadeli cepheleri olan
beton binalarla kuşatılmış.
Ağaçsız olan sokak, güneşsizlik ve havasızlıktan
hastalıklı bir halde.
Elli beş yıl öncesinin ışıklı, ferah ve
insancıl sokağını nasıl bu hale getirmişler?
Ürperiyorum, beni sıkan, boğan bu yerden bir
an önce çıkmak, kurtulmak istiyor ve kendimi, ortasındaki mermer kaide üzerinde
atına binmiş durumdaki İsmet İnönü’nün heykelinin bulunduğu Maçka Parkı’na
atıyorum.
Ne güzel; parlayan güneş, ağaçlar, açık
gökyüzü, serinleten meltem ve sonsuzluğa açılan ufuk!
Tam karşımda, Boğaz’a bakan platformda,
üstünde çeşitli büyüklükteki binalarıyla Boğaziçi Swiss Otel duruyor.
Bu, on binlerce metre karelik binalar
topluluğu, Taşlık olarak adlandırılan ve sadece İstanbul’un değil, fakat
dünyanın en güzel yerlerinden birisi olan Dolmabahçe Sarayı’nın arka
tarafındaki meyilli koruluğun içine, 90’lı yıllarda yapılmıştı. Binalara yer
açmak için asırlık çamlar kesilmişti.

Acı su Sokak (2004).

Abacı Latif Sokak (2004)
Sağdan ikinci, Faruk’ların, Üçüncü de bizim
oturduğumuz evlerin yerine yapılan binalar.
Bu eşsiz doğa parçasının hemen her yerini
beton ve cam binalarla dolduranlar, bu yeşil ‘Şehir terasını’ İstanbullular’ın
ellerinden alıp yabancı zengin turistlere beş yıldızlı lüks bir otel olarak
verenler, para kazanmanın ötesinde neler kaybettiklerinin farkında mıydı?

Sedat Hakkı Eldem’in nostaljik yaklaşımı:
Taşlık Kahvesi. Büyüklüğü, ölçeği ve ifadesi ile çevresiyle uyumlu bir bütün
oluşturan bu insancıl yapının arka planında “Tarihi Yarımada” görülüyor.
(Kaynak: Arkitekt, No: 11-12, 1950).
Taşlık kır kahvesi, Nişantaşı, Teşvikiye,
Vişnezade ve diğer yakın çevrede oturanların yürüyerek kolayca ulaştıkları,
toplumun her katmanının rahatça ödeyebileceği fiyatlarla çay, kahve, meşrubat
sunulan, ağaçların gölgesinde oturulan geniş, ferah bir dinlenme ve aynı
zamanda da öğrencilerin bir ders çalışma yeriydi.
Orada yirmibeş kuruşa bir gazoz içip, güzel
havalarda saatlerce zevkli bir şekilde ders çalıştığımı hatırlarım.
Hafta içinde oldukça tenha olan bu yer, hafta
sonları, özellikle pazar günleri saat 11’den (onbir) itibaren, çoğunluğunu
güzel giyimli gençlerin oluşturduğu, renkli grupların geldiği, arkadaşların
buluştuğu, yeni tanışmaların olduğu kalabalık bir görünümde olurdu.

Le Corbusier’nin yeryüzü cenneti İstanbul:
Taşlık Kır Kahvesi (1955).

