05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İstiklal Caddesi

    

Lise I’i, Ankara,  Atatürk Lisesi’nde; II ve III’ü de  Beyoğlu’ndaki Taksim Erkek Lisesi’nde okudum. Lisemiz, İstiklal caddesini dik olarak kesen Küçük Parmakkapı Sokağı’nın sonunda, üç katlı, küçük bir oyun bahçesi olan ve göze çapmayan, eski kargir bir binaydı. Taksim’den Galatasaray’a doğru yürürken, sola sapan ikinci sokağın başında durup bakıldığında, iki yüz metre kadar ilerde ön cephesi ve giriş kapısı görülen bina bizim lisemizdi; günümüzde hala yerinde duruyor.

Okula, herkes gibi tramvayla giderdim;  Maçka-Tünel tramvayı, Maçka-Teşvikiye-Nişantaşı-Harbiye-Elmadağ-Taksim hattını izleyerek Parmakkapı durağına, yaklaşık 15-20 dakikada varırdı. Bu tramvay iki vagondan oluşurdu. Öndeki çekici olan birinci mevki ve kırmızı renkteydi. Oturma yerleri siyah deri kaplanmış olup çok şık ve konforluydu; öğrenci bileti de beş kuruştu. Arkadaki vagon ise ikinci mevki olup yeşil renkteydi, oturma yerleri tahtadandı, öğrenci bileti de 3 kuruştu. İçinde dolaşan ve tahta kutuları içindeki biletleri kesen, biletçileri vardı. Tramvay sürücüsüne de vatman denilirdi.

Maçka-Tünel tramvaylarına çok şık ve bakımlı insanlar binerdi; özel otosu olanların sayısı az olduğu için, semt sakinlerinin çoğuna bu tramvaylarda rastlanırdı.

Günümüzde olduğu gibi öğrencilerin özel minibüsleri yoktu; hepimiz okula gidiş-gelişlerde tramvayı kullanırdık. Bu hat üzerinde Elmadağ’da Dame de Sion, sonra da İstiklal Caddesi çevresinde birkaç kız okulu vardı. Onlar da bizimle birlikte Maçka-Tünel tramvaylarını kullanırlardı. Doğrusu güzel yolculuklar olurdu.

İstiklal caddesinde yürümeyi, vitrinlere, sinema afişlerine, kitapçılara bakmayı çok severdim; hala da öyle. Ancak 40’ların sonlarında çekilmiş olan İstiklal caddesinin fotolarına baktığım zaman anılarımın beni yanıltmadığını görüyorum: İnsanlar daha iyi ve güzel giyimli, bakımlı ve çevresine karşı daha saygılıydılar.

Enis Batur, bir yazısında, Türklerin Konstantinopolis’i 1453 yılında; Pera-Beyoğlu’nu da 1953 yılında feth ettiklerini söyler.

Gerçekten de 1953 yılına kadar Beyoğlu, gerek binalarının mimarisi, gerekse yemek, içmek, eğlenmek kültürü ve gayri müslüm vatandaşlarımızın çoğunlukta olmasıyla bir Avrupa şehri görünümündeydi.

Sonra, neandertal adamları 7 Eylül 1955 günü vahşiyane bir saldırıyla Beyoğlu’nu istila edip yağma ettiler. Cumhuriyet tarihimizdeki bu kara günü, ayrıca detaylı bir şekilde anlatacağım.

O tarihlerde İstiklal caddesi bir sanat ve kültür zenginliği barındırmaktaydı.

İpek sinemasının bulunduğu binada Maya adında resim ve heykellerin sergilendiği büyük bir sergi salonu vardı; burada, kişisel ve karma sergileri zevkle incelerdim.

Taksim ile Ağa Camii arasında da “Kitap Sarayı” açılmıştı.  Burası, aydınlık, ferah ve geniş bir mağazaydı ve çoğunluğu Avrupa’dan ithal edilmiş olan kitap ve dergilerle doluydu.

