05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İstanbul Teknik Üniversitesindeki Öğrencilik Yıllarım 1949-1953

    

Taksim Erkek Lisesinin fen kolundan, bitirme ve olgunluk sınavlarını başarıyla geçip mezun oldum. O yıllarda ülkemizde mimarlık eğitimi veren başlıca iki kurum vardı.

Birincisi, köklü bir geleneği olan ve 1883’te Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi adıyla kurulan ve sonradan Güzel Sanatlar Akademisi – günümüzdeki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi – içinde yer alan Mimarlık Bölümü, diğeri ise İstanbul Teknik Üniversitesi içinde yeni açılmış olan Mimarlık Fakültesi.

Ben İTÜ’yü seçtim; 17 yaşında bir lise mezunu olarak şöyle düşünmüştüm.

İTÜ’nün üniversite olması önemliydi ve benim için üniversite mezunu olmak çok değerliydi. Diğer bir neden de, İTÜ Mimarlık Fakültesi Yüksek Mühendis-Mimar diploması veriyordu; GSA ise sadece yüksek Mimar.

İTÜ nün daha nitelikli bir inşaat mühendisliği eğitimi verdiği inancı yaygındı.

Bütün bunlar, benim gibi bir lise mezunu için önemli şeylerdi. Daha başka etkenler de vardı: GSA binası bir yangında tümüyle yanmıştı, nereye gidecektim?

İTÜ başarılması zor, fakat değerli bir yerdi; zoru başarmak önemliydi.

İTÜ ile duygusal bağlarım da vardı: Radyo yayınlarındaki Klasik Batı Müziğini çok seviyordum, üstelik orası Osmanlı’nın batıya açılan ilk penceresiydi.

Birinci sınıfı Gümüşsuyu’ndaki binada okuduk; binanın kötü mimarisi, sınıfların niteliksizliği vb. beni olumsuz olarak etkiliyordu. Üstelik derslerimiz hiç de umduğum gibi değildi. Topoğrafya, malzeme gibi sevmediğim konular öğretiliyordu. Hele Hamit Dilgan hocamızın verdiği yüksek matematik, diferansiyel ve entegral hesaplar, vektör cebri gibi dersler ömrümde hiç başvurmayacağım zor ve sıkıcı konulardı.

Birinci sınıf, benim için çok zor ve sıkıcı geçti ve yıl sonunda restorasyonu yeni bitmiş olan Taşkışla’ya taşındık.

Taşkışla, 19. yüzyılda İngiliz mimar William James Smith tarafından, batı neo-klasik üslupta kışla olarak tasarlanmış bir yapıdır.

Taşkışla, İstanbul’da yaşanmış olan son isyanda, mürteci isyancıların yuvasıydı; “31 Mart” olayı olarak anılan bu hareket, 13 Nisan 1909 da, Taşkışla’daki 4. Avcı taburunun ayaklanmasıyla başladı ve cinayetler, saldırılar birbirini izledi.

İsyan, Selanik’ten gelen ve içinde Mustafa Kemal’in de bulunduğu Hareket Ordusu tarafından bastırıldı.

Taşkışla, savaş alanı içinde kalmış ve bina zarar görmüştü. Yapının ana girişindeki iyonik kolonların üzerine çarpan mermilerin yarattığı tahribat günümüzde de görülebilir.

Hocamız Emin Onat bize, restorasyon sırasında o kırıkların özellikle onarılmayıp, hatırlatıcı bir simge olarak korunduğunu söylemişti.

Taşkışla, dikdörtgen şeklindeki planı, yüksek tavanlı geniş ve büyük holleri, sınıfları, merdivenleri, ortasındaki iç avlusuyla çok ferah ve güzel bir yapıdır.

 

Taşkışla’nın iç avlusu (2005). Kaotik kent dokusu içinde güzel bir vaha.

 

Ben, özellikle dışardan gizlenmiş, ortasındaki yeşil dokusu ve havuzu, yetişkin ağaçlarıyla sakin, huzurlu dünyası olan bu iç bahçeyi pek severim.

Bu güzel binanın verdiği pozitif enerjiyle çalışmalarım zevkli ve başarılı geçiyordu. Üstelik yüksek kalitedeki öğrenci arkadaşlarımda oluşan modern mimarlık yanlısı bir grubumuz ve en önemlisi de Emin Onat gibi insancıl, yumuşak mizaçlı, öğrencilerine sevgi ve anlayışla yaklaşan bir hocamız vardı.