Taşlık’ta mutlu bir anım: (1955)
Güzellik, Sessizlik, Huzur.
Güzel ve bakımlı kızlar, konuşmalarımızın ana
konusunu teşkil eder, Tarihi Yarımada’dan başlayarak Üsküdar, Beylerbeyi ve
giderek Boğaz’ın kuzey yönüne doğru açılan şahane panaromik manzarayı
çaylarımızla birlikte içimize çekerdik.
Bu kır kahvesi aynı zamanda da yeni, özgün ve
ilginç kıyafetlerin sergilendiği bir podyum, bir sosyal çevreydi.
Bir seferinde Londra’da yüksek lisans
eğitimini sürdüren abim bana, o sıralarda ülkemizde pek görülmeyen ve
bilinmeyen iki adet ‘Blue Jean’ (mavi kot) pantolon göndermişti ve onları yakın
arkadaşım Özer’le birlikte, kanarya sarısı bir süveter eşliğinde giyip
gezintiye çıkmıştık.
Giysilerimdeki sarı ve mavi renklerin zıt
birlikteliği ve kot pantolonuma ilgiden dolayı olacak, insanların biraz meraklı
ve biraz da müstehzi bakışlarını üzerimde hissetmiştim, gerçekten de pantolon
bana göre olmayıp çok bol ve uzundu. Gerçi paçalarını kıvırarak uzunluğu
ayarlamam mümkündü fakat aşırı genişliği için bir şey yapamazdım. Oldukça tuhaf
bir görüntü oluşturduğunun ben de farkındaydım ama varsın olsun, o özgün,
değişik işçi pantolonunu ilk giyerek sükse yapan ve ilgi çeken ben olmuştum ya!
1950 yılında buraya yeni bir bina yapıldı:
Taşlık Kahvesi
Bu yapı, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi
(DGSA) Mimarlık Şubesi’nin şefi Sedat Hakkı Eldem (1908-1988) tarafından
tasarlanmış olan bir eserdi. Kanımca burada ‘tasarlanmış’ yerine ‘çizilmiş’
kelimesini kullanmak daha doğru olur; çünkü ‘tasarım’ - ‘design’ kelimesi, bir
bilim ya da sanat adamının bilgi ve hayal gücüyla yaratarak meydana getirdiği özgün
ve yeni bir proje için kullanılır; oysa Taşlık Kahvesi, 17. yüzyıl sonunda,
Boğaziçi’nde Anadolu Hisarı yakınında yapılmış olan ‘Köprülüler Yalısı’ olarak
da anılan ‘Amcazade Köprülü Hüseyin Paşa’ yalı köşkünün bir taklidiydi. Yalının
‘divanhane’ yapısı, 250 yıl sonra Taşlık’a oturtulmuştu.
Bu eşsiz yalı, mantarlaşıp kararmış ahşap
malzemesiyle, yapının denize taşan kısmını taşıyan eksik ve kırık payandaları
ve pencereleriyle günümüzde hala yerinde durmakta. Fatih köprüsünden geçerken
Anadolu yakasına bakıldığında sağda, bir kısmı deniz üzerine taşan biçimiyle
kolayca farkedilebilir.
1698’de yapılan bu yapı, Türk-Osmanlı sivil
mimarisinin en seçkin ve özgün örneklerinden olup, üç yüz yıllık bir ‘Kültür
Miras’ımızdır ve ne yazık ki artık bir harabe halinde çökmeyi beklemektedir.
Çok sayıdaki varislerin anlaşmazlıkları
dolayısıyla kaderine terkedilmiş olan bu eseri kurtarmak için şu günlerde
Vakıflar Genel Müdürlüğü başkanlığında ciddi girişimlerin olduğunu öğreniyoruz.
Oysa yalı, geçmişte pek çok önemli sosyal ve
politik olaylara ev sahipliği yapmıştı. Müverrih (tarihçi) Ahmet Refik bunları
şöyle anlatır:

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısının çevresiyle
birlikte görünüşü (2006).
“... Pasarofça muahedesinin akdinden sonra
Avusturya’dan sefir olarak memleketimize Virmond gönderilmiştir. Sadrazam
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sefirin şerefine Anadoluhisarı’nda, Amcazade
Hüseyin Paşa yalısında parlak bir ziyafet vermiştir. Yemekte 50-60 hanedenin
latif şarkıları, ney, tanbur, santur, kanun, mafir, musikar ve keman sedaları
kasrın çiçekli odalarında tatlı akisler bırakmıştır. Veziri azam sefir ile
martılara kurşun atıyor, bahçede cündilere cirit oynatıyordu.”
Bu yalının planı (T) harfi şeklinde olup
ortadaki havuzlu yer etrafında da üç tarafta sedirli kısımlar yer alır. Bu
yapıda da, diğer yalılarda olduğu gibi, Boğaz’ı gören kuzey-güney ve batı
cephelerinin neredeyse tümü pencerelerle manzaraya açılmış, sadece inşai
nedenlerle pencereler arasına zorunlu olarak binayı taşıyan ahşap direkler
yerleştirilmiştir.

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı.