Fırsat buldukça oraya gider ve sanki bir mabede giriyormuşçasına, vitrinlere baktıktan sonra, içerdeki kitapları incelerdim.

En çok ilgilendiklerim ise sanat ve mimarlık kitaplarıydı. Fakat bunlar da büyük ebatlarda olup, en iyi kağıda basılmış renkli resimleriyle çok pahalıydılar; onları satın almama imkan yoktu.

O mağazada, on yedi yaşında bir lise öğrencisi olarak Rönesans, Barok,  Empresyonist, Kübist, soyut vb. resimleri ve modern mimarlık örneklerinin renkli ve güzel reprodüksiyonlarını görüp algılıyordum; ne mutluluktu!

Nitekim, liseyi bitirdikten sonra, İTÜ Mimarlık Fakültesindeki öğrencilik yıllarımda kazandığım paralarla ilk işim, bu harika kitaplardan satın almak olmuştu.

Daha orta okul yıllarımda mimar olmaya karar vermiştim. Aile dostumuz olan mimar Ahmet Sabri Oran, resim yapmaktaki yeteneğimi görmüş ve mimar olmamı önermişti; belki de laf olsun diye söylemişti bunu. Ama geleceğim de böylece şekillenmişti.

Ahmet Sabri bey, ilerde hocam olacak Emin Onat’la birlikte, İsviçre ve Almanya’da iyi eğitim görmüş başarılı bir mimardı ve 50’li yılların ortalarında, bir süre de İTÜ’de hocalık yapmıştı.

Sırası gelmişken şunu açıklamak gereğini duyuyorum: İyi resim yapmak, her insan için çok güzel bir uğraştır ve pek çokları, özellikle emeklilik çağında kendini resme vermiştir ki, Winston Churchill de onlardan birisidir.

Mimar olabilmek için de iyi resim yapmak yararlı olabilir; fakat asla yeterli değildir.

Günümüzde iyi resim yapmak sadece bir beceri olmayıp, yüksek derecede entellektüel bir birikim gerektirir.

İstanbul’un en güzel sinemaları da İstiklal Caddesi üzerindeydi. Taksim’den Galatasaray’a doğru giderken önce sol tarafta Lale ve Yıldız; sonra Alkazar, karşısında Saray, İpek ve sokak içinde de Melek ve Ar sinemaları vardı. Bunlarda bir film seyrettikten sonra Budak pastanesinde “profiterol” yemek olağan ve sevdiğim bir şeydi.

Melek, büyük salonu ve balkonuyla çok güzel bir sinemaydı. Orada birçok güzel filmler gördüm: Örneğin Frederick Chopin’in hayatını konu eden film. Cornel Wilde Chopin’i, Marle Oberon da George Sand’i canlandırıyordu.

Lawrence Olivier ve Joan Fontaine’in yarattıkları “Rebecca”; Clark Gable ve Vivian Leigh’nin “Rüzgar Gibi Geçti”,  Linda Darnell’in oynadığı “Amber” filmlerini unutamam.

Yakışıklı Clark Gable, kadınlara karşı sert tavırlarıyla rol yapardı; bundan dolayı “Klark çekmek” argomuza girmişti. Günümüzde biraz “maçoluk yapmak” gibi anlamı vardı.

Yıldız sinemasında görmüş olduklarımdan “Sihirli Keman” unutamadıklarımdandır. Steward Granger’in, Nicolo Paganini’yi canlandırdığı bu eserde kadın sanatçı Phylis Calvert’ti. Paganini’yi çok sevdiğimden bu filmi defalarca görmüştüm: Özellikle şu sahneden çok etkilenmiştim:

Muhteşem bir salonda, Paganini, imparator Napolyon önünde konser vermektedir. Herşey yolundayken, kemanın akoru sırasındaki şanssızlıkta üç tel koparak sazın tek sağlam teli kalır. Fakat, dünyanın bu en usta keman virtüözü bozuntuya vermez ve tek tel üzerinden çalmaya devam eder; sonuç çok başarılıdır.

