Missouri
Zırhlısı İstanbul’da (1946)
II. Dünya harbinin bitmesiyle oluşan mutluluk
günlerimiz ne yazık ki çok sürmedi. Emperyalizme karşı mücadele veren Türkiye
ve Sovyetler Birliği 17 Aralık 1925’te Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık
Paktı İmzalamışlardı.
Ancak 1945’te Sovyetler Birliği bu anlaşmayı
tek taraflı olarak bozdu ve devamında Türkiye’den Kars, Ardahan topraklarının
bir bölümünü ve İstanbul Boğazında deniz ve kara üstleri istedi.
Tabii bu durum bizim için çok endişe
vericiydi; üstelik ABD ve İngiltere de, onlarla birlikte harbe katılmadığımız
için Türkiye’yi yalnız bıraktılar. Fakat Türkiye, dünya kamuoyuna, bir saldırı
halinde sonuna kadar savaşacağını bildirdi.
ABD ve İngiltere bu olay dolayısıyla,
Sovyetlerin emperyalist emelleri hakkındaki ilk işaretleri de görmüş oldular ve
Potsdam Konferansı’nda Türkiye’ye destek verdiler.
Krizin patlamasından yaklaşık (7) ay sonra ABD
Büyükelçimiz Münir Ertegün Washington’da öldü; ABD Hükümeti O’nun cenazesini,
dünyanın ikinci büyüklükteki savaş gemisi USS Missouri ve iki kruvazör
eşliğinde İstanbul’a gönderdi.
ABD’li general Mac Arthur, Japon imparatoru
olan Güneşin Oğlu-Hiro Hito’yu ayağına kadar, Missouri’ye getirtmiş ve
Japonya’nın “kayıtsız şartsız” teslimiyet belgesini orada imzalatmıştı. (1945)
Söz konusu savaş gemisinin böyle bir sembolik değeri de vardı.
Tabii bu olay, Amerika’nın Sovyet tehdidine
karşı Türkiye’ye destek anlamını taşıyordu ve böylece rahat bir nefes aldık.
Fakat aklımı kurcalayan bazı şeyler vardı:
-I. Dünya Harbinden yenik çıkan Osmanlı
İmparatorluğu, Sevr Anlaşmasıyla yok edilme noktasına getirilmişti; ve o
tarihte ABD Başkan olan Wilson, Türkler için şu sözleri söylemişti:

Missouri Zırhlısı’nın İstanbul’u
ziyaretinin çok önemli sembolik anlamları vardı; bu nedenle hatıra pulu bile
bastırılmıştı.
“Artık Türklerin, gelmiş oldukları yer olan
Orta-Asya’ya dönmelerinin zamanı gelmiştir. “
Evet, artık Türkler Anadolu’dan tümüyle
çıkarılmalı, kovulmalıydı!
Anadolu’dan çıkan ya da çıkartılan Ermenilerin
büyük çoğunluğu ABD’nin Kalifornayi eyaletine yerleşmişler, hatta orada “Küçük
Ermenistan” adını verdikleri bir yerde yaşıyorlardı.
Onların ve diğer Türk düşmanı olan Rumların da
etkin çalışmaları sonucunda ABD de de Türkler aleyhine böyle bir politika
oluşturulmuş ve bu da Wilson tarafından dünyaya duyurulmuştu.
-ABD, İstanbul’da ve Anadolu’dan diğer bazı
şehirlerinde “Amerikan Kolejleri” kurmuştu; bunların, bizim bilmediğimiz gerçek
amaçları neydi?
Bütün bunlar ve daha başka sebeplerden dolayı
ABD’nin “Dostluğuna” daima kuşku ile bakmaktayım.
Fakat ülkemizde, Amerika ve Amerikalılara
büyük bir hayranlık vardı.
Missouri (Misuri) zırhlısı İstanbul’a geldiği
zaman Abanoz sokağındaki hayat kadınlarının evleri boyanmış, kadınlara özel
bakım yapılmıştı.
Kızılordu’nun ülkemize karşı tehdit edici
durumuna tedbir olarak ABD, bize askeri ve ekonomik yardım kararı aldı ve 1947
ilkbaharında ABD başkanı Harry Truman, anlaşmayı imzaladı; yardımı da Dışişleri
Bakanı olan Marshall (Marşal) denetleyecekti; bu nedenle “Marşal yardımı”denildi.
Marşal yardımının ilk bölümü 1947 yılının
sonbaharında yurdumuza ulaştı. Yardım, birçok değişik eşyalardan ve askeri
malzemelerden oluşuyordu. Artık ABD yapımı yeni askeri araçlar şehirlerimizde
dolaşıyor, asker ve subaylarımızın giysilerinde de değişiklikler ve yenilikler
görülüyordu.
