İstiklal
Caddesi
Lise I’i, Ankara, Atatürk Lisesi’nde; II ve
III’ü de Beyoğlu’ndaki Taksim Erkek Lisesi’nde okudum. Lisemiz, İstiklal
caddesini dik olarak kesen Küçük Parmakkapı Sokağı’nın sonunda, üç katlı, küçük
bir oyun bahçesi olan ve göze çapmayan, eski kargir bir binaydı. Taksim’den
Galatasaray’a doğru yürürken, sola sapan ikinci sokağın başında durup
bakıldığında, iki yüz metre kadar ilerde ön cephesi ve giriş kapısı görülen
bina bizim lisemizdi; günümüzde hala yerinde duruyor.
Okula, herkes gibi tramvayla giderdim;
Maçka-Tünel tramvayı, Maçka-Teşvikiye-Nişantaşı-Harbiye-Elmadağ-Taksim hattını
izleyerek Parmakkapı durağına, yaklaşık 15-20 dakikada varırdı. Bu tramvay iki
vagondan oluşurdu. Öndeki çekici olan birinci mevki ve kırmızı renkteydi. Oturma
yerleri siyah deri kaplanmış olup çok şık ve konforluydu; öğrenci bileti de beş
kuruştu. Arkadaki vagon ise ikinci mevki olup yeşil renkteydi, oturma yerleri
tahtadandı, öğrenci bileti de 3 kuruştu. İçinde dolaşan ve tahta kutuları
içindeki biletleri kesen, biletçileri vardı. Tramvay sürücüsüne de vatman
denilirdi.
Maçka-Tünel tramvaylarına çok şık ve bakımlı
insanlar binerdi; özel otosu olanların sayısı az olduğu için, semt sakinlerinin
çoğuna bu tramvaylarda rastlanırdı.
Günümüzde olduğu gibi öğrencilerin özel
minibüsleri yoktu; hepimiz okula gidiş-gelişlerde tramvayı kullanırdık. Bu hat
üzerinde Elmadağ’da Dame de Sion, sonra da İstiklal Caddesi çevresinde birkaç
kız okulu vardı. Onlar da bizimle birlikte Maçka-Tünel tramvaylarını
kullanırlardı. Doğrusu güzel yolculuklar olurdu.
İstiklal caddesinde yürümeyi, vitrinlere,
sinema afişlerine, kitapçılara bakmayı çok severdim; hala da öyle. Ancak
40’ların sonlarında çekilmiş olan İstiklal caddesinin fotolarına baktığım zaman
anılarımın beni yanıltmadığını görüyorum: İnsanlar daha iyi ve güzel giyimli,
bakımlı ve çevresine karşı daha saygılıydılar.
Enis Batur, bir yazısında, Türklerin
Konstantinopolis’i 1453 yılında; Pera-Beyoğlu’nu da 1953 yılında feth
ettiklerini söyler.
Gerçekten de 1953 yılına kadar Beyoğlu, gerek
binalarının mimarisi, gerekse yemek, içmek, eğlenmek kültürü ve gayri müslüm
vatandaşlarımızın çoğunlukta olmasıyla bir Avrupa şehri görünümündeydi.
Sonra, neandertal adamları 7 Eylül 1955 günü
vahşiyane bir saldırıyla Beyoğlu’nu istila edip yağma ettiler. Cumhuriyet
tarihimizdeki bu kara günü, ayrıca detaylı bir şekilde anlatacağım.
O tarihlerde İstiklal caddesi bir sanat ve
kültür zenginliği barındırmaktaydı.
İpek sinemasının bulunduğu binada Maya adında
resim ve heykellerin sergilendiği büyük bir sergi salonu vardı; burada, kişisel
ve karma sergileri zevkle incelerdim.
Taksim ile Ağa Camii arasında da “Kitap
Sarayı” açılmıştı. Burası, aydınlık, ferah ve geniş bir mağazaydı ve çoğunluğu
Avrupa’dan ithal edilmiş olan kitap ve dergilerle doluydu.
