İş
Sanat
İş Sanat, 2006 yılının son iki ayı
içerisinde, jazz’ın ustalarına yer veriyor.
Önce 10 Kasım’da Michel Camilo ve
Tomatito’yu ağırladıktan sonra, Charlie Haden ve Carla Bley’le birlikte
Liberation Music Orchestra’ya 23 Kasım’da ev sahipliği yapacak. Aralık’ta ise,
jazz’ın başka bir ustası, Dave Holland, Beşlisiyle birlikte performans
sergileyecek. Biz de, gerçekleşecek olan konserleri, müzisyenleri ve onların
son projelerini inceledik.

Michel Camilo & Tomatito
Michel Camilo yine İstanbul’da; bu kez farklı
bir projeyle karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz üç yıl içerisinde İş Sanat’a iki kez
konuk olan Camilo, önce Charles Flores ve Horacio “El Negro” Hernandez ile
birlikte trio formatında, sonrasında da solo olarak konser vermişti. Rendezvous
ve Solo albümlerini sunan Camilo, iki konserde de yüksek bir performans
sergilemişti. Her ne kadar Rendezvous albümünde bulunan şarkıları neredeyse
‘notası notasına’ çaldığından dolayı eleştirilse de, özellikle solo konserinde
hem doğaçlamaları hem de kendi müzikal üslubunu yansıtan eserleriyle, biraz
daha özgür olarak daha iyi çalabileceğini göstermişti.
Camilo’nun benim için de özel bir anlamı
vardır; Jazz Dergisi’ne yazmaya başlamadan önce, 2003 yılındaki konseri
izlemiş; bu konserle ilgili bir yazı yazarak editörümüz Zuhal Focan’a
yollamıştım… Ve bu yazı sayesinde burada yazmaya başladım. Sonrasında
Camilo’yla röportaj yapma fırsatını da yakaladım. Camilo’yla ilgili biraz genel
bilgi vermek gerekirse, eski yazılarımdan bir tanesine başvurarak size şunları
söyleyebilirim:
“Michel Camilo, 1954 yılında Dominik
Cumhuriyeti’ne bağlı olan Santa Domingo’da dünyaya gelmiş. 5 yaşında ilk
eserini besteleyen piyanist, 13 yaşında konservatuara girmiş ve 16 yaşında
Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalmaya başlamış. 25 yaşında New York’a
taşındıktan sonra müzik kariyerine tamamen farklı bir yön vererek klasik
müzikten jazz’a doğru bir geçiş gerçekleştirmiş. Dünyadaki sayılı müzik
okullarından biri olan Julliard School of Music’te çalışmalarını sürdüren
sanatçı, daha sonra Jaco Pastorius, Randy Brecker, Airto Moreira, Flora Purim,
Paquito D’Rivera, Dizzy Gillespie gibi ünlü müzisyenlerle çalışma imkânını
bulmuş.
Live at the Blue Note albümüyle En İyi Latin
Jazz Albümü dalında, Spain adlı albümüyle de En İyi Latin Müziği Albümü dalında
Grammy ödülünü kazanmanın yanı sıra Michel Camilo, şimdiye kadar kaydettiği
birçok albümüyle Emmy, Casandra, Soberano, Billboard Dergisi gibi birçok ödül
kazanmış. Ayrıca, Duke Ellington School of Arts’da ve Berklee College of
Music’te, yetenekli genç müzisyenlere verilen, kendi adına bir burs
oluşturulmuş.”
Camilo’ya, Grammy aldığı Spain albümünde ünlü
gitarist Tomatito eşlik ediyordu. 2000 yılında kaydettikleri bu albüm, Camilo
için hem değişik bir deneyim, hem de büyük bir başarı olmuştu. Bu konudaki
sohbetimiz sırasında, kendisi bana şöyle demişti: ?Aslında Flamenko gitaristi
Tomatito ile birlikte kaydettiğimiz Spain albümünde müziğe şimdiye kadar
olduğundan daha farklı bir açıdan yaklaştım. Bu benim için harika bir deneyim
oldu ve bu deneyimden yola çıkarak gelecekte de farklı müzisyenlerle çalışarak
değişik projelere imza atmak istiyorum.”
