Pera-Beyoğlu’nun
Fethi (6-7 Eylül 1955)
6 Eylül 1955 günü saat 18.15’te, Atlas
sinemasından dışarıya, İstiklal caddesine çıkmıştım. Hava hala aydınlık ve
etraf her zamanki gibi kalabalıktı. Fakat, daha erken olmasına karşın bazı
mağazaların kepenkleri indirilmiş ve bir kısmının da üstlerine kırmızı yağlı
boyayla (x) şeklinde işaretler konulmuştu.
Saat 18.30 sularında, Galatasaray Postanesi
önlerinde, ellerinde demir çubuklar ve sopalarla bir kalabalık grup belirdi ve
vahşi hayvanlar gibi bağırarak çevreye saldırdılar.
Mağazaların vitrinleri parçalanıyor, içlerine
girilip yağmalanıyorlardı. Bu saldırının, planlanmış olduğu belliydi: Önceden
küçük bir grup, tahrip edilerek yağmalanacak olan mağazaları yağlı boyayla
belirlemişler ve arkalarından gelecek olan gözü dönmüş “neandertal adamlarına”
öncülük etmişlerdi.
Bu adamların öylesine gözleri dönmüştü ki,
ellerinde demir çubuklar olmayanlar, vitrinleri tekme ve dirsekleriyle kırıyor
ve içeriye dalıyorlardı. Bir çoğunun da bu nedenle, elleri ve yüzleri kanlıydı.
İşaretlenmiş olanlar Rum vatandaşlarımızın
mağazalarıydı; fakat o kıyamette, diğer azınlıklarınkiler de kim vurduya
gidiyordu.
Yağmacı ilkel neandertaller, sadece zemin
katta olanları tahrip etmekle yetinmiyor, fakat binaların dışından maymun gibi
üst katlara da tırmanarak oraları da yağmalıyorlardı.
İnsanlar da yan sokaklara kaçışıyorlardı.
Benim üstümde subay üniformam vardı; o sırada
41-7. dönem yedek subay olarak istihkam teğmen rütbesiyle askerlik görevimi
yapıyordum ve kendimi savaş meydanının tam ortasında bulmuştum.
Fakat bu bir savaş değildi ki! Savaş, iki
taraf arasında olur; burada tek taraf, yağmacı güruhu vardı ve karşılarında ise
direnen hiçbir kuvvet yoktu!
Devletin güvenlik güçleri neredeydi?
Ortalıkta bir tek polis, jandarma görünmüyordu
ve meydan bu vahşi başıbozuklara terk edilmişti. Malları yağmalanan, tahrip
edilen insanlar, bizim vatandaşlarımızdı; onlar da vergilerini veriyor, Türk
ordusunda askerlik görevlerini yapıyorlardı. Malların da çoğu, dövizimizle
ithal edilmiş değerli eşyalardı.
Bu adamları “zaten yoktu, bir yok daha olsun”
diye bağırdıklarını hatırlıyorum.
Kırılmış camlara, yıkılmış onca eşyalara,
saçılmış kumaş toplarına basmamaya dikkat ederek Taksim’e doğru yürüyorum ve
oraya vardığımda, İstiklal caddesini harabeye çeviren başıbozuk yağmacıların
“Şimdi de Kurtuluş’a – Kurtuluş’a” diye bağırdıklarını duyuyor ve o semtte
yaşayanların başlarına gelecekleri düşünüp dehşete kapılıyordum.
Birkaç saat içinde Beyoğlu –İstiklal caddesi,
barbarlar tarafından 6 Eylül 1955 tarihinde feth edilip yağmalanmıştı. Bu da
Avrupai Pera’nın sonu oluyordu.
Benim tanık olduğum bu vahşet sadece
Beyoğluyla sınırlı kalmamış, İstanbul’da, azınlıkların yaşadığı birçok semtte
de benzer olaylar olmuştu; hatta daha da ötesi; Tecavüzler, ırza geçmeler vb.
Sonradan, bütün bunların Demokrat Parti’nin
Kıbrıs politikasının bir sonucu olduğu anlaşıldı.
Bir süredir DP Hükümetinin Kıbrıs’la ilişkili
planları vardı ve kamuoyu da sürekli olarak gerek medya, gerekse mitingler
yoluyla bilinçlendiriliyordu.
Artık “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak”, “Ya
taksim ya ölüm”, “Yavru Vatan Kıbrıs” gibi sloganlar çocukların bile
ağzındaydı.
Futbol maçlarında takımlar sahaya çıkarlarken,
22 futbolcunun beraberce tuttukları beyaz kumaş üzerine yeşil renkteki Kıbrıs haritası
olan ve “Yeşil Ada” yazısı bulunan 20 metre boyunda bir döviz taşırlardı.
Kıbrıs’ın adını bile değiştirmiş ve “Yeşil
Ada” yapmıştık; öylesine bizimdi!
Halkımız iyice dolduruşa getirilmişti: 6 Eylül
akşamüstü, DP yanlısı Ekspres gazetesi 2. baskı yaptı ve manşetten,
Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu eve Yunanlılar’ın bomba attıkları haberini
verdi. Artık halk galeyana gelmişti ve içimizde yaşayan Rum asıllı
vatandaşlarımıza saldırıp intikam almalıydık!
