25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Jackie McLean

    

Doğurganlık ve tutku, Jackie McLean’in jazz’a bakışının iki ana kaynağıydı. Bugün, post-bop’ın serüvenine bakıldığında, mutlak özel bir yer işgal eden isimlerden kabul edildi. Bireyselliği; özel, derin ve çarpıcıydı. Köklerinden, özellikle swing’den hiç vazgeçmedi.

 

Teknik problemleri çözme noktasında, en becerikli müzisyenlerden biriydi. Onun müziğini kişisel yapan, duyduğu ve istediği gibi çalabilmesiydi. Kişiselleşmiş formlarla yaptı müziğini. 1950’li yıllarda, genç bir altocu olup da, Charlie Parker’dan esinlenmemek tabii ki mümkün değildi. Onda da keskin üslup, ifade gücü ve akılcılığın bir adım da olsa önündeydi hep. Armoniye tabii ki sıkı sıkıya bağlıydı. Ama, keşifçiliği çoğu kez bu bağlılığın önüne geçmişti. Çoğu bebop müzisyeni gibi. Kariyerinde onu herkes, oturmuş bir hard-bop’çu olarak belledi önce. 1960’ların ortalarına gelirken ise, bireyselliği daha baskın bir kimlik kazandı. Bu on yılın en modernist akımı free-jazz’la hard-bop arasında gezinen, kesişen, dolayısıyla da bu iki akıma da tam bağlanamayan enteresan bir soundla jazz severleri şaşırtmıştı. 1970’li yıllarla birlikte eğitimciliği her şeyin önüne geçti. Sonraki on yıl, müzisyenliğiyle bu kariyerini dengeledi. Jazz’ın, Siyah Müzik’in köklerini araştırarak geçti ömrü. Daha 1950’lerde kişisel stilini yaratmaya başlamış bir altocuya çok zor rastlanıyordu. Hele “beyaz” bir altocuya hiç!

Jackie McLean’in altmış yıla yaklaşan, müzisyen, besteci ve eğitmen kariyeri, 2006 yılında ölümüyle noktalandı. O da her büyük usta gibi, ardından gelen alto saksofoncuları direkt etkiledi. Bir modern jazz müzisyeni düşünün, geleneksel kaynaklarından, klasik jazz’dan yer yer form düzeyinde hiç kopmasın, ama gerektiğinde bu müziğin en avangard çizgilerinde hem çalış stili, hem de kompozisyonlarıyla gezinsin. Tüm bu müzik vizyonu içinde yaşarken de, bireysel aykırılıklarından, yer yer uyumsuzluklardan hiç vazgeçmesin. Bir de onun blues ruhunu anımsatmakta yarar var. Yeni formal arayışlarında, blues’un hep dikkate değer bir katkısı olmuştur.

1950’ler McLean’ın tam anlamıyla pişme ve yetkinleşme dönemidir. Miles Davis, Charles Mingus ve Art Blakey gibi, modern jazz’a yön veren müzisyenlerle çok genç yaşta çalmaya başlar. Avangard algısının kökleri bu dönem filizlenmiştir. Kompozitör kimliği de bu on yılın ikinci yarısında şekillenir. Gencecik yaşta kendi gruplarını kuran, hala üstünde konuşulan plak ve kompozisyonlar bu ilk dönemde şekillenecektir.

 

 

