Türkiye-Macaristan
Milli Futbol Takımları Karşılaşması 19 Şubat 1956
1956 yılının şubat ayında, İstanbul’da kış,
çok sert geçiyordu. O kadar çok kar yağmıştı ki Dolmabahçe Stadının kale
direkleri neredeyse tümüyle kara gömülmüştü. Bu durum, futbol sahası içindeki
rüzgar akımlarının bir sonucu olarak kar, kale direkleri ve ağları çevresinde
birikerek meydana gelmişti.
Macar Milli Takımı, başta, sonradan Real
Madrid’de futbol kariyerini üstün başarı ile sürdürecek ünlü Puşkas olmak üzere
Hidekuti, Buzanski, Lantoş, Grotris, Cibar, Bozik gibi bütün as oyuncularıyla
tam kadro gelmişti. Tek istisna ise “altın kafa” lakaplı sol iç oyuncusu
Koçis’di.
O sıralarda Macarlar dünyanı en iyi
takımıydılar: yüz yıldır kendi sahalarında Londra-Wembley’de yenilmemiş olan
mağrur İngilizleri orada 6-3 ve bu maçın Macaristan’daki rövanşında ise 7-1
yenerek perişan etmişlerdi. Almanya, Brezilya, İspanya karşısında da farklı
sonuçlarla maçları kazanmışlardı.
Hava muhalefeti dolayısıyla maç ileri bir
tarihe ertelendi ve İstanbul’a gelmiş olan Macar Milli Takımı, vakit geçirmek
için İzmir’e gönderildi. Belki de bizim yöneticilerimiz onları biraz yormak
istemişlerdi.
İzmir’de yaptıkları maçta, İzmir karmasını 8-0
yendiler; öylesine silindir gibi ezip geçen bir takım. Yaklaşık bir hafta sonra
İstanbul’a döndüler, hava düzelmiş, Dolmabahçe sahası temizlenmiş ve maça hazır
hale getirilmişti. Milli takımımız da hazırdı; tek seçicimiz Eşfak Aykaç,
takımımızı şöyle tertiplemişti.
Turgay (GS), Nusret (BJK), Naci (FB), Ahmet
(BJK), Ali (GS), Coşkun (GS), Mustafa (AG), Kadri (GS), İsfendiyar (GS), Metin
(GS), Lefter (FB).
Takımımız, Ankara Gücü’nden gelen “Beton”
namıyla maruf Mustafa’nın dışında, BJK-FB-GS karması şeklinde olup gerçekten de
form grafikleri en üst düzeyde oyunculardan kuruluydu. Fakat doğal olarak bütün
futbol otoriteleri Macarları favori gösteriyorlardı.

Efsane Takım: (soldan sağa) Kadri Aykaç
(GS), İsfendiyar Açıksöz (GS), Metin Oktay (GS), Lefter Küçükandonyadis (FB),
Mustafa Erkan (AG), Coşkun Özarı (GS, Ahmet Berman (BJK), Ali Beratlıgil (GS),
Naci Erdem (FB), Nusret Ülük (BJK), Turgay Şeren (GS) (Kaptan).
Maç günü hava çok soğuktu; iki-üç saat
öncesinden zorlukla stada girerek kapalı tribünde yerimi aldım. O zamanlar
maçlar daima gündüz oynanırdı; henüz geceleri sahayı aydınlatma düzeni
yapılmamıştı.
İlk devre Macarlar deniz tarafındaki kaleyi
almışlardı ve maçın başlama düdüğüyle birlikte bizi ablukaya aldılar, hemen
goller atmaya alışmış bir takımdı. Eşfak Aykaç da orta sahayı kalabalık
tutuyor, onlara geçit vermiyordu.
O devirde futbol, genellikle W.M. sistemiyle
oynanırdı; günümüze uyarlarsak 3-4-3 gibiydi. Kalede Turgay, geri üçlüde Ahmet,
Naci, Nusret; orta sahada Kadri, Mustafa, Ali, Coşkun; ileri üçlü’de de Lefter,
Metin, İsfendiyar yer alıyorlardı.