DP Hükümeti de buna izin verdi ve
saldırganalara yeşil ışık yaktı.
Evet, insanlarımız bu komploya inanmışlardı.
Olayı, o tarihteki Anadolu Ajansının Atina
muhabiri gazeteci Sara Korle şöyle açıkladı:
“Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı
haberini veren bendim. Atina’da iken yardımcı olarak Yunanlı birini tutmuştum.
Rumca bilmediğim için bazı konuları o takip ediyordu. Bir gün bana geldi ve
“Selanik’te Atatürk’ün evinde bomba patladı” diye haber verdi. Patlayan bomba
değildi. Benim de verdiğim haber, gazete kağıdına sarılmış iki tane dinamit
lokumuydu. Kocaman bomba değil.
O zamanlar bilmiyorum, her nedense bazı
gazeteler büyük manşetlerle verdi.
O zaman 6-7 eylül olayları çıktı. Kıyametler
koptu, yaktılar, yıktılar.”
(Hürriyet, 20 Mayıs 2004, s. 5)
Evet, iyi ki de “Kocaman bomba’(?) değilmiş;
ya öyle olsaydı?
Oysa “Toplum psikolojisi” bilimi, sürekli
tahriklerle galeyana getirilen insan yığınlarının patlaması için, sadece bir
kıvılcımın bile yeterli olacağını anlatır!
Sonradan bütün bunların DP iktidarının ve
devlet politikasının bir ürünü olduğu ortaya çıkmış ve Atatürk’ün evine gizli
ajanlar tarafından bomba attırıldığı yetkililer tarafından 30 yıl sonra itiraf
edilmişti.
Sonuçta Rum vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu,
can ve mal güvenliği kalmadığından Türkiye’yi terkedip Yunanistan’a göç
ettiler.
Futbol Milli takımımız Atina’da Yunanlıları
3-1 yenerken bir golümüzü Yunan ağlarına takan; ay yıldızlı formamızı 50 defa
şerefle taşıyıp başarılarımızda önemli pay sahibi olan ordinasyüsümüz Lefter Küçükandonyadis
bile Büyükada’daki evinde saldırıya uğradı, Allah o günleri tekrar göstermesin.
Birkaç yıl önce, sıcak bir yaz gününde
Büyükada vapur iskelesinde Lefter’e rastladım, meydanda bir sandalyeye oturmuş
yanındaki iki belediye görevlisiyle konuşuyordu. Yanlarına yaklaşıp
delikanlılara Lefter’i göstererek:
“Bakın genç arkadaşlar, işte bu büyük Lefter
ki Macarlarla yaptığımız milli maçta, iki bek, Buzanski ile Lantoş’u
birbirlerine çarptırıp aralarından geçen ve iki golümüzü atan ordinaryüs’ümüz.”
dedim. Sonra Lefter’e dönerek “Hatırlar mısın Dolmabahçe’de Galatasaray ile
yaptığınız bir maçtaki ilginç durumu? Şöyle, Turgay Gazhane tarafındaki
kaledeydi ve sen 18 pas çizgisi üzerinden füze gibi bir şut çektin. Top önce
kalenin sol direğine çarptı; oradan da giderek sağ direğe çarptı ve sonunda da
kale çizgisinin biraz önünde kıpırdamadan duran Turgay’ın kucağına geldi.
İnanılmaz bir durum; böyle bir şey hiç olmamıştı ve bir daha da olamaz! Sonra
Turgay’ın yanına gittin ve birşeyler konuştunuz.”
Lefter, “Evet,” dedi, Turgay’a “Sen ne şanslı
adamsın, orada durmana gerek yok, zaten top kaleye girmiyor” dedim. O da, “Şans
değil, ben iyi yer tutuyorum” demez mi? Gülüştük.
Ünlü Rus düşünürü Grigoriy Petrov, antik Mısır
uygarlığında yer alan insan başlı ve hayvan vücutlu Sfenks denilen heykellerin
analizini yapar ve insanın derinliklerinde hayvansal varlıklar olduğunu,
bunların tahriklerle ortaya çıkarılmasından kaçınılması gerektiğini anlatır.
6-7 Eylül olaylarında bunu hatırladım;
barbarlar İstanbul’u istila etmişlerdi, bu da benim İstanbul’umun sonu
oluyordu.
İstanbul, fethinden bu yana en büyük yağma ve
anarşi olayını yaşamıştı:
32 Rum ve 8 Ermeni okulu; 70 kilise,
azınlıklara ait 5 bin 538 gayrimenkul yakılmış, yıkılmıştı.
Varlık Vergisi’yle ekonomik güçlerinin büyük
kısmı Türk burjuvazisi tarafından ele geçirilen gayrimüslimler, 6-7 Eylül’le
birlikte ekonomik, sosyal ve kültürel hayattan da tasfiye edilmişler, Rum ve
Ermeni nüfusu, yaşanan göçler nedeniyle günümüzde 1.650 kişiye düşmüş
durumdadır. (TMMOB), ana Haber Bülteni, sayı: 2004-3, sayfa 141-142).12