Acı
Su Sokak’ta Yaşam (1947-1953)
Sokağımızın zemini doğal taştan yapılmıştı.
Taşlar kabaca yontulur ve yanyana dizilir, böylece yüzeyi düzgün olmayan,
makadam denilen bir yol oluşurdu. Bu türden yollar, atların arabaları çekerken
nallanmış tırnaklarının kaymasını önlediği için yapılırdı. Seneler içinde,
üzerinde giden arabaların demir çemberli tekerlekleri ve atların demirden
nallarıyla taşların sivri uçları törpülenir ve yuvarlaklaşırdı.
Sabahın erken saatlerinde, yoldan ilk olarak
geçen gazete satıcısı Arif Efendi olur ve koltuğu altındaki gazetelerin
adlarını sırasını hiç değiştirmeden bağırarak söylerdi:
‘Gazeteler, gazeteleeer!
Cumhuriyet, Tan, Tanin, Tasvir, Vatan, Vakit,
Yeni Sabah, Akşam...
Gazeteleeer!’
Cumhuriyet’te başyazar Nadir Nadi’den başka
Burhan Felek, Doğan Nadi; hem nalına hem mıhına sütununda “tatlı su amirali”
lakaplı Abidin Daver gibi yazarlar vardı. Tan’da Sertel’ler, Tanin’de Hüseyin
Cahit Yalçın, Vatan’da Ahmet Emin Yalman baş yazardı. 1950’de Ali Naci
Karacan’ın Milliyet’i ve Sedat Simavi’nin Hürriyet’i de yayın hayatına
girdiler.
Arif Efendi, gazeteleri dağıttıktan bir süre
sonra bu defa, omuzları üzerinde taşıdığı sırığa sağlı sollu urganlarla asılmış
yuvarlak tepsiler içindeki yoğurtla gelir ve
“Kaymaak-Silivri yoğurdu kaymaaak!”
diye bağırarak geçerdi. Silivri’nin yoğurdu
pek ünlüydü. Büyük tepsilerindeki, kalınlığı 10 cm. olan yoğurdu, özel, geniş bir mala ile kesip çıkarır, sonra elindeki kantar-teraziyle tartarak
müşterinin tabağına koyardı; doğrusu ya bu işi çok güzel bir şekilde yapardı.
Kış günleri buna ek olarak, kalaylanmış bakırdan güğümler içinde tahin-pekmez
de satardı.

Seyyar manavlardan birisi (Zerzevatçı).
Bir süre sonra da sıra seyyar manava gelir, o
da süslü atına yüklediği küfeler içinde hemen her türden sebzeleri -ki onlara
zerzavat denirdi- kapılarımıza kadar getirirdi.
“Bamya, biber, ayşe kadın, domates, dolmalık
biber, iyi kemer patlıcan var”
Bunları melodik bir şekilde söylerdi.
Bakımlı ve güzel atını yularından tutarak
peştemallı kıyafetiyle önden yürür, yüklü atın taşlar üstünde çıkardığı ritmik
nal sesleriyle birlikte güzel bir görüntü oluşurdu.
Bundan sonra da, at sırtındaki sağlı sollu
camlı ahşap dolaplar içindeki ekmekleriyle ekmekçi ve diğer satıcılar sahneye
çıkarlardı. İlk tava ekmeğini oradan almıştım; uzun, güzel görünüşlü ve çok
lezzetliydi. Bunlara güğümler içindeki sütleriyle sütçüler, balıkçılar,
sucular, leblebiciler, helvacılar, eskiciler vb. eklenirdi.
Bu şekilde sokakta bağırışlar hiç eksik
olmazdı, bunlar melodik, tenor, bariton, bas bariton seslerdi, tabii ara sıra
da at kişnemesi de duyulurdu ve beni, şimdilerde, otomobillerin klaksonları ve
motor gürültülerinin yaptığı gibi rahatsız etmezdi. Öğleye doğru geçit resmi
sona erer ve bu kez sokak çocuklara kalır, kuka, sek-sek, uzun eşek, topaç
çevirme gibi oyunlar oynanırdı.
Sokak; oyun, buluşma, toplanma arenasıydı.
