05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Acı Su Sokak -2000-

    

Gençliğimin en güzel yıllarının geçtiği yerlerde yürüyorum; şimdi durduğum yer Acı su Sokağı.

Maçka, Spor Caddesi’nden aşağıya doğru inerken, küçük Osmanlı Mezarlığı’nı geçtikten sonra sağa sapan ilk sokak.

Güneşli ve rüzgarsız, ılık bir sonbahar öğleden sonrası olmasına karşın, sokakta benden başka kimseler yok, yalnızım. Sadece biraz ilerde, camdan bir kulübe içinde oturan polis, meraklı gözlerle bana bakıyor; belli ki arkasındaki konsolosluk binasının koruma görevlisi.

Siyah asfalt kaplı sokağın iki yanına boydan boya tozlu arabalar park etmiş ve iki tarafından da beşer katlı, bitişik düzendeki birbirinden kaba, kirli, kasvetli ve bezgin ifadeli cepheleri olan beton binalarla kuşatılmış.

Ağaçsız olan sokak, güneşsizlik ve havasızlıktan hastalıklı bir halde.

Elli beş yıl öncesinin ışıklı, ferah ve insancıl sokağını nasıl bu hale getirmişler?

Ürperiyorum, beni sıkan, boğan bu yerden bir an önce çıkmak, kurtulmak istiyor ve kendimi, ortasındaki mermer kaide üzerinde atına binmiş durumdaki İsmet İnönü’nün heykelinin bulunduğu Maçka Parkı’na atıyorum.

Ne güzel; parlayan güneş, ağaçlar, açık gökyüzü, serinleten meltem ve sonsuzluğa açılan ufuk!

Tam karşımda, Boğaz’a bakan platformda, üstünde çeşitli büyüklükteki binalarıyla Boğaziçi Swiss Otel duruyor.

Bu, on binlerce metre karelik binalar topluluğu, Taşlık olarak adlandırılan ve sadece İstanbul’un değil, fakat dünyanın en güzel yerlerinden birisi olan Dolmabahçe Sarayı’nın arka tarafındaki meyilli koruluğun içine, 90’lı yıllarda yapılmıştı. Binalara yer açmak için asırlık çamlar kesilmişti.

 

Acı su Sokak (2004).

 

Abacı Latif Sokak (2004)

Sağdan ikinci, Faruk’ların, Üçüncü de bizim oturduğumuz evlerin yerine yapılan binalar.

 

Bu eşsiz doğa parçasının hemen her yerini beton ve cam binalarla dolduranlar, bu  yeşil ‘Şehir terasını’ İstanbullular’ın ellerinden alıp yabancı zengin turistlere beş yıldızlı lüks bir otel olarak verenler, para kazanmanın ötesinde neler kaybettiklerinin farkında mıydı?

 

Sedat Hakkı Eldem’in nostaljik yaklaşımı: Taşlık Kahvesi. Büyüklüğü, ölçeği ve ifadesi ile çevresiyle uyumlu bir bütün oluşturan bu insancıl yapının arka planında “Tarihi Yarımada” görülüyor.

(Kaynak: Arkitekt, No: 11-12, 1950).

Taşlık kır kahvesi, Nişantaşı, Teşvikiye, Vişnezade ve diğer yakın çevrede oturanların yürüyerek kolayca ulaştıkları, toplumun her katmanının rahatça ödeyebileceği fiyatlarla çay, kahve, meşrubat sunulan, ağaçların gölgesinde oturulan geniş, ferah bir dinlenme ve aynı zamanda da öğrencilerin bir ders çalışma yeriydi.

Orada yirmibeş kuruşa bir gazoz içip, güzel havalarda saatlerce zevkli bir şekilde ders çalıştığımı hatırlarım.

Hafta içinde oldukça tenha olan bu yer, hafta sonları, özellikle pazar günleri saat 11’den (onbir) itibaren, çoğunluğunu güzel giyimli gençlerin oluşturduğu, renkli grupların geldiği, arkadaşların buluştuğu, yeni tanışmaların olduğu kalabalık bir görünümde olurdu.

 

Le Corbusier’nin yeryüzü cenneti İstanbul:

Taşlık Kır Kahvesi (1955).

 

Taşlık’ta mutlu bir anım: (1955)

Güzellik, Sessizlik, Huzur.

 

Güzel ve bakımlı kızlar, konuşmalarımızın ana konusunu teşkil eder, Tarihi Yarımada’dan başlayarak Üsküdar, Beylerbeyi ve giderek Boğaz’ın kuzey yönüne doğru açılan şahane panaromik manzarayı çaylarımızla birlikte içimize çekerdik.