İmparator memnuniyetle salondan çıkarken Paganini güzel bir jest yaparak konçertosunun rondo bölümünü çalar; Napolyon da adımlarını bu güzel ritme ve melodiye uydurarak yürüyüşünü sürdürür ve hoş bir görüntü oluşur.

Caddenin devamında yeni açılan Atlas sinemasında da görmüş olduğum “Zenda Mahkumları” çok güzeldi; başrolde de Douglas Fairbanks Junior vardı.

Galatasaray’dan Tünel’e doğru giderken sağ tarafta da arabesk motifleriyle Elhamra sineması yer alıyordu.

Atlas sinemasının girişinin hemen solunda yer alan Kulis’ten de söz etmem gerekiyor.

Oldukça dar, uzun entim bir salondu; girişin hemen karşısında, zevkli bir barı ve Corc adında sempatik bir barmeni vardı. Corc, aynı zamanda müşterilerin arkadaşıydı da; onlarla şakalaşır, espirilerle tatlı bir hava yaratırdı.

Kimler yoktu ki Kulis’in devamlı müşterileri arasında; yazarlar, ressamlar, sanatçılar…

Türkçe tangolar ustası Celal İnce, o sıralarda Taksim Belediye Gazinosunda çalışıyordu, sonradan 1956 yılında ABD-Şikago’ya giderek yerleşti ve bir daha ülkesine dönmedi.

Ondan sonra tango dünyası Şecaattin Tanyeli ile Yaşar Güvenir’e kaldı ve kısa süre sonunda da tango dönemi neredeyse tümüyle kapandı.

Yaşar Güvenir’in sevilen şarkısı “Sensiz saadet neymiş” hala popüler bir parçadır; fakat ben onun pek tanınmayan “Ben ağlarken gülümserim” şarkısını daha çok severim.

Sırası gelmişken o yıllarda çok sevilen alaturka şarkılardan da söz edeyim:

Hemen aklıma “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin – Söyle canım ne dersin – vuslatın başka alem- sen bir ömre bedelsin”.. şeklinde devam eden şarkı geliyor.

Sonra: “Bu ne sevgi ah- Bu ne ıstırap- zavallı kalbim her zaman harap – Nasibim olsun – bir yudum şarap – Sun da içeyim -…

Hamiyet Yüceses “Bakmıyor çeşmi siyah” gazeliyle etrafı inletiyor, Zehra Bilir de halk türkülerini şakırdatıyordu:

“Diyarbakır şad akar – Hele yar zalim yar – Urfa Mardine bakar – Kız severim ben seni – Diyarbakır kızları – Hele yar zalim yar – Kibritsiz kandil yakar – Kız severim ben seni –”

diye akıp giden bu neşeli türküyü pek severim. Sonra, şunu da:

“Hamlacı başa – Reis dümene – Kalkın tayfalaaar – Celdük Rize’ye – Rinna rinna nay ah – Rinna rinna nay – Şunu da: Hapudi yar – hapudi yar – Hapudi hapudi hapudi yar – ...”

En popüler ses sanatçımız “Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan; Aşıka Bağdat sorulmaz, Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” vb. şarkılarıyla Münir Nurettin Selçuk’tu.

Yesari Asım Ersoy “Ömrümce o saf aşkını kalbimde yaşatsam”; ileride sanat güneşimiz olacak Zeki Müren de “Manolya” “Bir demet yasemen,” “Beklenen şarkı”; Necmi Rıza Ahıskan “Adalar Sahillerinde Bekliyorum”, şarkılarıyla gündemde olan sanatçılardı.