Fırsat buldukça oraya gider ve sanki bir
mabede giriyormuşçasına, vitrinlere baktıktan sonra, içerdeki kitapları
incelerdim.
En çok ilgilendiklerim ise sanat ve mimarlık
kitaplarıydı. Fakat bunlar da büyük ebatlarda olup, en iyi kağıda basılmış
renkli resimleriyle çok pahalıydılar; onları satın almama imkan yoktu.
O mağazada, on yedi yaşında bir lise öğrencisi
olarak Rönesans, Barok, Empresyonist, Kübist, soyut vb. resimleri ve modern
mimarlık örneklerinin renkli ve güzel reprodüksiyonlarını görüp algılıyordum;
ne mutluluktu!
Nitekim, liseyi bitirdikten sonra, İTÜ
Mimarlık Fakültesindeki öğrencilik yıllarımda kazandığım paralarla ilk işim, bu
harika kitaplardan satın almak olmuştu.
Daha orta okul yıllarımda mimar olmaya karar
vermiştim. Aile dostumuz olan mimar Ahmet Sabri Oran, resim yapmaktaki
yeteneğimi görmüş ve mimar olmamı önermişti; belki de laf olsun diye söylemişti
bunu. Ama geleceğim de böylece şekillenmişti.
Ahmet Sabri bey, ilerde hocam olacak Emin
Onat’la birlikte, İsviçre ve Almanya’da iyi eğitim görmüş başarılı bir mimardı
ve 50’li yılların ortalarında, bir süre de İTÜ’de hocalık yapmıştı.
Sırası gelmişken şunu açıklamak gereğini
duyuyorum: İyi resim yapmak, her insan için çok güzel bir uğraştır ve pek
çokları, özellikle emeklilik çağında kendini resme vermiştir ki, Winston
Churchill de onlardan birisidir.
Mimar olabilmek için de iyi resim yapmak
yararlı olabilir; fakat asla yeterli değildir.
Günümüzde iyi resim yapmak sadece bir beceri
olmayıp, yüksek derecede entellektüel bir birikim gerektirir.
İstanbul’un en güzel sinemaları da İstiklal
Caddesi üzerindeydi. Taksim’den Galatasaray’a doğru giderken önce sol tarafta
Lale ve Yıldız; sonra Alkazar, karşısında Saray, İpek ve sokak içinde de Melek
ve Ar sinemaları vardı. Bunlarda bir film seyrettikten sonra Budak pastanesinde
“profiterol” yemek olağan ve sevdiğim bir şeydi.
Melek, büyük salonu ve balkonuyla çok güzel
bir sinemaydı. Orada birçok güzel filmler gördüm: Örneğin Frederick Chopin’in
hayatını konu eden film. Cornel Wilde Chopin’i, Marle Oberon da George Sand’i
canlandırıyordu.
Lawrence Olivier ve Joan Fontaine’in
yarattıkları “Rebecca”; Clark Gable ve Vivian Leigh’nin “Rüzgar Gibi Geçti”,
Linda Darnell’in oynadığı “Amber” filmlerini unutamam.
Yakışıklı Clark Gable, kadınlara karşı sert
tavırlarıyla rol yapardı; bundan dolayı “Klark çekmek” argomuza girmişti.
Günümüzde biraz “maçoluk yapmak” gibi anlamı vardı.
Yıldız sinemasında görmüş olduklarımdan
“Sihirli Keman” unutamadıklarımdandır. Steward Granger’in, Nicolo Paganini’yi
canlandırdığı bu eserde kadın sanatçı Phylis Calvert’ti. Paganini’yi çok
sevdiğimden bu filmi defalarca görmüştüm: Özellikle şu sahneden çok
etkilenmiştim:
Muhteşem bir salonda, Paganini, imparator
Napolyon önünde konser vermektedir. Herşey yolundayken, kemanın akoru
sırasındaki şanssızlıkta üç tel koparak sazın tek sağlam teli kalır. Fakat,
dünyanın bu en usta keman virtüözü bozuntuya vermez ve tek tel üzerinden
çalmaya devam eder; sonuç çok başarılıdır.
