Maçka,
Teşvikiye Ve Nişantaşı
Acı Su Sokak, Vişnezade semtiyle Maçka
arasındaki sınır çizgisinde yer alır. Bir taraftan eski ahşap evleri ve
geleneksel mütevazı yaşam kültürüyle Beşiktaş tarafına bağlıyken, diğer
taraftan da Spor caddesinin devamı olan Maçka caddesiyle de yeniliğin,
zenginliğin, burjuvazinin yeşerip geliştiği Teşvikiye ve Nişantaşı’na bağlıdır.
50’lere kadar askeri kışla olarak kullanılan
ve sonradan İTÜ’ye bağlı fakülte ve yüksekokullara verilen Maçka kışlasını, o
büyük ve etkileyici tarihi binayı geçtikten sonra, kimileri 20. yüzyılın
başlarında Avrupa kökenli neo-klasik; kimileri de çağdaş-modern üsluptaki
betonarme yapılarıyla Maçka ve Teşkikiye’nin gülümseyen yüzü görülür.
İşte, sol tarafta, önündeki geniş ve zengin
çiçeklerle bezenmiş bahçesi, ilginç, değişik ifadeli kütlesiyle İzmir Palas yer
alıyor. Binanın üzerinde kabartma harflerle mimarın adı yazılı:
J.D’Armi – Architecte
Bu eseri, daha lise öğrencisiyken bile
beğenir, başarılı bulurdum; mimar olduktan sonra da düşüncelerim değişmedi.
Modern mimarlık söylemi içinde yer almamasına karşın, gereksiz süslemelerden
arınmış olması ve yalın ifadesiyle Modernizm’e yaklaşmış bir eserdir. Mimarı
da, iftihar ettiği bu yapısına adını yazdırarak ölümsüzleşmiştir. Binaların ne
kadarında mimar adları yazılıdır?

Maçka’nın gülümseyen yüzü: İzmir Palas.

Teşvikiye Reassürans Binası’nın plazası.

Maçka Palas ve solunda Reassürans Binası.

