|
Jackie
McLean
Doğurganlık ve tutku, Jackie McLean’in
jazz’a bakışının iki ana kaynağıydı. Bugün, post-bop’ın serüvenine
bakıldığında, mutlak özel bir yer işgal eden isimlerden kabul edildi.
Bireyselliği; özel, derin ve çarpıcıydı. Köklerinden, özellikle swing’den hiç
vazgeçmedi.
Teknik problemleri çözme noktasında, en
becerikli müzisyenlerden biriydi. Onun müziğini kişisel yapan, duyduğu ve
istediği gibi çalabilmesiydi. Kişiselleşmiş formlarla yaptı müziğini. 1950’li
yıllarda, genç bir altocu olup da, Charlie Parker’dan esinlenmemek tabii ki
mümkün değildi. Onda da keskin üslup, ifade gücü ve akılcılığın bir adım da
olsa önündeydi hep. Armoniye tabii ki sıkı sıkıya bağlıydı. Ama, keşifçiliği
çoğu kez bu bağlılığın önüne geçmişti. Çoğu bebop müzisyeni gibi. Kariyerinde
onu herkes, oturmuş bir hard-bop’çu olarak belledi önce. 1960’ların ortalarına
gelirken ise, bireyselliği daha baskın bir kimlik kazandı. Bu on yılın en
modernist akımı free-jazz’la hard-bop arasında gezinen, kesişen, dolayısıyla da
bu iki akıma da tam bağlanamayan enteresan bir soundla jazz severleri
şaşırtmıştı. 1970’li yıllarla birlikte eğitimciliği her şeyin önüne geçti.
Sonraki on yıl, müzisyenliğiyle bu kariyerini dengeledi. Jazz’ın, Siyah
Müzik’in köklerini araştırarak geçti ömrü. Daha 1950’lerde kişisel stilini
yaratmaya başlamış bir altocuya çok zor rastlanıyordu. Hele “beyaz” bir
altocuya hiç!
Jackie McLean’in altmış yıla yaklaşan,
müzisyen, besteci ve eğitmen kariyeri, 2006 yılında ölümüyle noktalandı. O da
her büyük usta gibi, ardından gelen alto saksofoncuları direkt etkiledi. Bir
modern jazz müzisyeni düşünün, geleneksel kaynaklarından, klasik jazz’dan yer
yer form düzeyinde hiç kopmasın, ama gerektiğinde bu müziğin en avangard
çizgilerinde hem çalış stili, hem de kompozisyonlarıyla gezinsin. Tüm bu müzik
vizyonu içinde yaşarken de, bireysel aykırılıklarından, yer yer
uyumsuzluklardan hiç vazgeçmesin. Bir de onun blues ruhunu anımsatmakta yarar
var. Yeni formal arayışlarında, blues’un hep dikkate değer bir katkısı
olmuştur.
1950’ler McLean’ın tam anlamıyla pişme ve
yetkinleşme dönemidir. Miles Davis, Charles Mingus ve Art Blakey gibi, modern
jazz’a yön veren müzisyenlerle çok genç yaşta çalmaya başlar. Avangard
algısının kökleri bu dönem filizlenmiştir. Kompozitör kimliği de bu on yılın
ikinci yarısında şekillenir. Gencecik yaşta kendi gruplarını kuran, hala
üstünde konuşulan plak ve kompozisyonlar bu ilk dönemde şekillenecektir.

Alto saksofonla tanıştığında yıl 1946’ydı.
McLean, henüz on dört yaşındaydı. Doğduğu kent New York olunca, o da kendini
öncelikle Harlem sokaklarında buldu. Enstrümanı çalışının ikinci yılında Sonny
Rollins’le tanışması, jazz dünyasına attığı adımın kökü olarak düşünülebilir.
Rollins, onu, komşuları sayılabilecek Bud Powell’in evine götürüyor. Powell, bu
genç ikiliye, jazz’ın kökenlerine, tekniğine dair bir süre dersler veriyor.