Alaturka müziğin üstatlarından Selahattin Pınar, Şerif İçli, Hamdi Tokay, Yorgo Bacanos, Udi Hırant, hatırlayabildiklerim.

Hafif Batı müziğinde Nat King Cole, Billy Ekstein, Frank Sinatra, Sarah Voughan, Ella Fitzgerald tepedeki sanatçılardı.

Kadife sesli Nat King Cole’un “Too young“ şarkısı dillerde olup, Frank Sinatra’nın “Nancy”, “Five minutes more” şarkıları ise dönemin en popülerlerindendi.

50’li yılların ortalarında, Elvis Presley ve onun popüler müzikteki devrimiyle tanıştık:

“Rock and Roll” (Sallan ve yuvarlan). Genç, yakışıklı, briyantinli, siyah saçları, abartılı, parlak fantazi kıyafetleri ve özel gitarıyla Elvis, sahnede çok hareketli dansları eşliğinde şarkılar söylüyordu.

Getirmiş olduğu yeni müzik türü, sahnedeki görüntüsü ve danslarıyla öncekilerden çok farklıydı, dolayısıyla kendisini sevenler olduğu gibi, onu hiç dinlemeyenler de vardı ki, ben de onlardan biriydim taa ki son zamanlarındaki baladlarına kadar!

Elvis’e gerek hızlı ritmi ve gürültülü müziği ve gerekse gençleri çıldırtan tahrik edici, seksi, saldırgan hareketleri nedeniyle “Elvis the Pelvis” (Kalça Elvis) adı takılmıştı; ancak sonraları tatlı, yumuşak ve duygusal baladlar da söyledi: Ünlü İtalyan şarkısı “O sole mio’yu (Güneşim),  “It’s now or never” (Şimdi ya da asla); yine Türkçe’de “Ey bülbül güzel kuş, şimdi sen nerdesin?” güftesiyle yorumlanan “Muss Ich Denn” adlı bir Alman folk şarkısını da “Wooden Heart” (Odun kalp) adıyla İngilizcesini okudu. Bunlardan başka “Love me tender”, “Are you lonesome tonight” gibi romantik ve duygusal şarkıları da çok güzel yorumladı.

Fakat toplumsal baskı, stress, aşırı kilo, uyuşturucu kullanımı vb. etkenler bu çok varlıklı ve popüler müzisyenin sonunu hazırladı ve 42 yaşında hayata veda etti.

Elvis’e biraz fazla yer ayırdığımın farkındayım ancak, o Frank Sinatra – Nat King Cole- Perry Como – Billy Ekstein – Tony Martin vb. gibi çok ünlü ve değerli balad ve slow müzik şarkıcılarına, değişik üslubuyla ilk karşı çıkan ve dünyaya kendini kabul ettiren kişi olarak önemlidir. Nitekim açtığı yoldan, ABD’de Chubby Checker, Paul Anka vb; Fransa’da Johanny Holliday, Türkiye’de Erol Büyükburç, İngiltere’de “Beatles” gurubu vb. gelişmiştir.

Fakat, az istisna ile, özellikle son yıllarda popüler müzik kalitesi o kadar düştü ki eline gitar alanlar şarkıcı ve besteci oldu.

Artık yarım yüzyıl önce bazı çevrelerden aşırı eleştiri ve tepki olan Elvis, günümüzdekilerle kıyaslandığında, parlak bir yıldız gibi durmaktadır.

1960 yılında, Fecri Ebcioğlu,

“C’est ecrit dans le ciel” (Göklerde yazılıdır) adlı şarkıyı, “Bak bir varmış bir yokmuş”

sözleriyle Türkçe’ye adapte etti.

Artık ülkemizde çalınan yabancı şarkılara kendi dilimizden güfteler yazarak Aranjman dönemi başlatılmıştı.

Yabancı dil bilmeyen şarkıcılarımız, şarkıların dilimize uyarlanmış melodilerini söylüyorlardı.