Alto saksofonla tanıştığında yıl 1946’ydı. McLean, henüz on dört yaşındaydı. Doğduğu kent New York olunca, o da kendini öncelikle Harlem sokaklarında buldu. Enstrümanı çalışının ikinci yılında Sonny Rollins’le tanışması, jazz dünyasına attığı adımın kökü olarak düşünülebilir. Rollins, onu, komşuları sayılabilecek Bud Powell’in evine götürüyor. Powell, bu genç ikiliye, jazz’ın kökenlerine, tekniğine dair bir süre dersler veriyor. Charlie Parker’le tanışması, McLean’in ondan yoğun esinleri bu süreçle başlıyor. Yani, jazz’ın tam göbeğinde gezinen çok genç bir altocu durumunda McLean. Yıl ise henüz 1950’ye varmazken. Yani onsekiz yaşlarında. Thelenious Monk’un gig’lerinde çalan bu genç, henüz onyedi yaşındayken, yani 1949’da Miles Davis’le de çalmaya başlıyor. 1949’dan 1955’e Davis’in sayısız kayıt ve konserlerinde sıkça McLean gözüküyor. Bu süreçte, Kuzey California’daki A&T College’da bir yıl da eğitim alıyor McLean. Lou Donaldson ve Dannie Richmond, McLean’in okul arkadaşları. Miles Davis’in 1950 “Birdlard Sessions”ında, 1951 “Dig” albümünde, 1951 “Miles Davis with Stan Getz Conception”ında, meşhur “Odyssey” albümünde ve özellikle de “Milt & Miles”da, yani Milt Jackson’lı kayıtlarda gencecik bir altocu durumunda McLean.

Ağırlıklı bebop’un izini süren, ama aynı oranda, yenilik ve deneysel arayışlardan hiç vazgeçmeyen birçok ustayla çalması onun birikimini şekillendirecekti. Örneğin, 1954’de Paul Bley’in gig’lerinde onun altocusuydu. Bu dönem Parker’ın stil ve izinden tam anlamıyla kopmamıştı McLean. George Washington Beşlisi’nde çalarken, dikkati kendi kişiselliğiyle çokça çeken bir genç durumuna geldi ki, bu yılla birlikte kendi adına plaklar da yayımlamaya başlamıştı. Yani onun plak yayım tarihi, elli yılı aşmıştı öldüğünde.

Önemli sıçrayışı 1950’lerin ikinci yarısına denk gelir. Hard-bop’ın tam anlamıyla şekillenmeye başladığı bir dönemdir bu. Bebop jazz’ının ana unsurları tabii ki belirleyiciydi bu jazz’da. Ancak, yapısı gitgide karmaşıklaşan, incelikli olduğu kadar sert ve belirgin, büyük ölçüde de blues ve gospel’den açık esinler alan bu çekici akım McLean’ın de hep ana dayanağı oldu. 1956’da üyesi olduğu Art Blakey & The Jazz Messengers bu akımın öncülerindendi. Blakey ve grubunun “Mirage”, “Ritval”, “Theory Of Art” gibi büyülü albümlerinde altoyu McLean çalmaktaydı. Yani, hard-bop’u şekillendiren bir sound’un tam göbeğindeydi. Çekici olan yansa, McLean’ın kompozitör kimliğinin tam anlamıyla belirginleşmesidir. Daha sonra anacağımız önemli plak ve kayıtları da aynı süreçte şekilleniyordu. 1950’lerin bu ikinci yarısında John Coltrane’den Art Farmer’a, Sonny Clarke’dan Kenny Burrell’a çok sayıda ustanın kayıt ve konserlerinde de çalmaktaydı. Jazz’da bireysellik, orijinalite deyince belki de ilk akla gelen büyük usta Charles Mingus’un da 1956 itibariyle altocusuydu. Belki de avangard olana duyduğu müzikal ilgi de büyük ölçüde bu ustanın grubunda şekillenecekti. Mingus’un kural dışıcılığı, sonraki yıllar McLean’i de kaçınılmaz etkiledi.

Bu zaman diliminde, kişisel bir stil yaratan tek beyaz altocu durumundaydı. 1955- 1960 yılları arasında toplam on plağı çıktı McLean’ın. Bu projelerin yanında, kendi gruplarıyla yaptığı müziğin kayda dönüşleriydi bunlar. Bu albümler arasında, örneğin “Light Out” tam anlamıyla bir McLean hard-bop’u anlamına geliyordu. Hard-bop’un değindiğimiz tüm karakteristik özelliklerine kişiliğini katmış bir McLean’ın on üç dakikalık bestesiydi “Light Out”. Donald Byrd’lü bir beşliyle kaydedilmişti bu yapıt. 1956 aralık plağı “McLean’s Scene” nefis bir on dakikalık McLean bestesidir. 1957’ye kadar çıkan ilk on plak içinde, anılmaya değer diğer iki yapıt “Strange Blues” ve “Alto Madness” olmuştu.

