05 Aralık 2008 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 52.324 metin bulunmaktadır.

Arama Motor:       

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Son Söz (Epilog)

    

İstanbul, 1453 yılından beri Osmanlı Türklerinindir. M.Ö. 658 yılında, bugünkü Topkapı Sarayının bulunduğu yerde Megara Kralı Byzas’ın adına izafeten kurulan bu şehrin yaklaşık olarak 2600 yıllık bir geçmişi var.

Bu zaman süresinde sayısız olaylara sahne olan İstanbul; Roma (330-395), Bizans (395-1453) ve Osmanlı (1453-1922) imparatorluklarına başkentlik yapmış ve son olarak da 1923’ten beri Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli bir şehri olagelmiştir.

1950’lerde nüfusu bir milyon civarında olan İstanbul’un son elli yılda ulaştığı rakam ise 11 milyon; büyük çoğunluğu da görgü, eğitim ve öğrenimleri “Arabesk-pop” kültürü düzeyinde olan insanlardan oluşuyor.

Yapıların çoğunluğu niteliksiz; yüzde altmışının kaçak ve ruhsatsız olduğu biliniyor.

Ünlü bilim adamımız Celal Şengör’e göre beklenen büyük deprem yedi yıl içinde gerçekleşecek; yerli ve yabancı uzmanların, binalar ve insan kayıpları hakkındaki tahminlerini yazmak istemiyorum.

İstanbul’u kendi malları olarak görüp yağmalayan ve günümüzdeki son derece olumsuz dramatik tabloyu yaratanlar şunu bilmelidirler ki bu şehir aynı zamanda bir “Dünya Kenti’dir:

Batı kültürünün temelini oluşturan binlerce yıllık birçok değerler de orada varlıklarını sürdürmekteler; dolayısıyla İstanbul, dünyanın ilgi odağı durumundadır.

Peki, bu duruma bir çözüm, çare bulunamaz mı?

Bazı düşünürler, beklenen depremin sonuçlarından sonra bunun mümkün olabileceğini ifade ediyorlar!

İstanbul, değerli bir elmas cevheriydi; bu cevherin usta kuyumcular tarafından yontularak güzel biçimlendirilmesi gerekirdi; oysa bilgisiz çırakların elinde kaldı ve onarımı mümkün olmayan, garip bir varlık haline getirildi.

Fakat herşey göreceli olduğundan, belki de elli yıl sonra bu şehir o derecede çılgın boyutlara erişecektir ki, o zaman benim gibi anılarını yazanlar, ikibinleri, mutlu yıllar olarak betimleyip hasretle anacaklardır!

Anılar nostaljik olup, geçmiş zamanın geri dönüşü olmayan bir diliminin özlemidir.

Yasaların yasası ise, her yerdeki evrimin ve çözülümün değişimle oluşmasıdır.

Lucretius (M.Ö. 99-55) bunu15

“Duran yok, akıp gidiyor ne varsa

Parça, parçaya tutunuyor,

büyüyüp gelişiyor,

Biz de görüp, ad koyuyoruz

onlara bir bir.

Derken ağır ağır

eriyip gidiyorlar, bildiğimiz şeyler

olmaktan çıkıyorlar.”

dizeleriyle ne güzel anlatmıştır.

Hayatta değişmeyen tek şey değişim ve onun sürekliliğidir; fakat bu değişim ileriye, çağdaşlığa, iyiye, olumluya, yetkinliğe ve güzele doğru olmalıdır.

İstanbul’daki değişim böyle olmamıştır.

İyi, olumlu ve güzel değerler nelerdir?

İşte geçmişi objektif ve analitik bir bakışla incelersek onları bulmamız mümkün olabilir; o değerler zamana bağlı olmayan “zamansız” (zaman ötesi) değerlerdir ki, anılar bu konuda bize yardımcı olabilir.

Diğer deyişle, geçmişte kültürümüzde var olan öyle ilkeler, etik kurallar, düşünce ve davranış kalıpları mevcuttur ki bunları dün olduğu gibi bugün de, yarın da kullanıp uygulayabiliriz.

Zamanla maddi öğeler değişecek fakat düşünsel ilkeler aynı kalacaktır.

Ben, bir mimar ve şehir tasarımcısı olarak, İstanbul’un “duyusal-maddi” varlığının arkasındaki “düşünsel-soyut” teorik ve öz değerleri açığa çıkarmaya ve bunları kolay anlaşılabilir şekilde açıklamaya çalıştım.

Şehircilik açısından bu değerler öncelikle “Hümanist” değerlerdir; İstanbul, insan ölçeğindeki binalarıyla doğayla birlikte dengeli huzur ve mutlulukla yaşanılan, insanların öncelikli olduğu güzel bir şehirdi.

50’lere kadar, şehrin silüetine hakim olan binalar Ayasofya, Süleymaniye, Sultan Ahmet vb. cami ve kiliselerin kubbe ve minareleri ile Galata Kulesiydi. Binaları insan ölçeğine uygun olup zengin park ve bahçeleiyle, Le Corbusier’nin anlatımıyla “Bir yeryüzü cennetiydi.”