İmparator memnuniyetle salondan çıkarken Paganini
güzel bir jest yaparak konçertosunun rondo bölümünü çalar; Napolyon da
adımlarını bu güzel ritme ve melodiye uydurarak yürüyüşünü sürdürür ve hoş bir
görüntü oluşur.
Caddenin devamında yeni açılan Atlas
sinemasında da görmüş olduğum “Zenda Mahkumları” çok güzeldi; başrolde de
Douglas Fairbanks Junior vardı.
Galatasaray’dan Tünel’e doğru giderken sağ
tarafta da arabesk motifleriyle Elhamra sineması yer alıyordu.
Atlas sinemasının girişinin hemen solunda yer
alan Kulis’ten de söz etmem gerekiyor.
Oldukça dar, uzun entim bir salondu; girişin
hemen karşısında, zevkli bir barı ve Corc adında sempatik bir barmeni vardı.
Corc, aynı zamanda müşterilerin arkadaşıydı da; onlarla şakalaşır, espirilerle
tatlı bir hava yaratırdı.
Kimler yoktu ki Kulis’in devamlı müşterileri
arasında; yazarlar, ressamlar, sanatçılar…
Türkçe tangolar ustası Celal İnce, o sıralarda
Taksim Belediye Gazinosunda çalışıyordu, sonradan 1956 yılında ABD-Şikago’ya
giderek yerleşti ve bir daha ülkesine dönmedi.
Ondan sonra tango dünyası Şecaattin Tanyeli
ile Yaşar Güvenir’e kaldı ve kısa süre sonunda da tango dönemi neredeyse
tümüyle kapandı.
Yaşar Güvenir’in sevilen şarkısı “Sensiz
saadet neymiş” hala popüler bir parçadır; fakat ben onun pek tanınmayan “Ben
ağlarken gülümserim” şarkısını daha çok severim.
Sırası gelmişken o yıllarda çok sevilen
alaturka şarkılardan da söz edeyim:
Hemen aklıma “Bir ihtimal daha var o da ölmek
mi dersin – Söyle canım ne dersin – vuslatın başka alem- sen bir ömre
bedelsin”.. şeklinde devam eden şarkı geliyor.
Sonra: “Bu ne sevgi ah- Bu ne ıstırap- zavallı
kalbim her zaman harap – Nasibim olsun – bir yudum şarap – Sun da içeyim -…
Hamiyet Yüceses “Bakmıyor çeşmi siyah”
gazeliyle etrafı inletiyor, Zehra Bilir de halk türkülerini şakırdatıyordu:
“Diyarbakır şad akar – Hele yar zalim yar –
Urfa Mardine bakar – Kız severim ben seni – Diyarbakır kızları – Hele yar zalim
yar – Kibritsiz kandil yakar – Kız severim ben seni –”
diye akıp giden bu neşeli türküyü pek severim.
Sonra, şunu da:
“Hamlacı başa – Reis dümene – Kalkın
tayfalaaar – Celdük Rize’ye – Rinna rinna nay ah – Rinna rinna nay – Şunu da:
Hapudi yar – hapudi yar – Hapudi hapudi hapudi yar – ...”
En popüler ses sanatçımız “Bir tatlı huzur
almaya geldik Kalamış’tan; Aşıka Bağdat sorulmaz, Biz Heybeli’de her gece
mehtaba çıkardık” vb. şarkılarıyla Münir Nurettin Selçuk’tu.
Yesari Asım Ersoy “Ömrümce o saf aşkını
kalbimde yaşatsam”; ileride sanat güneşimiz olacak Zeki Müren de “Manolya” “Bir
demet yasemen,” “Beklenen şarkı”; Necmi Rıza Ahıskan “Adalar Sahillerinde
Bekliyorum”, şarkılarıyla gündemde olan sanatçılardı.