 

Taşkışla, ana giriş kapısının bulunduğu cepheden bir görünüş. İyonik düzendeki kolonlar üzerinde görülen kırıklar, “31 Mart Olayı” adlı isyan sırasındaki çatışmalarda meydana gelmiş ve özellikle onarılmayarak bir anı olarak muhafaza edilmiştir.

 

Sadece onu değil, hocalarımın hepsini saygıyla anıyorum.

Fakat, nedenini hala bilemediğim bir konu var: Batı dünyasında; ABD ve Avrupada, 20. yüzyılın ilk yıllarından itibaren doğarak gelişen çağdaş  mimarlığın manifestoları ard arda yayınlanıyor, mimalık dünyası yeni ve heyecanlı arayışlara yöneliyordu.

İtalya’da Fütürizm (1909), Hollanda’da Neo-Plastisizm, De Stijl (1917), Fransa’da Pürizm (1918), Almanya’da Ekspresyonizm (1918), Rusya’da Konstrüktivizm (1920) vb. ideolojileri Modern Mimarlığı biçimlendiriyorlardı.

Bütün bunları iyice bilmeden, öğrenmeden güncel ve çağdaş mimarlık yapmak mümkün olabilir mi?

Sadece o kadar da değil; 20. yüzyıl mimarisine damgasını vuran, başka Le Corbusier olmak üzere, hiçbir batılı mimarın ismini bile telaffuz etmediler, neden?

Stuttgard’tan gelen Alman hocamız Paul Bonatz, neden o şehirdeki, bütün ünlü modern mimarların yaptıkları binalardan oluşan Weissenhofsiedlung mahallesinden bize hiç söz etmedi? Neden bir slayt gösterisi yapmadı?

Ben, İTÜ’deki beş yıllık öğrenim ve eğitimimi tamamlayıp “Mimar” diplomamı aldıktan sonra kendi merakımla modern mimarlık teorilerini ve ustalarını öğrendim; hiç kimsenin yardımı olmadan; böyle bir şey asla olmamalıydı.

Kısacası o yıllardaki mimarlık eğitiminde çok önemli boşluklar vardı.

Fakat, Taşkışla’nın çevresi de çok ferah ve güzeldi: Tam karşımızda, modern mimarlarımızdan Rüknettin Güney’in yaptığı ve benim de üyesi olduğum Tenis-Eskrim-Dağcılık kulübü vardı. İnsancıl ölçekteki binası, tenis kortları, çeşitli ağaç ve çiçeklerle dolu bahçesiyle canlı, hareketli güzel bir sosyal ve sportif merkezdi.

Burada, uluslararası tenis turnuvaları da yapılırdı. Milli tenisçilerimizden Nazmi Bari, Fehmi Kızıl, Cihat Özgenel, Behbut Civanşir’in maçlarını zevkle izlerdik. Alman tenisçi Von Cramm, şortla değil fakat uzun beyaz pantolon giyerek korta çıkardı.

Bu turnuvalardan sonra, yabancı tenisçilerin bazıları ülkemizden ayrılırken raketlerini satarlardı. Ben de, hala lamine ahşap çerçevesini hatıra olarak sakladığım “Dunlop-Maxply” marka raketi, Hintli tenisçi Krişna’dan satın almıştım. O sıralarda profesyonel raketler henüz piyasalarda yoktu.

Ne yazıktır ki bu güzel tesis de yıktırılarak yerine günümüzdeki iri ve hantal gövdesiyle çevreyi rahatsız eden “Hyatt Regency” oteli yapıldı (1987).

Fakat yıkılmasına üzüldüğüm diğer bir bina, İstanbul’un en önemli eğlence yerlerinden birisi olan “Taksim Belediye Gazinosu’dur.

Mimar Rüknettin Güney’in bu çağdaş, güzel eseri 40’lı yıllarda hizmete girmiş olan İstanbul’un en ünlü gazinosuydu.

Taşkışla’ya yakın olması nedeniyle, Mete caddesinden yokuş aşağıya yürürken, sağ tarafta Boğaziçi’ni; sol tarafta da geniş bahçesi içindeki bu insancıl ölçekteki ve estetik kalitesi yüksek olan binayı görmek bana mutluluk verirdi.

