Son
Söz (Epilog)
İstanbul, 1453 yılından beri Osmanlı
Türklerinindir. M.Ö. 658 yılında, bugünkü Topkapı Sarayının bulunduğu yerde
Megara Kralı Byzas’ın adına izafeten kurulan bu şehrin yaklaşık olarak 2600
yıllık bir geçmişi var.
Bu zaman süresinde sayısız olaylara sahne olan
İstanbul; Roma (330-395), Bizans (395-1453) ve Osmanlı (1453-1922)
imparatorluklarına başkentlik yapmış ve son olarak da 1923’ten beri Türkiye
Cumhuriyeti’nin önemli bir şehri olagelmiştir.
1950’lerde nüfusu bir milyon civarında olan
İstanbul’un son elli yılda ulaştığı rakam ise 11 milyon; büyük çoğunluğu da
görgü, eğitim ve öğrenimleri “Arabesk-pop” kültürü düzeyinde olan insanlardan
oluşuyor.
Yapıların çoğunluğu niteliksiz; yüzde
altmışının kaçak ve ruhsatsız olduğu biliniyor.
Ünlü bilim adamımız Celal Şengör’e göre
beklenen büyük deprem yedi yıl içinde gerçekleşecek; yerli ve yabancı
uzmanların, binalar ve insan kayıpları hakkındaki tahminlerini yazmak
istemiyorum.
İstanbul’u kendi malları olarak görüp
yağmalayan ve günümüzdeki son derece olumsuz dramatik tabloyu yaratanlar şunu
bilmelidirler ki bu şehir aynı zamanda bir “Dünya Kenti’dir:
Batı kültürünün temelini oluşturan binlerce
yıllık birçok değerler de orada varlıklarını sürdürmekteler; dolayısıyla
İstanbul, dünyanın ilgi odağı durumundadır.
Peki, bu duruma bir çözüm, çare bulunamaz mı?
Bazı düşünürler, beklenen depremin
sonuçlarından sonra bunun mümkün olabileceğini ifade ediyorlar!
İstanbul, değerli bir elmas cevheriydi; bu
cevherin usta kuyumcular tarafından yontularak güzel biçimlendirilmesi
gerekirdi; oysa bilgisiz çırakların elinde kaldı ve onarımı mümkün olmayan,
garip bir varlık haline getirildi.
Fakat herşey göreceli olduğundan, belki de
elli yıl sonra bu şehir o derecede çılgın boyutlara erişecektir ki, o zaman benim
gibi anılarını yazanlar, ikibinleri, mutlu yıllar olarak betimleyip hasretle
anacaklardır!
Anılar nostaljik olup, geçmiş zamanın geri
dönüşü olmayan bir diliminin özlemidir.
Yasaların yasası ise, her yerdeki evrimin ve
çözülümün değişimle oluşmasıdır.
Lucretius (M.Ö. 99-55) bunu15
“Duran yok, akıp gidiyor ne varsa
Parça, parçaya tutunuyor,
büyüyüp gelişiyor,
Biz de görüp, ad koyuyoruz
onlara bir bir.
Derken ağır ağır
eriyip gidiyorlar, bildiğimiz şeyler
olmaktan çıkıyorlar.”
dizeleriyle ne güzel anlatmıştır.
Hayatta değişmeyen tek şey değişim ve onun
sürekliliğidir; fakat bu değişim ileriye, çağdaşlığa, iyiye, olumluya,
yetkinliğe ve güzele doğru olmalıdır.
İstanbul’daki değişim böyle olmamıştır.
İyi, olumlu ve güzel değerler nelerdir?
İşte geçmişi objektif ve analitik bir bakışla
incelersek onları bulmamız mümkün olabilir; o değerler zamana bağlı olmayan
“zamansız” (zaman ötesi) değerlerdir ki, anılar bu konuda bize yardımcı
olabilir.
Diğer deyişle, geçmişte kültürümüzde var olan
öyle ilkeler, etik kurallar, düşünce ve davranış kalıpları mevcuttur ki bunları
dün olduğu gibi bugün de, yarın da kullanıp uygulayabiliriz.
Zamanla maddi öğeler değişecek fakat düşünsel
ilkeler aynı kalacaktır.
Ben, bir mimar ve şehir tasarımcısı olarak,
İstanbul’un “duyusal-maddi” varlığının arkasındaki “düşünsel-soyut” teorik ve
öz değerleri açığa çıkarmaya ve bunları kolay anlaşılabilir şekilde açıklamaya
çalıştım.
Şehircilik açısından bu değerler öncelikle
“Hümanist” değerlerdir; İstanbul, insan ölçeğindeki binalarıyla doğayla
birlikte dengeli huzur ve mutlulukla yaşanılan, insanların öncelikli olduğu
güzel bir şehirdi.
