05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Acı Su Sokak’ta Yaşam (1947-1953)

    

Sokağımızın zemini doğal taştan yapılmıştı. Taşlar kabaca yontulur ve yanyana dizilir, böylece yüzeyi düzgün olmayan, makadam denilen bir yol oluşurdu. Bu türden yollar, atların arabaları çekerken nallanmış tırnaklarının kaymasını önlediği için yapılırdı. Seneler içinde, üzerinde giden arabaların demir çemberli tekerlekleri ve atların demirden nallarıyla taşların sivri uçları törpülenir ve yuvarlaklaşırdı.

Sabahın erken saatlerinde, yoldan ilk olarak geçen gazete satıcısı Arif Efendi olur ve koltuğu altındaki gazetelerin adlarını sırasını hiç değiştirmeden bağırarak söylerdi:

‘Gazeteler, gazeteleeer!

Cumhuriyet, Tan, Tanin, Tasvir, Vatan, Vakit, Yeni Sabah, Akşam...

Gazeteleeer!’

Cumhuriyet’te başyazar Nadir Nadi’den başka Burhan Felek, Doğan Nadi; hem nalına hem mıhına sütununda “tatlı su amirali” lakaplı Abidin Daver gibi yazarlar vardı. Tan’da Sertel’ler, Tanin’de Hüseyin Cahit Yalçın, Vatan’da Ahmet Emin Yalman baş yazardı. 1950’de Ali Naci Karacan’ın Milliyet’i ve Sedat Simavi’nin Hürriyet’i de yayın hayatına girdiler.

Arif Efendi, gazeteleri dağıttıktan bir süre sonra bu defa, omuzları üzerinde taşıdığı sırığa sağlı sollu urganlarla asılmış yuvarlak tepsiler içindeki yoğurtla gelir ve

“Kaymaak-Silivri yoğurdu kaymaaak!”

diye bağırarak geçerdi.  Silivri’nin yoğurdu pek ünlüydü. Büyük tepsilerindeki, kalınlığı 10 cm. olan yoğurdu, özel, geniş bir mala ile kesip çıkarır, sonra elindeki kantar-teraziyle tartarak müşterinin tabağına koyardı; doğrusu ya bu işi çok güzel bir şekilde yapardı. Kış günleri buna ek olarak, kalaylanmış bakırdan güğümler içinde tahin-pekmez de satardı.

 

Seyyar manavlardan birisi (Zerzevatçı).

 

Bir süre sonra da sıra seyyar manava gelir, o da süslü atına yüklediği küfeler içinde hemen her türden sebzeleri -ki onlara zerzavat denirdi- kapılarımıza kadar getirirdi.

“Bamya, biber, ayşe kadın, domates, dolmalık biber, iyi kemer patlıcan var”

Bunları melodik bir  şekilde söylerdi.

Bakımlı ve güzel atını yularından tutarak peştemallı kıyafetiyle önden yürür, yüklü atın taşlar üstünde çıkardığı ritmik nal sesleriyle birlikte güzel bir görüntü oluşurdu.

Bundan sonra da, at sırtındaki sağlı sollu camlı ahşap dolaplar içindeki ekmekleriyle ekmekçi ve diğer satıcılar sahneye çıkarlardı. İlk tava ekmeğini oradan almıştım; uzun, güzel görünüşlü ve çok lezzetliydi. Bunlara güğümler içindeki sütleriyle sütçüler, balıkçılar, sucular, leblebiciler, helvacılar, eskiciler vb. eklenirdi.

Bu şekilde sokakta bağırışlar hiç eksik olmazdı, bunlar melodik, tenor, bariton, bas bariton seslerdi, tabii ara sıra da at kişnemesi de duyulurdu ve beni, şimdilerde, otomobillerin klaksonları ve motor gürültülerinin yaptığı gibi rahatsız etmezdi. Öğleye doğru geçit resmi sona erer ve bu kez sokak çocuklara kalır, kuka, sek-sek, uzun eşek, topaç çevirme gibi oyunlar oynanırdı.