McLean, süreç içinde standart hard-bop çizgisinden de biraz uzaklaşmaya başlamıştır. Avangard arayışlarla akrabalığı 1950’lerin sonlarında belirginleşir. Sonraki yıllarsa pekişir. Önemli bir başka nokta; önceki yıllar ağırlıklı Prestige Records’dan plakları çıkan McLean, Blue Note’la anlaşma yapacaktır. Bu önemli bir noktadır. Çünkü, 1959’dan 1967’ye uzanan sekiz yıl, aslında McLean’in jazz serüveninin en üretken ve müzikal açıdan kalifiye dönemidir. Bu sekiz yılda, toplam yirmi bir albümü yayımlanır. Onu, genç yaşta büyük usta kılan albümler bu zaman diliminde çıkmıştır. Blue Note’dan çıkan ikinci albümü “New Soil”de, Ornette Coleman kökenli avangard esinlerle karşılaşılmaktadır. Yine 1959 albümü olan “Swing, Swing, Swingin”se McLean’in klasik jazz algısıyla, bu modern tavrının içiçeliğini işaretler. 1960’da çıkan “Capuchin Swing”de aynı rotayı temsil ediyordu.

McLean’in üretimi 1960- 67 arasında hiç ara vermeden devam etti. Hard-bop, onun jazz tavrının ana ekseni olmaya devam ederken, görüldüğü gibi gelenekselden avangard’a jazz’ın her eğilimine kapılarını açmış bir müzisyen durumundaydı. Jazz-blues’un da bu arayışlar içinde önemli yeri vardı. 1961’in hemen ocak ayında çıkan “Bluesnik”de, trompette Freddie Hubbard, piyanoda Kenny Drew çalmaktaydı. Blues merkezli parçalar bu albümde ön plandaydı. 1962’de çıkan “Let Freedom Ring” albümündeyse, onun altosunun “crying” stili belirginleşmişti. Başta değindiğimiz, hard-bop’la free-jazz arasında takılan zincir, bu albümle öne çıkmaya başladı. Bir çözülüş ve yeniden biçimlenişin bir sound arayışıydı bu. Ardından gelen albümlerde de farklı dozlarda bu bileşim hissedildi. Bu üretim süreci içinde işaretlenmeye değer bir başka albüm 1963 yapımı “One Step Beyond”du. Kendine has bir dörtlü projeydi bu. Trombonda Gracham Moncur, piyanonun konumunu üstlenen vibrofonda ünlü Bobby Hutcherson çalmaktaydı. Öyle ki hard-bop’taki blues ve modal doğaçlamalarla apayrı bir vücuda, sound’a dönmüştü. Moncour’un “Frankestein” ve McLean’in “Saturday And Sunday”ı hard-bop’un ana algılanışının dışında gezinen parçalardı. Sanatçı, aynı fikri, farklı bir ritim seksiyonuyla “Destination Out” albümünde de hayata geçirdi. Bir uçukluk, bir dağınıklık, bir değişkenlikle bezeli enteresan parçalarla doluydu bu albüm. Kolay sahip çıkılmayan ama o denli de şaşırtıcı bir albümdü bu.