Yalının 1981’deki görünüşü.
Ülkemizde yıllarca Robert Kolej’de sanat ve
mimarlık tarihi hocalığı yapmış olan Godfrey Goodwin, ‘A History of Ottoman
Architecture (1971) (Bir Osmanlı Mimarlığı Tarihi) adlı kitabında şöyle dile
getirir:1
“Osmanlılar açık hava ve manzaraya öylesine
tutkundular ki, insan, Modern Mimarlığın, Uluslararası üslubunun camdan
dünyasının, neden Türkiye’den doğmamış olmasına hayret eder”.
Açık ve temiz hava, güneş, aydınlık, yeşillik,
ferahlık, sessizlik gibi etmenlerin insanın ruhsal ve bedensel sağlığı için ne
kadar gerekli yaşamsal değerler olduğunu atalarımız biliyordu.
Yalının Boğaz cephesi batı yönüne bakmakta
olup, akşam üzeri karşıdan eğik olarak gelen güneş ışınlarının, denizden nasıl
yansıyıp geniş pencerelerden içeriye girerek, duvar ve tavanda titreşerek,
kendine özgü mekan ve ışık kompozisyonlarından oluşan desenler çizdiğini hayal
edebiliriz.
Atalarımız güzelin ne olduğunu biliyor ve onun
nasıl elde edileceğinin yollarını arayıp buluyordu.
Odada, pencere kenarlarına konulmuş olan sabit
sedirlerden başka mobilya yoktur; bu da Türk-Osmanlı odalarındaki en tipik ve
önemli özelliklerden birisidir. Evet, oda boştur; başarıya ve güzelliğe,
mekanın mimari biçimi, hacminin ferahlık etkisi, ışık kalitesi, değerli malzeme
ve işçiliği, inşaat tekniği ve detayların yetkinliğiyle ulaşılmıştı.
Bu nitelikleriyle geleneksel Türk evleriyle
Japon evleri arasında bir benzerlik ve yakınlık bulurum: Bu yalın mimarlık beni
vecd haline götürür.
İlerde, kitabın Le Corbusier (Lö Korbüzye
okunur) bölümünde de görüleceği gibi, bu, yirminci yüzyılın en ünlü sanatçısı,
şehircisi ve mimarı, arkadaşı Amedee Ozenfant ile birlikte 1918 yılında
mimarlıkta yarattığı “Pürizm” (Biçimsel saflık) ideolojisini, İstanbul’da
incelemiş olduğu Türk mimarlığından da esinlenerek ortaya koymuştu.
Köprülüler yalısı ile ilgili son olarak oda
içindeki süsleme ve dekorasyondan da kısaca söz edeceğim.

Sedat Hakkı Eldem’in kaleminden
Divanhanenin içi (Güzel Sanatlar Dergisi No: 5-1944 Maarif Vekilliği
Matbası-Ankara).
Elimde, odanın içini gösteren iki adet
perspektif çizim bulunuyor. Biri 19. yüzyıl ortalarında Catennacci tarafından
siyah beyaz, diğeri de yaklaşık yüz yıl sonra, 1940’lı yıllarda Sedat Hakkı
Eldem tarafından renkli olarak çizilmiş.
Bu resimlerde odanın duvarları, tavan ve
kubbesinin içi, tümüyle, renkli olarak stilize çiçek resimleri ve diğer
süslemelerle doldurulmuş olarak gösteriliyor. İşte bu kalabalık şekillerden
rahatsızlık duyuyor, boğulur gibi oluyorum.
Mimarlık o kadar başarılı ki bu süslemelere
hiç gerek yok; sade ve yalın haliyle çok daha güzel ve huzur verici!

