İstanbul’un
İmarı (1956)
Fransa’da, 19. yüzyılın ortalarında, III.
Napolyon, imar işleriyle görevlendirdiği Haussmann’a yaptırmış olduğu büyük
çaptaki operasyon sonucunda Paris’i 20. yüzyıla hazır hale getirdiği gibi,
Adnan Menderes de 20. yüzyılın ortalarında İstanbul’u çağdaşlaştırmak için
harekete geçmişti.
İlk akla gelen yolların genişletilmesiydi ve
bunun için de mimarlara, şehir plancılarına gerek yoktu. O da karayolu
mühendislerinin yardımıyla icraate başladı, Vatan, Millet caddeleri, Barbaros
Bulvarı ve daha birçok sokaklar genişletildi ya da yeniden yapıldı.
Bu büyük çaptaki operasyon sırasında pek çok
tarihi ve kültürel değerleri olan eserler de yıkıldı, yok edildi.
Evsiz, barksız kalan insanlar Aksaray
çevresinde “istimlak muhacirleri” adı verilen bir yığın oluşturdular.
Sonuçta, günümüze gelindiğinde, parkları yok
etmekle, binaları yıkmakla otolara yer açmanın ancak belirli bir süre trafiği
rahat hale getirdiğini, fakat temel problemleri çözmediği anlaşılmış oldu.
21 yüzyılın başında, uzmanlar ve yetkililer
doğru ve radikal çözüm arayışlarına yöneldiler.
İstanbul’la ilgili anılarım 1947-1957 dönemini
kapsar; dolayısıyla Demokrat Parti döneminde “İmar” adı altında yapılan
uygulamalardan da kısaca söz etmek istiyorum.
Dönemin başbakanı olan Adnan Menderes, şehri
büyük bir inşaat alanına çeviren “İmar Seferberliğini”, 1956 yılında başlattı.

Beyazıt Meydanı: Araziye uyum, büyük
eliptik su havuzu, geniş yeşil alanlar, 1960’ta yok edildi.

Beyazıt Meydanı: (2005) Çeşitli eylemlere
uygun bir alan. Miting alanı, savaş alanı, hayvan pazarı, seyyar
satıcılar-işportacılar alanı vb.
“İstanbul’u bir kere daha fethetmek” hedefini
güden bu çalışmada, bilimsel ve sanatsal verilere dayanan bir plan ve program
olmadığı gibi konunun uzmanlarının da ciddi bir katkısı istenmedi.
1957 yılında Prof. Hans Högg, İstanbul’a
çağırıldı; ancak İmar eylemleri, şehrin “Fahri Belediye Başkanı” seçilen Adnan
Menderes tarafından bizzat yönetildi ve otolara yol açmak uğruna pek çok tarih
ve kültür değeri olan mimari ve sanat eserleri yok edildi.
Bunlar arasında en çok üzüldüğüm Beyazıt
Meydanı’dır. Burası, iki odaklı büyük eliptik biçimindeki su havuzu, geniş
yeşil alanları ve arazinin doğal eğilimli topoğrafyasına uygunluğuyla, daha
mimarlık eğitimi almadan önce de çok beğendiğim insancıl bir meydandı.

Beyazıt Meydanı, 1956 öncesi: İnsanın
mutluluğu öncelikli olarak tasarlanmış soylu, kibar bir meydan.