McLean’in yoğun ve tempolu albümleri ard arda yayımlanırken, birçok genç isim de, bu albümlerle birlikte tanınır oldu. Özellikle de 1964 “It’s Time” albümünde. Melodiler, özgün Bizans Troparionlarıyla bezenip, ilginç bir renkliliği içinde barındırıyordu. Bu özgün arayışta, genç trompetçi Charles Talliver, jazz ortamının ilgi odağı olmuştu. Bestelerin yarısı onundu. Davulcu Roy Haynes ve piyanist Herbie Hancock, parçalara apayrı bir dil kazandırmışlardı. “Right Now” ve “Jacknife”ın ağırlıklı öne çıktığı, avangard yanı belirginleşmiş bu, 1960’lar ortası albümleri, aslında bir tür olgunlaşma dönemi ürünleriydi. 1967, bu on  yılın, McLean açısından en üretken yılı oldu. Blue-Note’dan son dört albümü bu yıl piyasaya çıktı. Bunlardan ilki, McLean’in “New And Old Gospel” albümüydü. Yalnız jazz değil, Siyah Müzik’in birçok kaynağını bu müzikal çizgide buluşturdu. Albümdeki dört hareketli suitte, trompeti Ornette Coleman çalıyordu. McLean’ın en girift kompozisyonlarına, avangard yüzüne bu albümde rastlandı. Yine 1967’de çıkan “Bout Soul” ise, müzisyenin free-jazz’da da ustalaşması anlamına geliyordu.

 

 

Bu yaratıcı ve deneyci tavrıyla 60’lı yıllarda genç kuşağın sayısız müzisyenini etkiledi, şekillendirdi. Onunla da çalan Moncur, Tolliver ve McBee’nin dışında, Woody Shaw’dan Tony Williams’a çok sayıda müzisyen McLean’in üretim temposu ve tükenmez arayışlarına çokça öykündü. Dexter Gordon, stilistik açıdan ilk gençliğinde onun için çok önemliydi. Ama, 1960’ların ortasında, McLean’in özel bir stilist olduğunu söyleyen çok oldu. Swing duygusu inanılmaz güçlü bir avangarttı o. Hep, müzikal bir meydan okuyuşu seçti. Akımlardan korkmadı. Ama, standart olanın da dışında durmayı becerdi.

Çoğu jazz kritikçisi, 1970’li ve 1980’li yıllarda McLean’in müzik üretiminde geri plana çekildiğini söyler. Ta ki 1988 “Dynasty” albümüne kadar. Bunda doğruluk payı tabii ki vardır. Ama, bu dönem çıkan gerçekten ilginç albümleri de olmuştur. Bu geriye çekilişin asıl nedeni, McLean’in eğitmen kimliğinin hızla öne çıkmasıdır. Sanatçı, 1968’de Connecticut’taki Hartford Üniversitesi’nde hocalığa başlamıştır. Yıl 1972’ye geldiğinde, sanatçı, içinde bulunduğu departmanın başkanı olacaktır. Jazz’ın ve Siyah Müzik’in köklerini, kaynaklarını araştırma noktasında ciddi çabaları belirginleşir. Onun himayesi altında birçok jazz müzisyeni yetişir. İster istemez, eğitim tatillerinde, yazları turne yapmaktadır. Jazz merkezli bir kültür dünyasına adamıştır kendisini. 1970 yılında, karısı Dollie McLean’le “Artist Collective”i kurar. Kültürel sanatlar organizasyonları yapan bir kurumdur bu. Misyonu, Afrika Diasporasının sanat ve kültürünü sürdürmekti. Bugün, otuz beşinci yılını tamamlamış olan, New England’da, kendi alanındaki tek enstitü durumunda. Bu arada otuz küsur yıldır sürdürdüğü Hardford Üniversitesi’nin Afrika – Amerika Müzik Departmanının da topyekün direktörü durumundaydı. İşin ilginç ve keyifli yanı, 17 Kasım 2000 tarihinde bu bölüm Jackie McLean Institute Of Jazz adıyla isim değiştirecekti. Afrika merkezli Siyah Müzik’in en köklü araştırma kurumlarını oluşturan, şekillendiren bir eğitmendi ki, bize sorarsanız, benzerine az rastlanır bir rol üstlenmişti bu güçlü müzisyen.