Catennacci’den Divanhanenin eski hali.
Şimdi, tekrar Sedat Hakkı Eldem’in projesini
çizdiği Taşlık Kahvesi’ne dönelim. Yapının, anlatmış olduğum yalının bir taklidi
olduğunu yazmıştım; doğru S. H. Eldem, Osmanlı Dini Mimarisine (cami, mescit,
türbe vb.) karşıydı fakat geleneksel Türk Ev mimarisine derin bir sevgi ve
tutkuyla bağlıydı ve özellikle de Köprülüler yalısına.
Taşlık’taki kır kahvesinin geniş arsası da bu
yalının tıpatıp benzerini oturtmaya çok elverişliydi.
Usta mimar, vaziyet planında başarılı bir
şekilde binayı arsanın kuzey sınırına yerleştirmiş, böylece açık alanın
bütünlüğünü korumuştur.
Yapının ön kısmını da tıpkı Boğaziçi’ndeki
yerinde olduğu gibi, istinat duvarından dışarıya, boşluğa taşırmış ve alttan
betonarme payandalarla duvara dayatarak dengelerini sağlamıştır. Özgün yapıda
ise bu payandalar ahşaptandır.
Diğer önemli bir fark da, yalının içindeki
kubbenin Taşlık Kahvesi’nde yapılmamış olmasıdır.
Kısa ve öz olarak açıklamak gerekirse, özgün
yalıda inşaat sistemi ‘ahşap iskelet’ olarak yapılmışken Taşlık Kahvesi’nde ise
betonarme ile yapılmıştır.
Doğal olarak süslemelerden vazgeçilmiş, fakat
içerde sedirlere ek olarak gayet sade masa ve sandalyelerle müşteri sayısı
arttırılmıştır.
Sonuçta, insancıl büyüklüğü ve ölçeği;
nostaljik Türk ifadesi ve makul fiatlarıyla güzel bir dinlence yapısı Maçka’ya
kazandırılmıştı.
Taşlık Kahvesi, yaklaşık 35 yıl kadar hayatta
kaldı, sonra The Bosphorus-Swiss Otel’e yer açmak için 1988’de yıkıldı.
Günümüzdeki yapı ise öncekinin taklidi ve biraz daha küçültülmüş olarak kuzeye
doğru kaydırılmış hali olup, taklidin de taklidi olarak yapılmış bir yapıdır.
Böylece gençliğimin birçok güzel günlerini
geçirmiş olduğum Taşlık Kahvesi’nden geriye sadece tatlı anılarım kaldı.
Zaten, bu geniş alana ‘Kuzu Restoran’, spor
yazarlarının kulübü gibi geçici binalarla, tenis kortları, yüzme havuzu vb.
spor amaçlı tesisler de yapılmıştı; bunlar toplumun sosyal aktivitelerini
geliştiren olumlu girişimlerdi, fakat son ve kesin darbe Swiss Otel’den geldi.

“Swiss Otel Dolmabahçe Sarayı’nı sırtından
hançerliyor.” Hasan Pulur.
Buraya kadar çevrenin morfolojik dokusunun
radikal ve geri dönülmez değişmesinden söz ettim; olayın bir de öbür yüzüne,
‘Kentsel Estetik’ boyutuna bakalım.

Dolmabahçe Sarayı.
Otelin vaziyet planı 3 adet, ortalama olarak
on’ar katlı bloklar ile onlar arasındaki iki, üç katlı kısımlardan oluşuyor.
İçlerinde 600 oda barındıran bu uzun blokların dar olan cepheleri Boğaza
bakıyor, fakat denizden bakışta yine de kalın ve hantal görünüyor.
Mimarlar bunun farkına varmış olacaklar ki,
her kitleyi de üç parçaya ayırıp düşey etkiler elde etmeye çalışmışlar ve
ileri-geri, güneş-gölge hareketleriyle bunu elde etmişler.
Ancak otel, İstanbul’luların olumsuz tepkisini
çekmiş olup, hele deniz tarafından bakıldığında tam bir başarısızlık olarak
değerlendiriliyor. Milliyet gazetesinin köşe yazarlarından Hasan Pulur bunu
“Swiss Otel, Dolmabahçe Sarayı’nı arkadan hançerliyor!” şeklinde dile getirir.
Doğal olarak otel, yabancı turistlere olduğu
gibi bize de, herkese açık; fakat oraya her gidişimde, gençliğimle birlikte
kaybolmuş olan benim Taşlık’ımı hayal eder, tatlı anılamla hüzünlenirim.
Beş yıldızlı lüks otelin lobisinde, siyah bermuda
şortu, bağrı açık mintanından fışkıran siyah ve kıvırcık göğüs kılları, uzun
saç ve sakalları; çıplak ayaklarında şıpıdık tokyoları, kötü İngilizcesiyle
bağıra bağıra konuştuğu cep telefonu ve tesettürlü haremiyle çevreyi rahatsız
eden birbirine yabancı turistler arasında ben de bir yabancıyım; ne işim var
burada?
Çevredeki görsel kirlenme ve bozulmanın
başlıca sorumlusu olan zamanın Belediye Başkanı Bedrettin Dalan ise yaptığı
hatalara karşın kendisini şöyle savundu:2
“Dolmabahçe Sarayı sanat adına bir rezalettir.
Ermeni Balyan Usta’nın eseridir. Hiçbir üslubu yoktur!”
Ne kadar cesur bir ifade! İnsana hemen “El
cahili cesur” özdeyişini hatırlatıyor.