Serhat türkülerinden de “Tuna nehri akmam diyor – etrafımı yıkmam diyor – şanı büyük Osman Paşa, - Pilevne’den çıkmam diyor” ki bu şarkı, 27 Mayıs 1960 devriminde, devrimcilerin simgesel şarkısı olacaktı.

Diğer ünlü bir serhat türküsü de cengaverlerin “Estergon Kalesi”ydi.

Çok yıllar sonra, 1987’de, bu kaleyi görebilmek için Estergon’a gittim; artık kale falan kalmamıştı ama temelindeki bazı taşlar duruyordu.

Atlas sinemasının karşı tarafında, zamanın en ünlü otellerinden olan “Tokatlayan”  oteli vardı. Zemin katındaki “Degüstasyon” restoranında, cam kenarında, ünlü heykeltraş Kenan Yontunç oturur, kalın camlı gözlüklerinin ardından, küçülerek birer çizgi halinde görülen miyop gözleriyle İstiklal Caddesinden geçenleri seyrederdi.

Ressam Ercüment Kalmuk’u ve daha birçok ünlüleri orada sık sık görmek mümkündü. Bir süre sonra Tokatlayan oteli de yıkılarak tarihe karıştı.

Galatasaray Lisesi’nin karşı köşesindeki iki katlı köhne binada, zamanın ünlü erkek terzisi Konstantinidis’in küçük atelyesi vardı.

Kosti diye anılan bu kırmızı patlıcan burunlu usta terzi, daima tek tip elbise dikerdi: Vatkalarla genişletilmiş abartılı omuzlar, ince bel ve tabii kruvaze ceket. Bu ceketi giyenler üçgen vücutlu olurlardı. Ben de Kosti’de bir takım elbise diktirip geniş omuzlu olmuştum. Sonradan o salaş bina da yıkıldı.

İstiklal caddesini anlatırken Abanoz sokaktan da kısaca söz edeceğim: Bu sokak, hayat kadınlarının yaşadığı sokaktı. Ben de meraktan, ilk kez 17 yaşındayken bu sokaktan geçmiştim.

Daha öğlen olmamıştı, onun için çok tenhaydı. Biraz sıkılgan, biraz tedirgin bir şekilde yürüyordum.

Sokağın girişinde, kulübesi içinde görevli bir polis vardı. Çevrenin oldukça temiz, binaların zevksiz renklerle de olsa boyalı olduklarını hatırlıyorum.

Birdenbire, ilerde, sokağın ortalarında, bir kızı, evinin hemen önünde mayolu ve şezlonga uzanmış bir halde gördüm. Çok gençti; ince, zarif bir vücudu, solgun, makyajsız bir yüzü vardı ve siyah tek parça yüzücü mayosu giymişti.

Pahalı, lüks bir giyim mağazasının vitrinine konmuş bir manken gibiydi; fakat satılık olan üstündeki mayo değil, vücuduydu.

Böylesine genç, güzel bir kız neden ve nasıl buraya düşmüştü?

Önünden yavaş yavaş, biraz utanarak geçtim, yüzüne bakamadan. Ondan da bana hiçbir söz, davet falan gelmedi.

Utancım, onu bu hale getiren toplumun bir ferdi olmamdan kaynaklanıyordu.

Evet, o yıllarda Abanoz sokağının bile belli bir kalitesi vardı.

Yıllar sonra 1960’larda, hayat kadınlarını bu sokaktan alıp başka yere nakledeceklerdi.

Saray Sinemasında Ümmü Gülsüm ve Abdülvehab’ın başrollerini paylaştıkları Mısır filmleri oldukça sık oynatılıyordu. İnsanlarımız bu filmlere gider ve doyasıya ağlarlardı, bunlar Arabesk kültürün ilk habercileriydi. Fakat ben, İstanbul’da Arabesk kültürün başlangıcının, bir Hint yapımı olan ve başrolünü Raj Kapoor’un oynadığı “Avare Mu” filmi olduğunu düşünüyorum.

