İstanbul
Teknik Üniversitesindeki Öğrencilik Yıllarım 1949-1953
Taksim Erkek Lisesinin fen kolundan, bitirme
ve olgunluk sınavlarını başarıyla geçip mezun oldum. O yıllarda ülkemizde
mimarlık eğitimi veren başlıca iki kurum vardı.
Birincisi, köklü bir geleneği olan ve 1883’te
Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi adıyla kurulan ve sonradan Güzel Sanatlar
Akademisi – günümüzdeki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi – içinde yer alan
Mimarlık Bölümü, diğeri ise İstanbul Teknik Üniversitesi içinde yeni açılmış
olan Mimarlık Fakültesi.
Ben İTÜ’yü seçtim; 17 yaşında bir lise mezunu
olarak şöyle düşünmüştüm.
İTÜ’nün üniversite olması önemliydi ve benim
için üniversite mezunu olmak çok değerliydi. Diğer bir neden de, İTÜ Mimarlık
Fakültesi Yüksek Mühendis-Mimar diploması veriyordu; GSA ise sadece yüksek
Mimar.
İTÜ nün daha nitelikli bir inşaat mühendisliği
eğitimi verdiği inancı yaygındı.
Bütün bunlar, benim gibi bir lise mezunu için
önemli şeylerdi. Daha başka etkenler de vardı: GSA binası bir yangında tümüyle
yanmıştı, nereye gidecektim?
İTÜ başarılması zor, fakat değerli bir yerdi;
zoru başarmak önemliydi.
İTÜ ile duygusal bağlarım da vardı: Radyo
yayınlarındaki Klasik Batı Müziğini çok seviyordum, üstelik orası Osmanlı’nın
batıya açılan ilk penceresiydi.
Birinci sınıfı Gümüşsuyu’ndaki binada okuduk;
binanın kötü mimarisi, sınıfların niteliksizliği vb. beni olumsuz olarak
etkiliyordu. Üstelik derslerimiz hiç de umduğum gibi değildi. Topoğrafya,
malzeme gibi sevmediğim konular öğretiliyordu. Hele Hamit Dilgan hocamızın
verdiği yüksek matematik, diferansiyel ve entegral hesaplar, vektör cebri gibi
dersler ömrümde hiç başvurmayacağım zor ve sıkıcı konulardı.
Birinci sınıf, benim için çok zor ve sıkıcı
geçti ve yıl sonunda restorasyonu yeni bitmiş olan Taşkışla’ya taşındık.
Taşkışla, 19. yüzyılda İngiliz mimar William
James Smith tarafından, batı neo-klasik üslupta kışla olarak tasarlanmış bir
yapıdır.
Taşkışla, İstanbul’da yaşanmış olan son
isyanda, mürteci isyancıların yuvasıydı; “31 Mart” olayı olarak anılan bu
hareket, 13 Nisan 1909 da, Taşkışla’daki 4. Avcı taburunun ayaklanmasıyla
başladı ve cinayetler, saldırılar birbirini izledi.
İsyan, Selanik’ten gelen ve içinde Mustafa
Kemal’in de bulunduğu Hareket Ordusu tarafından bastırıldı.
Taşkışla, savaş alanı içinde kalmış ve bina
zarar görmüştü. Yapının ana girişindeki iyonik kolonların üzerine çarpan
mermilerin yarattığı tahribat günümüzde de görülebilir.
Hocamız Emin Onat bize, restorasyon sırasında
o kırıkların özellikle onarılmayıp, hatırlatıcı bir simge olarak korunduğunu
söylemişti.
Taşkışla, dikdörtgen şeklindeki planı, yüksek
tavanlı geniş ve büyük holleri, sınıfları, merdivenleri, ortasındaki iç
avlusuyla çok ferah ve güzel bir yapıdır.

Taşkışla’nın iç avlusu (2005). Kaotik kent
dokusu içinde güzel bir vaha.
Ben, özellikle dışardan gizlenmiş, ortasındaki
yeşil dokusu ve havuzu, yetişkin ağaçlarıyla sakin, huzurlu dünyası olan bu iç
bahçeyi pek severim.
Bu güzel binanın verdiği pozitif enerjiyle
çalışmalarım zevkli ve başarılı geçiyordu. Üstelik yüksek kalitedeki öğrenci
arkadaşlarımda oluşan modern mimarlık yanlısı bir grubumuz ve en önemlisi de
Emin Onat gibi insancıl, yumuşak mizaçlı, öğrencilerine sevgi ve anlayışla
yaklaşan bir hocamız vardı.