Babaları subay olan arkadaşlarımın
ayakkabıları bile değişmişti:
İki tür ayakkabı vardı: Adını, ABD başkanı
olan Roosevelt’ten (Ruzvelt) alan ayakkabıların altı kauçuk, deriden ve
kahverengindeydi. Bunlar, bot biçimindeydi.
Diğer türün adı da, İngiliz Başbakanı olan
Churcill’di. (Çörçil). Bunların rengi siyah olup kösele tabanlıydı.
Evet, artık “Sümerbank’ın yaptığı ve pençesi
kabaralı geleneksel postal’ımızın yerini bu iki tür bot almıştı.
Fakat ilginçtir, subaylarımıza verilen bu
botları, onların çocuklarında da görüyordum.
Ancak anlaşmanın bir maddesine göre, ordumuza
yardım adı altında verilen silahlar ve diğer askeri malzeme, ABD’nin bilgisi ve
onayı alınarak kullanılabilecekti.
Türkiye tarafından o sırada pek önemsenmeyen
bu madde, ilerde, 1964 Kıbrıs’a müdahale kararı üzerine, çok sıkıntılar
doğuracak ve arkadan da ABD Başkanı Lyndon Johnson’un (Lindın Cansın) kınamalar
ve suçlamalarla dolu mektubu Türk yetkililere gönderilecek ve devamında da
ambargo uygulanacaktı.
1950’de iktidar olan Demokrat Parti
hükümetinde Amerikan hayranlığı o ölçüdeydi ki yöneticileri Türkiye’yi de
“Küçük Amerika” yapmak sevdasına kapılmışlardı.
Söz konusu yardım çerçevesinde ülkemize çok
miktarda ABD’li uzman, teknisyen, subay, asker de gelmişti; bunlar Türk
topraklarında fakat Türkler’in giremediği sıkı kontrol altındaki mahallelerde
yaşıyor ve her türden mal, yiyecek ve içeceklerini (PX) denilen özel
marketlerinden alıyor, özel sinema ve eğlence yerlerini kullanıyorlardı.
Çocukları için kendi okullarını bile yapmışlardı.
Bu insanların işledikleri suçlar için de Türk
Yasaları ve Adaleti geçerli değildi.
1950’li yılların ortalarında, ülkemizdeki
ekonomik sıkıntı, yokluklar ve karaborsa had safhadaydı.
Amerikalı askerler ve uzmanlar, görevlerini
tamamlayıp giderlerken, kullanılmış eşyalarını haraç-mezat satarlar ve yokluk
içindeki halkımız da bunları kapışarak satın alırlardı.
Babam, yaş haddinden dolayı 1956 yılında
emekli olmuş ve kendisine ikramiye olarak 10.000 TL (on bin TL) verilmişti.
Evine ve ailesine çok düşkün olan annemin
isteği üzerine, mutfağımızdaki geleneksel “Tel dolap” yerine bir buzdolabı
(soğutucu) satın almamıza karar verildi.
Ancak o tarihlerde döviz yokluğu nedeniyle
piyasada ithal dolaplar mevcut olmadığı gibi ülkemizde onları üreten fabrikalar
henüz kurulmamıştı. Tek çıkar yol, ikinci el bir dolap satın almaktı. Ülkemizi
terk eden bir ABD’li ailenin evindeki mezata katılan babam, ikinci el bir
buzdolabı satın almak için, emekli ikramiyesi olan 10.000 T.L. kadar teklifini
yapar; ancak dolaba, 12.000 TL. veren başka birisi sahip olur.
Bu olaya çok üzülen anneme bir sürpriz
yaparak, ülke dışından getirdiğim yepyeni bir buzdolabını mutfağına
yerleştirdim ve O’nun mutluluğunu paylaştım.
Amerika’nın etkisi o boyutlardaydı ki örneğin
elma ağaçlarımız aşılanarak, Amasya elmalarımız yerine “Starkin” ve “Golden”
tipi elmalar ön plana geçmişti; manavlar artık “Vaşington” portakallar
satıyorlardı.
Ünlü “yarımca” kirazlarımızın yerini
“Napolyon” kirazları almıştı.
Türk insanı, ABD ürünleri olan “Coca-Cola”
“Hamburger”, “Blu-cin” (Blue Jean) ile tanışmış ve onları benimseyerek hayatına
katmıştı.