İtalyan sefareti olarak yapılan bina teknik
ve meslek okulu oldu.
İzmir Palas’ın biraz ötesinde, Guilio
Mongeri’nin tasarladığı dev boyutlu gövdesi ve batı neo-klasik üslubuyla Maçka
Palas yer alır. Toplu konut-apartman olarak yapılan bu yapının birinci katında,
dış duvardaki bir plakada şu satırla yazılıdır:
“Ünlü şair-Abdülhak Hamit Tarhan 11 yıl oturduğu
bu dairede gözlerini kapadı. 13 Nisan 1937”
Maçka Palas’ın karşı tarafında yine
Mongeri’nin 1920 lerde İtalyan Sefareti olarak tasarladığı neo-rönesans
üllubundaki güzel bina yer alır.
Bu yapının, Maçka kışlasına çok yakın olması
dolayısıyla, dönemin padişahı tarafından, sefaret olarak kullanımına izin
vermediğini duymuştum.
Uzun zamandır kullanılmayan bu yapı 80’lerden
itibaren bir teknik ve meslek lisesi olarak kullanılmaktadır.
Oysa ben bu Avrupa kökenli klasik eseri hep
bir konservatuvar ve güzel sanatlar fakültesi olarak düşünürüm; onu bu yakışır.
Guilio Mongeri, bu ünlü İtalyan mimar,
1900-1930 yılları arasında aralıklı olarak İstanbul’da çalışmış, eserler
vermiş; aynı zamanda da GSA’da hocalık yapmıştır.
1927 yılında yerini Modern düşünceli bir mimar
olan Ernst Egli’ye terkedinceye kadar Avrupa neo-klasik-rönesans ve neo-Osmanlı
mimarlığını öğretmiş ve bu üsluplarda eserler vermişti.
İstanbul’da yaptıkları kabul edilebilir ama
Cumhuriyetimizin simgesi, yeni ve çağdaş Ankara, Ulus’taki Neo-Osmanlı
üslubundaki Ziraat Bankası’na ne demeli?
Gerçekten de oraya yakışmayan, orada olmaması
gereken bir binadır. Zaten bu yapı da Mongeri’nin sonunu getirmiştir.
İstanbul, 2500 yıllık tarihi boyunca pek çok
değişik usluplardaki binaları bünyesinde barındıran bir mozaik; bu çeşitlilik
ve çoğulculuk ona yakışıyor, adeta bütün mimari üsluptaki binaları içeren bir
müze-şehir gibi; ama Ankara çok farklıdır.
90’larda, Maçka Palas’a modern üslupta bir
komşu geldi: Reassürans Binası.
Mimarları Şandor Hadi ve Sevinç Hadi olan bu
eser, 80 yıllık Cumhuriyet mimarlığımızın en başarılı modern eserleri arasında
yer alır.
Mimarlar, yapının öz haklarından feragat
ederek binayı Maçka caddesinden geriye çekip önünde, halkın kullanımına açık
olan güzel bir plaza yaratmışlar, kentlilere ferahlık, güzellik ve mutluluk
sunmuşlardır.
Ben, birçok kimseden –ki buna bazı mimarlar da
dahildir – yapının komşusuna- tarihi Maçka Palas’a uyum sağlamadığı görüşünde
olduklarını duydum.
Peki, uyum, komşusu olan bina gibi olmak, ona benzemek,
onu taklid etmekle mi sağlanacak?
19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da gelişen Art
Nouveau (Jugendstil) akımının uzantısı olan Viyana merkezli “Sezession”
hareketinin parolası “Her çağa kendi sanatı, her sanatın kendi özgürlüğü”
şeklindedir.
Evet, Şandor ve Sevinç Hadi, 20. yüzyıl
sanatına ve onun özgürlüğüne uygun olan bir tasarımla ve Herakleitos’un
“Zıtlıklar yoluyla uyum” kavramına uygun olarak, monotonluk yerine çeşitlilik
sunup, kent dokusunu zenginleştirerek üstün başarıya ulaşmışlardır.
Büyük şairimiz Ahmet Haşim’in mimarlık ve
sanattaki gelişme ve çağdaşlıkla ilgili görüşleri ne kadar yerinde ve
doğrudur:13
“Maziye ait şekillere fazla rağbetin şu
fenalığı vardır ki, yaşayanları hayatllarından zevk almaz bir hale getirdikten
başka, gelecekten de ümidini keser. Arkaya baka baka, yere yuvarlanmaksızın
istenilen istikamette kaç adım gidilebilir? Ecdada hürmet, onları takilt
etmekle değil, fakat azim, zeka ve kabiliyette, onlardan hiç de aşağı
olmadığımızı ve bize bıraktıkları şeref mirasını omuzumuzda taşıyacak kuvvette
olduğumuzu göstermekle mümkündür.”
Bu düşünceyi Soren Kierkegaard’ın bir deyimi
ile de açıklamak mümkün:
“Hayatı geriye bakarak anlar; İleriye dönerek
yaşarız.”
Bunu mimarlığa uygularsak:
“Mimarlığı geçmişe bakarak öğrenir, İleriye
dönerek yaratırız.”
Maçka Palas’ın karşısında, Rum kökenli
vatandaşlarımızın işlettiği “Kıyık” pastanesi, temizliği, ürünlerinin lezzeti
ve çeşitliliğiyle ünlüydü.
Caddenin devamında Teşvikiye Camisini görürüz.
Bu yapı, girişinin olduğu esas cephesindeki İyonik-Korentiyen karışımı sütun
başlıkları ve batı neo-klasik özentisi cephesi ile bana sevimsiz ve itici
gelir; fakat karşısındaki sıra apartmanların birlikteliği çok güzeldir.
Aralarında Teşvikiye’nin kimliğini belirleyen
İspılandid, Belveder, Narmanlı, Teşvikiye Palas gibi eski fakat bakımlı
yapılarla, sonradan 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılan modern üsluptaki
apartmanların beraberliğini beğenirim.
Bu mimari eserler, farklı zamanlarda inşa
edilmiş olup her biri kendi zamanlarının estetik anlayışlarını ifade
etmektedirler ve böylece “Birlik içinde çeşitlilik” ilkesi doğrultusunda
başarılı bir bütün oluşturmuşlardır.
Teşvikiye ile Nişantaşı nerede ve nasıl
birleşir? Ben, ayrı olduklarını düşünmüyorum; onlar birbirlerinin devamıdır.

Teşvikiye Palas: Komşusunun cephesini örten
balkonlu duvarıyla.