Taşkışla, ana giriş kapısının bulunduğu
cepheden bir görünüş. İyonik düzendeki kolonlar üzerinde görülen kırıklar, “31
Mart Olayı” adlı isyan sırasındaki çatışmalarda meydana gelmiş ve özellikle
onarılmayarak bir anı olarak muhafaza edilmiştir.
Sadece onu değil, hocalarımın hepsini saygıyla
anıyorum.
Fakat, nedenini hala bilemediğim bir konu var:
Batı dünyasında; ABD ve Avrupada, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren doğarak
gelişen çağdaş mimarlığın manifestoları ard arda yayınlanıyor, mimalık dünyası
yeni ve heyecanlı arayışlara yöneliyordu.
İtalya’da Fütürizm (1909), Hollanda’da
Neo-Plastisizm, De Stijl (1917), Fransa’da Pürizm (1918), Almanya’da
Ekspresyonizm (1918), Rusya’da Konstrüktivizm (1920) vb. ideolojileri Modern
Mimarlığı biçimlendiriyorlardı.
Bütün bunları iyice bilmeden, öğrenmeden
güncel ve çağdaş mimarlık yapmak mümkün olabilir mi?
Sadece o kadar da değil; 20. yüzyıl mimarisine
damgasını vuran, başka Le Corbusier olmak üzere, hiçbir batılı mimarın ismini
bile telaffuz etmediler, neden?
Stuttgard’tan gelen Alman hocamız Paul Bonatz,
neden o şehirdeki, bütün ünlü modern mimarların yaptıkları binalardan oluşan
Weissenhofsiedlung mahallesinden bize hiç söz etmedi? Neden bir slayt gösterisi
yapmadı?
Ben, İTÜ’deki beş yıllık öğrenim ve eğitimimi
tamamlayıp “Mimar” diplomamı aldıktan sonra kendi merakımla modern mimarlık
teorilerini ve ustalarını öğrendim; hiç kimsenin yardımı olmadan; böyle bir şey
asla olmamalıydı.
Kısacası o yıllardaki mimarlık eğitiminde çok
önemli boşluklar vardı.
Fakat, Taşkışla’nın çevresi de çok ferah ve
güzeldi: Tam karşımızda, modern mimarlarımızdan Rüknettin Güney’in yaptığı ve
benim de üyesi olduğum Tenis-Eskrim-Dağcılık kulübü vardı. İnsancıl ölçekteki
binası, tenis kortları, çeşitli ağaç ve çiçeklerle dolu bahçesiyle canlı,
hareketli güzel bir sosyal ve sportif merkezdi.
Burada, uluslararası tenis turnuvaları da
yapılırdı. Milli tenisçilerimizden Nazmi Bari, Fehmi Kızıl, Cihat Özgenel,
Behbut Civanşir’in maçlarını zevkle izlerdik. Alman tenisçi Von Cramm, şortla
değil fakat uzun beyaz pantolon giyerek korta çıkardı.
Bu turnuvalardan sonra, yabancı tenisçilerin
bazıları ülkemizden ayrılırken raketlerini satarlardı. Ben de, hala lamine
ahşap çerçevesini hatıra olarak sakladığım “Dunlop-Maxply” marka raketi, Hintli
tenisçi Krişna’dan satın almıştım. O sıralarda profesyonel raketler henüz
piyasalarda yoktu.
Ne yazıktır ki bu güzel tesis de yıktırılarak
yerine günümüzdeki iri ve hantal gövdesiyle çevreyi rahatsız eden “Hyatt
Regency” oteli yapıldı (1987).
Fakat yıkılmasına üzüldüğüm diğer bir bina,
İstanbul’un en önemli eğlence yerlerinden birisi olan “Taksim Belediye
Gazinosu’dur.
Mimar Rüknettin Güney’in bu çağdaş, güzel
eseri 40’lı yıllarda hizmete girmiş olan İstanbul’un en ünlü gazinosuydu.
Taşkışla’ya yakın olması nedeniyle, Mete
caddesinden yokuş aşağıya yürürken, sağ tarafta Boğaziçi’ni; sol tarafta da
geniş bahçesi içindeki bu insancıl ölçekteki ve estetik kalitesi yüksek olan
binayı görmek bana mutluluk verirdi.