Bu türden olanlar ve sonradan gelen “Yeşilçam” filmleriyle hiç ilgilenmedim; fakat son yıllarda yapılan çok başarılı Türk filmlerini zevkle izliyorum.

Saray sineması orta büyüklükte olup, aynı zamanda yurt dışından gelen orkestraların ve solo sanatçıların konserler verdikleri güzel bir salondu.

Burada, çok ünlü sanatçıları dinledim: Cello ustası Gaspar Cassado’yu, İspanyol gitaristi Andre Segovia’yı, ünlü piyanistlerden Samson François’yı, Wilhelm Kempff’i, Alfred Cortot’yu büyük keman virtüözü Yehudi Menuhin’i ünlü Arjantin tango orkestrası Astor Piazzola’yı, trompet ustası Dizzy Gilespy’yi unutamam.

Saray sinemasında, heyecandan nefesimin kesilerek dinlediğim Yehudi Menuhin’in resitalindeki bir olayı anlatmak isterim:

Benim en beğendiğim keman virtüözü Jascha Heifetz’dir; (Yaşa Hayfetz okunur) fakat hemen ondan sonra da Menuhin ve o İstanbul’a gelmiş, Saray sinemasında resital verecek. Fakat bilet fiyatları o kadar pahalı ki o sırada alacak durumum yok; kimseden borç almak da adetim değil, pekala şimdi ne olacak?

Bu durumda, hayatımda sadece bir defa yaptığım kurnazca bir plan düşündüm:

Resital, gece 21.00’deydi; onda önceki 18.30 seansına bilet alarak sinemaya girdim ve balkondan filmi seyrettim. Film 20.30’da bitti ve sinema normal bir şekilde boşaltıldı. Ben içerde kaldım ve tuvalete girerek kapıyı kilitledim, beklemeye başladım: tam yarım saat! Bu sırada bir görevli belirli aralıklarla iki defa gelip kapıya vurdu; hiç sesimi çıkarmadım. Sonunda salon ve balkon konsere gelenler tarafından doldurulunca ben de tuvaletten çıkarak kendime bir yer aradım.

Koltuklar numaralıydı; nereye oturacaktım? Yer gösteren görevlilerden uzakta durmaya özen göstererek konserin başlangıcına kadar dikkat çekmemeye gayret ettim ve konser başladığı an kapılar kapandı; artık kimse gelemezdi. Ben de önceden gözüme kestirdiğim sahipsiz bir koltuğa oturarak bu büyük virtüözü heyecanla dinlemeye koyuldum.

Bu türden solo keman resitallerinde, esas sanatçıya eşlik eden bir de piyano bulunurdu ve o gece harika bir Menuhin konseri dinledim. Planımı başarıyla uygulamıştım.

Tünele doğru yürümeye devamla, şimdiki Odakule’nin karşısındaki Muammer Karaca tiyatrosunda, Cibali Karakolu’ndaki Komiser Cafer rolüyle, her oyununda olduğu gibi Karaca, harikalar yaratıyordu.

Daha ilerde Hollanda Sefareti, ondan sonra da SSCB – Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Sefareti yer alır.

Bu sırada Yordan tavuk-pilav lokantası vardı. Dükkan, beyaz mermer kaplı masaları ve temizliğiyle dikkat çekerdi. Daha Amerikan icadı olan sağlıksız fast-food (hızlı yemek) kültürü ülkemize gelmediğinden, bu türden lokantalarda zevkli yemek yenilirdi.

Tünele doğru yaklaşırken sol tarafta Mayer, karşı tarafında da Lion mağazaları yer alıyordu. Bunlar, zamanına göre en kaliteli giyim eşyaları satan yerlerdi. Güzel, temiz ve çağdaş giyinmeye meraklı olan annem, babamın pardösü, gömlek gibi eşyalarını bu mağazalardan alırdı.