Spain albümünden tam altı yıl sonra tekrar bir
araya gelen Tomatito ile Camilo, bu sefer de Spain Again adında yeni bir albüm
kaydettiler. Eski albümün başarısını yakalar mı bilinmez, ama hem eserlere
bakıldığında, hem de Camilo ile Tomatito’nun uyumu göz önüne alındığında; bu
kaydın da, diğeri gibi çok başarılı olacağını ön görmek mümkün. Albümde yer
alan eserlere baktığımızda, Astor Piazolla’nın Libertango ve Adios Nonino’sunun
yanı sıra, Chick Corea’nın La Fiesta’sını görüyoruz. Bunların yanı sıra,
örneğin Stella by Starlight gibi bir jazz standardını yorumlayan ikili,
Camilo’nun Rendezvous albümünden From Within adlı eserini de seslendirmiş.
Camilo’nun solo performansı bir yana,
perküsyon veya gitar eşliğinde çaldığında, kendi piyano tekniği ve
yaratıcılığının daha da öne çıktığını düşünüyorum. Özellikle Horacio “El Negro”
Hernandez ve Charles Flores ile mükemmel bir uyum yakaladığını gördükten sonra,
Tomatito’yla da canlı performans esnasında çok iyi bir uyum ve müzikal
birliktelik tecrübe edeceklerini düşünüyorum.
Biraz da Tomatito’dan bahsetmek gerekirse,
öncelikle onun günümüzdeki en iyi Flamenko gitaristlerinden biri olduğunu
vurgulamak gerekiyor. 1958 yılında İspanya’nın Almeria şehrinde dünyaya gelen
Tomatito’nun müzik yeteneği aileden geliyor. Zira, Tomatito’nun babası ve
amcaları da müzikle yakından ilgilenmiş, Tomatito’nun müziğe atılmasında ve bu
konuda kendini geliştirerek profesyonel olmasına yardımcı olmuş. Yıllar
içerisinde önce İspanya’da, sonra da dünyanın birçok ülkesinde ismini duyuran;
yeteneği, duyarlılığı ve heyecanıyla beğeni kazanan Tomatito, 1987 yılında
Rosas del Amor, 1991 yılında Barrio Negro, 1997 yılında Guitarra Gitgana, 2001
yılında Paseo de los Canta Nos ve 2004 yılında Aguadulce albümlerini kaydetti.
Son olarak Camilo’yla Spain Again projesi aracılığıyla buluşan Tomatito, solo
albümlerinin yanı sıra, çok farklı topluluklara ve müzisyenlere de eşlik etti.
10 Kasım Cuma Akşamı İş Sanat’a konuk olacak
bu ikilinin yeni projelerinin de Spain gibi başarılı bir çalışma olduğunu
düşünüyor, konserde bilgili ve istekli bir izleyiciyle karşılaşacaklarına
inanıyoruz.

Charlie Haden & Carla Bley – Liberation
Music Orchestra
Charlie Haden ve Carla Bley, 1969 yılında
dönemin hem genç, hem yenilikçi, hem de siyasal söylemlere sahip olan bir grup
jazz müzisyenini bir araya getirerek “Liberation Music Orchestra”yı kurdular.
Bu orkestra, Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam savaşındaki politikasını
eleştiren bir müzik icra ediyordu. Belki de ilk kez, sözsüz bir müziğin bu
kadar sosyal içerikli ve protesto anlamlı olduğu görülüyordu. Eklektik bir
yapıya sahip olan müziğin temelinde, küçük bir big band’in emprovizasyon
üzerine kurulmuş yumuşak ama sivri üslubu yatıyordu.
İlk albümleri olan 1970 yılında Impulse!
şirketinden çıkardıkları Liberation Music Orchestra albümünden sonra sadece üç
albüm çıkaran topluluk, 2004 yılında, George Bush’un tekrardan Amerika Birleşik
Devletleri Başkanı seçilmesinin ardından yeniden toplandı ve kendilerini
tekrardan ifade edebilmek için bu sefer Not In Our Name adlı albümü çıkardılar.
Bu albüm, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde, hem de dünyanın birçok yerinde
olan Amerika Birleşik Devletleri’nin hem iç hem de dış politikasını eleştiren
birçok insan için ortak bir dışavurum aracı haline geldi.
Not In Our Name albümün doğuşu, isminin
bulunuşu ve albümde yer alan eserlerin seçimi oldukça dikkat çekici süreçler.
