25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İstanbul Jazz Festivalinin Ardından...

    

 

Festivalin en sıra dışı grubu: Cocorosie

İstanbul Jazz Festivali kapsamında jazz-dışı müzisyenler de görmeye alıştık. Bunların bir takım alt-başlıklar ile sunulmasına ise şahsen bayıldım, hele “Yeni Ozanlar” başlığına…

Bu yılın ülkemizde ağırlanan “yeni ozanlar”ı, New Yorklu iki kız kardeş Bianca ve Sierra Cassady oldu. Grupları Cocorosie ismini, iki kardeşe çocukluklarında verilen lakaplardan almış: Coco ve Rosie.

Biri opera eğitimli, az-çok piyano, gitar ve arp çalan,  diğeri oyuncak enstrümanlarla, kapı zilleriyle, CD çalar ve sampler’larla çalışan bu iki kardeşe sahnede basçı Benjamin Molinaro ile ağzıyla ritim yapan MC Spleen eşlik etti. İki albüm sahibi grup, Emek sinemasını son koltuğuna kadar dolduran meraklı dinleyicilere bohem ruhlu, çocuksu, kırılgan, hüzünlü ama bir o kadar da eğlenceli şarkılar sundu.

Cocorosie, müziğini basit elemanları üst üste bindirerek kurguluyor. Pili azalmış teypten gelen insan sesi, arpejler, derken soprano Sierra’dan yükselen bir melodi, ortalığı karıştıran bazı sample’lar, ritim, ve Bianca’nın sivri, çocuksu tavırlarla okuduğu sözler. Grubun kullandığı tüm bu yenilikçi müzikal ve görsel fikirler, ayrı ayrı ele alındıklarında aslında pek de yeni sayılmazlar. Öte yandan Cocorosie’nin diğer gruplara göre öne çıkmasının bir sebebi de, iki kardeşin hassas, nazik yorumları. Söz yazarı Bianca’nın vokalini Björk’e benzettiğimi söylemek istemezdim (çünkü son yıllarda olur olmaz her alternatif şarkıcıya Björk benzetmesi yapıldı), ancak İskandinav aksanına varıncaya kadar ona yakın durduğunu duymamam mümkün değildi. Zaman zaman efektlerin fazlaca boğduğu vokaller, Björk’ü olduğu gibi Stina Nordenstam gibi mikrofonla oynamayı seven müzisyenleri de hatırlattı bana.

Sonuçta Cocorosie, kaygısız, salaş, esprili ve aykırı duruşuyla bizlere son yılların kişisel, içine kapanık, ev yapımı tınısal (ve görsel - video şovu da sayarsak) sanatının iyi bir örneğini sundu.

 

 

Ve huzurlarımızda bayan Grammy!

 

 

Son yılların kendinden en çok söz ettiren kadın jazz vokalisti Diana Krall, bu yıl İstanbullu jazz severleri de muradına erdirdi. Ülkemize gelmesine günler kala eşi Elvis Costello’dan bir bebek beklediğini öğrendiğimiz sanatçıyı kariyerinin doruklarında izleme şansımızı, şu halde hamileliğinin sağlıklı seyretmesine de borçluyduk.

Krall, uluslararası ününü her şeyden çok 1999’da çıkardığı “When I Look in Your Eyes” albümüne borçlu: Ondan önce hiçbir jazz albümü “en iyi jazz vokal performansı” dalında Grammy ödülü almamış. Bir sonraki albümü “The Look of Love” ise billboard’larda aykırı rap şarkıcısı Eminem’e kafa tutmayı başararak bir numara oldu. Aynı albüm, sanatçının ülkesi Kanada’da beş platin albüm ile ödüllendirildi.

“Grammy Kraliçesi” diye anılan 42 yaşındaki bu sanatçıyı yakından görmek isteyenler, o gece Açıkhava tiyatrosunu kaldırımlarına kadar tıklım tıklım doldurmuştu.