Hiçbirimizin otomobili, motosikleti, bisikleti, telefonu, oyuncakları yoktu;
fakat arkadaşlık, sevgi, paylaşmak ve mutluluk vardı.
Tatil günlerinde ise lise ve üniversite
öğrencileri burada toplanır ve ne yapılacağına karar verilirdi ki, bu da
çoğunlukla futbol oynamak olurdu. İki tane oyun sahamız vardı: Birisi küçük ve
günümüzdeki Hilton Park-SA’nın bulunduğu yer, diğeri de büyük olan, askerlerin
talim yaptıkları alandı. Sonradan burası İTÜ, İşletme Fakültesi’nin binalarıyla
dolduruldu. Tarihi Maçka kışlasının bodrumu atlara verilmişti ve askerler bu
alanda
*Sen Ankaram sen teksin
Türk yurduna yüreksin
Alemi harp yakarken
Sen sulh kızı meleksin
Atamız, Ankaramız
Artık dindi yaramız
Gösterdiğin ışıkla,
Çok kalmadı aramız.”
marşını söyleyerek yürüyüş talimi yaparlardı.
Şimdi düşünüyorum da o yıllar ulusun,
gerçekten Ata’mızın gösterdiği ışıkla, arasının çok kalmadığı yıllardı; fakat
ne olduysa bozulma ve yozlaşma 1950 yılında Demokrat Parti’nin işbaşına
gelmesiyle başladı ve Türkiye birdenbire düşüş haline geçerek Ata’mızın
göstermiş olduğu ışığa yönelik yoldan saptırılarak bu günlere getirildi.
Komşumuz olan yapıda ufak tefek yaşlı bir
doktor vardı. Sokaktan geçen satıcılarla, ikinci kattaki cumbasından sarkıp
bağıra bağıra pazarlık eder ve sonra iple sarkıttığı sepetle birşeyler alırdı.
Demek ki, Osmanlı zamanında pazarlık etmek olağan bir şeymiş gibi düşünürdüm.
Oğlu Faruk’la olan arkadaşlığımız bir süre
sonra meslektaşlığa da dönüştü: Faruk Sırmalı GSA’yı, ben de İTÜ’yü bitirerek
mimar çıkmıştık. Meslek hayatımızda da düşüncelerimiz örtüşüyordu: İkimiz de
yenilikçi, ilerici ve çağdaş olmak amacındaydık; Faruk sonradan GSA’ya, ben de
ODTÜ Mimarlık Bölümüne öğretim üyesi olarak katıldık. Farklı şehirlerde olmamız
nedeniyle sık değil, fakat zaman zaman GSA’daki mesleki seminerlerde,
kolokyumlarda görüşebiliyorduk. Bir süre sonra hasta olduğunu ve Büyükada’ya
yerleştiğini duydum; ne yazıktır ki, mimarlık için genç sayılabilecek bir yaşta
aramızdan ayrıldı.
Nejat’ların evi de bizimkine çok yakındı. Onu
başındaki, abisinin kaptanlık okulundaki beyaz kasketiyle ve ağız mızıkasını
çalarak dolaşırken hatırlarım. O yıllarda Beyoğlu sinemalarında çok sevilen bir
Amerikan filmi gösterimdeydi:
“You are always in my heart”
(Her zaman kalbimdesin)
Filmin konusu kısaca şöyle:
Genç bir çift küçük kızlarıyla mutlu bir
ailedir. Bir gün aninden herşey değişir ve müzisyen olan baba, haksız bir
şekilde mahkum edilerek hapse atılır. Çok uzun bir süre orada kalacaktır. Genç
ve güzel anne küçük kızıyla yapayalnız ve sıkıntı içindedir.
Kadının bir süre sonra bir erkek arkadaşı olur
ve kocasından ümidini kesen kadın onunla teselli bulur.
Ancak yıllar sonra yapılan haksızlık anlaşılır
ve hapisteki baba serbest bırakılır; küçük kızları da babasını unutmuş ve hayli
büyümüştür.
Baba evine döner, ancak büyük bir üzüntüyle
durumu anlar ve karısıyla kızına asla varlığını belli ettirmez. Fakat, çok
sevdiği kızıyla, evden uzakta bir dostluk, arkadaşlık kurar. Kız, onun babası
olduğunu bilmemektedir; baba da söylemez.