Charlie Parker’le tanışması, McLean’in ondan yoğun esinleri bu süreçle
başlıyor. Yani, jazz’ın tam göbeğinde gezinen çok genç bir altocu durumunda
McLean. Yıl ise henüz 1950’ye varmazken. Yani onsekiz yaşlarında. Thelenious
Monk’un gig’lerinde çalan bu genç, henüz onyedi yaşındayken, yani 1949’da Miles
Davis’le de çalmaya başlıyor. 1949’dan 1955’e Davis’in sayısız kayıt ve
konserlerinde sıkça McLean gözüküyor. Bu süreçte, Kuzey California’daki A&T
College’da bir yıl da eğitim alıyor McLean. Lou Donaldson ve Dannie Richmond,
McLean’in okul arkadaşları. Miles Davis’in 1950 “Birdlard Sessions”ında, 1951
“Dig” albümünde, 1951 “Miles Davis with Stan Getz Conception”ında, meşhur “Odyssey”
albümünde ve özellikle de “Milt & Miles”da, yani Milt Jackson’lı kayıtlarda
gencecik bir altocu durumunda McLean.
Ağırlıklı bebop’un izini süren, ama aynı
oranda, yenilik ve deneysel arayışlardan hiç vazgeçmeyen birçok ustayla çalması
onun birikimini şekillendirecekti. Örneğin, 1954’de Paul Bley’in gig’lerinde
onun altocusuydu. Bu dönem Parker’ın stil ve izinden tam anlamıyla kopmamıştı
McLean. George Washington Beşlisi’nde çalarken, dikkati kendi kişiselliğiyle
çokça çeken bir genç durumuna geldi ki, bu yılla birlikte kendi adına plaklar
da yayımlamaya başlamıştı. Yani onun plak yayım tarihi, elli yılı aşmıştı
öldüğünde.
Önemli sıçrayışı 1950’lerin ikinci yarısına
denk gelir. Hard-bop’ın tam anlamıyla şekillenmeye başladığı bir dönemdir bu.
Bebop jazz’ının ana unsurları tabii ki belirleyiciydi bu jazz’da. Ancak, yapısı
gitgide karmaşıklaşan, incelikli olduğu kadar sert ve belirgin, büyük ölçüde de
blues ve gospel’den açık esinler alan bu çekici akım McLean’ın de hep ana
dayanağı oldu. 1956’da üyesi olduğu Art Blakey & The Jazz Messengers bu
akımın öncülerindendi. Blakey ve grubunun “Mirage”, “Ritval”, “Theory Of Art”
gibi büyülü albümlerinde altoyu McLean çalmaktaydı. Yani, hard-bop’u
şekillendiren bir sound’un tam göbeğindeydi. Çekici olan yansa, McLean’ın kompozitör
kimliğinin tam anlamıyla belirginleşmesidir. Daha sonra anacağımız önemli plak
ve kayıtları da aynı süreçte şekilleniyordu. 1950’lerin bu ikinci yarısında
John Coltrane’den Art Farmer’a, Sonny Clarke’dan Kenny Burrell’a çok sayıda
ustanın kayıt ve konserlerinde de çalmaktaydı. Jazz’da bireysellik, orijinalite
deyince belki de ilk akla gelen büyük usta Charles Mingus’un da 1956 itibariyle
altocusuydu. Belki de avangard olana duyduğu müzikal ilgi de büyük ölçüde bu
ustanın grubunda şekillenecekti. Mingus’un kural dışıcılığı, sonraki yıllar
McLean’i de kaçınılmaz etkiledi.
Bu zaman diliminde, kişisel bir stil yaratan
tek beyaz altocu durumundaydı. 1955- 1960 yılları arasında toplam on plağı
çıktı McLean’ın. Bu projelerin yanında, kendi gruplarıyla yaptığı müziğin kayda
dönüşleriydi bunlar. Bu albümler arasında, örneğin “Light Out” tam anlamıyla
bir McLean hard-bop’u anlamına geliyordu. Hard-bop’un değindiğimiz tüm
karakteristik özelliklerine kişiliğini katmış bir McLean’ın on üç dakikalık
bestesiydi “Light Out”. Donald Byrd’lü bir beşliyle kaydedilmişti bu yapıt.
