Le
Corbusıer’nin İstanbul’u (1911)
O yıllarda İstanbul’daki evlerin büyük
çoğunluğu ahşap binalardan oluşuyordu.
Le Corbusier bunu şöyle dile getirir:7
“Istanbul’da her ev ahşaptır ve çatıları aynı
meyilde olup aynı cins kiremitle örtülmüştür. Bütün büyük binalar, camiler,
mabetler, kervansaraylar ise taştandır.
Istanbul’da veciz bir doku görülür; bütün
fanilerin evleri ahşap ve Allah’ın evleri ise taştandır.”
Le Corbusier, ilginç gözlemlerini şiirsel bir
şekilde ifade etmiştir: Ahşap, bütün canlılar, insanlar gibi organiktir;
geçicidir, ölümlüdür, fanidir. Fakat, ölümsüz Allah’ın evleri olan camiler ise,
ölümsüz bir malzeme olan taştandır, kalıcıdır gibi güzel bir mecazla kentin
dokusunu açıklamıştır.
Le Corbusier’nin 1911 yılındaki Istanbul’u az
çok değişiklerle 1940’ların sonuna kadar devam edebilmiştir. Örneğin Maçka,
Vişnezade, Beşiktaş, Serencebey vb. hep ahşap binalarla doluydu; tarihi
yarımada’nın da neredeyse tümü.
Ahşap binaların yıkılıp yerine
“yap-sat”çıların yaptıkları sağlıksız ve çirkin beton binaların gelmesi,
1950’den sonra Demokrat Partinin işbaşına gelmesiyle ivme kazanmıştır.
Le Corbusier’nin önerdiği Modern Şehirciliğin
temel ilkelerinden olan “Yeşil şehir” kavramını İstanbul’dan esinlenmeyle
oluşturduğunu söyleyebilirim. Önce, 1911’de gözlemlerine bakalım:8
“İstanbul’da evler ağaçlarla çevrilmiştir;
insan ve doğa arasında çekici bir dostluk vardır, heryerde ağaçlar olup,
aralarından mimarlığın soylu örnekleri yükselir.
Ağaçlar, bizim ruhsal ve fiziksel yönlerden
sağlıklı olmamıza yardım ederler.”
dedikten sonra kendilerini – Avrupalıları –
şöyle eleştirir:
“Biz ise ağaçları söküyoruz; İstanbul bir
meyve bahçesidir, bizim şehirlerimiz ise taş ocakları!”
Özellikle şu son cümleler bana, ahşap evimizin
arka bahçesini hatırlatır. Neler yoktu ki orada? Çeşitli meyve ağaçları: Nefis
meyveleriyle ayva, armut, incir, Trabzon hurması ve üzüm fidanları. Hepsi çok
kaliteli meyveler; hele iri, yeşil renkli, tatlı ve çok hoş aramolarıyla çavuş
üzümlerini unutamam. Zaten bir daha da onlara rastlamadım.
Günümüzde Bozcaada’da yetiştirilen sarı
renkteki tatlı üzüme de çavuş üzümü deniyor; oysa, gerçek çavuş çok farklıdır.
Le Corbusier, bir Osmanlı özdeyişini dile
getirir:
“Ev kuran, ağaç da diker.”
Herhalde bu ifade, Osmanlılarla birlikte
tarihe karışmıştır; yaptığım araştırmalarda hiçbir “özdeyişler” kitabında buna
rastlamadım. Gerçekte ise bunun tam tersini yapıyoruz:
“Ev kurulurken ağaçlar kesilir.”
Evet, ormanları yakarak, keserek yok edip
yerine çirkin beton ucubeler dikiyor ve sonra da “imar affı” çıkarıp suçluları
ödüllendiriyoruz.
Ee, oy avcılığı bu, kolay mı?
Le Corbusier Avrupa şehirlerini “taş ocağı”
olarak betimlerken, zamanla İstanbul da taş ocağı haline getirildi.