Genellikle gabardin kumaşından yapılan pardösüler mevsimlik olup hafifti; kış gelince de içine “muflon” denilen yünden yapılmış bir kılıf konulur ve düğmelerle tesbit edilirdi.

Böylece tek bir pardösü ile bütün sene geçirilebilirdi. Gömlekler de yedek yakasıyla birlikte satılır ve zamanla eskiyen yakalar değiştirilerek gömlek tekrar yenilenirdi.

Çocukluğumdan beri bana verilen eğitim tutumlu olmak yönündedir; hala da öyleyim.

“Yerli Malı Kullan – Para Biriktir”

“Yerli Malı Yurdun Malı”

“Ak Akçe Karagün İçindir” gibi sloganları, ünlü grafik sanatçımız İhap Hulusinin çizgileri eşliğinde hatırlarım.

Ülkemize, özellikle Turgut Özal döneminde enjekte edilen “Tüketim Toplumu” hevesi bizi nerelere getirdi!

Bir süre önce, tesadüfen bir araya geldiğimiz bir toplantıda karşılıklı konuşuyorduk. Konu ekonomimizin durumuna gelince şunları söyledim:

“Çocukluğumda bize savurganlıktan kaçınmamızı, borçlanmaktan uzak durmamızı, tutumlu olmamızı, zaruri olanların dışında yerli malı kullanmamızı öğütlediler.”

deyince, karşımdaki iyi eğitim ve öğrenim görmeyerek yerel kültürü içinde kalmış, fakat ticaret yaparak zengin olmuş bir tüccar şöyle dedi:

“Onlar çook gerilerde kaldı; şimdi tüketici toplum olduk; artık borçla harçla sürekli mal satın alıp tüketiyoruz, yeni ekonomik düzen budur.”

 

Tüketici toplum

 

Gerçekten de öyle; “Borç yiğidin kamçısıdır” diyerek ve insanları kışkırtarak savurganlığa özendiren yöneticiler ülkemizi bu hale getirdiler.

Çiçek Pasajını anlatmaya gerek yok; orası, her zaman canlı, neşeli, zevkli bir yerdir ve 50 yıldır da değişmeden aynen yaşamaya devam ediyor.

Tünel’e yaklaşınca, sol tarafta SSCB Rusya konsolosluğu ve onun karşısında da, içinde, İTÜ’den sınıf arkadaşım olan Nişan Yaubyan’la birlikte kurduğumuz mimarlık büromuzun da olduğu Demir Han yer alır.

Sonra da karşılıklı olarak Markiz ve Lebon pastaneleri giderek İsveç konsolosluğundan sonra da İstiklal caddesinin sonu:

Tünel!

Evet, istiklal Caddesi, yakın çevresiyle birlikte, 50’li yılların ortalarına kadar Avrupai görünüm ve yaşam tarzıyla bir sanat ve kültür merkezi durumundaydı.

 

Türk Sineması,

“Yeşilçam”ın Doğuşu

“Yeşilçam” Beyoğlundaki bir sokağın adı olup, sinema acentalarıın bulunduğu yerdir.

1950’ye kadar, ülkemizde yerli-Türk sineması pek gelişmemişti ve halkımız çoğunlukla Mısır filmleriyle yetiniyordu.

Gerçi, ender olarak Türk filmleri de yapılıyordu; örneğin Aynaroz Kadısı, Tosun Paşa, Şehvet Kurbanı vb. gibi.

Muhsin Ertuğrul’un hem yönetmeni hem de Cahide Sonku’yla baş rollerini paylaştığı “Şehvet Kurbanı”nı gördüğüm zaman 8-9 yaşlarındaydım ve Şehvet kelimesinin anlamını bile bilmiyordum; ama filmden çok etkilenmiştim; öyle ki, trendeki kompartımanda Cahide Sonku’nun bacak bacak üstüne atarak frikik vermesini; biraz da göğsünü açarak karşısında oturan Muhsin Ertuğrul’u baştan çıkarmasını çok iyi hatırlıyorum; bir de filmin son sahnelerini: Sefalet içine düşen baba’nın çocuklarına görünmekten kaçınarak hazin sonuna doğru gidişini.