Krall, açılışı Peggy Lee’nin “I love being here with you” parçası ile yaptı.  Son derece formda olduğu belliydi. Ama ben muradıma, bir Nat King Cole baladı olan “I’ll string along with you” başladığında erdim. Albümlerini dinlerken Krall’un bana keskin, biraz da “maço” gelen tonlamalarının, bende bir donukluk ve kayıtsızlık hissi uyandırdığını fark etmiştim. Ama her balad söyleyişinde eklediği pus ve vibratolar, bu sesi daha dokunaklı kılıyordu. Konserde de öyle oldu. Bu tür bir yorumu bir Nat King Cole klasiği olan “Boulevard of broken dreams”de de dinleme imkanı bulduk. Krall’un müziğinin çok ayrıcalıklı bir müzik olduğunu söyleyemeyiz, öyle olsaydı geniş kitlelere seslenmesi muhtemelen zorlaşırdı. Ama müzisyenlerin ustalığına diyecek yoktu! Jeff Hamilton’ın konser boyu göz alıcı performansını ayrıca anmak isterim: Diane Schuur, Barbara Streisand, Ray Brown, John Pizzarelli gibi pek çok sanatçıyla ve kendi triosuyla da ün yapan davulcu, “I love being here with you” ve “Deed I do” parçalarında büyüleyici sololara imza attı. Sanırım Joni Mitchell’in “A case of you”su çalmaya başladığında buna en çok sevinen ben oldum, zira tek alkışlayan olunca biraz utandım.

Diana Krall, o gece tüm sevenlerine –bis dahil- istediklerini verdi, izleyiciler konser mekanını terk etmekte güçlük çekti.

 

Kültür bakanının konseri

 

 

Gilberto Gil için boşuna “Brezilya’nın en yaratıcı ve ilham verici müzisyenlerinden biri” dememişler. Gerek suya-sabuna bulaşmış protest şarkıları, gerekse 1960’lar sonunda şarkılarına elektrik gitar ekleyerek “Tropicalia“ akımının yaratıcılarından biri olmasıyla (Caetano Veloso ile birlikte) bırakın iyi bir referans olmayı, ülkesinin kültür bakanı bile olmayı hak etmiş bir müzisyen.

Beni Gil’in konserini izlemeye iten iki neden vardı. Birincisi, zaten her kategoriden şarkıcılara duyduğum önkoşulsuz ilgi, diğeriyse, Brezilya’dan Arto Lindsay, Astrud Gilberto, Tania Maria, Marisa Monte, hatta elektronikçi sihirbaz Amon Tobin gibi daha ne cevherler çıktığını merak ediyor olmam. Bu yüzden 6 temmuz akşamı Açıkhava tiyatrosunun en orta yerine oturup, soğuk, rüzgar dinlemeden Brezilya Kültür Bakanı Gilberto Gil’in bana müzik dersleri vermesini keyifle dinledim.

Bakan Gil, gerçekten de ülkesinin müziğinin elçiliğini yapıyor, çalacağı her parçanın hikayesini, geçmişini, müzikal duruşunu ve yapısını anlatarak bizi bilgilendiriyordu. Afrika müziğine göz kırpan antifonal vokallerin, jazz armonisini hatırlatan düzenlemelerin, pop ve protest havaların üzerine bir folkçu edasıyla rahat rahat örüyordu melodilerini. Elektrik ve akustik enstrümanlara elektronik seslerin de eklenip yaratıcı bir şekilde kullanılmaları müziği daha çekici kıldı. Gil arada bir, bir oktav yukarıdan söylemeye başlayıp gülümsetiyordu bizi. “Şimdi size salsa’nın modern versiyonu sayılan bossanova ritminde bir parça çalacağım” deyip, tam başlayacakken durup, “Ritim Brezilya ritmi, ama parçanın kendisi İngiliz” diye ekleyip John Lennon’ın “Imagine”ini çalmaya başladığında ise, gecenin en sıkıcı anını yaşayacağımı düşünmüştüm. Zira bundan tam bir yıl önce Tori Amos da aynı sahnede aynı parçayı ağır ağır, uzata uzata mırıldandığında gerçekten çok sıkılmıştım. Çok şükür Gilberto Gil bana bu hissiyatı vermedi: şarkısını keyifle, inançla söyledi ve dinleyicileri mest etti. Sanırım bu başarılı yorum, Gil’in folk ve protest şarkılara olan doğal eğiliminin bir sonucuydu: O, zaten bunu yapıyordu, bu yüzden “Imagine”, üzerine güzel bir giysi gibi oturdu.