Özellikle, çeşitli ve rengarenk çiçekleri olan
geniş bahçesi, yuvarlak su havuzu ve öne çıkan camdan silindirik gövdesiyle
etkileyiciydi.
Burada, hemen her türden sosyal etkinlikler
olurdu. Akşam üzerleri danslı çaylar, öğle ve akşam yemekleri, moda defileleri,
sosyete düğünleri.
Amasya-Elma, Malatya-Kayısı, Bursa-Şeftali
geceleri gibi taşra kökenli vatandaşlarımızın bir araya geldikleri toplantılar
da burada yapılırdı.
Yaz gecelerinde, çeşitli gösterileri ve
dansların yer aldığı çok ve güzel bir bahçesi de vardı.
Benim de burada birçok tatlı anılarım var:
yakınlarımın düğünleri, cumartesi danslı çaylar, defileler gibi.
GSA’nın, senelik ünlü kostüm baloları da
burada yapılırdı.
Akademi’nin biraz bohem havası çok çekiciydi;
orada çok güzel kız öğrenciler de vardı.
1952’de Avrupa güzellik kraliçesi seçilen
Günseli Başar orada öğrenciydi.
Akademi Balolarını, dostum mimar Feyyaz
Erpi’de dinleyelim:
“Akademinin kuruluş yıldönümü olan 3 Mart
gecesi bir balo düzenlenirdi. Bu kostümlü balo, bir eğlence, anma
toplantısının çok ötesinde, İstanbul’da gelenek haline gelmiş önemli bir sanat
etkinliği niteliği taşırdı. Akademililer, özellikle kızlar, giyim konusunda çok
duyarlıydılar. Çok sade giyinilirdi, fakat seçilen renkler, kumaş, aksesuarın
uyumlu bir imaj yaratmasına özen gösterilirdi. O dönemin sosyetik merkezi olan
Beyoğlu’nda, Akademili kızlar, hemen belli olurdu. İşte bu giyim duyarlılığı bu
baloda doruğa ulaşırdı. Bir-iki ay önceden hazırlıklar başlardı. Kıyafet
balosunun hakkını vermek için, öyle hoşluk olsun diye üstüne birşeyler geçirip
gitmek söz konusu değildi. Yaratıcılık yansıyacaktı. Bu orijinal kıyafetin en
ince ayrıntılarına kadar işlenip uygulanması önemliydi. Çünkü baloda bir
yarışma düzenlenir, dereceler, ödüller verilir, kısacası o zamanlar herşey,
hatta eğlence bile ciddiye alınırdı.”

Boğaziçi’nde yelkenliler Türkiye, Albert
Gabriel, 1953

Taksim Belediye Gazinosu

Taksim Belediye Gazinosu
Taksim Belediye Gazinosu, ne yazıktır ki
devasa boyutlu Sheraton oteline (Şimdi Ceylan) yer açmak için 60’larda yıkıldı.
1950’lerde İstanbul Hilton Otelinin
yapılmasıyla başlayan “otelleşme harekatı” Ceylan, Maçka, Hyatt-Regency, Ordu
Evi, Swiss Bosphorus, Hilto Park-SA, Gökkafes-Ritz oteliyle devam etti. Hatta
1986 yılında Taşkışla’ya bile göz koyarak onu otel yapmaya kalkıştılar.
Şükürler olsun, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin haklı ve güçlü direnci karşısında
otelciler yenilgiye uğratıldı.
Turgut Özal döneminde, Türk insanının
geleneksel karakteristik yapısında çok önemli yer tutan birçok olumlu etik
değerlerin erozyona uğradığını düşünüyorum.
20’li yaşlardaki yetişkin oğlumu bazı
özelliklerinden dolayı eleştirdiğim zaman bana şöyle demişti:
“Baba, siz Atatürk döneminin kuşağındansınız;
ben ise Özal döneminin kuşağındanım.”
Evet, söyleyecek söz bulamadım.
1950 yılında Acı Su sokak ile Maçka
Caddesi’nin kesiştiği yerde İnönü’lerin villası yapılıyordu.
Bir gün, inşaat alanında, önceden bazı
eserlerini görüp takdir ettiğim mimarı Rüknettin Güney ile karşılaştım. Bana
yakınlık gösterip eseri hakkında bilgiler verdi ve villanın sıradan bir bina
olmadığını söyledi.
Gerçekten de bir podyum üzerine yükseltilmiş
olan bu yapı, aradan 55 yıl geçmiş olmasına karşın hala modern ve güzel bir
eserdir.