Filmin müziği de Çaykovski’nin keman konçertosuydu, en sevdiğim eserlerden birisi.

O yaşlarda bir çocuk olarak çok beğendiğim bu filmin, yıllar sonra Marlene Dietrich’in baş rolü oynadığı “Mavi Melek” filminin Türkiye’deki versiyonu olduğunu öğrendiğim zaman üzülmüştüm.

50’lerden itibaren “Yeşilçam” filmleri büyük bir hızla çoğaldı: Belgin Doruk, Sezen Sezin, Ahmet Mekin, Ayhan Işık, Muzaffer Tema, Kenan Pars, Orhan Günşıray vb. jön’ler, Lütfü Akad, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Osman Seden, Hulki Saner gibi yapımcı ve yönetmenlerle eserler verdiler.

Vurun Kahpeye-Dudaktan Kalbe-Mahşere Kadar – Kanun Namına-Küçük Hanım-Aşık Veysel’in hayatı vb. filmlerin yapıldığı dönemlerdir.

1950’ler, Türk Sinemasında önemli atılımların yılları olmuş, başarılı ve başarısız eserlerle 1990’lardaki uluslararası standartlara yükselen sinemamıza bir temel oluşturmuştur.

Selim İleri, aşırı abartılarla bezenmiş olan birçok filmin özünü, “Gramofon hala çalıyor” kitabında şakacı bir üslupla ne güzel dile getirir:

“…. Bu Türk filmlerinde daima yıkımlar yıkımları kovalıyor, hepsi kötü kalpli zengin insanlar yoksulların dünyasında olanca vahşetleriyle gözüküyorlar, herkes birbirinden nefret ediyor, herkes birbirini deli gibi seviyor, dansözler, rakkaseler oynuyor, ezan okunuyor, kör kızlar, sakat delikanlılar horlanıyor, kör kızlar şarkı söylüyor, sakat delikanlılar keman çalıyor, yaşlı kadınlar genç kızları gittikleri çıkmaz yoldan geri döndüremiyorlar, yakışıklı ama serseri yaradılışlı genç adamlar genç kızları iğfal ediyorlar, iyi kalpli zengin kadınlar bu kızları evlerine hizmetçi olarak alıyorlar, haykırışlar işitiliyor, özellikle baş kadın oyuncular hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar, mezarlıklar görünüyor, tabutlar geçiyor, serviler gökyüzüne uzanıyordu.”

Yeşilçam, bir süre sonra bu olumsuz foto-roman benzeri filmleri aşarak sanatsal değerleri olan eserler üretmeye başladı; hatta bazılarına yurt dışında ödüller verildi.

1970’lere kadar çok sayıda film üreten “Yeşilçam” birdenbire bir durgunluk dönemine girdi; fakat, özellikle 90’lardan itibaren, aralarında sanatsal kalitesi yüksek olan filmler birbirini izledi.

Düşünüyorum da, “Şehvet Kurbanı’ndan, sonra gördüğüm ilk Türk filmi “Susuz Yaz”; demek ki yaklaşık 20 yıl boyunca yerli sinemamızdan uzak kalmışım.

Fakat, son onbeş yıl içinde çok sayıda başarılı eserlerimizi izledim ve sinemamızın geleceğinden umutluyum.

Her sanat dalında, yerelliğin dar çemberini kırarak dışa açılmanın, yerellikle birlikte evrenselliğin değerlerini, teknolojisini ve metodolojisini özümseyerek eser yaratmanın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64102 - unknown - 38.103.63.57