Yarısı Salvador’lu yarısı Rio’lu müzisyenler arasında Gil’in kendi oğlu da bulunuyordu. “İnsanın oğluyla kendi müziğini paylaşması ne güzel bir şey” diye düşündüm, ama oğlunun gitar solosunu dinlediğimde grupta bulunmasının haklı bir nedeni olduğunu da anladım.

Konserin havasını hatırlatan bir CD: The Definitive Gilberto Gil Bossa Samba & Pop

 

 

Woodstock’tan İstanbul’a taşınan müzik okulu

 

2006 yazına damgasını vuran önemli müzik etkinliklerinden biri de kuşkusuz, İsmet Sıral’ın yaşamı boyunca hayal edip gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldığı CMS (Creative Music Studio) müzik okulunun sonunda Türkiye’de de kurulmasıydı.

Etkinliği anlatmadan önce sizlerle, bilmeyenleriniz varsa eğer, beni çok duygulandıran ve sanatçının hayatına mal olan bu hikâyeyi paylaşmak istiyorum.

Türkiye’nin ilk jazz orkestrası kurucularından, saksofon, flüt ve ney üstadı İsmet Sıral, 1969 yılında Marmaris Turunç’tan bir arazi satın alır. Amacı, uluslararası bir müzik okulu kurmaktır. 70’lerin sonunda New York’taki CMS’te verdiği ders ve konserlerle öğrencileri makamlarla, Anadolu ezgileriyle ve aksak ritimlerle tanıştırmanın heyecanını da yaşayınca, bu heyecanı ülkesinde sürdürebilmek için kolları sıvar. Gel gör ki işleri rast gitmez, yanlış ortaklıklar kurması sonucunda arazisi elinden alınır. Sıral, araziyle birlikte hayalini de yitirdiği düşüncesiyle, yaşamına kendi elleriyle son verir.

Yakın geçmişte Dost Kip öncülüğünde hazırlanan bir İsmet Sıral belgeseli, okul projesinin tekrar gündeme gelmesine vesile olmuş. Yalnız bu kez mekan olarak İstanbul seçilmiş. Okul, Argos Kültür Sanat ve Karl Berger öncülüğünde, İKSV’nin de desteğiyle “İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi” adıyla bu yıl gün yüzü gördü.

CMS’in “efsanevi” sıfatını taşımasının sebebi, 1971-84 yılları arasında Woodstock’ta etnik müziğin beşiklerinden birini oluşturmuş olması. İlk workshop’lar, Ornette Coleman, Don Cherry, Dave Holland, Jack de Johnette gibi dev jazzcıların öncülüğünde yapılıyormuş. Düşünün artık nasıl bir “beşik”…

Bizim “Yaratıcı Müzik Atölye”miz de 6-7-8 temmuz’da üç günlük “demo” programını müzik meraklılarına sundu. “Jazz ve dünya müziğiyle Anadolu'nun müzikal zenginliği arasında yaratıcı köprüler kurmak”  temalı programda Trilok Gurtu, Henry Grimes, Mısırlı Ahmet, Ömer Faruk Tekbilek, Mercan Dede gibi önemli isimler yer aldı. Davul ustası Cyro Baptista da onların arasında olacakmış, ne yazık ki oğlu bir kaza geçirince dönmek zorunda kalmış.