Alaturka müziğin üstatlarından Selahattin
Pınar, Şerif İçli, Hamdi Tokay, Yorgo Bacanos, Udi Hırant,
hatırlayabildiklerim.
Hafif Batı müziğinde Nat King Cole, Billy
Ekstein, Frank Sinatra, Sarah Voughan, Ella Fitzgerald tepedeki sanatçılardı.
Kadife sesli Nat King Cole’un “Too young“
şarkısı dillerde olup, Frank Sinatra’nın “Nancy”, “Five minutes more” şarkıları
ise dönemin en popülerlerindendi.
50’li yılların ortalarında, Elvis Presley ve
onun popüler müzikteki devrimiyle tanıştık:
“Rock and Roll” (Sallan ve yuvarlan). Genç,
yakışıklı, briyantinli, siyah saçları, abartılı, parlak fantazi kıyafetleri ve
özel gitarıyla Elvis, sahnede çok hareketli dansları eşliğinde şarkılar
söylüyordu.
Getirmiş olduğu yeni müzik türü, sahnedeki
görüntüsü ve danslarıyla öncekilerden çok farklıydı, dolayısıyla kendisini
sevenler olduğu gibi, onu hiç dinlemeyenler de vardı ki, ben de onlardan
biriydim taa ki son zamanlarındaki baladlarına kadar!
Elvis’e gerek hızlı ritmi ve gürültülü müziği
ve gerekse gençleri çıldırtan tahrik edici, seksi, saldırgan hareketleri
nedeniyle “Elvis the Pelvis” (Kalça Elvis) adı takılmıştı; ancak sonraları
tatlı, yumuşak ve duygusal baladlar da söyledi: Ünlü İtalyan şarkısı “O sole
mio’yu (Güneşim), “It’s now or never” (Şimdi ya da asla); yine Türkçe’de “Ey
bülbül güzel kuş, şimdi sen nerdesin?” güftesiyle yorumlanan “Muss Ich Denn”
adlı bir Alman folk şarkısını da “Wooden Heart” (Odun kalp) adıyla
İngilizcesini okudu. Bunlardan başka “Love me tender”, “Are you lonesome
tonight” gibi romantik ve duygusal şarkıları da çok güzel yorumladı.
Fakat toplumsal baskı, stress, aşırı kilo,
uyuşturucu kullanımı vb. etkenler bu çok varlıklı ve popüler müzisyenin sonunu
hazırladı ve 42 yaşında hayata veda etti.
Elvis’e biraz fazla yer ayırdığımın
farkındayım ancak, o Frank Sinatra – Nat King Cole- Perry Como – Billy Ekstein
– Tony Martin vb. gibi çok ünlü ve değerli balad ve slow müzik şarkıcılarına,
değişik üslubuyla ilk karşı çıkan ve dünyaya kendini kabul ettiren kişi olarak
önemlidir. Nitekim açtığı yoldan, ABD’de Chubby Checker, Paul Anka vb;
Fransa’da Johanny Holliday, Türkiye’de Erol Büyükburç, İngiltere’de “Beatles”
gurubu vb. gelişmiştir.
Fakat, az istisna ile, özellikle son yıllarda
popüler müzik kalitesi o kadar düştü ki eline gitar alanlar şarkıcı ve besteci
oldu.
Artık yarım yüzyıl önce bazı çevrelerden aşırı
eleştiri ve tepki olan Elvis, günümüzdekilerle kıyaslandığında, parlak bir
yıldız gibi durmaktadır.
1960 yılında, Fecri Ebcioğlu,
“C’est ecrit dans le ciel” (Göklerde
yazılıdır) adlı şarkıyı, “Bak bir varmış bir yokmuş”
sözleriyle Türkçe’ye adapte etti.
Artık ülkemizde çalınan yabancı şarkılara
kendi dilimizden güfteler yazarak Aranjman dönemi başlatılmıştı.
Yabancı dil bilmeyen şarkıcılarımız,
şarkıların dilimize uyarlanmış melodilerini söylüyorlardı.
