Beyoğlundaki
Tiyatrolar
50’li yılların ilk yarısında, Atlas Sineması
yakınında “Küçük Sahne” tiyatrosu açıldı. Yapı ve Kredi Bankası’nın maddi
desteğiyle Muhsin Ertuğrul tarafından kurulan tiyatro, perdelerini John
Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” adlı oyunuyla açtı.
Sanatçılarımızın üstün başarılarını izlediğim
bu oyunda, özellikle iri cüssesiyle Agah Hün’ün, geri zekalı Lennie rolündeki
performansı hayranlık uyandırıyordu.
Daima zevkle hatırladığım diğer bir oyun da
“Dormen” tiyatrosunda izlemiş olduğum “Şahane Züğürtler” dir.
Baş rollerini Haldun Dormen’le Ayfer Feray’ın
paylaştıkları eserde, proleter ihtilali sonunda ülkelerini terketmek zorunda
kalan soylu-aristokrat bir çiftin, sığındıkları ülkede hayatlarını kazanabilmek
için zorunlu olarak uşaklık etmeleri konusu işlenir.
Bu eserdeki performanslarıyla sanatçılarımız,
kariyerlerinin doruğuna ulaşmışlardı, hem de gençlik yıllarında!
Günümüzdeki “Dadı” adıyla gösterilen TV
oyunundaki uşak Pertev rolüyle de başarısını gösteren Haldun Dormen, bana 50
yıl önce görmüş olduğum “Şahane Züğürtler’i hatırlatır.
Tepebaşı’ndaki tarihi ahşap tiyatro binası,
insancıl ölçeği ve ferah salonuyla sevdiğim bir yapıydı. Tam karşısında da
Pelit pastanesi vardı; oyun bittikten sonra orada arkadaşlarla beraber bir çay
eşliğinde eser üzerinde konuşmalar yapmayı pek severdim.
Bu bina, İstanbul Belediyesi’nin Dram
sahnesiydi; orada birçok eser seyrettim, örneğin Johan Strauss’un ünlü “Yarasa”
operetini, hem de defalarca bu güzel tiyatro salonunda izledim. Başta güzel ve
çekici “Adele” rolüyle Azra Gün olmak üzere sanatçılarımız Strauss’un neşeli
müziği eşliğinde harika bir performans sergiliyorlardı.
Hele Reşit Gürzap’ın sık sık tekrarladığı “Çok
lütfikarsınız” repliği hep hatırımdadır.
1948 yılında Cevat Fehmi Başkut’un ünlü oyunu
olan “Paydos”a ailece gitmiştik.
Vasfi Rıza Zobu’nun, geçim sıkıntısı çeken
idealist bir öğretmeni canlandırdığı oyunda, daha iyi bir yaşam sağlayacağı
için yakın çevresinin baskıları sonunda sevdiği öğretmenliği bırakarak bir
bakkal dükkanı açan öğretmenin, oyunun sonunda, öğrencilerine hitaben yaptığı
duygulu konuşmasından çok etkilenen öğretmen olan babamın gözyaşlarını
tutamadığına tanık olmuştum.
Edmond Rostand’ın “Cyrano de Bergerac” adlı
eserini başarılı bir şekilde dilimize çeviren Sabri Esat Siyavuşgil’dir.
Bu oyunu da, harika bir şekilde yorumlayan
sanatçılarımızdan izlemiştim:
Oyundaki şu repliği çok sever ve fırsat
buldukça söylerim:
“Bunlar Gaskonya beyleri,
Başlarında Kastel Jalu,
Atıcı, atak, serseri,
Bunlar Gaskonya beyleri,
Başlarında Kastel Jalu.
Boştur hepsinin kemeri,
Fakat bıyıklar burulu.
Parlar gözlerinin feri;
Boştur hepsinin kemeri,
Şapkalarının tüyleri,
Geçerken süpürür yolu…”
Evimizde bu şiiri ezberden coşkuyla okumaya
kalkışınca, o zamanlar küçük olan çocuklarım:
“Eyvah, baba yine başladı!”
diyerek kaçışırlardı.
Herhalde Ancelo, kendisini Gaskonya beyleri
gibi “atıcı, atak, serseri” olarak görmüş ve Yeşilköy’deki meyhanesine
“Gaskonyalılar” adını vermişti.
Ara sıra gidip zevkli dakikalar yaşadığımız bu
meyhanede, Ancelo şarkı söylerken elinde tuttuğu gitarı çalar gibi yapar fakat,
gitardan ses çıkmazdı, çünkü telleri yoktu! Ama telsiz gitarı, uzun saçları ve
burulu bıyıklarıyla tam bir Gaskonya Beyi ile özdeşleşmişti.
Kumkapı’daki “Kör Agop”un meyhanesinde ise
balıklar canlı olarak bir akvaryumun içinde bulunurlardı; canlı gördüğüm
balıkları yerken rahatsız olduğumdan bir daha da o yöntemle yapılan balık
yemeklerinden uzak durdum.