DP yönetiminin sebep olduğu yokluklar
“Karaborsa” dönemini doğurmuştu; örneğin otomobiline bir parça almak için
acentaya giden vatandaş “yok”la karşılanıyor; fakat aradığı parçayı nerede
bulacağının adresi veriliyordu. O adresten de fahiş fiyat karşılığında satın
alınabiliyordu.

Missouri zırhlısı boğaziçi sularında, 1946.
DP bu yolla, pek çok “vurguncu insan”,
“Karaborsa zengini” yaratmıştı.
Bu dönemde pek çok açıkgöz vatandaş “köşeyi
dönerek”, “yolunu bularak” çalışmadan zengin olmuşlardı.
Missouri’nin İstanbul’a gelmesiyle başlayan
ikili ilişkilerimiz, inişler-çıkışlarla o günden beri devam edegelmekte; evet
1946 yılında Dolmabahçe’de sevinçle karşıladığımız “coni”leri, bu kez 1968’de
yine Dolmabahçe’de nefretle denize döktük!
Bununla da kalmayarak, 1969 yılında, Ortadoğu
Teknik Üniversitesi’ni ziyaret eden ABD Büyükelçisi Robert Kommer’in ABD
bayraklı makam otosunu da Rektörlük Binası önünde yaktık!
(Bu vesile ile o günlerde öğrencim olan baş
aktör Ahmet Sönmez’i tebessümle anıyorum!).
İngilizler ne kadar doğru söylemişler:
“Ülkeler arasında ebedi dostluklar ya da ebedi düşmanlıklar yoktur; ebedi
menfaatler vardır.” diye!
Beşiktaş Şeref Stadı
Bize yakın olan ve zamana göre değiştirilen
adlarıyla önce CHP devrinde İnönü, sonra DP döneminde Mithatpaşa, sonra da
Beşiktaş olan Dolmabahçe stadının inşaatı daha bitmediği için, futbol maçları
Beşiktaş’ın Şeref Stadında oynanırdı. Burası yanmış ve harabe halindeki Çırağan
Sarayı’nın kuzeyindeki boş alandı. Deniz tarafında açık, karşısında da kapalı
tribünleri vardı ve seyirci kapasitesi de tahminen beş-yedi bin civarındaydı.
Zemini toprak olup yağmurda, çamurda yürümenin
bile problem olduğu bu “bakla tarlası” gibi yerde futbol oynamak çok zordu;
üstelik toplar meşinden olduğu için suyu emer ve çok ağırlaşırdı. Burada birçok
maç seyrettim yürüyerek Spor caddesinden Beşiktaş’a iner, oradan da stada
ulaşırdım. Çevre o kadar sakin ve güzeldi ki, bu yürüyüşü çok severdim.
Stad, her şeyiyle çok ilkeldi: Oyuncular
Çırağan Sarayı’nın harabeleri içinde soyunur, hazırlık yapar, sonra da
kuzeydeki kapıda sıralanır ve yaklaşık 2.5 metre yükseklikteki merdivenlerden inerek stada koşarlardı.
Koyu Beşiktaş’lı olan Mümtaz Soysal hocamız
bir yazısında Kartalların merdivenlerde inişini “denize açılan bir donanma”ya
benzetmişti; gerçekten de o yıllar muhteşemdi Beşiktaş, hele forveti:
Sabri-Hakkı-Kemal-Şeref-Şükrü diğerleri de
Etem-Yavuz-Dr. Vedii-Çengel Hüseyin-Yani-Çaçi idi.
O Şükrü ki, sonradan İtalya’da, Lazio ve
Palermo’da futbol oynadı; gol kralı oldu.
İtalyanlar onu, rayları üzerinde hızla giden
trene benzettiler. Burada bir olayı nakletmek isterim:
Yıllar sonra Şükrü futbol hayatını bitirmiş,
yurda dönmüş ve zamanla da çok kilo almış ve göbeklenmişti.
Almanya ile yapacağımız bir milli maç için
oraya gidecek kafileye, moral vermesi için Şükrü de dahil edilmişti. Almanya’ya
gidildi, maçtan sonra Şükrü, futbolcularımızı bir İtalyan restoranına götürür.
Kapıda onları karşılayan garson Şükrü’ye
“Biraz bekle, sana sağlam bir sandalye getireyim” der. Şükrü’nün, standart
sandalyaya oturursa onu kırabileceğini düşünmüştür ve kaba bir sandalye getirerek
Şükrü’yü oturtur. Şükrü’nün biraz canı sıkılır, fakat lokanta sahibi İtalyan,
Polermolu’dur, onunla biraz konuşmak ister ve garsona çağırmasını söyler.
