Kodaman
Sokak 1954-1957
1953 yılının haziran ayında, İTÜ’den mezun
olduktan hemen sonra, Yük. Müh. Mimar olarak Amasya’nın Suluova ilçesinde
yapılacak olan Şeker Fabrikası ve sosyal tesislerinde çalışmak üzere gemiyle
İstanbul’dan ayrılıyor vapurla zevkli bir yolculuktan sonra Samsun’a, sonra da
trenle Suluova’ya varıyorum.
İki yıl kadar İstanbul’dan ve sevdiklerimden
ayrı kalacağım; ama olsun, bu büyük şantiyede mimarlık ve inşaat
mühendisliğinin pratiğini yapacağım.
Sabahları 06.00’da sirenlerle çalışmaya
başlayıp 18.00’e kadar devam eden; cumartesi ve pazarı da içine alan ve çok zor
koşullar altında geçen zaman sonunda fabrikayı bütün destek tesisleri ve sosyal
binalarıyla; lojmanları, oteli, lokantası, dispanseri, postanesi, spor
sahalarıyla bitmiş durumda teslim edip, inşaat ekibimizle birlikte İstanbul’a
dönüp yedek subaylık görevime başlıyorum.
Geçen zaman süresinde ailemiz, Vişnezade, Acı
Su ve Abacı Latif sokaklardaki ahşap binaların satılması üzerine, Nişantaşı,
Kodaman sokaktaki dört katlı kargir bir apartmanın ikinci katına taşınmışlar,
babamın müdürlük yaptığı Şeker Şirketi Talebe yurdu da Sultanahmet meydanı
yakınına nakledilmişti.
Nişantaşı’ndaki yeni çevremiz ve binamız,
gerek yapısı ve gerekse sosyal yaşamıyla eskisinden çok farklıydı; Evet, burada
fareler ve akrepler yoktu; ama Boğaziçi ve Altın Şehir manzaramız da yoktu!
Sokak insanlara değil fakat otomobillere aitti ve ağaçlar da yoktu. Sükunet
yoktu, gürültü vardı!
Binalarında, bedenleri tatmin eden konfor
vardı; ama insan ruhunu tatmin eden nitelikler yoktu.
Fakat artık ben de farklı bir durumdaydım: İlk
gençliğimin güzel günleri, lise ve üniversitedeki öğrencilik yıllarım geçmiş,
artık hayata atılmıştım.
Teşvikiye ve Nişantaşı’nda oturan eğitim ve
kültür düzeyleri yüksek ailelerin çocuklarından oluşan bir arkadaş gurubumuz
vardı: Tıp öğrenimi yapan Erol’un babası emekli bir hava generali, Erbay’ın
babası ise amiraldi.
İstanbul’a çok değerli hizmetlerde bulunmuş
olan Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfü Kırdar’ın oğlu Üner; babası, kendisi
gibi bir inşaat mühendisi olan Ateş, İTÜ’de mimarlık öğrenimi gören Tulgar;
sonra, Özer, Etyen, Behram, Engin, Haluk vb. çok değerli arkadaşlarımdılar.
Doğal olarak gurubumuzda Dame de Sion’da,
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde ve İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olan
bilgi, görgü ve kültür düzeyleri yüksek kız arkadaşlarımız da vardı.
Yukardı anlattıklarım, yalnızca Nişantaşında,
yakın çevremdekilerdi; serin yaz gecelerinde toplanır evimizdeki radyomuzdan ya
batı klasik, ya da caz müziği dinlerdik. “Voice of America” kısa dalga
üzerinden yayın yapar, program, Duke Ellington’un “Take the A train” parçasıyla
açılırdı.
Arkadaşlarımın evlerindeki pikaplardan da yeni
çıkan plaklardaki eserleri izlemek başlıca eğlencemizdi.
Zaman zaman da, evlerimizde danslı küçük
partiler düzenlerdik; alkollü içkilerin içilmediği bu toplantılarda, batıdaki
popüler şarkıların plakları eşliğinde dans eder, keyifli sohbetler yapardık.
Yıllarca süren bu arkadaşlıklarda, hiçbir
tatsız olaya tanık olmadım; her şey yerine ve adabına uygun olurdu. O sıralarda
da, Galatasaraydaki yerinde, M. Panosyan’dan, slow, lindy, mombo, ça-ça, tango
dans dersleri alıyordum.
Bazı arkadaşlarım, bu partilerde tanışarak
genç yaşlarda evlendiler.