İstanbul’dan
Ayrılışım (1964)
Ayrılma kararımı vermem kolay olmadı.
Sevdiklerimi, annemi, babamı, abimi, arkadaşlarımı ve İstanbul’u arkamda
bırakarak çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği “yoktan var edilmiş
ilk şehir” olan ve Herman Jansen’in tasarlamış olduğu Ankara’ya dönecektim.
Hem, Modern Cumhuriyetimizin simgesi olan
Başkent’imizde de pek çok hüzünlü ve mutlu anılarım vardı.
İşte, Atamızı ilk defa üstü açık otomobili
içinde gördüğüm Kızılay Meydanı; Ulus Meydanından gelip Çankaya’ya doğru
gidiyor ve gülümseyerek halkını selamlıyordu; altı yaşında bir çocuk olarak o
mutluluğu tatmıştım.
Ancak bir yıl sonra da, annem beni Ulus
Meydanında kurulmuş olan katafalkına götürmüştü; ilk kez orada annemi ağlarken
görmüştüm.
Sonra savaş yılları, o korku ve endişe içinde
geçen yıllar; yokluklar ve sıkıntılar, bahçemizde yetiştirdiğim ve kesmeye
kıyamayıp komşumuza bıraktığım tavuklar, ailemiz için kazdığım sığınak,
geceleri ışık sızdırmaması için camlarını mavi kağıtlarla kapladığımız evimiz;
karneyle verilen ekmek, kömür, bez gibi zaruri maddeler; 19 Mayıs stadyumunda
seyrettiğim futbol maçları…
Evet, Ankara da birçok anılarım ve
arkadaşlarımla beraber sevdiğim şehir; başkent olduğu için düzenli, planlı ve
kontrollü.
Üstelik, yeni kurulan kampusü, çağdaş öğretim
ve eğitim felsefesiyle örnek bir üniversiteden, ODTÜ’den de iyi bir teklif
almıştım, daha ne isterdim?
İstanbul’a turist olarak ara sıra gidiyor ve
sevdiğim yerlerde dolaşıyordum.
Son 50 yılda çok şey olumsuz yönde değişti;
bunlara üzülüyor, dergilere, gazetelere yazdığım eleştiri yazıları ve bazı
proje önerileriyle olumlu katkılarda bulunmaya çalışıyor ve üyesi olduğum
“İstanbul Varlığını Koruma Kurulu” nda da bu uğurda verilen mücadelede yerimi
alıyorum. Bu arada hiç şüphesiz bazı olumlu işlerin de yapılmakta olduğunu
gözlüyorum.
Le Corbusier, 1933 yılında Atatürk’e yollamış
olduğu mektubunda, İstanbul’la ilgili iki öneride bulunmuştu.
-Tarihi yarımadayı olduğu gibi korumak,
-Yeni yapılacak bölgeleri ise çağdaş
şehircilik ilkeleri doğrultusunda tasarlamak.
20. yüzyılın bu dahi Rönesans adamı, yapılması
gerekeni yetmiş yıl önce önermişti.
Kimbilir, belki de hiçbir uzmanımızın
bunlardan haber bile olmamıştı!
Le Corbusier’nin Atatürk’e yazdığı mektuba
gelince:
O, 25 Ocak 1933 tarihinde, Paris Büyük
Elçiliğimize bir mektupla birlikte üç adet kitap ve iki katalog vermişti.
T.C. Hariciye Vekaleti, I. Daire Umum Md. II.
Şubesi, bu dökümanları “Riyaseticumhur Katibi Umumiliğine” 13 Mart 1933 tarihli
bir mektup eşliğinde göndermiştir.
1981 yılında, Cumhurbaşkanlığı özel arşivinde
yapmış olduğum araştırmada bu mektubu buldum. Mektup aynen şöyledir:
13.3.1933
Riyaseticumhur Katibi Umumiliğine
Maruf şehir mimarlarından M. Le Corbusier’in
Reisicumhur Hazretlerine takdim edilmek üzere Paris Büyük Elçiliğimize tevdi
ettiği bir mektup leffen ve iki katalog ile üç kitap paket halinde takdim
edilmiştir.
İstanbul’un tarihi çehresini ve
hususiyetlerini muhafaza etmek şartile asri ihtiyaca tekabül edecek bir tarzda
imarına ötedenberi alakayı mahsusa gösterildiğini ve bunun için de şimdi hakiki
masrafından başka maddi bir menfaat beklemediğini mektubunda beyan eden
mumaileyh İstanbul’un imar planını yapmasına müsaade ricasında bulunmaktadır.
Bu hususta kendisine verilecek cevabın lutfu
işarını rica ederim, Efendim.
Hariciye Vekili
Buraya kadar bürokratik işlem normal;
dökümanlar, “Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti Katibi Umumiliği’ne” ulaşıyor ve bu
makam “Hariciye Vekaletine” şu mektubu yolluyor”
Ankara 18.3.1933
Hariciye Vekaletine,
13.3.1933 tarih ve I. Daire II. şube 30/91/82
numaralı tezkereleri cevabıdır:
Maruf şehir Mimarlarından M. Le Carbusier’in
Reisicumhur Hazretlerine takdim edilmek üzere gönderdiği mektubu ve, ilişik
kataloglarla kitapların, tetkiki için Dahiliye Vekaletine tevdi edildiğini
arzederim Efendim.
Katibi Umumi
Evet, ne yazık ki “Katibi Umumi”, mektubu
Atatürk’e vereceği yerde, Dahiliye Vekaletine gönderiyor ve Atatürk’ün bundan
haberi bile olmuyordu.
Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı’na giderek
olayı araştırdım ve arşivdeki görevli, bir süre önce, zamanı dolan evrakın
kağıt yapılmak üzere SEKA’ya gönderildiğini bildirdi.
Böylesine önemli bir girişim, bürokraside
yapılan yanlışlıklar nedeniyle gerçekleşmiyor.
Le Corbusier’nin ise mektubunun Atatürk’e
ulaşmamış olduğundan haberi yoktur; Atatürk’ten hiçbir cevap almadığından
önerilerinin beğenilmediğini düşünür ve bunu, 1948 yılında, Paris’teki
atalyesinde kendisini ziyaret eden Şemsa Demiren’e şöyle bildirir:
“Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük
taktik hatası Atatürk’e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Prost
yerine güzel İstanbul şehrinin imarıyla ben uğraşacaktım.
Bu mektupta, inkılap yapmış bir milletin en
büyük inkılapçısına İstanbul’u eski hali ile asırların tozu toprağı ile
bırakmasını tavsiye ediyordum. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım.”
Evet, bir bürokratın aymazlığı sonucunda Le
Corbusier’ye bir cevap verilemiyor, gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür bile
edilemiyordu.
Oysa, önerilerinin hata bir yana ne kadar
isabetli ve doğru olduğunu, çok geç olmakla birlikte anlamış bulunuyor ve elde
kalanları da, “Zeyrek” mahallesi örneğinde olduğu gibi kurtarmaya, yaşatmaya
çalışıyoruz.