Birazdan obez Palermolu patron önlüğü ve elindeki havlusuyla gelir. Şükrü,
futbolcularımız önünde biraz hava atmak ister ve yemekleri ısmarladıktan sonra
patrona:
“Ne haber ben, Palermolu futbolcu sol açık
Türk Şükrü, hatırladın mı? diye sorar.
Adam tuhaf tuhaf bakar:
“Tanıyamadım der, Şükrü incecik bir
delikanlıydı; sen ise bir bidona benziyorsun” der.
Şükrü biraz bozulur, ama devam eder:
“Biraz kilo aldım, o kadar” der. Palermolu
obez ısrarcıdır:
Peki, der, söyle bakalım, antrenörünüz kimdi?
“Vialli” diye yanıtlar Şükrü. Yanıt doğrudur,
adam duraklar:
“Peki der, kümede kalmak için yapılan o müthiş
maçı anlat.”
Şükrü bir an düşünür ve anlatır:
Palermo’nun kendi sahasında oynadığı ligin son
maçıdır ve kazanamazsa küme düşecektir. Maçın son dakikalarında durum hala
sıfır sıfırdır ve o sırada Palermo bir penaltı kazanır. Antrenör, penaltıyı
atması için Şükrü’yü gösterir. O da topu penaltı noktasına koyar ve çok sert
bir şut çeker. Fakat, kaleci, harika bir refleksle uçmuş ve topu kornere
atabilmiştir. O şokla yıkılan Şükrü’nün yanına bir takım arkadaşı gelir ve ona
“Sen artık ölü bir adamsın, Mafya seni sağ bırakmaz” der.
Şükrü topu alır ve korner atmak için köşe
noktasına koyar. Maçın bitmesine saniyeler kalmıştır; Şükrü, o ünlü falsolu
korner vuruşunu yapar ve top kimseye değmeden kaleye girer. Maç bitmiş, Polermo
1-0 kazanarak kümede kalmayı başarmıştır.
Palermolu Patron o heyecanlı anı tekrar yaşar
ve ağlayarak, Şükrü’nün boynuna sarılır.
Şükrü, der “Sen gol kralı oldun, çok para
kazandın, onları ne yaptın?”
Şükrü eliyle göbeğini hafifçe okşayarak:
“Hepsi burada duruyor” der.
“Hatırlar mısın, Palermo’da evinin kapısı
önüne paketlerle tatlılar, börekler bırakırlardı?"
“Haa, evet, tabii”
Palermo’lu Patron biraz gurur, biraz da
utangaçlıkla:
“Onları sana ben getirirdim” der.
(İtalyanlar Şükrü’ye Sukru derlerdi??
Şükrü’yü Ankara’da, İstanbul’da pek çok defa
seyrettim; efsane futbolcularımızdan birisiydi. Ne yazıktır ki futbolu
bıraktıktan sonra aşırı şişmanladı ve hayata erken veda etti.
Fenerbahçe futbol takımı, Şeref Stadı’na bazen
deniz yoluyla, özel bir motorla gelirdi. Fenerbahçe taraftarları motorun
yanaşacağı rıhtımda toplanır, taa uzaktan içindeki oyuncuları seçmeye
çalışırlardı:
Cihat-Murat-Ahmet-Selahattin-K. Halil Samim-
K. Fikret- Erol-Suphi- Lefter- Halit. Evet, bütün as oyuncular vardı;
Fenerliler mutluydu.
Ben İstanbul takımlarını tutarım; İstanbulspor
dahil. Kendi aralarında maç yaptıkları zaman da hangi takım daha güzel ve
centilmence oynarsa onun kazanmasını isterim. Fakat futbol bu, her zaman da
güzel oynayan takım kazanamıyor ki.
İlk gençlik günlerim Ankara’da geçtiği için
Gençlerbirliği’nin de kalbimde ayrı bir yeri vardır: Sonradan Fenerbahçe’ye
giden sol bek Ahmet’li, kaleci Erdal’lı; hele büyük futbolcu, kaptan Hasan
Polat’lı takımı ne kadar heyecanla izlerim.
Erdal, Fenerbahçe’de oynarken çok talihsiz bir
olay oldu: yabancı bir takımla yapılan maçta, Erdal, rakip santrforla karşı
karşıya kaldı ve topu tutmak için ayaklarına doğru hamle yaptı. O sırada da
oyuncu vuruşunu yapmıştı ve tekmesi top yerine Erdal’ın tam yüzüne geldi.
Ne yazık ki Erdal’ın yüzü parçalanmıştı. Baygın
halde götürülen sporcumuzun tedavisi yapıldı; fakat, kazanın izleri yüzünde
kalıcı oldu.