Bu kır kahvesi aynı zamanda da yeni, özgün ve ilginç kıyafetlerin sergilendiği bir podyum, bir sosyal çevreydi.

Bir seferinde Londra’da yüksek lisans eğitimini sürdüren abim bana, o sıralarda ülkemizde pek görülmeyen ve bilinmeyen iki adet ‘Blue Jean’ (mavi kot) pantolon göndermişti ve onları yakın arkadaşım Özer’le birlikte, kanarya sarısı bir süveter eşliğinde giyip gezintiye çıkmıştık.

Giysilerimdeki sarı ve mavi renklerin zıt birlikteliği ve kot pantolonuma ilgiden dolayı olacak, insanların biraz meraklı ve biraz da müstehzi bakışlarını üzerimde hissetmiştim, gerçekten de pantolon bana göre olmayıp çok bol ve uzundu. Gerçi paçalarını kıvırarak uzunluğu ayarlamam mümkündü fakat aşırı genişliği için bir şey yapamazdım. Oldukça tuhaf bir görüntü oluşturduğunun ben de farkındaydım ama varsın olsun, o özgün, değişik işçi pantolonunu ilk giyerek sükse yapan ve ilgi çeken ben olmuştum ya!

1950 yılında buraya yeni bir bina yapıldı: Taşlık Kahvesi

Bu yapı, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (DGSA) Mimarlık Şubesi’nin şefi Sedat Hakkı Eldem (1908-1988) tarafından tasarlanmış olan bir eserdi. Kanımca burada ‘tasarlanmış’ yerine ‘çizilmiş’ kelimesini kullanmak daha doğru olur; çünkü ‘tasarım’ - ‘design’ kelimesi, bir bilim ya da sanat adamının bilgi ve hayal gücüyla yaratarak meydana getirdiği özgün ve yeni bir proje için kullanılır; oysa Taşlık Kahvesi, 17. yüzyıl sonunda, Boğaziçi’nde Anadolu Hisarı yakınında yapılmış olan ‘Köprülüler Yalısı’ olarak da anılan ‘Amcazade Köprülü Hüseyin Paşa’ yalı köşkünün bir taklidiydi. Yalının ‘divanhane’ yapısı, 250 yıl sonra Taşlık’a oturtulmuştu.

Bu eşsiz yalı, mantarlaşıp kararmış ahşap malzemesiyle, yapının denize taşan kısmını taşıyan eksik ve kırık payandaları ve pencereleriyle günümüzde hala yerinde durmakta. Fatih köprüsünden geçerken Anadolu yakasına bakıldığında sağda, bir kısmı deniz üzerine taşan biçimiyle kolayca farkedilebilir.

1698’de yapılan bu yapı, Türk-Osmanlı sivil mimarisinin en seçkin ve özgün örneklerinden olup, üç yüz yıllık bir ‘Kültür Miras’ımızdır ve ne yazık ki artık bir harabe halinde çökmeyi beklemektedir.

Çok sayıdaki varislerin anlaşmazlıkları dolayısıyla kaderine terkedilmiş olan bu eseri kurtarmak için şu günlerde Vakıflar Genel Müdürlüğü başkanlığında ciddi girişimlerin olduğunu öğreniyoruz.

Oysa yalı, geçmişte pek çok önemli sosyal ve politik olaylara ev sahipliği yapmıştı. Müverrih (tarihçi) Ahmet Refik bunları şöyle anlatır:

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısının çevresiyle birlikte görünüşü (2006).

 

“... Pasarofça muahedesinin akdinden sonra Avusturya’dan sefir olarak memleketimize Virmond gönderilmiştir. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sefirin şerefine Anadoluhisarı’nda, Amcazade Hüseyin Paşa yalısında parlak bir ziyafet vermiştir. Yemekte 50-60 hanedenin latif şarkıları, ney, tanbur, santur, kanun, mafir, musikar ve keman sedaları kasrın çiçekli odalarında tatlı akisler bırakmıştır. Veziri azam sefir ile martılara kurşun atıyor, bahçede cündilere cirit oynatıyordu.”

Bu yalının planı (T) harfi şeklinde olup ortadaki havuzlu yer etrafında da üç tarafta sedirli kısımlar yer alır. Bu yapıda da, diğer yalılarda olduğu gibi, Boğaz’ı gören kuzey-güney ve batı cephelerinin neredeyse tümü pencerelerle manzaraya açılmış, sadece inşai nedenlerle pencereler arasına zorunlu olarak binayı taşıyan ahşap direkler yerleştirilmiştir.