Haden, Avrupa’da Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgali sırasında çıkmış
olduğu turnede gözüne çarpan birçok protesto posteri arasında “Not In Our Name”
(Bizim Adımıza Değil) başlığını taşıyan posterler görüyor ve çok etkileniyor.
Kendi sessiz protestosunu da bu şekilde dile getiren Haden’ın, parça seçiminde
ve bu eserleri yorumlamasında da değişik bir ironi göze çarpıyor: Albümün bir
kısmı, aslında bir “Amerika” güzellemesinden oluşuyor.
Ornette Coleman, Pat Metheny, Bill Frisell
gibi çağımızın jazz müzisyenlerinin yanı sıra Antonin Dvorak ve Samuel Barber
gibi klasik müzik bestekârlarının da eserlerini yorumlayan Liberation Music
Orchestra’nın bu son albümünde, Charlie Haden’ın ve Carla Bley’in de birer eseri
bulunuyor. Sadece Amerikan bestecilerinin eserlerini çalmalarının yanı sıra,
eserlerin adları da dikkat çekiyor.
America Beautiful (Güzel Amerika) Haden’ın bir
araya getirdiği birkaç parçadan oluşan uzun bir potpuri. İçerisinde, Afrika
kökenli Amerikalıların marşı Lift Every Voice and Sing ve Ornette Coleman’ın
provokatif eseri Skies of America bulunuyor. Aslında, albümün genelinde,
Amerika’da daha çok fazla yapılacak iş olduğunu vurgulamak isteyen Haden,
Amerika Birleşik Devletleri’nin iç ve dış politikalarına karşı olup, aynı
zamanda da iyi bir vatansever olunabileceğini anlatmak istiyor.
1969 yılından beri çeşitli aralıklarla bir
araya gelen topluluk, şimdiye kadar 1982 yılında The Ballad of the Fallen, 1989
yılında The Montreal Tapes ve 1990 yılında Dream Keeper albümlerini kaydetti.
Genellikle Haden’ın lider rolünü üstlendiği toplulukta, Bley’in düzenlemeleri,
orijinal ve post modern tınılarıyla dikkat çekiyor. Özellikle çağımızın
müziğine yakın bir anlayışı olan Bley’in big band için düzenlemeleri de, hem
enstrüman kullanımı açısından, hem de emprovizasyona verilen ağırlık açısından
yenilikler içeriyor. Haden ise, projenin içerisinde çok fazla solo çalmamış;
fakat yine de kısa ama anlamlı ve melodik eşliksiz bas soloları ile hem
eserlere, hem de albümün genelini toparlayan bir ruh oluşturmuş.
Haden ile Bley’in önderliğindeki Liberation
Music Orchestra, 2004 yılında 11. İstanbul Jazz Festivali’ne konuk olmuş,
Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda harika bir performans
sergilemişti. Topluluğu Haden ve Bley’in yanı sıra, Chris Cheek (ts), Tony
Malaby (ts), Miguel Zenon (as), Michael Rodriguez (t), Seneca Black (t), Curtis
Fowlkes (tr), Ahnee Sharon Freeman (korno), Joe Daley (tuba), Steve Cardenas
(g) ve Matt Wilson (d) oluşturuyor. Entonasyon bakımından da ilginç öğeleri
içeren toplulukta benim en çok dikkatimi çeken sanatçılardan biri Michael
Rodriguez. Rodriguez, özellikle eşlikli sololarındaki yakaladığı tını, son
derece sıcak ve yumuşak olmakla birlikte, sololarının yanı sıra, topluluk
içerisinde çok iyi bir uyum yakalamış; hatta bazen müzik içerisindeki liderlik
rolünü de üstlenebiliyor.
23 Kasım Perşembe akşamında İş Sanat’a konuk
olacak olan Liberation Music Orchestra’nın bu sefer nasıl bir söylemi olacağını
ve bu söylemini müziği aracıyla ne şekilde yansıtacağını merak ediyor, onları
dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

Dave Holland Quintet
Dave Holland, kısaca bir efsane. Sadece çok
iyi bir yorumcu ve kontrbas ustası olmasının yanı sıra, gençlerle birlikte
çalışarak onların gelişimine yardımcı olan, birlikte çaldığı genç ve yetenekli
müzisyenleri müzik dünyasına hızla kazandıran bir eğitmen. IAJE (International
Association for Jazz Education-Uluslararası Jazz Eğitimcileri Birliği)
başkanlığını da dönem dönem yürüten Holland’ın, Robin Eubanks, Steve Nelson,
Chris Potter ve Nate Smith ile birlikte oluşturduğu beşlisi çağımızın jazz
arenasına önderlik eden topluluklardan biri.