50’lere kadar, şehrin silüetine hakim olan
binalar Ayasofya, Süleymaniye, Sultan Ahmet vb. cami ve kiliselerin kubbe ve
minareleri ile Galata Kulesiydi. Binaları insan ölçeğine uygun olup zengin park
ve bahçeleiyle, Le Corbusier’nin anlatımıyla “Bir yeryüzü cennetiydi.”
50’den sonra plansız ve kent tasarımı
yapılmadan yeşil alanlara gökdelenler doldurulmaya başlandı ve insanlar ikinci
plana itilerek motorlu araçlar kente hakim oldu.
Oysa, Paris şehrindeki La Defense mahallesinde olduğu gibi, bütün gökdelenler, planlı ve kentsel tasarımı yapılmış bir
bölgede toplanabilirdi.
İstanbul’da, Maslak’ta buna benzer bir bölge
yapılmıştır; fakat kentin diğer bölgelerin de gelişigüzel dikilen yüksek
binalara ne demeli?
Bu durum sadece silüet, şehrin kimliğinin
olumsuz yönde değişmesi ve estetik bir sorun değildir; altyapı-trafik-ulaşım
vb. sorunları da beraberinde getirir.
Günümüzde, gökdelenlerin sorgulandığı ve
farklı alternatiflerin araştırıldığı bir ortamda biz hala bu dev binaları
diktirmeye devam ediyoruz.
Medeni toplumlar, otomobilleri şehirlerinden
dışarı atmaya uğraşıyorlar; biz ise şehirlerimizi tıka basa otomobillerle
dolduruyoruz.
Bir özdeyiş:
“Akıllı insanlar, başkalarının başına gelen
kötülüklerden ders alırlar; aptallar ise kendi başlarına gelenlerden!”
2005 yılında İstanbul’un nüfusu 11 milyon 332
bin; sadece son 5 yıldaki artış
1 milyon 313 bin.
Sonuçta, mutlu ve huzurlu bir yaşamın yerini
ıstıraplı bir yaşamın aldığı; motorlu araçlar, asfalt yollar ve binalar
tarafından boğulmuş kaotik, hasta, bir ekümenopolis!
Bazı sosyologların, olumlu, iyimser bir
bakışla, son 50 yılda Anadolumuzun çeşitli yörelerinden, maddi-eğitim-öğrenim
ve kültür yoksulluğu kimlikleriyle İstanbul’a göç ederek nüfusunun 10 misli
artışına neden olan kitlelerin, zamanla, kentin var olan hizmetleriyle, yüksek
kültürlü ve görgülü insanlarıyla bütünleşeceği; böylece bu geri kalmış ilkel
kitlenin kentlileşeceği öngörüsü asla gerçekleşmemiş, tam tersine, şehir bu
ilkel, yoz, arabesk kültürün egemenliğine girmiş, kentli olamamış kitle,
İstanbul’un fatihi ve hakimi olmuştur.
Stefanos Yerasimos, bu olguyu dramatik metaforla
şöyle dile getiriyor.16
“Ölü ejderhayı saran on milyon karıncanın
yaşam savaşı, o ejderhayı yeri belli olmayan bir canavara dönüştürmektedir;
Bugün İstanbul yığışımının en çekici yönünü oluşturan şey, Ayasofya ya da Boğaz
değil, budur…”
Oysa, Cumhuriyetimizin daha ilk on yılında
şehrin gelişmesi için bilimsel ve planlı gelişmeler öngörülmüştü.
Atatürk’ün bizzat seçtiği şehirci Henri Prost
(1874-1959), 1934 yılında davet edildi ve başarılı çalışmalar yaptı.
Özellikle Tarihi Yarımada için yapmış olduğu
tasarım çok yerinde ve önemlidir.
Büyük anıtlar; camiler, denizden 40 metre yükseklikte yapılmış; Prost, bu kıyı üzerinde 3 katlı ve 9.50 metreyi aşmayan yükseklikte
yapılar yapılmasını önererek istanbul’un bu eşsiz güzellikteki silüetini
korudu.
Ülkemizde 16 yıl kalan Prost, Taksim Meydanı,
Harbiye-Maçka ve Dolmabahçe arasında 20 hektarı aşan ve içinde Açık Hava
Tiyatrosu, Spor Sergi Salonu (sonradan Dr. Lütfü Kardır salonu adı verildi),
Dolmabahçe Sahası vb. tesisleri içeren yeşil parkları tasarladı ve daha nice
olumlu işler yaptı.
Bütün bunların, II. Dünya Harbi yıllarında
gerçekleştirildiği göz önünde tutulursa, yapılan işlerin değeri daha da iyi
anlaşılır.
Fakat ne yazıktır ki, 1950’den sonra bu yeşil
rekreasyon alanlarının Sheraton (Ceylan), Hyatt, Hilton, Harbiye Ordu, Swiss ve
Gökkafes otelleriyle dolduruldu, evet kalan yeşil alanlar da ilerde yapılacak
gökdelenlerin arsaları olarak görülüyor!