 

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı.

 

 

Yalının 1981’deki görünüşü.

 

Ülkemizde yıllarca Robert Kolej’de sanat ve mimarlık tarihi hocalığı yapmış olan Godfrey Goodwin, ‘A History of Ottoman Architecture (1971) (Bir Osmanlı Mimarlığı Tarihi) adlı kitabında şöyle dile getirir:1

“Osmanlılar açık hava ve manzaraya öylesine tutkundular ki, insan, Modern Mimarlığın, Uluslararası üslubunun camdan dünyasının, neden Türkiye’den doğmamış olmasına hayret eder”.

Açık ve temiz hava, güneş, aydınlık, yeşillik, ferahlık, sessizlik gibi etmenlerin insanın ruhsal ve bedensel sağlığı için ne kadar gerekli yaşamsal değerler olduğunu atalarımız biliyordu.

Yalının Boğaz cephesi batı yönüne bakmakta olup, akşam üzeri karşıdan eğik olarak gelen güneş ışınlarının, denizden nasıl yansıyıp geniş pencerelerden içeriye girerek, duvar ve tavanda titreşerek, kendine özgü mekan ve ışık kompozisyonlarından oluşan desenler çizdiğini hayal edebiliriz.

Atalarımız güzelin ne olduğunu biliyor ve onun nasıl elde edileceğinin yollarını arayıp buluyordu.

Odada, pencere kenarlarına konulmuş olan sabit sedirlerden başka mobilya yoktur; bu da Türk-Osmanlı odalarındaki en tipik ve önemli özelliklerden birisidir. Evet, oda boştur; başarıya ve güzelliğe, mekanın mimari biçimi, hacminin ferahlık etkisi, ışık kalitesi, değerli malzeme ve işçiliği, inşaat tekniği ve detayların yetkinliğiyle ulaşılmıştı.

Bu nitelikleriyle geleneksel Türk evleriyle Japon evleri arasında bir benzerlik ve yakınlık bulurum: Bu yalın mimarlık beni vecd haline götürür.

İlerde, kitabın Le Corbusier (Lö Korbüzye okunur) bölümünde de görüleceği gibi, bu, yirminci yüzyılın en ünlü sanatçısı, şehircisi ve mimarı, arkadaşı Amedee Ozenfant ile birlikte 1918 yılında mimarlıkta yarattığı “Pürizm” (Biçimsel saflık) ideolojisini, İstanbul’da incelemiş olduğu Türk mimarlığından da esinlenerek ortaya koymuştu.

Köprülüler yalısı ile ilgili son olarak oda içindeki süsleme ve dekorasyondan da kısaca söz edeceğim.

 

Sedat Hakkı Eldem’in kaleminden Divanhanenin içi (Güzel Sanatlar Dergisi No: 5-1944 Maarif Vekilliği Matbası-Ankara).

 

Elimde, odanın içini gösteren iki adet perspektif çizim bulunuyor. Biri 19. yüzyıl ortalarında Catennacci tarafından siyah beyaz, diğeri de yaklaşık yüz yıl sonra, 1940’lı yıllarda Sedat Hakkı Eldem tarafından renkli olarak çizilmiş.

Bu resimlerde odanın duvarları, tavan ve kubbesinin içi, tümüyle, renkli olarak stilize çiçek resimleri ve diğer süslemelerle doldurulmuş olarak gösteriliyor. İşte bu kalabalık şekillerden rahatsızlık duyuyor, boğulur gibi oluyorum.

Mimarlık o kadar başarılı ki bu süslemelere hiç gerek yok; sade ve yalın haliyle çok daha güzel ve huzur verici!

 

Catennacci’den Divanhanenin eski hali.

 

Şimdi, tekrar Sedat Hakkı Eldem’in projesini çizdiği Taşlık Kahvesi’ne dönelim. Yapının, anlatmış olduğum yalının bir taklidi olduğunu yazmıştım; doğru S. H. Eldem, Osmanlı Dini Mimarisine (cami, mescit, türbe vb.) karşıydı fakat geleneksel Türk Ev mimarisine derin bir sevgi ve tutkuyla bağlıydı ve özellikle de Köprülüler yalısına.

Taşlık’taki kır kahvesinin geniş arsası da bu yalının tıpatıp benzerini oturtmaya çok elverişliydi.

Usta mimar, vaziyet planında başarılı bir şekilde binayı arsanın kuzey sınırına yerleştirmiş, böylece açık alanın bütünlüğünü korumuştur.