Sanatçılar, katıldıkları çeşitli workshop ve jam-session’ların yanı sıra üç de konser verdi. 13. Uluslararası İstanbul Jazz Festivali'nin parçası olarak izlenebilen “Creative Music Journey: Woodstock-Istanbul” konseri, bu üç konserin sonuncusuydu. Her biri alanında yıldız olan sanatçılar, o gece oldukça kalabalık olarak çıktıkları Açıkhava sahnesinden alınlarının akıyla indi. Ömer Faruk Tekbilek, Mısırlı Ahmet, Hacı Ahmet Tekbilek gibi akustik müzisyenlerin yanında neyzenliği ve DJ’liği bir arada götüren Mercan dede, kendi tabiriyle elindeki “oyuncaklarıyla” eğlenen bir çocuk gibiydi, sunumları yaparken esprili ve sempatikti. Sanatçılar, İsmet Sıral’a ve birbirlerine ait besteleri, doğaçlamaya bolca yer vererek yorumladılar. Onları dinlerken konserin bir görsel şölen desteğine ihtiyaç duyduğunu düşündüm, zira her an sahneye bir oryantal dansöz fırlayacak gibiydi. Tek üzücü nokta müziğin, özellikle Mercan Dede’nin bütün “kalpten-yürekten-içimizden” bildirgelerine rağmen kenarları yuvarlatılmış, hafifletilmiş “easy-listening world music” (kolay dinlenilir dünya müziği) kalıplarının dışına çıkmaması, samimiyet hissiyatı vermekten ziyade yaratıcılık kavramından uzak kalmasıydı. Acaba ISCMS, İsmet Sıral’ın o dönemdeki hayalini karşılayabilecek mi diye düşündüm.

Kuşkusuz yaratıcılık göreceli bir kavram, kolay iş de değil. Ümit ediyorum ki bu değerli oluşum, bir zamanlar CMS’in Amerika’da sunduğu öncü ortamı Türkiye’nin müzisyenlerine de sunabilsin.

Not: Bu senenin programını kaçıran müzik meraklıları, önümüzdeki program ile ilgili bilgileri ISCMS’in web sitesinden edinebilirler (www.iscms.org). Direktör Dost Kip’in sözüne güvenin: “Müzikle az çok ilgisi olan herkes etkinliklere katılabilir”.

 

Billie Holiday’in gölgesinde bir ilham perisi

Yazılarımdan, festival boyunca konserden konsere koşmuş olduğumu anlamışsınızdır. Bakmayın, ben aslında merak ettiğim her müzisyeni canlı görme alışkanlığına sahip değilim. Kaydını dinlediğim bir müzisyenin canlı performansını gördüm diye, ondan daha fazla etkilendiğim de enderdir. Ama Madeleine Peyroux, bu ender anlardan birini yaşattı bana.

Gerçi karşıma 33 yaşında, sesi ve yorumu kadar yaşlı olmayan birinin çıkacağını biliyordum. Ama genç Joan Baez edasında, rüzgârda savrulan uzun ince saçları, siyah elbisesinin üzerine geçirdiği yeleği, ince uzun bedeninde asılı akustik gitarıyla sahneye gelip, bir de o olgun sesiyle şarkısını söylemeye başladığında neye uğradığımı şaşırdım. Böylesi bir “jazz hanımından” pek beklemediğim bir tavırdı bu. Görüntü her şeyi değiştirir mi? Tabii ki hayır, ama bazı kalıpların yıkılması insana kesinlikle eğlenceli ve güzel geliyor.

Görüntü, sürprizlerden sadece bir tanesiydi. Peyroux’nun kalın, puslu, görmüş-geçirmiş ses tonu ve kelimenin tam anlamıyla “oturmuş” yorumu, Billie Holiday’i fazlasıyla andırdığından tüylerim diken diken olmadı değil. Çok şükür iyi dinlediğimde şarkıcıya has çağdaş cümleler ve tonlamalar yakalayabildim, ve bir ruh çağırma operasyonunun içinde bulunmadığımdan emin oldum.