Sokak; oyun, buluşma, toplanma arenasıydı. Hiçbirimizin otomobili, motosikleti, bisikleti, telefonu, oyuncakları yoktu; fakat arkadaşlık, sevgi, paylaşmak ve mutluluk vardı.

Tatil günlerinde ise lise ve üniversite öğrencileri burada toplanır ve ne yapılacağına karar verilirdi ki, bu da çoğunlukla futbol oynamak olurdu. İki tane oyun sahamız vardı: Birisi küçük ve günümüzdeki Hilton Park-SA’nın bulunduğu yer, diğeri de büyük olan, askerlerin talim yaptıkları alandı. Sonradan burası İTÜ, İşletme Fakültesi’nin binalarıyla dolduruldu. Tarihi Maçka kışlasının bodrumu atlara verilmişti ve askerler bu alanda

*Sen Ankaram sen teksin

Türk yurduna yüreksin

Alemi harp yakarken

Sen sulh kızı meleksin

Atamız, Ankaramız

Artık dindi yaramız

Gösterdiğin ışıkla,

Çok kalmadı aramız.”

marşını söyleyerek yürüyüş talimi yaparlardı.

Şimdi düşünüyorum da o yıllar ulusun, gerçekten Ata’mızın gösterdiği ışıkla, arasının çok kalmadığı yıllardı; fakat ne olduysa bozulma ve yozlaşma 1950 yılında Demokrat Parti’nin işbaşına gelmesiyle başladı ve Türkiye birdenbire düşüş haline geçerek Ata’mızın göstermiş olduğu ışığa yönelik yoldan saptırılarak bu günlere getirildi.

Komşumuz olan yapıda ufak tefek yaşlı bir doktor vardı. Sokaktan geçen satıcılarla, ikinci kattaki cumbasından sarkıp bağıra bağıra pazarlık eder ve sonra iple sarkıttığı sepetle birşeyler alırdı. Demek ki, Osmanlı zamanında pazarlık etmek olağan bir şeymiş gibi düşünürdüm.

Oğlu Faruk’la olan arkadaşlığımız bir süre sonra meslektaşlığa da dönüştü: Faruk Sırmalı GSA’yı, ben de İTÜ’yü bitirerek mimar çıkmıştık. Meslek hayatımızda da düşüncelerimiz örtüşüyordu: İkimiz de yenilikçi, ilerici ve çağdaş olmak amacındaydık; Faruk sonradan GSA’ya, ben de ODTÜ Mimarlık Bölümüne öğretim üyesi olarak katıldık. Farklı şehirlerde olmamız nedeniyle sık değil, fakat zaman zaman GSA’daki mesleki seminerlerde, kolokyumlarda görüşebiliyorduk. Bir süre sonra hasta olduğunu ve Büyükada’ya yerleştiğini duydum; ne yazıktır ki, mimarlık için genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı.

Nejat’ların evi de bizimkine çok yakındı. Onu başındaki, abisinin kaptanlık okulundaki beyaz kasketiyle ve ağız mızıkasını çalarak dolaşırken hatırlarım. O yıllarda Beyoğlu sinemalarında çok sevilen bir Amerikan filmi gösterimdeydi:

“You are always in my heart”

(Her zaman kalbimdesin)

Filmin konusu kısaca şöyle:

Genç bir çift küçük kızlarıyla mutlu bir ailedir. Bir gün aninden herşey değişir ve müzisyen olan baba, haksız bir şekilde mahkum edilerek hapse atılır. Çok uzun bir süre orada kalacaktır. Genç ve güzel anne küçük kızıyla yapayalnız ve sıkıntı içindedir.

Kadının bir süre sonra bir erkek arkadaşı olur ve kocasından ümidini kesen kadın onunla teselli bulur.

Ancak yıllar sonra yapılan haksızlık anlaşılır ve hapisteki baba serbest bırakılır; küçük kızları da babasını unutmuş ve hayli büyümüştür.

Baba evine döner, ancak büyük bir üzüntüyle durumu anlar ve karısıyla kızına asla varlığını belli ettirmez. Fakat, çok sevdiği kızıyla, evden uzakta bir dostluk, arkadaşlık kurar. Kız, onun babası olduğunu bilmemektedir; baba da söylemez.

