İstanbul’un
Plajları
Yaz günleri yüzmek en sevdiğim spordu.
Nişantaşı grubumuz, sabahları Karaköy’den 9.15’te hareket eden vapurda
buluşurduk. İskelede, bizi Kadıköy tarafına götürecek iki vapurdan birisi
olurdu: ya Bağdat ya da Sahilbent. Bunlar yandan çarklı gemilerdi ve hafta içi
günlerde kalabalık olmazdı; biz de açıkta, üst güvertede toplanıp hangi plaja
gideceğimize karar verirdik.
Birçok seçenek vardı; Fenerbahçe, Moda,
Caddebostanı, Suadiye.
Bunlar arasından en çok sevdiğim, güzel
peyzajı ve iyi servisiyle Caddebostanı plajıydı.
Orada, kıyıdan bir hayli uzaktaki küçük bir
adacığa kadar yüzmek başarı sayılırdı.
Moda Plajında ise, deniz içine kurulup
sınırları ahşap kalaslarla belirlenmiş olan olimpik standartlardaki ölçüleriyle
bir yüzme havuzu ve atlama kulesi vardı.
Suadiye Plajı ise, oteli ve gazinosu ile daha
büyük bir tesisin parçası durumundaydı. Yandan çarklı gemimiz, sırayla bu
iskelelere uğrar, biz de istediğimiz yere çıkarak günün birkaç saatini deniz ve
güneşle, zevkli bir şekilde geçirirdik; 50’li yıllarda, İstanbul’un hemen hemen
her plajında deniz temizdi.
Boğazda ise Ortaköy’de yeni açılmış olan
Lido, yüzme havuzu, kabinleri, gazinosu ile çok güzel ve lüks sayılabilecek
modern bir tessiti. Deniz seviyesinden yüksekte olan havuzuna motorlarla deniz
suyu çekilir ve böylece su sürekli olarak tazelenirdi.
Gerek sosyal standardının ve gerekse kabin
ücretlerinin yüksek olması nedeniyle varlıklı insanların rağbet ettiği bir
yerdi.
Günlük kabin kirası olarak bir lira ödediğimi
hatırlıyorum; herhalde günümüzde on beş milyon liraya tekabül eder diye
düşünüyorum.
Ayrıca havuza değil, fakat denize yönelik bir
de atlama kulesi vardı ve tahminen yedi metre yükseklikteydi.
Bir defasında, ben de buradan denize atlayış
yapmıştım; tabii çivileme olarak, fakat daha suyun altındayken çok yakınımda
büyük bir mavnanın geçtiğini korkuyla izledim: Tekne, aniden burundan dönüş
yapmış ve kaptan beni görmemişti.
Taksim’den otobüslerle Tarabya Plajına da
giderdik; kaliteli bir tesisti, fakat Boğazın suları bana biraz soğuk gelirdi.
Kilyos’un temiz, fakat dalgalı deniziyle
farklı bir atmosferi vardır.
Büyükada’daki Yörük Ali ve Değirmen Plajları
da nadiren gittiğim yerlerdendi.
O yıllarda, Boğaz’dan çoğunlukla yelkenli
takalar Karadeniz’e gider, gelirlerdi ve gerek büyüklükleri, gerekse
biçimleriyle Boğaz’a pek yakışırlardı. Ara sıra büyük yolcu gemileri de
görülürdü. Bir gün, Dolmabahçe Sarayı önlerinde demir atmış çok güzel bir yolcu
gemisi gördüm. Beyaz rengi ve ölçeğiyle Sarayla çok uyumlu bir beraberliği
vardı.
Bu, Romanya’nın “Transilvanya” adlı gemisiydi;
sonradan onun “Besarabya” adlı bir kardeşinin de olduğunu öğrendim.