1956 aralık plağı “McLean’s Scene” nefis bir on dakikalık McLean bestesidir.
1957’ye kadar çıkan ilk on plak içinde, anılmaya değer diğer iki yapıt “Strange
Blues” ve “Alto Madness” olmuştu.
McLean, süreç içinde standart hard-bop
çizgisinden de biraz uzaklaşmaya başlamıştır. Avangard arayışlarla akrabalığı
1950’lerin sonlarında belirginleşir. Sonraki yıllarsa pekişir. Önemli bir başka
nokta; önceki yıllar ağırlıklı Prestige Records’dan plakları çıkan McLean, Blue
Note’la anlaşma yapacaktır. Bu önemli bir noktadır. Çünkü, 1959’dan 1967’ye
uzanan sekiz yıl, aslında McLean’in jazz serüveninin en üretken ve müzikal
açıdan kalifiye dönemidir. Bu sekiz yılda, toplam yirmi bir albümü yayımlanır.
Onu, genç yaşta büyük usta kılan albümler bu zaman diliminde çıkmıştır. Blue
Note’dan çıkan ikinci albümü “New Soil”de, Ornette Coleman kökenli avangard
esinlerle karşılaşılmaktadır. Yine 1959 albümü olan “Swing, Swing, Swingin”se
McLean’in klasik jazz algısıyla, bu modern tavrının içiçeliğini işaretler.
1960’da çıkan “Capuchin Swing”de aynı rotayı temsil ediyordu.
McLean’in üretimi 1960- 67 arasında hiç ara
vermeden devam etti. Hard-bop, onun jazz tavrının ana ekseni olmaya devam
ederken, görüldüğü gibi gelenekselden avangard’a jazz’ın her eğilimine
kapılarını açmış bir müzisyen durumundaydı. Jazz-blues’un da bu arayışlar
içinde önemli yeri vardı. 1961’in hemen ocak ayında çıkan “Bluesnik”de,
trompette Freddie Hubbard, piyanoda Kenny Drew çalmaktaydı. Blues merkezli
parçalar bu albümde ön plandaydı. 1962’de çıkan “Let Freedom Ring”
albümündeyse, onun altosunun “crying” stili belirginleşmişti. Başta
değindiğimiz, hard-bop’la free-jazz arasında takılan zincir, bu albümle öne
çıkmaya başladı. Bir çözülüş ve yeniden biçimlenişin bir sound arayışıydı bu.
Ardından gelen albümlerde de farklı dozlarda bu bileşim hissedildi. Bu üretim
süreci içinde işaretlenmeye değer bir başka albüm 1963 yapımı “One Step
Beyond”du. Kendine has bir dörtlü projeydi bu. Trombonda Gracham Moncur,
piyanonun konumunu üstlenen vibrofonda ünlü Bobby Hutcherson çalmaktaydı. Öyle
ki hard-bop’taki blues ve modal doğaçlamalarla apayrı bir vücuda, sound’a
dönmüştü. Moncour’un “Frankestein” ve McLean’in “Saturday And Sunday”ı
hard-bop’un ana algılanışının dışında gezinen parçalardı. Sanatçı, aynı fikri,
farklı bir ritim seksiyonuyla “Destination Out” albümünde de hayata geçirdi.
Bir uçukluk, bir dağınıklık, bir değişkenlikle bezeli enteresan parçalarla
doluydu bu albüm. Kolay sahip çıkılmayan ama o denli de şaşırtıcı bir albümdü
bu.
McLean’in yoğun ve tempolu albümleri ard arda
yayımlanırken, birçok genç isim de, bu albümlerle birlikte tanınır oldu.
Özellikle de 1964 “It’s Time” albümünde. Melodiler, özgün Bizans
Troparionlarıyla bezenip, ilginç bir renkliliği içinde barındırıyordu. Bu özgün
arayışta, genç trompetçi Charles Talliver, jazz ortamının ilgi odağı olmuştu.