Beyazıt Meydanı: Geçmişte kalan
güzelliklerden!
Fakat 50’lerin sonlarında buraya da el atıldı
ve tümüyle tahrip edilerek eskisi ile hiç ilgisi olmayan yeni bir düzenleme
yapıldı:
Arazinin doğal meyli dikkate alınmadan
toprakla doldurularak yatay bir düzlem oluşturulup üstü tamamen kaba granit
taşlarla kaplandı ve sudan, yeşilden yoksun kimliksiz bir alan oluşturuldu.
Böylece, görsel ve fiziksel olarak Ordu caddesi ile meydanın sürekliliği ve
devamlılığı kesildi, meydan, caddeden metrelerce yukarda kaldı, taştan bir
istinat duvarıyla caddeden koparıldı.
Meydanın yeni biçimi halkın tepkisini
çekmişti; o günlerde gazetelerimizde çıkan bir karikatürü nakletmek isterim:
Resimde Ordu caddesinden yürüyen bir baba,
elinden tuttuğu küçük çocuğuna yüksek taş duvarları göstererek şöyle diyor:
“İşte evladım, bu yüksek duvarların arkasında
Beyazıt Camisi, Üniversitenin Taç kapısı, medreseler gibi buradan görünmeyen
fakat tarihi değerleri olan mimarı eserlerimiz var.”
Meydan yapılıp bittikten sonra hataların
farkına varılmış ve duvarlar yıkılarak günümüzdeki duruma getirilmiştir.
(Deneme-yanılma ve yap-boz yöntemleri?)
Oysa inşaat başlamadan önce, meydanın
tasarımcısı olan Belediyede görevli mimarla bir görüşme yapmıştım. Bana
projesini maket üzerinde açıklamak nezaketini gösteren meslekdaşıma yukarıdaki
eleştiri ve önerilerimi dile getirdim; bunlardan birisi de yeşil alanların
azlığı, ya da olmayışı üzerineydi.
Karşılığında, bana, unutamadığım şu sözleri
söyledi:
“Floransa’daki ünlü Duomo Meydanı tamamiyle
taş kaplı olup içinde hiç yeşil alan yoktur; Beyazıt Meydanı da öyle olacak
ancak ben, caminin duvarlarına bitişik olarak 40 santim eninde çimenden yeşil
bir bant yaptım.”
Evet, incecik yeşil bir bant!
Söylenecek başka sözüm olamazdı;
Kendisine teşekkür ederek ayrıldım. İnsanımız,
çoğunlukla, eleştiriden hoşlanmıyor; sadece poh-poh’lanmayı seviyor, aksi halde
eleştiri yapana küsüyor. Oysa özellikle sanat dallarında eleştii şart; başka
türlü sanat nasıl gelişir?
Bir defasında da, meydanın işportacılar ve
büyük baş hayvanlarla doldurulmuş olduğunu dehşet ve üzüntüyle izledim: Beyazıt
Meydanını Kurban Bayramı öncesinde hayvan pazarı yapmışlar! Ülkemizdeki
Demokrasi anlayışının diğer bir göstergesi: Çevreye saygısızlık ve duyarsızlık;
başıbozukluk, keyfilik, faydacılık!

Taksim Meydanı için yaptığım tasarım (1997)
Atatürk Heykeli çevresinde inciden bir kolye.
Bir süre önce de meydanın tekrar bozulup
yeniden yapılması için bir mimarlık-kentsel tasarım yarışması yapıldı; fakat
birinci seçilen proje şimdilik uygulanmadı; ilerde ne olur bilinmez.
Eminönü Meydanı da güzel, ferah, nezih bir
yerdi. Meydana bakan Anadolu Han’ın üst katlarındaki “Arkitekt” dergisinin
yayın bürosuna gider ve derginin kurucusu olan yüksek Mimar Zeki Sayar’la
birlikte, derginin, bende mevcut olmayan eski sayılarını arar bulurduk.
Sonra bu meydan da, oto trafiği daha rahat
işlesin diye yollar genişletildi, zemin altı geçitler vb. yapılarak berbat bir
hale getirildi.
1987 yılında, Taksim meydanının da yeniden
düzenlenmesi için “davetli” bir mimarlık-kentsel tasarım yarışması yapıldı;
neyse ki seçilen projenin uygulanmasından vazgeçildi ve meydan eskisi gibi
duruyor. Ancak şu haliyle de iyi değil ve yeniden düzenlenmesi gerekiyor, fakat
temel karakteristiklerini koruyarak!
Önerilerim kısaca aşağıdaki gibidir:
- Meydan tümüyle insanlara ait olmalı, motorlu
araçlar yer altına alınmalı.
- Böylece İstiklal caddesindeki yaya hareketi,
Taksim Meydanında da devam ederek Taksim Gezi- Parkı’na bağlanmalı.
(Konuyla ilgili olan projemi YAPI dergisinin
186 ıncı sayısında (1997) yayınlattım ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine de
gönderdim.)
Sonuç olarak, yarım yüzyıldan fazla bir
zamandır mimarlık-şehircilik dünyamız içindeyim ve çoğunlukla, yeni
yapılanların, eskisinden daha iyi, doğru ve güzel olmadıklarını gözlemlemiş
durumdayım. Ne demişler?
“Gelen, gideni aratır.”