Özellikle, çeşitli ve rengarenk çiçekleri olan geniş bahçesi, yuvarlak su havuzu ve öne çıkan camdan silindirik gövdesiyle etkileyiciydi.

Burada, hemen her türden sosyal etkinlikler olurdu. Akşam üzerleri danslı çaylar, öğle ve akşam yemekleri, moda defileleri, sosyete  düğünleri.

Amasya-Elma, Malatya-Kayısı, Bursa-Şeftali geceleri gibi taşra kökenli vatandaşlarımızın bir araya geldikleri toplantılar da burada yapılırdı.

Yaz gecelerinde, çeşitli gösterileri ve dansların yer aldığı çok ve güzel bir bahçesi de vardı.

Benim de burada birçok tatlı anılarım var: yakınlarımın düğünleri, cumartesi danslı çaylar, defileler gibi.

GSA’nın, senelik ünlü kostüm baloları da burada yapılırdı.

Akademi’nin biraz bohem havası çok çekiciydi; orada çok güzel kız öğrenciler de vardı.

1952’de Avrupa güzellik kraliçesi seçilen Günseli Başar orada öğrenciydi.

Akademi Balolarını, dostum mimar Feyyaz Erpi’de dinleyelim:

“Akademinin kuruluş yıldönümü olan 3 Mart gecesi  bir balo düzenlenirdi. Bu kostümlü balo, bir eğlence, anma toplantısının çok ötesinde, İstanbul’da gelenek haline gelmiş önemli bir sanat etkinliği niteliği taşırdı. Akademililer, özellikle kızlar, giyim konusunda çok duyarlıydılar. Çok sade giyinilirdi, fakat seçilen renkler, kumaş, aksesuarın uyumlu bir imaj yaratmasına özen gösterilirdi. O dönemin sosyetik merkezi olan Beyoğlu’nda, Akademili kızlar, hemen belli olurdu. İşte bu giyim duyarlılığı bu baloda doruğa ulaşırdı. Bir-iki ay önceden hazırlıklar başlardı. Kıyafet balosunun hakkını vermek için, öyle hoşluk olsun diye üstüne birşeyler geçirip gitmek söz konusu değildi. Yaratıcılık yansıyacaktı. Bu orijinal kıyafetin en ince ayrıntılarına kadar işlenip uygulanması önemliydi. Çünkü baloda bir yarışma düzenlenir, dereceler, ödüller verilir, kısacası o zamanlar herşey, hatta eğlence bile ciddiye alınırdı.”

 

Boğaziçi’nde yelkenliler Türkiye, Albert Gabriel, 1953

 

Taksim Belediye Gazinosu

 

Taksim Belediye Gazinosu

 

Taksim Belediye Gazinosu, ne yazıktır ki devasa boyutlu Sheraton oteline (Şimdi Ceylan) yer açmak için 60’larda yıkıldı.

1950’lerde İstanbul Hilton Otelinin yapılmasıyla başlayan “otelleşme harekatı” Ceylan, Maçka, Hyatt-Regency, Ordu Evi, Swiss Bosphorus, Hilto Park-SA, Gökkafes-Ritz oteliyle devam etti. Hatta 1986 yılında Taşkışla’ya bile göz koyarak onu otel yapmaya kalkıştılar. Şükürler olsun, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin haklı ve güçlü direnci karşısında otelciler yenilgiye uğratıldı.

Turgut Özal döneminde, Türk insanının geleneksel karakteristik yapısında çok önemli yer tutan birçok olumlu etik değerlerin erozyona uğradığını düşünüyorum.

20’li yaşlardaki yetişkin oğlumu bazı özelliklerinden dolayı eleştirdiğim zaman bana şöyle demişti:

“Baba, siz Atatürk döneminin kuşağındansınız; ben ise Özal döneminin kuşağındanım.”

Evet, söyleyecek söz bulamadım.

1950 yılında Acı Su sokak ile Maçka Caddesi’nin kesiştiği yerde İnönü’lerin villası yapılıyordu.

Bir gün, inşaat alanında, önceden bazı eserlerini görüp takdir ettiğim mimarı Rüknettin Güney ile karşılaştım. Bana yakınlık gösterip eseri hakkında bilgiler verdi ve villanın sıradan bir bina olmadığını söyledi.

Gerçekten de bir podyum üzerine yükseltilmiş olan bu yapı, aradan 55 yıl geçmiş olmasına karşın hala modern ve güzel bir eserdir.