Bazı özel günlerde ve bayramlarda, türkülere
de konu olan taşkömür yakıtlı ünlü Yavuz zırhlımız Gölcük’teki üssünden
ayrılarak İstanbul’a doğru yol alırdı. Öncelikle çok uzaklardan Marmara Denizi
üzerinde, gökyüzünde yoğun kara dumanlar belirince onun gelmekte olduğunu
anlardık ve sonra da şanlı Yavuz’umuz, iki bacası ve ağır toplarıyla yavaş
yavaş ilerleyerek Dolmabahçe Sarayı önünde demir atardı.

Şanlı Yavuz zırhlımız 1950’lerde. Değerli
bir müze olabilecek kadar önemli anıları varken jilet oldu.
Birinci Dünya savaşına Almanya donanmasına
“Goben” adıyla katılan bu savaş gemisine, sonradan Osmanlı bayrağı çekilmiş ve
Osmanlı bahriye üniformaları giydirilmiş Alman askerleriyle birlikte
Karadeniz’e açılarak Sivastopol’u bombardıman etmiş ve böylece Osmanlı Devleti,
Almanya tarafında savaşa girmişti.
Uzun süredir sadece sembolik değeri olan
Yavuz, 60’larda, çağın gerisinde kaldığından parçalanarak yaşamına son verildi.
İnsan boyundaki beheri 11- ton olan 4
pervanelerinden birisi, hatıra olarak, Beşiktaş’taki Deniz müzesinin bahçesinde
sergilenmektedir.
50’li yıllarda, Boğaz’dan gelen geçen gemiler
arasında, İstanbul-Marsilya seferisini yapan “Ankara” vapurunun özel bir yeri
vardır.
O günlerde, uçakla yolculuk pek revaçta
değildi ve Avrupa’ya daha çok bu gemiyle gidilip gelinirdi.
Karaköy rıhtımında ayrılıklardaki uğurlama ve
karşılamalardaki kavuşma anları, hüzün ve mutluluğun tadıldığı anlardı.
O hüzün duygusunu Orhan Veli ne güzel anlatır:
“Bakakalırım giden
geminin ardından
Atamam kendimi denize,
hayat güzel
Serde erkeklik var, ağlayamam.”
Şirket-i Hayriye vapurları sonraki adıyla
İstanbul Belediyesi Şehir Hatları –Boğaz’a çok yakışan, özdeşleşen ve kimliğini
belirleyen araçlardı; kaldırılmış olmalarına üzülürüm.
Günümüzde bu vapurlar tekrar yapılıp sefere
konmalı; hem de aynı adlarla:
Güzelhisar, İnşirah, Kamer, Kalender vb.
Bacalarından püskürttükleri siyah kömür
dumanlarıyla bütünleşen bu güzel gemiler, Boğaz’ın kimliğinin önemli
simgelerindendir.
Günümüzde, deniz otobüsleriyle Adalara gitmek
bana hiç çekici gelmiyor; evet, hızlı olmasına hızlı, fakat o kadar!
50’lerde “Suvat” ya da “Ülev” adlı gemilerle
giderdik oralara; sıcak yaz günlerinde, kıçtaki açık güvertede, bir kahveyi
yudumlarken deniz havası ve manzarası eşliğinde yapılan yolculuğun keyfi nerede
vardır?
Bu türden gemiler tekrar sefere konmalı;
hayattan zevk almak isteyenler onlara, çabuk gitmek isteyenler de açılmayan
pencereli ve klimalı deniz otobüslerine binerler.
Boğaziçi şimdilerde tarihinin en çirkin
görünümünde ki, buna “Görsel kirlenme” de diyebiliriz. Bu durum da başlıca
aşağıdaki nedenlerden kaynaklanmakta:
-Yeşil doku sürekli olarak kemirilip
azaltılıyor.
-Çevredeki yapılar, küçük bir yüzdenin
dışında, çirkin, kaba, hantal ve ruhsuz.
-Büyüklüğü ve ölçeği hatalı binalar yapılmış.
Tarabya Oteli gibi.
-Yeşil doku ile binaların beraberliği dengesiz
durumda; binaların miktarı, yoğunluğu çok fazla.
-“Arazi Kullanımı” ve “Bölgeleme”, genellikle
iyi yapılmamış durumda.