Başlangıcı yaptığı Leonard Cohen şarkısı “Dance me to the end of love”, özgün düzenlemesiyle dinleyicileri mest etti. Konser boyunca soloları ağırlıkta olan keman ve piyano, org ve çellonun da bulunduğu grubun özgün ve modern atmosferine uygun, çok keyifli sololar sundular. Derken Peyroux, o kendinden emin sesiyle bizi selamladı; “Biz New York, Kaliforniya ve Yeni Zelanda’dan geldik. Ve burası görmüş olduğum en Avrupai kent!”. Biraz bekledi ve konser boyunca tanık olacağımız kocaman kahkahalarından birini attı. Konuşmaları sırasında şarkılarının hepsini, sözleri ne derse desin birer aşk şarkısı gibi düşündüğünü anlatan Peyroux, konser mekanının hemen yanı başından kalkan tren ile vapuru da görmezlikten gelemedi. Bir Bob Dylan şarkısı olan “You're Gonna Make Me Lonesome When You Go”yu öyle bir söyledi ki, Bob Dylan orada olsaydı parçasını Peyroux’ya devredebilirdi. Peyroux’nun tamamen kendisine ait kılarak yorumladığı bir başka efsanevi şarkı da ünlü Fransız şarkıcı-besteci-şair Serge Gainsbourg’un “La Javanaise”i oldu. Konserin en ağır baladı, Billie Holiday ile meşhur olan  “I’ll look around” isimli besteydi. Peyroux sadece bu şarkıda gitarını kenara bıraktı. Sam Yahel’in piyano solosu bu parçada da büyük alkış aldı.

Annesinin Marcel Proust’a olan hayranlığını ifade etmek için “Madeleine” ismini koyduğu Peyroux, anlaşılan bu entelektüel ve sanatçı ruhlu aileden gereken tohumları almış, ve ilk albümü “Dreamland”ı çıkardığı günden bu yana kendisine iyi bir yol çizmiş. Konser izlenimimi özetlemek için sanırım Peyroux’nun kendi ülkesinin müzik eleştirmenlerinin cümlelerini tekrarlayabilirim: “Şarkılar ona, o da şarkılara sahip oluyordu”. Ve “Bir şey kesin: Madeleine Peyroux asla kokteyllerde söyleyen havalı divalardan biri olmayacak”.

 

ABBA’ya saygı

 

 

Dolunay gecesi. Kırmızı parlak trombonu, sert ama muzip ifadesiyle sahnede bir sağa bir sola salınan, enstrümanını enerjik bir şekilde havaya kaldırıp alkış isteyen Nils Landgren’in bu ruh halini görünce, aynı kişinin boynu bükük jazz baladları da çalabildiğini düşünmek çok güç. Ama o, tam da bu yönüyle müzik otoritelerinin ilgisini çekiyor: Jazzthetik dergisi onu bir “esneklik harikası” olarak tanımlamış. Landgren, “Funky Abba” albümünden hemen önce “Sentimental Journey” başlıklı çalışmasında yine efsaneleşmiş popüler şarkılara yer vermiş: “Fragile”, “I will survive”, “Speak Low”… Anlaşılan Landgren, ABBA ile pop dünyasındaki gezintisini biraz daha uzatmak istiyor.

Eurovision Şarkı Yarışması’nda elde ettikleri birincilikle yetinmeyip, yıllarca birbirinden şeker, pırıl pırıl, akılda kalıcı melodileri, berrak vokaller ve disko düzenlemelerle akıllara kazıyan, 70’lerin unutulmaz grubu ABBA, Landgren’in ellerinde funk ve soul sosuna bulanmış olarak karşımıza çıktı.

Mükemmel ses düzeniyle İstanbul’un en güzel konser mekanlarından biri olduğunu düşündüğüm Sepetçiler Kasrı, 10 temmuz gecesi Nils Landgren ve Funk Unit tayfası ile adeta yıkılıyordu. Sıkı davullara güzel bir bas, yaratıcı bir düzenleme ile geri vokaller, bir de rap’çi eklenince dinleyiciler çareyi dans etmekte buldular. “Money, Money, Money”, “Gimme! Gimme! Gimme!”, “Dancing Queen” gibi klasikler, bilindik formatlarının dışına çıkartılıp, kimi zaman değiştirilmiş sözler, kimi zaman da sade nakaratları bırakılmış halde bize sunuldular.

Çocukluğumda ABBA kasetlerini evire çevire, hayranlıkla dinlerdim. Konsere gelirken her ne kadar vokalistlerin Lyngstad ve Fältskog’un eline su dökemeyeceğini düşündüysem de, müziğin daha modern ve çekici bir kıvama getirilebileceğini tahmin ediyordum. Nitekim öyle oldu. Buna rağmen eski ABBA sound’una takılmış biri olarak etrafımdaki dinleyiciler kadar coşamadığımı itiraf etmem gerekecek.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64692 - unknown - 38.107.179.238