Zamanla bina biraz bakımsız kalmış ve sarmaşıklarla örtülmüş durumda; pencerelerindeki jaluziler de çoğunlukla kapalı, neden acaba?

Rüknettin Güney’in, eski adıyla Emlak; sonradan Abdi  İpekçi caddesindeki  “Kadırgalar” apartmanı da, Le Corbusier’yi çağrıştıran ifadesiyle etkilendiğim modern yapılardandır.

Daha birçok başarılı eserleriyle, Güney’in Modern Türk mimarlığının gelişmesinde önemli rolü olduğunu düşünüyorum.

Mimarlık eğitimini Paris’te yapan Güney, yurda döndükten sonra, gerek İstanbul Belediyesinde İmar Müdürü, gerekse serbest mimar olarak yaptığı eserlerle, 1950’den sonra ülkemizde yeniden canlanan Modernizm’i  sunan  öncü mimarlarımızdandır.

4. sınıfı geçtikten sonra, 1952 yılının yaz aylarında, Maltepe Süreyya Paşa Sanatoryumu inşaatında stajyer olarak ilk işime başladım.

Aile dostumuz Yük. Müh. Fikret Germen, SSK İstanbul İnşaat Kontrol Amiriydi ve beni yardımcısı olarak işe aldı.

Sonradan Fenerbahçe Kulübü Başkanı olan İnş. Müh. Faruk Ilgaz’ın müteahhitliğini yapmakta olduğu “su getirme-isale hattı” işini kontrol ediyordum.

Sanatoryumun mimari  projesini Fatih Uran tasarlamıştı; çam ormanı içinde tek başına duran yatay çizgilerin hakim olduğu kütlesi ve beyaz rengiyle güzel bir yapıydı. Sonrada yakınına başka ilave binalar da yapıldı.

Fikret Germen’in kızı Tülay Germen, bir süre İstanbul’un gece kulüplerinde şarkıcılık yaptıktan sonra Paris’e gitti ve orada da başarılı oldu; hatta bazı çevreler onu Yunanlı şarkıcı Nana Muskuri’yle kıyasladılar.

Sırası gelmişken, o yıllarda “Hafif Batı Müziği” olarak adlandırılan türdeki şarkıcılardan kısaca söz edeyim.

Rüçhan Çamay ve Ayten Alpman, ilk aklıma gelenler; gerçekten ikisi de çok kaliteli sanatçılardı. Ayten Alpman, sonradan piyanist İlham Gencer’le evlendi- ayrıldı; hala zaman zaman onu zevkle dinliyoruz. En çok, Silahlı Kuvvetlerimizin “1974 Kıbrıs Barış Harekatı” sırasında moralimizi yükselten “Bir başkadır benim memleketim” şarkısıyla tanınır.

 

İnönü Villası - Sarmaşıklarla boğulmuş durumda (otolar insanların haklarını gasp etmiş!)

 

İnönü Villası - 2000’lerdeki hali. Mimar: R. Güney (Soldaki binanın mimarı Utarit İzgi’dir.)

 

Mimar Rüknettin Güney’in tasarladığı  Taşlık’taki İnönü Villası, 1950.

 

İlham Gencer ve Celal İnce, zirvedeki şarkıcılarımızdı, Gencer, Şişli’deki “Çatı” adlı gece kulübünde piyano çalardı, Ajda Pekkan’ı da toplumumuza tanıtmıştı.

Ajda Pekkan’ı anlatmama gerek yok; yarım yüzyıla yakın bir zamandır ses kalitesi, yeteneği ve güzelliğiyle tanınan ve zirvede kalmayı başaran şarkıcımızın hala (1) numara olduğunu düşünüyorum.

Fecri Ebcioğlu’nun aranjmanı olan “İçmişim başım dönüyor” şarkısıyla sanat dünyasına giren Ajda Pekkan, özellikle İtalyan şarkılarına Türkçe sözler yazan Fikret Şenes ile birlikte çok başarılı olmuştur. O yıllarda da İtalya, San Remo Müzik Festivallerinde romantik ve duygusal ağırlıklı harika eserler üretiyordu.

Ajda Pekkan, günümüzde “pop şarkı” denen, yaratıcılıktan uzak, melodik buluşlar içermeyen ve düşük kaliteli müzik dünyasının biraz dışında kalmıştır ki, bu da onun yüksek prestijini koruması yönünden olumludur.