Bunlar, bizim yaptığımız hatalar sonucundaki
değişmez, kalıcı çirkinlikleri doğuruyor. Bir de geçici çirkinlikler var:
Boğaz’dan çok sayıda gemiler geçmekte.
İçlerinde, boyları bir futbol sahasından daha uzun olan dev tankerler de var.
Bu gemiler, tasarım olarak nispetsiz ve çirkin oldukları gibi, “büyüklük” ve
“ölçek” olarak da Boğaz’a yakışmayan ve uygun olmayan varlıklardır, üstelik
çoğunun da boyaları dökülmüş ve bozulmuş durumdadır. Tabii tehlikelerini ve
diğer sakıncalarını dile getirmiyorum, onlar zaten bilinmektedir; burada
“geçici görsel kirlenmeden”, çirkinlikten söz ediyorum.
Oysa eskiden normal ölçülerde ve seyrek olarak
geçen gemiler çevreyi rahatsız etmez, hareketlilik ve canlılık getirirdi.
Zaman zaman da yelkenli mavnalar geçer, onları
seyretmek ve motorlarının hafif pat-patlarını duymak çok hoş olurdu.
Motorlu araçların hoş görülebileceği 50’li
yıllardaki durum günümüzde çok değişmiş ve artık otolar yüzünden şehirler
yaşanamaz olmuştur. Boğaz’da da, oto yolun sahilden geçirilmesi sonucunda,
yalıların dışında, insanların denizle ilişkisi kesilmiş olup, denizle birlikte
sakin, huzurlu ve mutlu bir yaşam kalmamıştır.
Modern şehircilik biliminde bu olumsuz durumu
düzeltmek mümkündür; fakat önce insanın ve onun mutluluğunun ön plana alınması,
sonra da çözümün bilinmesi, ondan sonra da onu uygulayabilecek irade ve gücün
olması gereklidir ki, bizde, bunlar mevcut değildir.
1958 yılında İstanbul’a davet edilen ünlü
şehircilik uzmanı Prof. Luigi Piccinato’nun sunmuş olduğu proje bu konuya çözüm
getirmektedir.

Piccinato’nun önerisi ışığında bir deneme E.
Kortan (1999)

Luigi Piccinato’nun önerisi (1957-1967).
Onun önerilerini temel alarak hazırlamış
olduğum projeyi yayınlattım. (Yapı dergisi, No: 213, s. 51-53, 1999).
Otoların yarattıkları tehlike; hava
kirlenmesi, gürültü de eklendiğinde günümüzdeki olumsuz durum ortaya çıkıyor.
Düşünüyorum da, eski İstanbul Vali ve Belediye
Başkanı; sinir ve ruh hastalıkları uzmanı olan Prof. Dr. Fahrettin Kerim
Gökay, yarım yüzyıl önce, klakson yasağı koydurmuştu, üstelik oto sayısı
bugünkünden beli de yüz defa daha az olmasına karşın.
İnanılması güç ama, sürücüler de bu yasağa
uyar, otolarını dikkatli sürerlerdi; hatta, dalgın yayaları uyarmak için sol
kollarını camdan dışarı sarkıtarak kapıya vururlardı.
Kendisi, aynı zamanda “Yeşilay”cı olduğu için,
alkollü sürücülerin bellerine şırınga sokup omurilikten su aldırır, yollara
tükürenlere, çöp atanlara, gürültü yapanlara ceza yazdırırdı.
Sanki masal gibi, değil mi? Evet, gerçekten
böyleydi; UYGAR BİR ŞEHİRDİ İSTANBUL o yıllarda ve İstanbullular da uygar
insanlardı.
Nüfusu bir milyondan bile daha azdı; iyi
eğitim görmüş kültürlü insanlar çoğunluktaydı.
İslam Çupi’nin deyimiyle “İstanbul, henüz
taşra çekirge sürülerinin işgaline uğramamıştı.”
Oysa günümüzde İstanbul’u, “İçinde on milyon
insanın yaşadığı üstü açık tımarhane” olarak tanımlayanlar bile mevcut.