Teşvikiye’den görünüş.
Teşvikiye Palas, mimar olarak asla
yapamayacağım türden bir bina olmasına karşın onu beğenir ve güzel bulurum.
Esas cephesindeki küçük balkoncuklar pratik
bir işleve cevap vermemesine karşın binayı süsleyen dekoratif öğeler gibidir.
Neredeyse yüzyıl önce yapılmış olan bu ve
benzeri yapıların nasıl bu kadar yıpranmamış ve temiz kalabilmiş olmalarına
şaşarım.
Ondan sonra da tarihi Teşvikiye karakolu
önündeki dikilitaşıyla selam durur.
Sağ taraftaki lise binalarını geçtikten sonra,
Valikonağı caddesine varmadan önce, bir zamanlar benim de müşterisi olduğum
“Venüs erkek berberi” çoktan kapanmış; onun yerine önce bir çiçekçi dükkanı
açılmıştı; şimdi o da yok.
Valikonağı caddesinde Nişantaşı’nı geçtikten
sonra Harbiye’ye doğru yürürken sağ taraftaki “Nuri Bey” apartmanının en üst
katına modern, dubleks bir daire yapmıştım; çok beğeni toplayan bu dairenin
sahipleri olan Aclan ve İnci Buharalı yakın arkadaşlarımdı; zaten onlardan
sonra bütün bina işyeri haline dönüştürüldü.
1962 yılında yapmış olduğum dubleks daire,
1980’lerde tümüyle yıktırılmış ve yerine şimdiki inşaat yaptırılmış olup
benimle hiçbir ilgisi yoktur.
Devamında, ahşaptan yapılmış güzel kapısıyla
Vali Konağı yapısı gelir ve onu da geçtikten sonra, Süleyman Nazif sokağıyla
kesiştiği köşede, zemin katında “Yekta” restoranın olduğu, mimar Vedat Tek’in
kendisi için yaptığı konut binası yer alır.
Cumhuriyet’ten sonra da birçok eserler veren
mimar, klasik Osmanlı mimarlık biçimlerini kullanarak, “I. Milli Mimarlık”
akımının yaratıcılarındandır.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaptığı bu ev de,
söz konusu akımın bir örneği olup kendi söylemi içinde başarılı bir eserdir.
Cumhuriyet kurulduğu zaman 51 yaşında olan
Vedat Bey, “Neo-Osmanlı üslubu geliştirerek mimarlığını sürdürmüştü; kendi evi
de bu üsluptadır.
Ancak Cumhuriyetimiz, eskiyi tekrar ve taklit
etmek yerine, her alanda olduğu gibi, mimarlıkta da yeni ve çağdaş bir atılım
beklemektedir.
Vedat Tek, bu modernist değişim ve atılımı
yapmamış ya da yapamamış; Cumhuriyet’in ilk on yılında da nostaljik, I. Milli
denemelerden sonra mimarlık sahnesinden çekilmiştir.
Benzer bir durum da Mongeri’nin kariyerinde görülür.
O da 20. yüzyılın başında İstanbul’a gelmiş ve aralıklarla 30 yıl kadar
çalışmış, Batı ve Osmanlı kökenli neo-klasik üslupta eserler vermiş, I. Milli
Mimarlık akımı içinde de yer almıştı.

Vali Konağı Caddesi’nde Mimar Vedat Tek
Konağı. Sol altta diğer bir görünüş.