Serhat türkülerinden de “Tuna nehri akmam
diyor – etrafımı yıkmam diyor – şanı büyük Osman Paşa, - Pilevne’den çıkmam
diyor” ki bu şarkı, 27 Mayıs 1960 devriminde, devrimcilerin simgesel şarkısı
olacaktı.
Diğer ünlü bir serhat türküsü de cengaverlerin
“Estergon Kalesi”ydi.
Çok yıllar sonra, 1987’de, bu kaleyi
görebilmek için Estergon’a gittim; artık kale falan kalmamıştı ama temelindeki
bazı taşlar duruyordu.
Atlas sinemasının karşı tarafında, zamanın en
ünlü otellerinden olan “Tokatlayan” oteli vardı. Zemin katındaki “Degüstasyon”
restoranında, cam kenarında, ünlü heykeltraş Kenan Yontunç oturur, kalın camlı
gözlüklerinin ardından, küçülerek birer çizgi halinde görülen miyop gözleriyle
İstiklal Caddesinden geçenleri seyrederdi.
Ressam Ercüment Kalmuk’u ve daha birçok
ünlüleri orada sık sık görmek mümkündü. Bir süre sonra Tokatlayan oteli de
yıkılarak tarihe karıştı.
Galatasaray Lisesi’nin karşı köşesindeki iki
katlı köhne binada, zamanın ünlü erkek terzisi Konstantinidis’in küçük atelyesi
vardı.
Kosti diye anılan bu kırmızı patlıcan burunlu
usta terzi, daima tek tip elbise dikerdi: Vatkalarla genişletilmiş abartılı
omuzlar, ince bel ve tabii kruvaze ceket. Bu ceketi giyenler üçgen vücutlu
olurlardı. Ben de Kosti’de bir takım elbise diktirip geniş omuzlu olmuştum.
Sonradan o salaş bina da yıkıldı.
İstiklal caddesini anlatırken Abanoz sokaktan
da kısaca söz edeceğim: Bu sokak, hayat kadınlarının yaşadığı sokaktı. Ben de
meraktan, ilk kez 17 yaşındayken bu sokaktan geçmiştim.
Daha öğlen olmamıştı, onun için çok tenhaydı.
Biraz sıkılgan, biraz tedirgin bir şekilde yürüyordum.
Sokağın girişinde, kulübesi içinde görevli bir
polis vardı. Çevrenin oldukça temiz, binaların zevksiz renklerle de olsa boyalı
olduklarını hatırlıyorum.
Birdenbire, ilerde, sokağın ortalarında, bir
kızı, evinin hemen önünde mayolu ve şezlonga uzanmış bir halde gördüm. Çok
gençti; ince, zarif bir vücudu, solgun, makyajsız bir yüzü vardı ve siyah tek
parça yüzücü mayosu giymişti.
Pahalı, lüks bir giyim mağazasının vitrinine
konmuş bir manken gibiydi; fakat satılık olan üstündeki mayo değil, vücuduydu.
Böylesine genç, güzel bir kız neden ve nasıl
buraya düşmüştü?
Önünden yavaş yavaş, biraz utanarak geçtim,
yüzüne bakamadan. Ondan da bana hiçbir söz, davet falan gelmedi.
Utancım, onu bu hale getiren toplumun bir
ferdi olmamdan kaynaklanıyordu.
Evet, o yıllarda Abanoz sokağının bile belli
bir kalitesi vardı.
Yıllar sonra 1960’larda, hayat kadınlarını bu
sokaktan alıp başka yere nakledeceklerdi.
Saray Sinemasında Ümmü Gülsüm ve Abdülvehab’ın
başrollerini paylaştıkları Mısır filmleri oldukça sık oynatılıyordu.
İnsanlarımız bu filmlere gider ve doyasıya ağlarlardı, bunlar Arabesk kültürün
ilk habercileriydi. Fakat ben, İstanbul’da Arabesk kültürün başlangıcının, bir
Hint yapımı olan ve başrolünü Raj Kapoor’un oynadığı “Avare Mu” filmi olduğunu
düşünüyorum.