50’den sonra plansız ve kent tasarımı yapılmadan yeşil alanlara gökdelenler doldurulmaya başlandı ve insanlar ikinci plana itilerek motorlu araçlar kente hakim oldu.

Oysa, Paris şehrindeki La Defense mahallesinde olduğu gibi, bütün gökdelenler, planlı ve kentsel tasarımı yapılmış bir bölgede toplanabilirdi.

İstanbul’da, Maslak’ta buna benzer bir bölge yapılmıştır; fakat kentin diğer bölgelerin de gelişigüzel dikilen yüksek binalara ne demeli?

Bu durum sadece silüet, şehrin kimliğinin olumsuz yönde değişmesi ve estetik bir sorun değildir; altyapı-trafik-ulaşım vb. sorunları da beraberinde getirir.

Günümüzde, gökdelenlerin sorgulandığı ve farklı alternatiflerin araştırıldığı bir ortamda biz hala bu dev binaları diktirmeye devam ediyoruz.

Medeni toplumlar, otomobilleri şehirlerinden dışarı atmaya uğraşıyorlar; biz ise şehirlerimizi tıka basa otomobillerle dolduruyoruz.

Bir özdeyiş:

“Akıllı insanlar, başkalarının başına gelen kötülüklerden ders alırlar; aptallar ise kendi başlarına gelenlerden!”

2005 yılında İstanbul’un nüfusu 11 milyon 332 bin; sadece son 5 yıldaki artış

1 milyon 313 bin.

Sonuçta, mutlu ve huzurlu bir yaşamın yerini ıstıraplı bir yaşamın aldığı; motorlu araçlar, asfalt yollar ve binalar tarafından boğulmuş kaotik, hasta, bir ekümenopolis!

Bazı sosyologların, olumlu, iyimser bir bakışla, son 50 yılda Anadolumuzun çeşitli yörelerinden, maddi-eğitim-öğrenim ve kültür yoksulluğu kimlikleriyle İstanbul’a göç ederek nüfusunun 10 misli artışına neden olan kitlelerin, zamanla, kentin var olan hizmetleriyle, yüksek kültürlü ve görgülü insanlarıyla bütünleşeceği; böylece bu geri kalmış ilkel kitlenin kentlileşeceği öngörüsü asla gerçekleşmemiş, tam tersine, şehir bu ilkel, yoz, arabesk kültürün egemenliğine girmiş, kentli olamamış kitle, İstanbul’un fatihi ve hakimi olmuştur.

Stefanos Yerasimos, bu olguyu dramatik metaforla şöyle dile getiriyor.16

“Ölü ejderhayı saran on milyon karıncanın  yaşam savaşı, o ejderhayı yeri belli olmayan bir canavara dönüştürmektedir; Bugün İstanbul yığışımının en çekici yönünü oluşturan şey, Ayasofya ya da Boğaz değil, budur…”

Oysa, Cumhuriyetimizin daha ilk on yılında şehrin gelişmesi için bilimsel ve planlı gelişmeler öngörülmüştü.

Atatürk’ün bizzat seçtiği şehirci Henri Prost (1874-1959), 1934 yılında davet edildi ve başarılı çalışmalar yaptı.

Özellikle Tarihi Yarımada için yapmış olduğu tasarım çok yerinde ve önemlidir.

Büyük anıtlar; camiler, denizden 40 metre yükseklikte yapılmış; Prost, bu kıyı üzerinde 3 katlı ve 9.50 metreyi aşmayan yükseklikte yapılar yapılmasını önererek istanbul’un bu eşsiz güzellikteki silüetini korudu.

Ülkemizde 16 yıl kalan Prost, Taksim Meydanı, Harbiye-Maçka ve Dolmabahçe  arasında 20 hektarı aşan ve içinde Açık Hava Tiyatrosu, Spor Sergi Salonu (sonradan Dr. Lütfü Kardır salonu adı verildi), Dolmabahçe Sahası vb. tesisleri içeren yeşil parkları tasarladı ve daha nice olumlu işler yaptı.

Bütün bunların, II. Dünya Harbi yıllarında gerçekleştirildiği göz önünde tutulursa, yapılan işlerin değeri daha da iyi anlaşılır.

Fakat ne yazıktır ki, 1950’den sonra bu yeşil rekreasyon alanlarının Sheraton (Ceylan), Hyatt, Hilton, Harbiye Ordu, Swiss ve Gökkafes otelleriyle dolduruldu, evet kalan yeşil alanlar da ilerde yapılacak gökdelenlerin arsaları olarak görülüyor!

Evet, Henri Prost, 1950’de yurdumuzdan ayrılıncaya kadar İstanbul planlı ve kontrollü bir gelişme içindeydi.

1950’de, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte, ülkede başıbozukluk ve plansızlık başladı.

