İstanbul’un
Değişen Sosyal Yapısı
6-7 Eylül 1955’teki yağmayla beraber işgal de
başladı ve İstanbul, kırsal bölgelerden sel gibi akıp gelen görgü, eğitim,
öğrenim ve kültür düzeyleri çok düşük olan insanlarımızın yığıldığı bir yer
haline geldi.
Bu Türkiyeli vatandaşlarımız, incelmiş
İstanbul kültüründen birşeyler almak yerine; kendi kaba, yerel kültürlerini
İstanbul’a enjekte etmek çabasında oldular ve bunu başardılar.
Arabesk kültürü benimseyen ve yayan bu
insanlar, şehrin varoşlarındaki hazine arazilerini yağmalayarak ilkel
gecekondularını dikip yasalara karşı çıkıyor; yöneticiler de oy kaygısıyla
popülüzm yapıyor, bunlara göz yumuyorlardı.
Artık, çoğunluğun düşük kalitesi her yerde
kendisini gösteriyordu:
Futbol maçlarına gidemez, İstiklal Caddesine
çıkamaz olmuştum. Bir sanat ve kültür merkezi olan İstiklal caddesi giderek
bozuluyor, Arabesk yaşamın egemenliğine giriyordu.
Kitapevleri, sanat galerileri kapanıyor,
yerlerine lahmacuncular, işkembeciler, kebapçılar, ucuz barlar açılıyordu.
Kalabalığın bakımsız, pejmürde halleri; kötü
giyimleri, davranış ve konuşma biçimleri rahatsızlık verici boyutlara
erişmişti.
Fakat, İstanbul da onların malı değil miydi?
Onlar da Türkiyeli olduklarına göre canlarının istedikleri yerde yaşayacaklar
ve mallarından haklarını alacaklardı. Hem, artık Demirkırasi vardı; her yer,
herkesindi!

Maçka-Bayıldım promenadı. Sağdaki betondan
kaba dikmeler özgün değil.

Maçka-Bayıldım yolu: Dünyanın en güzel
promenadlarından olup insanlara mutluluk sunuyordu. Artık insanların yerlerini
otolar gasp ederek yerdeki çinileri kırmış ve kirletmiş: Saygısızlık,
bencillik, duyarsızlık, görgüsüzlük. (Belediye ile yaptığım yazışmalar
sonucunda otopark olmaktan kurtarıldı-Şimdilik!).
Evet, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden birkaç ay
önce New York’tan İstanbul’a döndüğümde karşılaştığım ve derin üzüntüyle
izlediğim manzara buydu:
Artık, içinde yaşamış ve New York’ta
geçirdiğim üç yıl boyunca hayalini kurmuş olduğum İstanbul’um çok değişmişti;
onu bulamıyordum, kaybetmiştim!

1950’lerde Maçka-Bayıldım yokuşu promenadı,
özgün hali. Boğaziçi ve Üsküdar manzaralı, sükunet-huzur-mutluluk. Bu çevre
2000’lerde sosyal yaşamı ve fiziksel değişmesiyle büyük ölçüde bozulmuş
durumda.
Henüz Swiss otel yapılmamış – otolar yaya
promenadını işgal etmemiş. Narin kolonlar üzerine inşa edilmiş olan yolun özgün
hali ne kadar güzel!
Günümüzde ise güzellik
duygusundan yoksun olan
faydacı zihniyet, bu yerleri kaba bir
biçimde kapatmış!