İstanbul’un
Geleceği
Günümüzde, İstanbul’un geleceğiyle ilgili iki
farklı senaryo mevcut. Benim hiç katılmayıp karşı olduğum, bir kabus olan
birincisini düşünelim. Ortasından geçen bir su yoluyla, nehir, deniz vb. ikiye
ayrılmış olan Londra, Paris, Roma, Prag gibi şehirleri ele alalım.
Bu şehirlerin iki yakasını birleştiren birçok
köprü vardır.
Paris’te Seine nehri üzerinde 25 köprü,
Londra’da Thames nehri üzerinde 11 köprü.
Roma’da Tevere nehri üzerinde 14 köprü.
Prag’ta Vitava nehri üzerinde 6 köprü.
Budapeşte’de Tuna üzerinde 5 köprü.
İstanbul’da, Tarihi Yarımada ve Avrupa yakası,
şehrin ana gövdesini teşkil etmiş, Asya yakası da sayfiye yeri olarak
kullanılagelmişti. Ancak, Anadolu yakası da giderek şehrin bütün
fonksiyonlarının barınma, çalışma, ulaşım, rekreasyon- yer alacağı bir gelişme
göstermekte olup, şimdiden bunun işaretlerini vermeğe başlamşıtır.
Bu durumda, yukarıdaki örnek şehirlere
benzeyen bir “Yeni İstanbul” ortaya çıkacaktır ki, yaklaşık olarak üç yeni
Boğaz Köprüsü ya da su altı tüneli yapmak gerekecektir.
İstanbul’un kimliği “Minareler Şehri” (City of
minarets) olarak olarak bilinir. Nüfus yirmi milyona ulaştığı zaman
küreselleşmenin de getireceği ivme ile birçok gökdelen daha yapılacak ve söz
konusu kimlik de değişecektir.
Günümüzde pek çok insan, gökdelenleri
çağdaşlaşmanın bir göstergesi –simgesi olarak kabul edip bunları şehrin her
yerinde görmek istiyorlar.

Le Corbusier’ye, “İşte Silüetler!” dedirten
“Minareler Şehri” İstanbul

2000’lerde İstanbul: Manhattan’laşmaya doğru
(Foto gerçeği gösteriyor-Fotomontaj değildir).
İstanbul’da bunun örnekleri çoktandır
görülüyor: Odakule, The Marmara ve Ceylan otellerinden sonra, ne yazık ki
Gökkafes-Rtiz Carlton oteli de dikilebildi!
Evet, şimdilerde “Manhattanlaşma”
(Manhattanisation) denilen ve bu şehre benzemek isteyen Hong-Kong, Singapur,
Kuala Lumpur ve benzeri modern şehirler var ve İstanbul’un da onlar gibi
olmasını önerenler var: “Tarihi Yarımada dışında, gereken yerlerde gökdelenler
yapılsın” görüşü mevcut. (Hatta, surları yıkıp yerlerine konutlar yapmayı
öneren politikacılarımız bile olduğunu hatırlayalım.)
Sonuç olarak içinde 20-30 milyon insanın
yaşamaya çalıştığı, 5-10 boğaz köprülü, şehrin her tarafında çok sayıda
gökdelenin yer aldığı, bir modern (?) kaotik ve yeşilden yoksun şehir!
Evet birinci “Kabus” senaryo böyle.
İkinci senaryo ise, varolan değerleri ve
kimliği korumaya yönelik olan tutum:
“Minareler Şehri” kimliği korunup yaşatılmaya
çalışılıyor. Ne yazık ki, Le Corbusier’in, 1911’de gözlemleği “Yeşil Şehir”
kavramı neredeyse yok olmuş; fakat bazı korular, mezarlıklar gibi yerler
zorlukla da olsa korunabilmiştir.
Boğaziçi perişan olmuş, Kadıköy yakası kimlik
değiştirmiştir.
Bütün dirençlere rağmen Swiss Otel, Gökkafes,
Park Otel yapılabilmiş, neyse ki uzun bir mücadeleden sonra Park Otel’in birçok
katı yıktırılabilmiştir.
Tarabya Oteli de hala yerinde duruyor, zamanla
insanlar, bütün olumsuzluklara alışıyor ve pek çok şeyi görmeyebiliyorlar.
Levent-Maslak hattı üzerinde yer alan
Gökdelenler Bölgesi, kanımca olumludur; Gökkafes’in de oraya taşınması gerekir.
Özetle, birçok uzmanlarımız ve aydınlarımız,
İstanbul’un daha kötüye gitmesini önlemek için çaba gösteriyorlar.

Teşvikiye Caddesi eski ve yeninin güzel beraberliği.

1950’lerdeki büyük hatalardan birisi:
Tarabya Oteli, büyüklüğü ve ölçeğiyle çevresine uymayan bir yapı.