Babası kızını çeşitli tehlikelerden kurtarır, ona yardım ederek mutlu olmasını sağlar, sevgisini kazanır.

Bir gün kızına, hapisanede bestelediği “Her zaman kalbimdesin” adlı şarkısını söyler. Çocuk, bu güzel şarkıyı çok beğenir ve eve dönünce annesine yeni arkadaşından söz eder, başından geçenleri anlatır ve şarkıyı mırıldanır.

Anne şarkının sözlerinden çok etkilenir, geçmişe döner; sezgileri ona bazı ipuçları vermektedir.

Kızının arkadaşının, yıllar önce kaderin yollarını ayırdığı kocası olabileceğini düşünür, araştırma yapmaya başlar… ve sonunda…

Sonunu anlatmayacağım; ona siz karar veriniz. Sadece o zamanın filmlerinin  hemen hemen hep mutlu sonla bittiğini belirterek seçimi size bırakıyorum.

Şimdi 55 yıl önce görmüş olduğum filmin, bütün İstanbul’luları etkileyen şarkısının sözlerini, hatırımda kaldığı kadar, yaptığım çevirisiyle birlikte sunuyorum:

You are always in my heart

even tho’ you’re far away,

I can hear the music of

the song of love I sang with you.

you are always in my heart

and when skies above are grey

I remember that you care

and than and there the sun breaks through

Just before I go to sleep

there’s a rendez-vous I keep

and the dream. I always meet.

helps me forget we’re far apart.

I don’t know exactly when, dear

but I’m sure we’ll meet again, dear,

and, my darling, till we do

you are always in my heart.

Türkçe’ye çevirisini de şöyle yaptım:

Her zaman kalbimdesin

Uzaklarda olsan da

Birlikte söylediğimiz aşk şarkılarının

melodileri kulaklarımda.

Her zaman kalbimdesin

Yüksekdeki gökler karardığında

Seni hatırlarım ve

güneş yeniden parıldar

Gece düşlerimdeki birlikteliğimiz

Unutturur bana ayrı düştüğümüzü

Bilemem ne zaman, ama

Kesinlikle tekrar kavuşacağız sevgilim

O ana kadar

Her zaman kalbimdesin.

Filmin konusu bana, çocukluğumda okuduğum Maupassant’un “Dönüş” adlı hikayesini hatırlatmıştı.

Biraz Brezilya, biraz da Yeşilçam filmlerini andıran bu melodram o kadar çok beğenildi ki aylarca sinemalarda oynadı ve şarkısı dillerden düşmedi.

Nejat’la bu şarkıyı Hohner marka mızıkasıyla güzel çalardı; yalnız onu değil “Ti chiere mucho’yu (ing. Magic in the moonlight), “amapola”, “besame mucho” (İng. Kiss me again) gibi zamanın ünlü Latin şarkılarını da.

Sıcak yaz günlerinin tembel öğleden sonrasında, sokağımızdaki harçları dökülmüş derzlerinden sarmaşıkların sarktığı eski, kararmış taş duvarın gölgesinde oturur ve onun mızıkasını dinlerdik; hepimiz çok mutluyduk.

Nejat aynı zamanda iyi futbolcuydu; ben orta sahada, o da ilerde oynardı. Beraberce aynı okula, Bayoğlundaki Taksim Erkek Lisesi’ne giderdik.

Bir gün, kasketini taktığı abisinin zafiyet geçirdiğini öğrendim ve bunun ne demek olduğunu babama sorduğumda  “Veremdir evladım” diye cevap verdi.

Bir süre sonra da abisinin öldüğünü boynuma sarılıp, ağlayarak söyledi: Evet o yıllarda ince hastalık olarak da anılan verem hala yaygın ve tehlikeliydi.

Sonra onu bir süre göremedim, böbreğinde taş olduğunu ve ameliyatla bir böbreğini aldıklarını söylediler.

Bunu ilk defa duyuyordum; ne demekti böbrekte taş? Bu bir hastalık mıydı?