Zamanla bina biraz bakımsız kalmış ve
sarmaşıklarla örtülmüş durumda; pencerelerindeki jaluziler de çoğunlukla
kapalı, neden acaba?
Rüknettin Güney’in, eski adıyla Emlak;
sonradan Abdi İpekçi caddesindeki “Kadırgalar” apartmanı da, Le Corbusier’yi
çağrıştıran ifadesiyle etkilendiğim modern yapılardandır.
Daha birçok başarılı eserleriyle, Güney’in
Modern Türk mimarlığının gelişmesinde önemli rolü olduğunu düşünüyorum.
Mimarlık eğitimini Paris’te yapan Güney, yurda
döndükten sonra, gerek İstanbul Belediyesinde İmar Müdürü, gerekse serbest
mimar olarak yaptığı eserlerle, 1950’den sonra ülkemizde yeniden canlanan
Modernizm’i sunan öncü mimarlarımızdandır.
4. sınıfı geçtikten sonra, 1952 yılının yaz
aylarında, Maltepe Süreyya Paşa Sanatoryumu inşaatında stajyer olarak ilk işime
başladım.
Aile dostumuz Yük. Müh. Fikret Germen, SSK
İstanbul İnşaat Kontrol Amiriydi ve beni yardımcısı olarak işe aldı.
Sonradan Fenerbahçe Kulübü Başkanı olan İnş.
Müh. Faruk Ilgaz’ın müteahhitliğini yapmakta olduğu “su getirme-isale hattı”
işini kontrol ediyordum.
Sanatoryumun mimari projesini Fatih Uran
tasarlamıştı; çam ormanı içinde tek başına duran yatay çizgilerin hakim olduğu
kütlesi ve beyaz rengiyle güzel bir yapıydı. Sonrada yakınına başka ilave
binalar da yapıldı.
Fikret Germen’in kızı Tülay Germen, bir süre
İstanbul’un gece kulüplerinde şarkıcılık yaptıktan sonra Paris’e gitti ve orada
da başarılı oldu; hatta bazı çevreler onu Yunanlı şarkıcı Nana Muskuri’yle
kıyasladılar.
Sırası gelmişken, o yıllarda “Hafif Batı
Müziği” olarak adlandırılan türdeki şarkıcılardan kısaca söz edeyim.
Rüçhan Çamay ve Ayten Alpman, ilk aklıma
gelenler; gerçekten ikisi de çok kaliteli sanatçılardı. Ayten Alpman, sonradan
piyanist İlham Gencer’le evlendi- ayrıldı; hala zaman zaman onu zevkle
dinliyoruz. En çok, Silahlı Kuvvetlerimizin “1974 Kıbrıs Barış Harekatı”
sırasında moralimizi yükselten “Bir başkadır benim memleketim” şarkısıyla
tanınır.

İnönü Villası - Sarmaşıklarla boğulmuş
durumda (otolar insanların haklarını gasp etmiş!)

İnönü Villası - 2000’lerdeki hali. Mimar:
R. Güney (Soldaki binanın mimarı Utarit İzgi’dir.)

Mimar Rüknettin Güney’in tasarladığı
Taşlık’taki İnönü Villası, 1950.
İlham Gencer ve Celal İnce, zirvedeki
şarkıcılarımızdı, Gencer, Şişli’deki “Çatı” adlı gece kulübünde piyano çalardı,
Ajda Pekkan’ı da toplumumuza tanıtmıştı.
Ajda Pekkan’ı anlatmama gerek yok; yarım
yüzyıla yakın bir zamandır ses kalitesi, yeteneği ve güzelliğiyle tanınan ve
zirvede kalmayı başaran şarkıcımızın hala (1) numara olduğunu düşünüyorum.
Fecri Ebcioğlu’nun aranjmanı olan “İçmişim
başım dönüyor” şarkısıyla sanat dünyasına giren Ajda Pekkan, özellikle İtalyan
şarkılarına Türkçe sözler yazan Fikret Şenes ile birlikte çok başarılı
olmuştur. O yıllarda da İtalya, San Remo Müzik Festivallerinde romantik ve
duygusal ağırlıklı harika eserler üretiyordu.
Ajda Pekkan, günümüzde “pop şarkı” denen,
yaratıcılıktan uzak, melodik buluşlar içermeyen ve düşük kaliteli müzik
dünyasının biraz dışında kalmıştır ki, bu da onun yüksek prestijini koruması
yönünden olumludur.