Elli yıl önce günümüzdeki estetik cerrahisi
olsaydı, çok yararlı olabilirdi. Kaza, Dolmabahçe Stadında, deniz tarafındaki
kalede, çok yakınımda olmuştu; bunun üzüntüsünü hep hissederim.
Galatasaray’da Gündüz, Turgay, Kadri, Bülent,
İsfendiyar, Naci en beğendiğim sporculardı.
Gündüz, uzun boyu ve güçlü vücudu ile rakip
kalecilerin en korktuğu santrfordu; özellikle kafayla attığı goller unutulmaz.
Kendisi, Atatürk’ün üç Ali’sinden birisi olan
Kılıç Ali’nin oğluydu; iyi eğitimli, kaliteli bir sporcuydu. Milli takımımızın
Çin’i, 4 golle yendiği maçta birkaç golümüzü kafayla atmıştı.
Turgay, kaleci Erdoğan’ın çok erken vefatından
sonra Galatasaray kalesini devraldı ve Cihat’tan sonra o da adını, futbol
tarihimize altın harflerle yazdırdı.
Cihat, “çizgi” kalecisi; Berlin’de Alman milli
takımını (2-1) yendiğimiz maçtan sonra, Berlin Panteri ünvanını alan Turgay da
“18 pas alan” kalecisi olarak ün yapmışlardı.
Şeref Stadındaki anılarım çok fazla; ama bu
statta unutulmaz bir maçı anlatacağım:
Soğuk bir kış günü, karla karışık yağmur
yağıyor. Orta Avrupa’nın ünlü takımlarından biri olan Uypeşt; çok güçlüler.
Onlara karşı Beşiktaş-Fenerbahçe- Galatasaray karması maç yapıyor. Sahada öbek
öbek çamur ve su birikintileri. Maçla beraber müthiş bir mücadele başlıyor,
karşılıklı goller atılıyor. Kalemizde Hüsnü adında çok genç bir çocuk; fakat
harikalar yaratıyor, çamurdan tanınmaz halde!
Forvette BJK’li Kemal, çamur içinde ve yüzü
şişmiş; yanında FB’li Ahmet, kanlı başı sargılanmış durumda. Asıl yeri sol bek
olan Ahmet’i, FBli antrenör Macar Molnar, ilerde sol iç oynatıyor. Ben deniz
tarafında, açık tribündeyim.
Kemal bize soruyor: Kaç kaç? diye, skoru
bilmiyor, öylesine kaybetmiş kendisini. Bağırıp skoru söylüyoruz;: yenik
durumda olduğumuzu öğrenince çılgın gibi saldırıyor ve maç 4-4 berabere
bitiyor.
Dolmabahçe Stadındaki en mutlu anım da
Puşkas’lı, Hidekuti’li, Buzanski’li, Lantoş’lu; 100 senedir Londra-Wembley
stadyumunda yenilgi yüzü görmemiş İngiltere Milli takımını orada 6-3, sonra
Macaristan’daki rövanş maçında da 7-1; Brezilya’yı 4-2 lik skorlarla dize
getiren efsane Macar Milli takımını 3-1 yendiğimiz o harika maçtır.
Bütün Türkiye’yi sevince boğan bu maçı ilerde
geniş bir şekilde anlatacağım.
O maçlarda, seyirciler arasında kavga, küfür
olmaz, sahaya birşeyler atılmaz, insanlar uygar bir şekilde karışık olarak
otururlardı. Sadece takımlarına koro halinde moral verilirdi.
Şeref Stadı’nın yerine Çırağan Palas Kempinski
otelinin ilave ikinci binası yapıldı.
Son elli yıldır, kırsal nüfusun kentlere
akarak yığılması sonucunda arabesk-pop-taşra kültürü İstanbul’u esir aldı ve
boğdu.
Böylece “neandertal insan”ına benzeyen türden
acayip bir nesil ortaya çıktı ve bunlar toplumun içinde her yerde mevcut:
Maçlarda, kalabalık sürüler halinde, otolarda direksiyon başında, yollarda,
gazinolarda, çarşıda, pazarda.
Her an, her yerde bu tür “neandertal
magandalarına” rastlanabilir; çok dikkatli olmalısınız. Bunların yaptıkları magandalıklara
da katlanmak gerek; aksi halde hırpalanmak, daha kötüsü bacaklardan
kurşunlanmak ihtimali mevcut.
Ben, yaklaşık 20 yıldan beri futbol maçlarına
gitmiyorum; en son olarak 1984 yılında Dolmabahçe’de İngiltere’ye (8-0)
yenildiğimiz maça gittim ve sonunda üzüntüyle çıktım.
Bu kadar işkence yetti.