1948 yılında, İstanbul’a ikinci kez gelen
büyük mimar “Dünyanın en güzel şehri olan İstanbul’u bu derece
çirkinleştiriyorlar” diye dert yanar; ya günümüzün (2005) İstanbul’unu
görebilseydi?
İlginç gözlemlerinden birisi de camilerle
ilgili olandır.9
“Minarelerin sıcaklığı, basık kubbelerin
süküneti. Allah herşeyi görmekte, fakat yönlendirilmesi değişmemektedir.”
Allah, herşeyi biliyor, görüyor ve heryerde.
Buna karşın, cami mihraplarının eksenleri değişmez bir şekilde güney-doğu’ya
kıbleye yöneltilmiş durumda, neden?
Devamında gerekçesini de açıklıyor:10
“Müslümanlar ülkesindeki bütün camilerde bu
eksen, Kabe’nin siyah taşına doğru yönetilmiş olup, birleşmenin yüce bir
simgesidir.”
Le Corbusier, İstanbul ile New York’u
kıyaslayarak şunları yazar:11
“Büyük felaket: New York; yeryüzü Cenneti:
İstanbul. New York insanı heyecanlandırır, şoke eder. Tıpkı Alp dağlarının,
fırtınaların, savaşların heyecanlandırıp şoke ettiği gibi.
New York güzel değildir; pratik eylemlerimizi
karşılayabilir, fakat mutluluk duygumuzu da yaralar.”
O yeryüzü cennetine ne oldu? Neden ve nasıl bu
hale getirildi? Osmanlı insanı- atalarımız- güzel şehirler, güzel
kervansaraylar, hanlar, camiler, külliyeler, evler, konaklar; kısacası yüksek
estetik değerleri olan bir mimarlık yarattılar. Bu estetik duyarlılık süsleme,
yazı (hat), çini, minyatür, müzik, cam işleri vb. sanatlarda da mevcuttu.
Günümüzdeki insanımız “güzellik” kavramına neden bu kadar yabancı? Neden
baktıkları tarihi eserlerin derinliklerinde olan sanatsal ilke ve değerleri
göremiyorlar?
New york’taki ünlü bir mimarlık bürosundan
davet alıp, 24 yaşımda İstanbul’u terkederek New York’a ayak bastığım zaman ben
de o şoku yaşamıştım.
Yolculuk ettiğim “Constitution”
transatlantiği, sabahın alaca karanlığında “Hürriyet Heykeli” yanından ağır
ağır geçip limana vardığında dehşet içinde kalmıştım.
Le Corbusier’nin “Amerikan kirpisi” olarak
betimlediği bu insancıl olmayan kentte, sınırlı bir zaman süresi için de olsa,
nasıl yaşayacaktım?
Gerçekten de New York bir kirpiye benzetilebilir;
ve nasıl ki kirpinin üstünde sayısız dikenleri varsa New York’un üstünde de
sivri sivri dikenler gibi pek çok gökdelenleri vardır.
Ruhumu karartan bu şehirde ancak üç yıl kadar
kalabildim; üstelik sınırsız kalabilmemi sağlayan “yeşil kart”ım olmasına ve
dünyanın en ünlü mimarlık ofislerinde çalışmak ve iyi semtlerde oturmak
imkanına sahip olduğum halde!
Gökyüzünden doğu yönüne doğru uçup giden dev
yolcu uçaklarına bakar, onların içinde olmayı ve İstanbul’a – annem, babam abim
ve arkadaşlarıma bir an önce kavuşmanın hayalini kurardım.
Zaman zaman da, Manhattan’ın batı yakasındaki
Riverside Park’ına gider, Hudson nehrine ve karşı yakadaki New Jersey’e bakıp
İstanbul’u, Boğaz’ı düşünürdüm.

New York’a gemiyle ulaşan insanların
karşılaştığı şok eden manzara! Bu şehri tasarlayanların amacı, minimum arsa
alanına maksimum inşaat yaparak insan
kalabalığı depolamak ve “Izgara Plan”lı yol
şeması yaparak motorlu araçlara kolay hareket imkanını sağlamak. Sonuç: KABUS!
(Kaynak: Financial Times, feb. 26-2006).