Trenle, Florya’ya giderken, Zeytinburnu’nda yolcular pencerelere üşüşüp çevredeki çıplak tepelerde yapılmaya başlanan öncü ve ilkel gecekonduları merak ve hüzünle gözlüyorlardı ki, bunlardan biri de bendim.

 

Henry Prost’un 1940’larda

tasarladığı “2 Numaralı Park”

projesi: İşte, mimarlık ve şehircilik

fakültelerinde

öğrencilere ders olarak gösterilecek çok başarılı bir çevresel tasarım örneği. Ne yazıktır ki günümüzde büyük ölçüde bozulmuş durumda!

Para’nın herşeyden daha değerli sayıldığı günümüz Türkiye’sinde “Madem ki para herşeyi yapıyor, herşey de para için yapılır!” felsefesinin bir sonucu.

 

O zamanlar, marjinal bir azınlık olan bu insanlar, akıl almaz boyutlarda üreyip büyüyerek günümüzdeki çoğunluğu elde ettiler; artık ülkeyi yönetenler de onların oylarıyla belirleniyor, ülkenin makro-kültür düzeyi onlarınkine endeksleniyor!

Artık imar işlerinde de uzmanlar yoktu; bilgisiz ve ilgisiz insanlar vardı, bütün operasyonlar onlar tarafından yapıldı ve böylece İstanbul; Haçlı orduları (M.S. 1203) ve Osmanlı’lardan (1453) sonra, “yeniden bir kez daha fethediliyordu”. (1956).

1958 yılında, İtalyan mimar-şehirci Luigi Piccinato, Türkiye’ye davet edilerek, İstanbul İmar Planlama Müdürlüğüne danışman olarak atandı ve Ataköy uydu şehri, onun yönetimindeki bir mimarlık-şehircilik bürosu tarafından tasarlanıp uygulandı.

Böylece 50’lerde Kemal Ahmet Aru ve ekibi tarafından yapılan Levent Mahallesinden sonra, yine başarılı bir yerleşme birimi olan Ataköy ortaya çıktı. Piccinato’nun, İstanbul Metropolitan Makro Arazi kullanımı, Bursa’nın eski ticaret merkezi gibi daha başka projeleri de oldu; benim de tasarladığım Boğaz’ın Rumeli sahilindeki otoyol sistemi, Piccinato’nun önerisi esas alınarak planlanmıştır.

Başıbozuk olarak gelişen gecekonduları denetim altına almak için, 1980’lerde, bazı “Gecekondu Bölgeleri” belirlenmiş, fakat artık plansız, programsız kaçak yapılaşmalar, ivmesi artan bir hızla çoğalarak günümüzde kentin % 65’inin kaçak ve imarsız yapılardan oluşan, gerek sosyal ve gerekse morfolojik açıdan onarılamaz bir şekilde tahrip edildiği kontrol edilemez boyutlara ulaşmıştır.

1980 İstanbul Nazım Planında, Boğaz ve Sur içi gibi bölgeler SİT alanı olarak belirtilmişti; ancak sonraları birtakım politikacılar tarafından bozuldu.

Fakat diğer korkutucu olan yönü ise sosyal patlamalar: Her türden teröristlerin, suçluların, anarşistlerin gelişip serpildiği şehrin varoşlarında güvenlik güçleriyle yüzü maskeli, sopalı, taşlı, molotof kokteyli silahlarıyla organize çeteler meydan savaşı yapıyorlar.

İnsanlar, gece sokağa çıkmaktan korkuyor, belli bölgelere gidemiyorlar; hırsızlık kapkaççılık her yerde doludizgin!

Aydınlarımız ve bilim adamlarımız, Cumhuriyetimizin 82 yıllık tarihinde en kritik günleri yaşadığımızı ifade ediyorlar!

50 yıldır demokrasi-daha doğrusu demirkıraasi ile yönetilen, II. Dünya Harbi cehenneminin dışında kalmayı başarmış, Marşal yardımına ilave olarak 254 milyar dolar borçlanarak “kamçılanmış” olan Türkiye, 70 milyonu aşan insanıyla nasıl ve neden bu sıkıntılı ve kritik duruma getirildi?

Her gelen yıl, geçmiş yılı arattığına ve yöneticilerin düşünce yapıları değişmediğine göre gelecekten umutlu olmak mümkün değil,  fakat, bütün bu olumsuz koşullara rağmen yine de umudumuzu korumak istiyor ve imkansızı gerçekleştirecek bir mucize bekliyoruz!

(SON)

Ankara, Bahçelievler

5 Ağustos 2005

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2008 BOYUT YAYIN GRUBU
Matbacılar Sitesi 1.Cad. No:115 34204 Bağcılar - İstanbul  Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34
info@boyut.com.tr | www.turizmdebusabah.com | www.travelguide.gen.tr | www.industryguide.gen.tr | www.gastronomi.com.tr
www.artacademy.com.tr | www.okukullankolaypc.com | www.dvdfestivali.com | www.yaraticicocuk.com
| www.kitabicihannuma.com

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64115 - unknown - 38.103.63.57