Bestelerin yarısı onundu. Davulcu Roy Haynes ve piyanist Herbie Hancock,
parçalara apayrı bir dil kazandırmışlardı. “Right Now” ve “Jacknife”ın
ağırlıklı öne çıktığı, avangard yanı belirginleşmiş bu, 1960’lar ortası
albümleri, aslında bir tür olgunlaşma dönemi ürünleriydi. 1967, bu on yılın,
McLean açısından en üretken yılı oldu. Blue-Note’dan son dört albümü bu yıl
piyasaya çıktı. Bunlardan ilki, McLean’in “New And Old Gospel” albümüydü.
Yalnız jazz değil, Siyah Müzik’in birçok kaynağını bu müzikal çizgide
buluşturdu. Albümdeki dört hareketli suitte, trompeti Ornette Coleman
çalıyordu. McLean’ın en girift kompozisyonlarına, avangard yüzüne bu albümde
rastlandı. Yine 1967’de çıkan “Bout Soul” ise, müzisyenin free-jazz’da da
ustalaşması anlamına geliyordu.

Bu yaratıcı ve deneyci tavrıyla 60’lı yıllarda
genç kuşağın sayısız müzisyenini etkiledi, şekillendirdi. Onunla da çalan
Moncur, Tolliver ve McBee’nin dışında, Woody Shaw’dan Tony Williams’a çok
sayıda müzisyen McLean’in üretim temposu ve tükenmez arayışlarına çokça
öykündü. Dexter Gordon, stilistik açıdan ilk gençliğinde onun için çok
önemliydi. Ama, 1960’ların ortasında, McLean’in özel bir stilist olduğunu
söyleyen çok oldu. Swing duygusu inanılmaz güçlü bir avangarttı o. Hep, müzikal
bir meydan okuyuşu seçti. Akımlardan korkmadı. Ama, standart olanın da dışında
durmayı becerdi.
Çoğu jazz kritikçisi, 1970’li ve 1980’li
yıllarda McLean’in müzik üretiminde geri plana çekildiğini söyler. Ta ki 1988
“Dynasty” albümüne kadar. Bunda doğruluk payı tabii ki vardır. Ama, bu dönem
çıkan gerçekten ilginç albümleri de olmuştur. Bu geriye çekilişin asıl nedeni,
McLean’in eğitmen kimliğinin hızla öne çıkmasıdır. Sanatçı, 1968’de
Connecticut’taki Hartford Üniversitesi’nde hocalığa başlamıştır. Yıl 1972’ye
geldiğinde, sanatçı, içinde bulunduğu departmanın başkanı olacaktır. Jazz’ın ve
Siyah Müzik’in köklerini, kaynaklarını araştırma noktasında ciddi çabaları
belirginleşir. Onun himayesi altında birçok jazz müzisyeni yetişir. İster
istemez, eğitim tatillerinde, yazları turne yapmaktadır. Jazz merkezli bir
kültür dünyasına adamıştır kendisini. 1970 yılında, karısı Dollie McLean’le
“Artist Collective”i kurar. Kültürel sanatlar organizasyonları yapan bir
kurumdur bu. Misyonu, Afrika Diasporasının sanat ve kültürünü sürdürmekti.
Bugün, otuz beşinci yılını tamamlamış olan, New England’da, kendi alanındaki
tek enstitü durumunda. Bu arada otuz küsur yıldır sürdürdüğü Hardford
Üniversitesi’nin Afrika – Amerika Müzik Departmanının da topyekün direktörü
durumundaydı. İşin ilginç ve keyifli yanı, 17 Kasım 2000 tarihinde bu bölüm
Jackie McLean Institute Of Jazz adıyla isim değiştirecekti. Afrika merkezli
Siyah Müzik’in en köklü araştırma kurumlarını oluşturan, şekillendiren bir
eğitmendi ki, bize sorarsanız, benzerine az rastlanır bir rol üstlenmişti bu
güçlü müzisyen.