Bu türden olanlar ve sonradan gelen “Yeşilçam”
filmleriyle hiç ilgilenmedim; fakat son yıllarda yapılan çok başarılı Türk
filmlerini zevkle izliyorum.
Saray sineması orta büyüklükte olup, aynı
zamanda yurt dışından gelen orkestraların ve solo sanatçıların konserler
verdikleri güzel bir salondu.
Burada, çok ünlü sanatçıları dinledim: Cello ustası
Gaspar Cassado’yu, İspanyol gitaristi Andre Segovia’yı, ünlü piyanistlerden
Samson François’yı, Wilhelm Kempff’i, Alfred Cortot’yu büyük keman virtüözü
Yehudi Menuhin’i ünlü Arjantin tango orkestrası Astor Piazzola’yı, trompet
ustası Dizzy Gilespy’yi unutamam.
Saray sinemasında, heyecandan nefesimin
kesilerek dinlediğim Yehudi Menuhin’in resitalindeki bir olayı anlatmak
isterim:
Benim en beğendiğim keman virtüözü Jascha
Heifetz’dir; (Yaşa Hayfetz okunur) fakat hemen ondan sonra da Menuhin ve o
İstanbul’a gelmiş, Saray sinemasında resital verecek. Fakat bilet fiyatları o
kadar pahalı ki o sırada alacak durumum yok; kimseden borç almak da adetim
değil, pekala şimdi ne olacak?
Bu durumda, hayatımda sadece bir defa yaptığım
kurnazca bir plan düşündüm:
Resital, gece 21.00’deydi; onda önceki 18.30
seansına bilet alarak sinemaya girdim ve balkondan filmi seyrettim. Film
20.30’da bitti ve sinema normal bir şekilde boşaltıldı. Ben içerde kaldım ve
tuvalete girerek kapıyı kilitledim, beklemeye başladım: tam yarım saat! Bu
sırada bir görevli belirli aralıklarla iki defa gelip kapıya vurdu; hiç sesimi
çıkarmadım. Sonunda salon ve balkon konsere gelenler tarafından doldurulunca
ben de tuvaletten çıkarak kendime bir yer aradım.
Koltuklar numaralıydı; nereye oturacaktım? Yer
gösteren görevlilerden uzakta durmaya özen göstererek konserin başlangıcına
kadar dikkat çekmemeye gayret ettim ve konser başladığı an kapılar kapandı;
artık kimse gelemezdi. Ben de önceden gözüme kestirdiğim sahipsiz bir koltuğa
oturarak bu büyük virtüözü heyecanla dinlemeye koyuldum.
Bu türden solo keman resitallerinde, esas
sanatçıya eşlik eden bir de piyano bulunurdu ve o gece harika bir Menuhin
konseri dinledim. Planımı başarıyla uygulamıştım.
Tünele doğru yürümeye devamla, şimdiki Odakule’nin
karşısındaki Muammer Karaca tiyatrosunda, Cibali Karakolu’ndaki Komiser Cafer
rolüyle, her oyununda olduğu gibi Karaca, harikalar yaratıyordu.
Daha ilerde Hollanda Sefareti, ondan sonra da
SSCB – Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Sefareti yer alır.
Bu sırada Yordan tavuk-pilav lokantası vardı.
Dükkan, beyaz mermer kaplı masaları ve temizliğiyle dikkat çekerdi. Daha
Amerikan icadı olan sağlıksız fast-food (hızlı yemek) kültürü ülkemize
gelmediğinden, bu türden lokantalarda zevkli yemek yenilirdi.
Tünele doğru yaklaşırken sol tarafta Mayer,
karşı tarafında da Lion mağazaları yer alıyordu. Bunlar, zamanına göre en
kaliteli giyim eşyaları satan yerlerdi. Güzel, temiz ve çağdaş giyinmeye
meraklı olan annem, babamın pardösü, gömlek gibi eşyalarını bu mağazalardan
alırdı.