Sonradan, 22 yaşımda ben de ilk böbrek taşımı düşürdüğümde ne olduğunu anladım ve o taşlar, elli yıldır peşimi bırakmıyor.

Elli milyon insanın öldüğü, pek çok şehrin yıkılıp yakıldığı, açlık, yokluk ve sefaletin kol gezdiği, korku ve endişenin insanları ezdiği, tarihin en korkunç savaşı sona ermişti.

Ülkemiz, başımızdaki devlet adamlarının akıllı ve mahirane siyasetleri sayesinde bu cehennemin dışında kalabilmişti; bundan daha büyük mutluluk olabilir miydi?

Artık Avrupa’dan iyi kağıda basılmış sanat ve bilim kitapları, mimar, mühendis ve resamlar için aydınger çizim ve whatman resim kağıtları; grafos, gönye, cetvel gibi çizim aletleri, sakal traşı için jilet, nacet, pal gibi çeşitli marka traş bıçakları bulunabiliyordu.

Radyolin marka diş macunları piyasaya çıktığı zaman çok sevinmiştim; üstelik “miçam’lı diye reklamı yapılıyordu. Neydi bu “miçam’? Hala merak ederim. Böylece dişlerimin yıllardan beri yeşil sabunla fırçalanması sona eriyordu. Aynı zamanda, “puro” marka el-yüz sabunları da piyasaya çıkmıştı.

Giderek, İstiklal caddesinin vitrinlerinde Amerikan otoları, buzdolapları, dikiş, fotoğraf makinaları, radyolar, pikap denilen müzik dolapları, bisikletler vd. görülmeye başlandı. Frigidaire (frijder) marka soğutucular öylesine yaygındı ki, artık buzdolabı yerine frijder deniliyordu.

Tabii, bizim bunları satın alacak gücümüz yoktu; evimizdeki dört lambalı Philips marka radyo ve annemin elle çevrilen Singer marka dikiş makinasıyla devam edecektik. Bir bisikletim bile olamamıştı; eğer fotoğraf makinam olsaydı oturduğumuz ahşap evin, Taşlık Kahvesinin, Acı su ve Abacı Latif sokağının fotolarını çekebilecektim. Bu sokaklarda otomobil gördüğümü hatırlamıyorum, yalnız bir istisnasıyla.

Bir akşam ortalık kararırken, sokağımıza yeni ve büyük bir Amerikan otosu girdi.

Atlı arabalar için, kaba taştan yapılmış olan eğri büğrü makadam yolda yavaşça ilerleyerek evimizin önünden geçerek biraz ilerde durdu ve içinden genç bir kız çıkarak aceleyle evine girdi. Bu kız, mahallemizin güzellerinden biriydi. Doğrusu içim burkulmuştu; otolu zengin yabancıların mahallemizin kızlarına el atmasını yadırgamıştım.

İstiklal caddesindeki mağazaların vitrinlerindeki radyo-pikap’lar en çok ilgilendiğim eşyalardı. Bunlar, ceviz ya da maun kaplanmış ahşap mobilyalar içine monte edilmiş durumda satılırdı; çok güzel ve çekiciydiler.

Fakat bunların satın alabilecek durumda değildik ve müzik ihtiyacımı, 1955 yılında Londra’da yüksek lisans eğitimini bitirerek yurda dönen abimin getireceği radyo-pikap’a kavuşuncaya kadar eski dört lambalı radyomuzla karşılamak durumundayım. Şükürler olsun Teknik Üniversitenin batı klasik müziği yayınları devam ediyordu. Babam, kısıtlı maddi imkanlarını çocuklarının eğitimine ayırmıştı.

Abimin Londra’dan zahmetli bir karayolculuğuyla getirdiği cihaz, küp şeklinde olup alt kısmında Ecko marka radyosu; üstten açılan kapağının altında da Gerard marka safir iğnesiyle üç devirli, 78-45-33, plakçalarıyla çok güzel, maun kaplamalı ahşap bir mobilya içine yerleştirilmişti. Artık, insanlığın kültür ve sanatına en üstün katkıları sağlamış olan büyük müzisyenlerin eserlerini, beğendiğim orkestra ve solistlerden kendi evimde dinleyebilecektim; dünyalar benim olmuştu.