Vali Konağı Caddesi’nde “Nuri Bey”
apartmanı (ortadaki bina).
Son eseri olan Bursa’daki Çelik Palas Oteli
için öğrencilerine:
“Modern yapayım dedim, olmadı; ben
yapamıyorsam size de yaptırmam.”
diyerek 1930 yılında GSA’daki hocalığından da
ayrılmış ve yerini çağdaş Türk mimarlığına çok önemli katkısı olan Ernst
Egli’ye bırakmıştır.
Her sanat ve bilim alanında yenilikleri
izlemek, öğrenmek ve uygulamak önem taşır; çağındaki gelişmelere uyamayanlar
sahneden silinir.
Kendilerini “muhafazakar-tutucu” ve
“gelenekçi” olarak tanımlayanlar, gerekli esneklik ve değişmeleri
sağlayamadıklarından donmuş kalıplar içinde kalarak ilerleyemez ve
gelişemezler.
Eğer Vedat Tek, Le Corbusier’nin 1923 yılında
yayımladığı “Vers Une Architecture” (Bir Mimariye Doğru) kitabını okuyup
oradaki fikirleri benimseseydi, belki de ülkemizde çağdaş modern mimarlığın
öncülerinden birisi olabilirdi.
Maçka caddesi ile Valikonağı caddesinin
kesiştiği kavşaktaki dikili Nişantaşı’nı geçerek Rumeli caddesinden devamla
sağda Şişli Halkevi, Kütüphanesinden yararlandığım, içinde değerli konuşmalar
dinlediğim ve bahçesinde basketbol oynadığım bir kültür merkeziydi.
Eminönü Halkevi de zaman zaman gittiğim,
içinde sosyal ve kültürel etkinliklerin yapıldığı bir yerdi. Cemal Reşit
Rey’in, Frederick Chopin’in eserlerinden oluşan güzel bir resitalini de orada
zevkle dinlemiştim.
Toplumun sosyal, kültürel ve sportif yaşamının
gelişmesinde çok önemli katkıları olan Halkevlerini de ortadan kaldırmak
Demokrat Parti’nin yaptığı olumsuz işlerden birisi oldu. Başbakan Adnan
Menderes bu icraatın gerekçesini şöyle açıklamıştı:14
“Halkevleri içtimai ve siyasi bünyemiz içinde
tamamiyle abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv halindedir.”
Tabii ki bunlar doğru değildi; asıl amaç İsmet
İnönü önderliğindeki CHP’den intikam almaktı.
Bu duyguyu, ilerki yıllarda, zaman zaman
konuştuğum Demokrat Parti’nin Ulaştırma Bakanı olan Seyfi Kurtbek’ten de
dinlemiştim.
T.C. Kara Kuvvetlerinden ayrılarak Demokrat
Parti safında yer alan Seyfi Kurtbek’te, İsmet İnönü nefreti o derece fazlaydı
ki, posta pulları üstündeki İnönü resmini siyah mürekeple kapattırıp, öylece
kullanıma sokturmuştu.
Evet, Demokrasi’den büyük umutlarla parlak bir
gelecek beklerken, kendimizi nefretin, kavganın ve intikam duygularının var
olduğu alaturka bir “Demirkıraasi” keşmekeşi içinde bulmuştuk.
Sonu, trajik bir hesaplaşmayla biten bu on
yıllık dönem tarih kitaplarında yazılıdır; ancak burada çok kısa olarak
Cumhuriyete ve Atatürk devrimlerine bağlı vatandaşlarımızı derinden yaralayan
bir olaydan söz edeceğim:
Demokrat Parti’nin gericilere verdiği
tavizlerden cesaret alan bazı çıkarcılar, kiraladıkları geri zekalı, tetikçi
neandertal adamlarının ellerine balyozlar vererek Atatürk’ün heykellerine
saldırttılar. Saldırılan o kadar çok arttı ki sonunda Demokrat Parti “Atatürk
Aleyhine İşlenen Suçlar” kanununu çıkartmak zorunda kaldı (1951).
1950-1960 dönemi, Türkiye için çok sancılı bir
dönemdir; pek çok hatalar yapılmıştır.
Beni çok etkileyen diğer bir olaydan da kısaca
söz etmek isterim.
Uluslararası düzeyde ün sahibi olan şairimiz
Nazım Hikmet 1950 yılında çıkarılan Af Kanunundan yararlanarak, 12 yıl 7 ay
süren hapis hayatından sonra serbest bırakılmıştı. Fakat sürekli olarak
izleniyor, baskı altında tutuluyordu. Yakın geçmişte kendisi gibi sol görüşlü
diğer bir aydın yazarımız olan Sabahattin Ali’nin vahşice öldürülmesi ve solun
devamlı olarak taciz edilmesi sonucunda kendi hayatının da tehlikede olduğunu
hissetmiş ve yurt dışına kaçmayı planlamıştı.
Sonradan akrabası olacak Refik Erduran’ın
deniz motoruyla İstanbul’dan Karadeniz’e çıkmışlar ve Nazım Hikmet oradan
geçmekte olan bir Romen vapuruyla Romanya’ya, sonra da Rusya’ya iltica etmişti
(1951).
Sürekli olarak anavatanına olan bağlılık ve
hasretini dile getiren şair 1963 yılında Moskova’da ölmüştür.
“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan
Seyir defterini başkası yazsın
Kubbeli çınarlı mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın.”
dizeleriyle vatanına olan duygu ve özlemlerini
dile getiren ünlü şairimiz, gerçekten de “o limana” çıkamamıştır.
Moskova’daki Novodeviçiy mezarlığında yatmakta
olan Nazım Hikmet, hala vatanına dönebilmenin umut ve beklentisi içinde.