Babası kızını çeşitli tehlikelerden kurtarır,
ona yardım ederek mutlu olmasını sağlar, sevgisini kazanır.
Bir gün kızına, hapisanede bestelediği “Her
zaman kalbimdesin” adlı şarkısını söyler. Çocuk, bu güzel şarkıyı çok beğenir
ve eve dönünce annesine yeni arkadaşından söz eder, başından geçenleri anlatır
ve şarkıyı mırıldanır.
Anne şarkının sözlerinden çok etkilenir,
geçmişe döner; sezgileri ona bazı ipuçları vermektedir.
Kızının arkadaşının, yıllar önce kaderin
yollarını ayırdığı kocası olabileceğini düşünür, araştırma yapmaya başlar… ve
sonunda…
Sonunu anlatmayacağım; ona siz karar veriniz.
Sadece o zamanın filmlerinin hemen hemen hep mutlu sonla bittiğini belirterek
seçimi size bırakıyorum.
Şimdi 55 yıl önce görmüş olduğum filmin, bütün
İstanbul’luları etkileyen şarkısının sözlerini, hatırımda kaldığı kadar,
yaptığım çevirisiyle birlikte sunuyorum:
You are always in my heart
even tho’ you’re far away,
I can hear the music of
the song of love I sang with you.
you are always in my heart
and when skies above are grey
I remember that you care
and than and there the sun breaks through
Just before I go to sleep
there’s a rendez-vous I keep
and the dream. I always meet.
helps me forget we’re far apart.
I don’t know exactly when, dear
but I’m sure we’ll meet again, dear,
and, my darling, till we do
you are always in my heart.
Türkçe’ye çevirisini de şöyle yaptım:
Her zaman kalbimdesin
Uzaklarda olsan da
Birlikte söylediğimiz aşk şarkılarının
melodileri kulaklarımda.
Her zaman kalbimdesin
Yüksekdeki gökler karardığında
Seni hatırlarım ve
güneş yeniden parıldar
Gece düşlerimdeki birlikteliğimiz
Unutturur bana ayrı düştüğümüzü
Bilemem ne zaman, ama
Kesinlikle tekrar kavuşacağız sevgilim
O ana kadar
Her zaman kalbimdesin.
Filmin konusu bana, çocukluğumda okuduğum
Maupassant’un “Dönüş” adlı hikayesini hatırlatmıştı.
Biraz Brezilya, biraz da Yeşilçam filmlerini
andıran bu melodram o kadar çok beğenildi ki aylarca sinemalarda oynadı ve
şarkısı dillerden düşmedi.
Nejat’la bu şarkıyı Hohner marka mızıkasıyla
güzel çalardı; yalnız onu değil “Ti chiere mucho’yu (ing. Magic in the
moonlight), “amapola”, “besame mucho” (İng. Kiss me again) gibi zamanın ünlü
Latin şarkılarını da.
Sıcak yaz günlerinin tembel öğleden
sonrasında, sokağımızdaki harçları dökülmüş derzlerinden sarmaşıkların sarktığı
eski, kararmış taş duvarın gölgesinde oturur ve onun mızıkasını dinlerdik;
hepimiz çok mutluyduk.
Nejat aynı zamanda iyi futbolcuydu; ben orta
sahada, o da ilerde oynardı. Beraberce aynı okula, Bayoğlundaki Taksim Erkek
Lisesi’ne giderdik.
Bir gün, kasketini taktığı abisinin zafiyet geçirdiğini
öğrendim ve bunun ne demek olduğunu babama sorduğumda “Veremdir evladım” diye
cevap verdi.
Bir süre sonra da abisinin öldüğünü boynuma
sarılıp, ağlayarak söyledi: Evet o yıllarda ince hastalık olarak da anılan
verem hala yaygın ve tehlikeliydi.
Sonra onu bir süre göremedim, böbreğinde taş
olduğunu ve ameliyatla bir böbreğini aldıklarını söylediler.
Bunu ilk defa duyuyordum; ne demekti böbrekte
taş? Bu bir hastalık mıydı?