Evimin bir köşesinde hala durmakta olan bu antika alet, gençliğimin güzel günlerini hatırlamamda önemli bir pay sahibidir.

Mahallemizdeki arkadaşlarım arasında iki tane Engin ve bir de Hasan vardı.

Engin’in babası mimardı ve Dolmabahçe Sarayı’nda çalışıyordu; küçük oğluna da Osmanlı’nın büyük mimarı Sinan’ın adını vermişti. Güzel kızlarından söz etmeyeceğim.

Diğer Engin de futbol takımımızın kalecisiydi; gerçekten o da Fenerbahçe’nin ünlü Cihat’ı gibi “uçan” bir kaleciydi; aynı zamanda da çok iyi bir yüzücü. Sonradan Ankara Operası’na katıldı, balet oldu.

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Ankara’da geçtiği için, yüzmeyi on yedi yaşımda öğrendim. Yaz tatillerinde yüzmek için Maçka, Bayıldım yokuşundan yürüyerek Dolmabahçe Sarayı’nın, saat kulesi ile camisi arasındaki güzel meydanına gider ve kiraladığımız sandalla saray önünde denize girerdik; bir defa da yüzerken yakınımdan bir yunus balığının geçtiğini görmüştüm. Evet, o yıllarda, İstanbul’un hemen her yerinden denize girilebiliyordu, deniz daha kirletilmemiş, balık çok çeşitli ve boldu.

Bazen de gurup halinde tramvayla Sirkeci’ye, oradan da banliyö treniyle Florya’ya giderdik.  Florya, temiz kumu, çevresi ve modern binalarıyla güzel bir yerdi.

Spor caddesinden Akaret’lere doğru inerken sağ taraftaki parkın yanındaki yolun sonunda küçük bir cami, Vişnezade Camisi vardır. Müezzin efendi, günde beş defa minaresine çıkar ve ezanı Türkçe okurdu:

“Haydi felaha, haydin felaha,

Tanrı Uludur, Tanrı Uludur,

yoktur Tanrı’dan başka tapacak.”

diye çağrısını yapardı. O zamanlarda ezan, minarelere takılan ve onları çirkinleştiren huni biçimindeki hoparlörden, madeni bir sesle Arapça olarak okunmuyordu. İnsan sesiyle okunan ezan çağrısı kulağa hoş gelirdi. Babam da bu camiye gider, bahçesinde de çocuklar oynardı.

Futbol takımımızın yıldızı ise Hasan’dı. Ülkemizdeki her Afrika kökenli insana arap dendiği için o da “Arap Hasan”dı. Kısa boyluydu, futbolu lastik pabuçla oynar, hızlı koşar, çok iyi kıvırırdı; bugün ‘adam eksiltmek” veya “çalımlamak” denilen şeydi bu. Akaretler takımıyla yaptığımız maçlarda en büyük kozumuzdu.

Gününüzde, Spor caddesinden yokuş aşağıya inerken sol taraftaki iki yüksek kulenin bulunduğu yer, maçları yaptığımız futbol sahasıydı; sonra binalarla doldurularak “Beşiktaş Plaza” oldu.

Hasan, bir süre Beşiktaş’ın genç takımında oynadıktan sonra Beykoz futbol takımına transfer oldu, sağ açık oynadı ve Beşiktaş’ın ünlü beki Dr. Vedii’ye karşı başarılı maçlar çıkardı. Sonra bir roman yazdı, iş adamı da oldu. Bir süre önce de, Fatih Sultan Mehmet’in kadırgalarını Dolmabahçe’den yola çıkarıp karadan götürerek Haliç’e indirmesinin mümkün olamayacağını kanıtlayarak dolayısıyla  tarihte böyle bir şeyin yapılmadığını iddia edip medyada heyecanlı (?) bir tartışma başlattı.

Diğer arkadaşlarımızdan Altan İkiz ünlü bir avukat, Erdoğan da jeoloji mühendisi oldu.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64091 - unknown - 38.103.63.57