O yıllardaki diğer önemli bir piyanistimiz Erdoğan Çaplı’yı, New York’ta, Atila Türkkan’ın verdiği bir partide tanımıştım.

Celal İnce, o yıllarda İstanbul’un en popüler gece kulübü olan Taksim Belediye Gazinosunda çalışıyor, haftada bir gün de İstanbul Radyosu’nda program yapıyordu. Repertuvarını da Türkçe tangolar başta olmak üzere İngilizce, İtalyanca şarkılardan oluşturmuştu. Onun, kendi bestesi olan “Çiftliğim”, kovboy şarkısı türünde olup, Dolmabahçe stadında, futbol maçları öncesinde ve devre aralarında çalınırdı. Beşiktaş taraftarları bu şarkıyı severler ve uğurlu sayarlardı.

Sonradan, tango dünyamıza Şecaettin Tanyeli, Yaşar Güvenir, Armağan Şenol vb. de katıldılar.

Bir süre sonra da, çok başarılı olan Türkçe tangolar dönemi kapandı; bir ara Esin Engin bunu tekrar canlandırdıysa da, genç yaşta hayattan ayrılmasıyla artık gündemde mevcut değil.

Fakat ben, özellikle Necdet Koyutürk, Fehmi Ege, Necip Celal gibi bestecilerimizin yarattıkları tangolarımızın kalıcı ve değerli eserler olduğuna inanıyorum.

Ülkemizde, otantik Arjantin tangolarının tek temsilcisi Orhan Avşar’dan da söz etmem gerekiyor. Bandaneon, (akordeon benzeri çalgı) ustası olan Orhan Avşar’ı, kendi orkestrası eşliğinde dinlemek mutluluk kaynağıydı; şarkıcısı da Selçuk Kaskan’dı.

Orhan Avşar’ın yaşamı da, bir gece, çalıştığı kulübünden evine dönerken bir trafik kazasıyla son buldu.

Evet, o günlerdeki müzik dünyamızda yaptığımız bu küçük geziden sonra, tekrar Süreyya Paşa sanatoryumundaki günlere dönelim.

Her gün Maçka-Spor caddesinden yürüyerek Beşiktaş’a; oradan tramvayla Karaköy’e, sonra vapurla Kadıköy’e; sonunda da minibüslerle Maltepe’ye gidiyor ve devamında yürüyerek ormanlık tepeye, şantiyeye ulaşıyor, akşamları da aynı şekilde, ters yönde, evime dönüyordum. Çevre o kadar sakin ve güzeldi ki, bu yolculuklardan zevk alırdım; günümüzdeki çılgın kalabalık ve kaos ortamında böyle bir yolculuk asla yapamam, mümkün değil!

Bu şekilde yaz tatili boyunca çalıştım, yevmiyem (10) TL’siydi ve epeyice param olmuştu.

İlk olarak çok özlediğim sanat ve mimarlık kitapları satın aldım ve ABD’de yayınlanan “Architectural Record” dergisine abone oldum. Artık sadece Türkiye’deki mimarlığı değil, fakat dünyadaki Modern Mimarlığı da izleyebiliyordum. İlerde, New York’taki büro-atelyesinde çalışmak mutluluğunu tadacağım Macar asıllı ünlü mimar Marcel Breuer’in beni çok heyecanlandıran güzel ve özgün eserleriyle bu dergide tanışmıştım.

O yaz, elbiselik İngiliz yapımı kumaş satın aldım ve onu ünlü terzi Hristo’ya diktirdim; kumaşa (1000) TL, terziye de 60 TL ödemiştim, ayrıca Tanca mağazasından da (50) TL.’ye ayakkabı aldım, artık çok değerli ve güzel bir kıyafetim olmuştu.

Üniversiteye bu giysilerimle giderdim; daima, yakasını 250 kuruşa kolalattırdığım beyaz gömlek ve güzel bir kravatla birlikte.

Tabii her sabah sakal traşı olmayı ihmal etmeden. Yalnız ben değil, bütün erkek arkadaşlarım da güzel ve temiz giyinirlerdi; aralarında, hocalarımızdan özenerek papyon kravat takanlar bile vardı ve taşra kökenli arkadaşlarımız da bu havaya uyarlardı.

O yıllarda, yüksek kültürlü ve görgülü insanlar, özellikle mimarlar güzel ve temiz giyinmeye özen gösterirlerdi.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64101 - unknown - 38.103.63.57