Sonradan, 22 yaşımda ben de ilk böbrek taşımı
düşürdüğümde ne olduğunu anladım ve o taşlar, elli yıldır peşimi bırakmıyor.
Elli milyon insanın öldüğü, pek çok şehrin
yıkılıp yakıldığı, açlık, yokluk ve sefaletin kol gezdiği, korku ve endişenin
insanları ezdiği, tarihin en korkunç savaşı sona ermişti.
Ülkemiz, başımızdaki devlet adamlarının akıllı
ve mahirane siyasetleri sayesinde bu cehennemin dışında kalabilmişti; bundan
daha büyük mutluluk olabilir miydi?
Artık Avrupa’dan iyi kağıda basılmış sanat ve
bilim kitapları, mimar, mühendis ve resamlar için aydınger çizim ve whatman
resim kağıtları; grafos, gönye, cetvel gibi çizim aletleri, sakal traşı için
jilet, nacet, pal gibi çeşitli marka traş bıçakları bulunabiliyordu.
Radyolin marka diş macunları piyasaya çıktığı
zaman çok sevinmiştim; üstelik “miçam’lı diye reklamı yapılıyordu. Neydi bu
“miçam’? Hala merak ederim. Böylece dişlerimin yıllardan beri yeşil sabunla
fırçalanması sona eriyordu. Aynı zamanda, “puro” marka el-yüz sabunları da
piyasaya çıkmıştı.
Giderek, İstiklal caddesinin vitrinlerinde
Amerikan otoları, buzdolapları, dikiş, fotoğraf makinaları, radyolar, pikap
denilen müzik dolapları, bisikletler vd. görülmeye başlandı. Frigidaire
(frijder) marka soğutucular öylesine yaygındı ki, artık buzdolabı yerine
frijder deniliyordu.
Tabii, bizim bunları satın alacak gücümüz yoktu;
evimizdeki dört lambalı Philips marka radyo ve annemin elle çevrilen Singer
marka dikiş makinasıyla devam edecektik. Bir bisikletim bile olamamıştı; eğer
fotoğraf makinam olsaydı oturduğumuz ahşap evin, Taşlık Kahvesinin, Acı su ve
Abacı Latif sokağının fotolarını çekebilecektim. Bu sokaklarda otomobil
gördüğümü hatırlamıyorum, yalnız bir istisnasıyla.
Bir akşam ortalık kararırken, sokağımıza yeni
ve büyük bir Amerikan otosu girdi.
Atlı arabalar için, kaba taştan yapılmış olan
eğri büğrü makadam yolda yavaşça ilerleyerek evimizin önünden geçerek biraz
ilerde durdu ve içinden genç bir kız çıkarak aceleyle evine girdi. Bu kız,
mahallemizin güzellerinden biriydi. Doğrusu içim burkulmuştu; otolu zengin
yabancıların mahallemizin kızlarına el atmasını yadırgamıştım.
İstiklal caddesindeki mağazaların
vitrinlerindeki radyo-pikap’lar en çok ilgilendiğim eşyalardı. Bunlar, ceviz ya
da maun kaplanmış ahşap mobilyalar içine monte edilmiş durumda satılırdı; çok
güzel ve çekiciydiler.
Fakat bunların satın alabilecek durumda
değildik ve müzik ihtiyacımı, 1955 yılında Londra’da yüksek lisans eğitimini
bitirerek yurda dönen abimin getireceği radyo-pikap’a kavuşuncaya kadar eski
dört lambalı radyomuzla karşılamak durumundayım. Şükürler olsun Teknik
Üniversitenin batı klasik müziği yayınları devam ediyordu. Babam, kısıtlı maddi
imkanlarını çocuklarının eğitimine ayırmıştı.
Abimin Londra’dan zahmetli bir
karayolculuğuyla getirdiği cihaz, küp şeklinde olup alt kısmında Ecko marka
radyosu; üstten açılan kapağının altında da Gerard marka safir iğnesiyle üç
devirli, 78-45-33, plakçalarıyla çok güzel, maun kaplamalı ahşap bir mobilya
içine yerleştirilmişti. Artık, insanlığın kültür ve sanatına en üstün katkıları
sağlamış olan büyük müzisyenlerin eserlerini, beğendiğim orkestra ve
solistlerden kendi evimde dinleyebilecektim; dünyalar benim olmuştu.