Genellikle gabardin kumaşından yapılan
pardösüler mevsimlik olup hafifti; kış gelince de içine “muflon” denilen yünden
yapılmış bir kılıf konulur ve düğmelerle tesbit edilirdi.
Böylece tek bir pardösü ile bütün sene
geçirilebilirdi. Gömlekler de yedek yakasıyla birlikte satılır ve zamanla
eskiyen yakalar değiştirilerek gömlek tekrar yenilenirdi.
Çocukluğumdan beri bana verilen eğitim tutumlu
olmak yönündedir; hala da öyleyim.
“Yerli Malı Kullan – Para Biriktir”
“Yerli Malı Yurdun Malı”
“Ak Akçe Karagün İçindir” gibi sloganları,
ünlü grafik sanatçımız İhap Hulusinin çizgileri eşliğinde hatırlarım.
Ülkemize, özellikle Turgut Özal döneminde
enjekte edilen “Tüketim Toplumu” hevesi bizi nerelere getirdi!
Bir süre önce, tesadüfen bir araya geldiğimiz
bir toplantıda karşılıklı konuşuyorduk. Konu ekonomimizin durumuna gelince
şunları söyledim:
“Çocukluğumda bize savurganlıktan kaçınmamızı,
borçlanmaktan uzak durmamızı, tutumlu olmamızı, zaruri olanların dışında yerli
malı kullanmamızı öğütlediler.”
deyince, karşımdaki iyi eğitim ve öğrenim
görmeyerek yerel kültürü içinde kalmış, fakat ticaret yaparak zengin olmuş bir
tüccar şöyle dedi:
“Onlar çook gerilerde kaldı; şimdi tüketici
toplum olduk; artık borçla harçla sürekli mal satın alıp tüketiyoruz, yeni
ekonomik düzen budur.”

Tüketici toplum
Gerçekten de öyle; “Borç yiğidin kamçısıdır”
diyerek ve insanları kışkırtarak savurganlığa özendiren yöneticiler ülkemizi bu
hale getirdiler.
Çiçek Pasajını anlatmaya gerek yok; orası, her
zaman canlı, neşeli, zevkli bir yerdir ve 50 yıldır da değişmeden aynen
yaşamaya devam ediyor.
Tünel’e yaklaşınca, sol tarafta SSCB Rusya
konsolosluğu ve onun karşısında da, içinde, İTÜ’den sınıf arkadaşım olan Nişan
Yaubyan’la birlikte kurduğumuz mimarlık büromuzun da olduğu Demir Han yer alır.
Sonra da karşılıklı olarak Markiz ve Lebon
pastaneleri giderek İsveç konsolosluğundan sonra da İstiklal caddesinin sonu:
Tünel!
Evet, istiklal Caddesi, yakın çevresiyle
birlikte, 50’li yılların ortalarına kadar Avrupai görünüm ve yaşam tarzıyla bir
sanat ve kültür merkezi durumundaydı.
Türk Sineması,
“Yeşilçam”ın Doğuşu
“Yeşilçam” Beyoğlundaki bir sokağın adı olup,
sinema acentalarıın bulunduğu yerdir.
1950’ye kadar, ülkemizde yerli-Türk sineması
pek gelişmemişti ve halkımız çoğunlukla Mısır filmleriyle yetiniyordu.
Gerçi, ender olarak Türk filmleri de
yapılıyordu; örneğin Aynaroz Kadısı, Tosun Paşa, Şehvet Kurbanı vb. gibi.
Muhsin Ertuğrul’un hem yönetmeni hem de Cahide
Sonku’yla baş rollerini paylaştığı “Şehvet Kurbanı”nı gördüğüm zaman 8-9
yaşlarındaydım ve Şehvet kelimesinin anlamını bile bilmiyordum; ama filmden çok
etkilenmiştim; öyle ki, trendeki kompartımanda Cahide Sonku’nun bacak bacak
üstüne atarak frikik vermesini; biraz da göğsünü açarak karşısında oturan
Muhsin Ertuğrul’u baştan çıkarmasını çok iyi hatırlıyorum; bir de filmin son
sahnelerini: Sefalet içine düşen baba’nın çocuklarına görünmekten kaçınarak
hazin sonuna doğru gidişini.