Evet, Henri Prost, 1950’de yurdumuzdan
ayrılıncaya kadar İstanbul planlı ve kontrollü bir gelişme içindeydi.
1950’de, Demokrat Parti’nin iktidara
gelmesiyle birlikte, ülkede başıbozukluk ve plansızlık başladı.
Trenle, Florya’ya giderken, Zeytinburnu’nda
yolcular pencerelere üşüşüp çevredeki çıplak tepelerde yapılmaya başlanan öncü
ve ilkel gecekonduları merak ve hüzünle gözlüyorlardı ki, bunlardan biri de
bendim.

Henry Prost’un 1940’larda
tasarladığı “2 Numaralı Park”
projesi: İşte, mimarlık ve şehircilik
fakültelerinde
öğrencilere ders olarak gösterilecek çok
başarılı bir çevresel tasarım örneği. Ne yazıktır ki günümüzde büyük ölçüde
bozulmuş durumda!
Para’nın herşeyden daha değerli sayıldığı
günümüz Türkiye’sinde “Madem ki para herşeyi yapıyor, herşey de para için
yapılır!” felsefesinin bir sonucu.
O zamanlar, marjinal bir azınlık olan bu insanlar,
akıl almaz boyutlarda üreyip büyüyerek günümüzdeki çoğunluğu elde ettiler;
artık ülkeyi yönetenler de onların oylarıyla belirleniyor, ülkenin makro-kültür
düzeyi onlarınkine endeksleniyor!
Artık imar işlerinde de uzmanlar yoktu;
bilgisiz ve ilgisiz insanlar vardı, bütün operasyonlar onlar tarafından yapıldı
ve böylece İstanbul; Haçlı orduları (M.S. 1203) ve Osmanlı’lardan (1453) sonra,
“yeniden bir kez daha fethediliyordu”. (1956).
1958 yılında, İtalyan mimar-şehirci Luigi
Piccinato, Türkiye’ye davet edilerek, İstanbul İmar Planlama Müdürlüğüne
danışman olarak atandı ve Ataköy uydu şehri, onun yönetimindeki bir
mimarlık-şehircilik bürosu tarafından tasarlanıp uygulandı.
Böylece 50’lerde Kemal Ahmet Aru ve ekibi
tarafından yapılan Levent Mahallesinden sonra, yine başarılı bir yerleşme
birimi olan Ataköy ortaya çıktı. Piccinato’nun, İstanbul Metropolitan Makro
Arazi kullanımı, Bursa’nın eski ticaret merkezi gibi daha başka projeleri de
oldu; benim de tasarladığım Boğaz’ın Rumeli sahilindeki otoyol sistemi,
Piccinato’nun önerisi esas alınarak planlanmıştır.
Başıbozuk olarak gelişen gecekonduları denetim
altına almak için, 1980’lerde, bazı “Gecekondu Bölgeleri” belirlenmiş, fakat
artık plansız, programsız kaçak yapılaşmalar, ivmesi artan bir hızla çoğalarak
günümüzde kentin % 65’inin kaçak ve imarsız yapılardan oluşan, gerek sosyal ve
gerekse morfolojik açıdan onarılamaz bir şekilde tahrip edildiği kontrol
edilemez boyutlara ulaşmıştır.
1980 İstanbul Nazım Planında, Boğaz ve Sur içi
gibi bölgeler SİT alanı olarak belirtilmişti; ancak sonraları birtakım
politikacılar tarafından bozuldu.
Fakat diğer korkutucu olan yönü ise sosyal
patlamalar: Her türden teröristlerin, suçluların, anarşistlerin gelişip
serpildiği şehrin varoşlarında güvenlik güçleriyle yüzü maskeli, sopalı, taşlı,
molotof kokteyli silahlarıyla organize çeteler meydan savaşı yapıyorlar.
İnsanlar, gece sokağa çıkmaktan korkuyor,
belli bölgelere gidemiyorlar; hırsızlık kapkaççılık her yerde doludizgin!
Aydınlarımız ve bilim adamlarımız, Cumhuriyetimizin
82 yıllık tarihinde en kritik günleri yaşadığımızı ifade ediyorlar!
50 yıldır demokrasi-daha doğrusu demirkıraasi
ile yönetilen, II. Dünya Harbi cehenneminin dışında kalmayı başarmış, Marşal
yardımına ilave olarak 254 milyar dolar borçlanarak “kamçılanmış” olan Türkiye,
70 milyonu aşan insanıyla nasıl ve neden bu sıkıntılı ve kritik duruma
getirildi?
Her gelen yıl, geçmiş yılı arattığına ve
yöneticilerin düşünce yapıları değişmediğine göre gelecekten umutlu olmak
mümkün değil, fakat, bütün bu olumsuz koşullara rağmen yine de umudumuzu
korumak istiyor ve imkansızı gerçekleştirecek bir mucize bekliyoruz!
(SON)
Ankara, Bahçelievler
5 Ağustos 2005