1946 yılında doğan Holland, 4 yaşında ukelele,
10 yaşında gitar ve 13 yaşında bas gitar çalmaya başlamış. Kısa bir süre
içerisinde bas gitardan kontrbasa yönelen Holland, jazz ve klasik müzik eğitimi
almak için İngiltere’ye taşınmış ve burada Londra Filarmoni Orkestrası’nın
birinci kontrbasçısı olan James E. Merritt’le birlikte çalışmaya başlamış. Çok
kısa bir süre içerisinde kendini geliştiren ve 20’li yaşlarda John Surman, John
McLaughlin, Evan Parker, Kenny Wheeler, John Taylor, Chris MacGregor’la
birlikte çalan Holland, kısa bir süre içerisinde daha da ünlenmiş ve Coleman
Hawkins, Joe Henderson ve Ben Webster’la birlikte çalmış. Miles Davis’in
kendisini dinleyip etkilenmesiyle birlikte gelen daveti üzerine Davis’in
topluluğuna katılan Holland, Davis’le In A Silent Way ve Bitches Brew adlı
albümlere katkıda bulunmuş.

1970’lerde Chick Corea, Anthony Braxton ve
Barry Altschul ile birlikte Circle topluluğunu kuran Holland, sonraları Stan
Getz ile bir süre çaldıktan sonra 1975 yılında John Abercrombie ve Jack
DeJohnette ile birlikte çeşitli çalışmalar yürütmüş. 1970’lerde Holland’ın
öncülüğünü yaptığı birçok müzikal yenilikten bir tanesi, solo kontrbas
çalışmalarına vermiş olduğu önemdi. 1977 yılında Emerald Tears adlı solo bas
albümünde, aslında kontrbasın sadece bir eşlik enstrümanı değil, aynı zamanda
da bir solo enstrümanı olduğunu da gösteren müzisyen, kontrbasın akıllardaki
konumu hakkında önemli bir değişiklik gerçekleştirmeyi başardı. Sonraki
yıllarda, günümüzün jazz’ı içerisinde önemli yer edinmiş olan birçok müzisyenle
birlikte ortak projeler yürüten, aynı zamanda da kendi liderliğini yapmış
olduğu big band ve daha küçük topluluklarla birlikte de çalışan Holland’ın en
son oluşturduğu beşlisi, son derece genç ve yetnekli müzisyenlerden oluşuyor.
Robin Eubanks, trombon sanatçısı olmasının
yanı sıra, Art Blakey’in sanat direktörlüğünü yapmış; aynı zamanda da Amerika’nın
prestijli konservatuarlarından biri olan Oberlin College’da Doçent olarak
çalışmaya devam etmektedir. Türkiye’de yeni müziğin öncülerinden olan Timuçin
Şahin’le birlikte de çalmış olan Eubanks, jazz’ın yanı sıra, çağdaş klasik
müzik ve elektronik müzik alanlarında da çeşitli üretimler gerçekleştirmiştir.
Chris Potter ise, alto ve soprano saksafonda Holland’a eşlik ediyor. 35 yaşında
olan genç sanatçı, şimdiye kadar Holland’ın yanı sıra, Paul Motian, Steve
Swallow, Jim Hall, Billy Hart, Dave Douglas, Al Foster, John Patitucci ve Mike
Manieri gibi jazz müzisyenleriyle birlikte çaldı. Eubanks ve Potter’ın yanı
sıra davulda Nate Smith ve vibrafonda Steve Nelson’la birlikte harikalar
yaratıyor Dave Holland beşlisi. Hem çok fazla alışılmamış bir enstrüman yapısına
sahipler, hem de son derece dinamik ve atılımcı bir müzik ortaya çıkarıyorlar.
2 Aralık Cumartesi gerçekleşecek olan performansın da bu yönde olacağı
konusunda beklentiler yüksek.