Filmin müziği de Çaykovski’nin keman
konçertosuydu, en sevdiğim eserlerden birisi.
O yaşlarda bir çocuk olarak çok beğendiğim bu
filmin, yıllar sonra Marlene Dietrich’in baş rolü oynadığı “Mavi Melek”
filminin Türkiye’deki versiyonu olduğunu öğrendiğim zaman üzülmüştüm.
50’lerden itibaren “Yeşilçam” filmleri büyük
bir hızla çoğaldı: Belgin Doruk, Sezen Sezin, Ahmet Mekin, Ayhan Işık, Muzaffer
Tema, Kenan Pars, Orhan Günşıray vb. jön’ler, Lütfü Akad, Metin Erksan, Atıf
Yılmaz, Osman Seden, Hulki Saner gibi yapımcı ve yönetmenlerle eserler
verdiler.
Vurun Kahpeye-Dudaktan Kalbe-Mahşere Kadar –
Kanun Namına-Küçük Hanım-Aşık Veysel’in hayatı vb. filmlerin yapıldığı
dönemlerdir.
1950’ler, Türk Sinemasında önemli atılımların
yılları olmuş, başarılı ve başarısız eserlerle 1990’lardaki uluslararası
standartlara yükselen sinemamıza bir temel oluşturmuştur.
Selim İleri, aşırı abartılarla bezenmiş olan
birçok filmin özünü, “Gramofon hala çalıyor” kitabında şakacı bir üslupla ne
güzel dile getirir:
“…. Bu Türk filmlerinde daima yıkımlar
yıkımları kovalıyor, hepsi kötü kalpli zengin insanlar yoksulların dünyasında
olanca vahşetleriyle gözüküyorlar, herkes birbirinden nefret ediyor, herkes
birbirini deli gibi seviyor, dansözler, rakkaseler oynuyor, ezan okunuyor, kör
kızlar, sakat delikanlılar horlanıyor, kör kızlar şarkı söylüyor, sakat
delikanlılar keman çalıyor, yaşlı kadınlar genç kızları gittikleri çıkmaz
yoldan geri döndüremiyorlar, yakışıklı ama serseri yaradılışlı genç adamlar
genç kızları iğfal ediyorlar, iyi kalpli zengin kadınlar bu kızları evlerine
hizmetçi olarak alıyorlar, haykırışlar işitiliyor, özellikle baş kadın
oyuncular hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar, mezarlıklar görünüyor, tabutlar geçiyor,
serviler gökyüzüne uzanıyordu.”
Yeşilçam, bir süre sonra bu olumsuz foto-roman
benzeri filmleri aşarak sanatsal değerleri olan eserler üretmeye başladı; hatta
bazılarına yurt dışında ödüller verildi.
1970’lere kadar çok sayıda film üreten
“Yeşilçam” birdenbire bir durgunluk dönemine girdi; fakat, özellikle 90’lardan
itibaren, aralarında sanatsal kalitesi yüksek olan filmler birbirini izledi.
Düşünüyorum da, “Şehvet Kurbanı’ndan, sonra
gördüğüm ilk Türk filmi “Susuz Yaz”; demek ki yaklaşık 20 yıl boyunca yerli
sinemamızdan uzak kalmışım.
Fakat, son onbeş yıl içinde çok sayıda
başarılı eserlerimizi izledim ve sinemamızın geleceğinden umutluyum.
Her sanat dalında, yerelliğin dar çemberini
kırarak dışa açılmanın, yerellikle birlikte evrenselliğin değerlerini,
teknolojisini ve metodolojisini özümseyerek eser yaratmanın kaçınılmaz olduğunu
düşünüyorum.