Yapının ön kısmını da tıpkı Boğaziçi’ndeki yerinde olduğu gibi, istinat duvarından dışarıya, boşluğa taşırmış ve alttan betonarme payandalarla duvara dayatarak dengelerini sağlamıştır. Özgün yapıda ise bu payandalar ahşaptandır.

Diğer önemli bir fark da, yalının içindeki kubbenin Taşlık Kahvesi’nde yapılmamış olmasıdır.

Kısa ve öz olarak açıklamak gerekirse, özgün yalıda inşaat sistemi ‘ahşap iskelet’ olarak yapılmışken Taşlık Kahvesi’nde ise betonarme ile yapılmıştır.

Doğal olarak süslemelerden vazgeçilmiş, fakat içerde sedirlere ek olarak gayet sade masa ve sandalyelerle müşteri sayısı arttırılmıştır.

Sonuçta, insancıl büyüklüğü ve ölçeği; nostaljik Türk ifadesi ve makul fiatlarıyla güzel bir dinlence yapısı Maçka’ya kazandırılmıştı.

Taşlık Kahvesi, yaklaşık 35 yıl kadar hayatta kaldı, sonra The Bosphorus-Swiss Otel’e yer açmak için 1988’de yıkıldı. Günümüzdeki yapı ise öncekinin taklidi ve biraz daha küçültülmüş olarak kuzeye doğru kaydırılmış hali olup, taklidin de taklidi olarak yapılmış bir yapıdır.

Böylece gençliğimin birçok güzel günlerini geçirmiş olduğum Taşlık Kahvesi’nden geriye sadece tatlı anılarım kaldı.

Zaten, bu geniş alana ‘Kuzu Restoran’, spor yazarlarının kulübü gibi geçici binalarla, tenis kortları, yüzme havuzu vb. spor amaçlı tesisler de yapılmıştı; bunlar toplumun sosyal aktivitelerini geliştiren olumlu girişimlerdi, fakat son ve kesin darbe Swiss Otel’den geldi.

 

“Swiss Otel Dolmabahçe Sarayı’nı sırtından hançerliyor.” Hasan Pulur.

 

Buraya kadar çevrenin morfolojik dokusunun radikal ve geri dönülmez değişmesinden söz ettim; olayın bir de öbür yüzüne, ‘Kentsel Estetik’ boyutuna bakalım.

 

Dolmabahçe Sarayı.

 

Otelin vaziyet planı 3 adet, ortalama olarak on’ar katlı bloklar ile onlar arasındaki iki, üç katlı kısımlardan oluşuyor. İçlerinde 600 oda barındıran bu uzun blokların dar olan cepheleri Boğaza bakıyor, fakat denizden bakışta yine de kalın ve hantal görünüyor.

Mimarlar bunun farkına varmış olacaklar ki, her kitleyi de üç parçaya ayırıp düşey etkiler elde etmeye çalışmışlar ve ileri-geri, güneş-gölge hareketleriyle bunu elde etmişler.

Ancak otel, İstanbul’luların olumsuz tepkisini çekmiş olup, hele deniz tarafından bakıldığında tam bir başarısızlık olarak değerlendiriliyor. Milliyet gazetesinin köşe yazarlarından Hasan Pulur bunu “Swiss Otel, Dolmabahçe Sarayı’nı arkadan hançerliyor!” şeklinde dile getirir.

Doğal olarak otel, yabancı turistlere olduğu gibi bize de, herkese açık; fakat oraya her gidişimde, gençliğimle birlikte kaybolmuş olan benim Taşlık’ımı hayal eder, tatlı anılamla hüzünlenirim.

Beş yıldızlı lüks otelin lobisinde, siyah bermuda şortu, bağrı açık mintanından fışkıran siyah ve kıvırcık göğüs kılları, uzun saç ve sakalları; çıplak ayaklarında şıpıdık tokyoları, kötü İngilizcesiyle bağıra bağıra konuştuğu cep telefonu ve tesettürlü haremiyle çevreyi rahatsız eden birbirine yabancı turistler arasında ben de bir yabancıyım; ne işim var burada?

Çevredeki görsel kirlenme ve bozulmanın başlıca sorumlusu olan zamanın Belediye Başkanı Bedrettin Dalan ise yaptığı hatalara karşın kendisini şöyle savundu:2

“Dolmabahçe Sarayı sanat adına bir rezalettir. Ermeni Balyan Usta’nın eseridir. Hiçbir üslubu yoktur!”

Ne kadar cesur bir ifade! İnsana hemen “El cahili cesur” özdeyişini hatırlatıyor.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64090 - unknown - 38.103.63.57