Bu yoğun eğitim temposu içinde, ilk iki on
yıl, hiç mi üretmedi? Bizce dikkate değer kayıtları oldu. Örneğin 1973 yapımı
“A Ghetto Lullaby”, yine aynı yıl çıkan “The Meeting” ve 1974’de çıkan “New
York Calling” oldukça enteresan albümlerdi. 70’lerde, içinde live kayıt da
olmak üzere yine on albümü çıkmıştı. Esas müzikal kopuş 1979-88 yılları
arasında oldu. Bu kez Triloka firmasıyla 1988’de çıkan “Dynasty”,
kişiselliğinden hiç vazgeçmemiş, 60’lardaki jazz ruhuna, yaşadığı günün
duyarlılığını da katan bir McLean’i tekrar ortaya çıkarmıştı. Kompozisyonlar ve
yorumlanışıyla mükemmel bir albümdü bu. Ardından 1991’de “Rites Of Passage”
adlı enteresan bir Triloka yapımı daha çıktı. Kendine has bir müzik felsefesi,
kozmik bir algı hakimdi müzikalitesinde. Kısa aralarla farklı firmalardan iki
albüm daha yayımlandı. Ancak, 1996, McLean için önemli bir yeniden varoluş tavrıydı.
Blue Note’la tekrar anlaşmış, “Hot Trick” adıyla etkili bir albüm daha
yayımlamıştı. Piyanist Jinko Dnishu’yla, otuz, kırk yıl öncesine çağdaş bir
gönderme yapıyordu sound’unda. Bir yıl sonra, “Fire And Love”albümü çıktı.
1980’lerden beri onunla çalan oğlu Rene McLean’de tenoruyla bu albümde yer
almıştı. 2000’de çıkan “Nature Boy”sa, swing ruhlu bir ballad’lar şöleni
niteliğindeydi. Standartlarla bezeli bu albümde “I Con’t Get Started”, “Smokes
Gets To Your Eyes” gibi etkili örnekler var. Albümün davulcusu McLean’ın eski
yol arkadaşı Billy Higgins’di. Piyanoyu Cedar Walton çalıyordu. McLean’in bir
tür “jübile albümü” olarak değerlendirebileceğimiz “Plays Fat Jazz Jubile’nin
ardından McLean’in yeni hiçbir albümü çıkmadı. Blue Note, artık 1960’ların andığımız
klasiklerini CD formatında yayımlamaya başlamıştı. 2003’de çıkan “Let Freedom
Ring” ve bir sonra yayımlanan “Destination Out” gibi.
2006’da sanatçının CD formatında “It’s Time”
albümü yayımlandı. Yani, McLean’in, henüz 74 yaşındayken, öldüğü bu yıl. Yeni
jazz sever kuşak bu eski CD’leri dinledikçe, jazz’ın günümüzde vardığı, ya da
hiç varamayacağı müzikal noktaları bir kez daha keşfetme imkanı bulacak. Çünkü,
1970’lerden sonra bu jazz’da değişimler yaşandı. Ama, dönüştürücü, standartlara
her şeye rağmen sadık bir yeni jazz akımına neredeyse hiç rastlanmadı. Evet,
bunu yapmaya çalışanlar, hatta yaklaşanlar oldu. Ancak, jazz artık inanılmaz
çeşitlenirken, ruhsal ve teknik anlamda bir dönüşüm yaşamadı. Tek fusion’lar
hard-rock’lar çekici oldu. Ama bu sound’ların savrukluğuna diyecek yok. Kendine
has estetikler üretseler, elektronikadan sonuna kadar yararlansalar da. Jackie
McLean, çığır açıcı bir müzisyen değildi. Ama, kendine özgülüğü,
bireyselliğinden son döneme dek ödün vermediği için çok önemliydi. CD
formatındaki eski albümlerini dinlerken bunun bir kez daha farkına varıyoruz.
Ama, es geçilmeyen tabii ki eğitmenliğiydi. Çünkü, devamlı asimile edilmeye
çalışılan Afrika ve Siyah Müzik’in bir kültür olarak yaşatılması, tüm
özgünlüğüyle varoluşunu hakiki bir biçimde sürdürmesi için büyük uğraşlar verdi
McLean.

|
|