Macarlar genellikle yerden kısa paslarla,
ver-kaç’larla, üçgen örgüler yaparak oynuyorlardı. Zaten böylece, uzun ve
havadan paslarla oynayan İngilizlere iki maçta tam 13 (on üç) gol atmışlardı.
Takımımız, zaman zaman 7-0-3 düzenine dönerek
savunma yapıyordu; ve ileri üçlüde, santrforda Metin, sol açıkta Lefter, sağ
açıkta da İsfendiyar’la kontratak futbolu deniyordu.
İşte o sırada, geriden İsfendiyar’a uzun bir
pas geldi ve hızla koşarak adam geçen futbolcumuz, sağ açıktan havadan bir orta
yaptı ve top sol çaprazdaki Lefter’e doğru süzüldü; o da topun gelişine öyle
bir sol vole vurdu ki, bir füze gibi giden top, kaleci Grotris’in uçmasına
rağmen köşeden Macar ağlarına takıldı!
Öylesine bir gol sevinci ki stad yerinden
oynadı; fakat gol atsak da sonuç değişmeyecekti; Macarlar şimdi gollerini
sıralamaya başlarlardı. Böylece biraz umutlu; daha çok endişe ile maçı
izliyoruz.
Oyun aynı minval üzerine devam ediyor, onlar
bastırıyor, biz de savunma yapıyoruz.
Çok geçmeden, bu kez uzun bir pas, sol iç
yerindeki Lefter’e geldi; yanında yardımlaşabileceği arkadaşı yoktu ve o da
karşısındaki iki beki, Buzanski ile Lantoş’u öyle kısa çalımlar atarak geçti
ki, 18 pas çizgisi içine giren ve kaleci Grotris’le karşı karşıya kalan futbol
ordinaryüsümüzü durdurabilmek için onu arkadan çelmelemekten başka çareleri
kalmamıştı: Lefter yüzükoyun yerde, net bir penaltı! Eğer günümüzdeki kurallar
elli yıl önce geçerli olsaydı, onların bekinin de kırmızı kart görerek oyundan
atılması gerekecek, on kişi kalacaklardı.
Lefter topu penaltı noktasına koydu; herkes
nefesini tutmuş, staddan çıt çıkmıyor. O da, her penaltı vuruşunda yaptığı gibi
biraz gerildi ve yavaş koşarak topa sol ayağının içiyle vurup onu sağ üst
köşeye-çatal’a gönderdi.
Grotris uçmuş, fakat top ağlarla kucaklaşmıştı
bile. Düşünüyorum da, iki ayağına bu derecede hakim kaç futbolcu vardır?
Stad yıkılıyordu, artık bayağı ümitlenmeye
başlamıştık. Arkadan Metin de golünü atıp skoru 3-0 yapınca galibiyeti garantilemiştik.
Maçın sonlarına doğru Puşkas bir şeref golü
attı ve maç 3-1 zaferimizle bitti.
Stadtan çıktığım zaman bağırmaktan sesim
kısılmış ve paltomun da üstüne giymiş olduğum ince naylon yağmurluk
parçalanarak yok olmuş, sadece kollarımda bazı parçaları kalmıştı!
Bu tesadüfen kazanılmış bir başarı değildi; o
zamanlar çok iyi futbolcularımız vardı ve Eşfak Aykaç, gerek strateji, gerekse
taktik yönlerinden takımı çok başarılı yönetmişti.
Ertesi gün, bazı yabancı gazeteler maçı
Macarların 3-1 kazandıklarını yazmışlar, Türkler’in zaferine inanamamışlardı.
Büyük mutluluk yaşadığım o günden 28 yıl
sonra, 14 Kasım 1984’te yine aynı statta, İngiltere’ye 8-0’lık skorla
yenilgimizi işkence içinde seyrettim.
Gözlerim Lefter’i, Turgay’ı, Metin’i,
Kadri’yi, Coşkun’u… o efsane takımı aradı; çimlerde kramponlarının izine bile
rastlayamadım.
Bu da gittiğim son futbol maçı oldu.