Kore
Savaşı (1950)
II. Dünya Savaşı sona ereli henüz beş yıl
olmuştu ki, ülkemize göre, dünyanın öbür ucunda yeni bir savaş başlamıştı.
İnsanoğlu savaşmadan duramıyordu; bu genlerinde mevcut olan bir özellikti
sanki.
1950 yılında, Komünist rejimdeki Kuzey
Kore’nin, Güney Kore’ye saldırmasıyla başlayan savaşa, Birleşmiş Milletlerin
almış olduğu bir karara uygun olarak Türkiye de katıldı. Artık Kore’de, ABD ve
Güney Kore askerleriyle beraber, Türk askeri de savaşacaktı. Bir tugaydan
oluşan birliğimiz General Tahsin Yazıcı komutasında gemilerle Kore’ye
gönderildi.
Hepimiz, Mehmetçiğin kahramanca savaşarak
zaferler kazanacağından emin olarak cepheden gelecek haberleri heyecanla
bekliyorduk.
Nitekim öyle de oldu; birliğimiz Kunuri
kasabasındaki çarpışmalarda kahramanlık göstererek zafer kazanmıştı; ajans
haberleri böyle diyordu. Hepimizde sevinçle beraber bir endişe de vardı,
gerçekte durum nasıldı?
Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nin manşeti
şöyleydi: GENERAL TAHSİN SAĞ! Bu haberin altında da ressam Süruri’nin etkili
çizgileriyle temsili bir resim de yer almıştı:
Bu resimde Albay Celal Dora, beline Türk
Bayrağı sarılı bir durumda, Mehmetçiklerle beraber göğüs göğüse savaşırken
gösteriliyordu. Tugayımızın çok zor bir durumda kalmış olduğu belliydi:
Sonradan öğrendiğimize göre, ABD birlikleriyle
olan irtibatımız kesilmiş ve onlar geri çekilince bizimkiler düşmanın kuşatması
altında kalmışlardı.
Gerçekten de kuşatma, Mehmetçiğin olağanüstü
kahramanca savaşması sayesinde yarılmış ve Tugayımız kurtulmuştu; fakat çok
ağır kayıplar da vermiştik:
700 den fazla şehit ve 2000 den fazla yaralı.
Türkiye’nin bu özverisi NATO’ya kabul
edilmemiz yolundaki en büyük etkenlerden birisi olmuş ve ülkemiz kendisini
güvence altına almıştı. (1952).
Konuyla ilgili olarak bir olayı anlatmak
isterim: Yaz tatillerinde gittiğimiz Erdek’e yakın Ocaklar Beldesinin korucusu,
Koreli bir gazi olan Nazif’ti. Kendisi, bana bir anısını şöyle anlatmıştı:
“Kunuri savaşından sonra, uçsuz bucaksız bir
arazide tek başıma kalmıştım. Uzun bir süre bilinmeyen bir yöne doğru yürüdüm.
Açlık ve susuzluktan bitkin bir haydeyken uzakta, derme-çatma, çiftliğe benzer
bir dam gördüm, oraya doğru yürüdüm. Etrafta insan yoktu; belli ki onlar da
savaştan kaçmışlardı. Damın altında birkaç tane domuz gördüm, onlara doğru
yürüdüm. Domuzlar da aç kalmışlardı, onlara yiyecek birşeyler getirdiğimi
sanarak bana doğru geldiler; ben de süngü takarak domuza saldırdım ve işini
bitirdim.
Öylesine açtım ki hocam, domuzu oracıkta çiğ
çiğ yedim!
Nazif’e isabet eden mermilerden birisi
husyesine rastlamış ve yarısını kopartarak onu tek husyeli bırakmıştı.
Nazif bu haldeyken iki kere evlenmiş ve beş
çocuk yapmıştı. Düşünüyorum da eğer husyesi eksiksiz olsaydı acaba kaç çocuğu
olurdu?