O yıllardaki diğer önemli bir piyanistimiz
Erdoğan Çaplı’yı, New York’ta, Atila Türkkan’ın verdiği bir partide tanımıştım.
Celal İnce, o yıllarda İstanbul’un en popüler
gece kulübü olan Taksim Belediye Gazinosunda çalışıyor, haftada bir gün de
İstanbul Radyosu’nda program yapıyordu. Repertuvarını da Türkçe tangolar başta
olmak üzere İngilizce, İtalyanca şarkılardan oluşturmuştu. Onun, kendi bestesi
olan “Çiftliğim”, kovboy şarkısı türünde olup, Dolmabahçe stadında, futbol
maçları öncesinde ve devre aralarında çalınırdı. Beşiktaş taraftarları bu
şarkıyı severler ve uğurlu sayarlardı.
Sonradan, tango dünyamıza Şecaettin Tanyeli,
Yaşar Güvenir, Armağan Şenol vb. de katıldılar.
Bir süre sonra da, çok başarılı olan Türkçe
tangolar dönemi kapandı; bir ara Esin Engin bunu tekrar canlandırdıysa da, genç
yaşta hayattan ayrılmasıyla artık gündemde mevcut değil.
Fakat ben, özellikle Necdet Koyutürk, Fehmi
Ege, Necip Celal gibi bestecilerimizin yarattıkları tangolarımızın kalıcı ve
değerli eserler olduğuna inanıyorum.
Ülkemizde, otantik Arjantin tangolarının tek
temsilcisi Orhan Avşar’dan da söz etmem gerekiyor. Bandaneon, (akordeon benzeri
çalgı) ustası olan Orhan Avşar’ı, kendi orkestrası eşliğinde dinlemek mutluluk
kaynağıydı; şarkıcısı da Selçuk Kaskan’dı.
Orhan Avşar’ın yaşamı da, bir gece, çalıştığı
kulübünden evine dönerken bir trafik kazasıyla son buldu.
Evet, o günlerdeki müzik dünyamızda yaptığımız
bu küçük geziden sonra, tekrar Süreyya Paşa sanatoryumundaki günlere dönelim.
Her gün Maçka-Spor caddesinden yürüyerek
Beşiktaş’a; oradan tramvayla Karaköy’e, sonra vapurla Kadıköy’e; sonunda da
minibüslerle Maltepe’ye gidiyor ve devamında yürüyerek ormanlık tepeye,
şantiyeye ulaşıyor, akşamları da aynı şekilde, ters yönde, evime dönüyordum.
Çevre o kadar sakin ve güzeldi ki, bu yolculuklardan zevk alırdım; günümüzdeki
çılgın kalabalık ve kaos ortamında böyle bir yolculuk asla yapamam, mümkün
değil!
Bu şekilde yaz tatili boyunca çalıştım,
yevmiyem (10) TL’siydi ve epeyice param olmuştu.
İlk olarak çok özlediğim sanat ve mimarlık
kitapları satın aldım ve ABD’de yayınlanan “Architectural Record” dergisine
abone oldum. Artık sadece Türkiye’deki mimarlığı değil, fakat dünyadaki Modern
Mimarlığı da izleyebiliyordum. İlerde, New York’taki büro-atelyesinde çalışmak
mutluluğunu tadacağım Macar asıllı ünlü mimar Marcel Breuer’in beni çok
heyecanlandıran güzel ve özgün eserleriyle bu dergide tanışmıştım.
O yaz, elbiselik İngiliz yapımı kumaş satın
aldım ve onu ünlü terzi Hristo’ya diktirdim; kumaşa (1000) TL, terziye de 60 TL
ödemiştim, ayrıca Tanca mağazasından da (50) TL.’ye ayakkabı aldım, artık çok
değerli ve güzel bir kıyafetim olmuştu.
Üniversiteye bu giysilerimle giderdim; daima,
yakasını 250 kuruşa kolalattırdığım beyaz gömlek ve güzel bir kravatla
birlikte.
Tabii her sabah sakal traşı olmayı ihmal
etmeden. Yalnız ben değil, bütün erkek arkadaşlarım da güzel ve temiz
giyinirlerdi; aralarında, hocalarımızdan özenerek papyon kravat takanlar bile
vardı ve taşra kökenli arkadaşlarımız da bu havaya uyarlardı.
O yıllarda, yüksek kültürlü ve görgülü
insanlar, özellikle mimarlar güzel ve temiz giyinmeye özen gösterirlerdi.