Evimin bir köşesinde hala durmakta olan bu
antika alet, gençliğimin güzel günlerini hatırlamamda önemli bir pay sahibidir.
Mahallemizdeki arkadaşlarım arasında iki tane
Engin ve bir de Hasan vardı.
Engin’in babası mimardı ve Dolmabahçe
Sarayı’nda çalışıyordu; küçük oğluna da Osmanlı’nın büyük mimarı Sinan’ın adını
vermişti. Güzel kızlarından söz etmeyeceğim.
Diğer Engin de futbol takımımızın kalecisiydi;
gerçekten o da Fenerbahçe’nin ünlü Cihat’ı gibi “uçan” bir kaleciydi; aynı
zamanda da çok iyi bir yüzücü. Sonradan Ankara Operası’na katıldı, balet oldu.
Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Ankara’da
geçtiği için, yüzmeyi on yedi yaşımda öğrendim. Yaz tatillerinde yüzmek için
Maçka, Bayıldım yokuşundan yürüyerek Dolmabahçe Sarayı’nın, saat kulesi ile
camisi arasındaki güzel meydanına gider ve kiraladığımız sandalla saray önünde
denize girerdik; bir defa da yüzerken yakınımdan bir yunus balığının geçtiğini
görmüştüm. Evet, o yıllarda, İstanbul’un hemen her yerinden denize
girilebiliyordu, deniz daha kirletilmemiş, balık çok çeşitli ve boldu.
Bazen de gurup halinde tramvayla Sirkeci’ye,
oradan da banliyö treniyle Florya’ya giderdik. Florya, temiz kumu, çevresi ve
modern binalarıyla güzel bir yerdi.
Spor caddesinden Akaret’lere doğru inerken sağ
taraftaki parkın yanındaki yolun sonunda küçük bir cami, Vişnezade Camisi
vardır. Müezzin efendi, günde beş defa minaresine çıkar ve ezanı Türkçe okurdu:
“Haydi felaha, haydin felaha,
Tanrı Uludur, Tanrı Uludur,
yoktur Tanrı’dan başka tapacak.”
diye çağrısını yapardı. O zamanlarda ezan,
minarelere takılan ve onları çirkinleştiren huni biçimindeki hoparlörden,
madeni bir sesle Arapça olarak okunmuyordu. İnsan sesiyle okunan ezan çağrısı
kulağa hoş gelirdi. Babam da bu camiye gider, bahçesinde de çocuklar oynardı.
Futbol takımımızın yıldızı ise Hasan’dı.
Ülkemizdeki her Afrika kökenli insana arap dendiği için o da “Arap Hasan”dı.
Kısa boyluydu, futbolu lastik pabuçla oynar, hızlı koşar, çok iyi kıvırırdı;
bugün ‘adam eksiltmek” veya “çalımlamak” denilen şeydi bu. Akaretler takımıyla
yaptığımız maçlarda en büyük kozumuzdu.
Gününüzde, Spor caddesinden yokuş aşağıya
inerken sol taraftaki iki yüksek kulenin bulunduğu yer, maçları yaptığımız futbol
sahasıydı; sonra binalarla doldurularak “Beşiktaş Plaza” oldu.
Hasan, bir süre Beşiktaş’ın genç takımında
oynadıktan sonra Beykoz futbol takımına transfer oldu, sağ açık oynadı ve
Beşiktaş’ın ünlü beki Dr. Vedii’ye karşı başarılı maçlar çıkardı. Sonra bir
roman yazdı, iş adamı da oldu. Bir süre önce de, Fatih Sultan Mehmet’in
kadırgalarını Dolmabahçe’den yola çıkarıp karadan götürerek Haliç’e
indirmesinin mümkün olamayacağını kanıtlayarak dolayısıyla tarihte böyle bir
şeyin yapılmadığını iddia edip medyada heyecanlı (?) bir tartışma başlattı.
Diğer arkadaşlarımızdan Altan İkiz ünlü bir
avukat, Erdoğan da jeoloji mühendisi oldu.