Bu yoğun eğitim temposu içinde, ilk iki on yıl, hiç mi üretmedi? Bizce dikkate değer kayıtları oldu. Örneğin 1973 yapımı “A Ghetto Lullaby”, yine aynı yıl çıkan “The Meeting” ve 1974’de çıkan “New York Calling” oldukça enteresan albümlerdi. 70’lerde, içinde live kayıt da olmak üzere yine on albümü çıkmıştı. Esas müzikal kopuş 1979-88 yılları arasında oldu. Bu kez Triloka firmasıyla 1988’de çıkan “Dynasty”, kişiselliğinden hiç vazgeçmemiş, 60’lardaki jazz ruhuna, yaşadığı günün duyarlılığını da katan bir McLean’i tekrar ortaya çıkarmıştı. Kompozisyonlar ve yorumlanışıyla mükemmel bir albümdü bu. Ardından 1991’de “Rites Of Passage” adlı enteresan bir Triloka yapımı daha çıktı. Kendine has bir müzik felsefesi, kozmik bir algı hakimdi müzikalitesinde. Kısa aralarla farklı firmalardan iki albüm daha yayımlandı. Ancak, 1996, McLean için önemli bir yeniden varoluş tavrıydı. Blue Note’la tekrar anlaşmış, “Hot Trick” adıyla etkili bir albüm daha yayımlamıştı. Piyanist Jinko Dnishu’yla, otuz, kırk yıl öncesine çağdaş bir gönderme yapıyordu sound’unda. Bir yıl sonra, “Fire And Love”albümü çıktı. 1980’lerden  beri onunla çalan oğlu Rene McLean’de tenoruyla bu albümde yer almıştı. 2000’de çıkan “Nature Boy”sa, swing ruhlu bir ballad’lar şöleni niteliğindeydi. Standartlarla bezeli bu albümde “I Con’t Get Started”, “Smokes Gets To Your Eyes” gibi etkili örnekler var. Albümün davulcusu McLean’ın eski yol arkadaşı Billy Higgins’di. Piyanoyu Cedar Walton çalıyordu. McLean’in bir tür “jübile albümü” olarak değerlendirebileceğimiz “Plays Fat Jazz Jubile’nin ardından McLean’in yeni hiçbir albümü çıkmadı. Blue Note, artık 1960’ların andığımız klasiklerini CD formatında yayımlamaya başlamıştı. 2003’de çıkan “Let Freedom Ring” ve bir sonra yayımlanan “Destination Out” gibi.

2006’da sanatçının CD formatında “It’s Time” albümü yayımlandı. Yani, McLean’in, henüz 74  yaşındayken, öldüğü bu yıl. Yeni jazz sever kuşak bu eski CD’leri dinledikçe, jazz’ın günümüzde vardığı, ya da hiç varamayacağı müzikal noktaları bir kez daha keşfetme imkanı bulacak. Çünkü, 1970’lerden sonra bu jazz’da değişimler yaşandı. Ama, dönüştürücü, standartlara her şeye rağmen sadık bir yeni jazz akımına neredeyse hiç rastlanmadı. Evet, bunu yapmaya çalışanlar, hatta yaklaşanlar oldu.  Ancak, jazz artık inanılmaz çeşitlenirken, ruhsal ve teknik anlamda bir dönüşüm yaşamadı. Tek fusion’lar hard-rock’lar çekici oldu. Ama bu sound’ların savrukluğuna diyecek yok. Kendine has estetikler üretseler, elektronikadan sonuna kadar yararlansalar da. Jackie McLean, çığır açıcı bir müzisyen değildi. Ama, kendine özgülüğü, bireyselliğinden son döneme dek ödün vermediği için çok önemliydi. CD formatındaki eski albümlerini dinlerken bunun bir kez daha farkına varıyoruz. Ama, es geçilmeyen tabii ki eğitmenliğiydi. Çünkü, devamlı asimile edilmeye çalışılan Afrika ve Siyah Müzik’in bir kültür olarak yaşatılması, tüm özgünlüğüyle varoluşunu hakiki bir biçimde sürdürmesi için büyük uğraşlar verdi McLean.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64677 - unknown - 38.107.179.239