İstanbul
Jazz Festivalinin Ardından...

Festivalin en sıra dışı grubu: Cocorosie
İstanbul Jazz Festivali kapsamında jazz-dışı
müzisyenler de görmeye alıştık. Bunların bir takım alt-başlıklar ile
sunulmasına ise şahsen bayıldım, hele “Yeni Ozanlar” başlığına…
Bu yılın ülkemizde ağırlanan “yeni ozanlar”ı,
New Yorklu iki kız kardeş Bianca ve Sierra Cassady oldu. Grupları Cocorosie
ismini, iki kardeşe çocukluklarında verilen lakaplardan almış: Coco ve Rosie.
Biri opera eğitimli, az-çok piyano, gitar ve
arp çalan, diğeri oyuncak enstrümanlarla, kapı zilleriyle, CD çalar ve
sampler’larla çalışan bu iki kardeşe sahnede basçı Benjamin Molinaro ile
ağzıyla ritim yapan MC Spleen eşlik etti. İki albüm sahibi grup, Emek
sinemasını son koltuğuna kadar dolduran meraklı dinleyicilere bohem ruhlu,
çocuksu, kırılgan, hüzünlü ama bir o kadar da eğlenceli şarkılar sundu.
Cocorosie, müziğini basit elemanları üst üste
bindirerek kurguluyor. Pili azalmış teypten gelen insan sesi, arpejler, derken
soprano Sierra’dan yükselen bir melodi, ortalığı karıştıran bazı sample’lar,
ritim, ve Bianca’nın sivri, çocuksu tavırlarla okuduğu sözler. Grubun
kullandığı tüm bu yenilikçi müzikal ve görsel fikirler, ayrı ayrı ele
alındıklarında aslında pek de yeni sayılmazlar. Öte yandan Cocorosie’nin diğer
gruplara göre öne çıkmasının bir sebebi de, iki kardeşin hassas, nazik
yorumları. Söz yazarı Bianca’nın vokalini Björk’e benzettiğimi söylemek
istemezdim (çünkü son yıllarda olur olmaz her alternatif şarkıcıya Björk
benzetmesi yapıldı), ancak İskandinav aksanına varıncaya kadar ona yakın
durduğunu duymamam mümkün değildi. Zaman zaman efektlerin fazlaca boğduğu
vokaller, Björk’ü olduğu gibi Stina Nordenstam gibi mikrofonla oynamayı seven
müzisyenleri de hatırlattı bana.
Sonuçta Cocorosie, kaygısız, salaş, esprili ve
aykırı duruşuyla bizlere son yılların kişisel, içine kapanık, ev yapımı tınısal
(ve görsel - video şovu da sayarsak) sanatının iyi bir örneğini sundu.

Ve huzurlarımızda bayan Grammy!

Son yılların kendinden en çok söz ettiren kadın
jazz vokalisti Diana Krall, bu yıl İstanbullu jazz severleri de muradına
erdirdi. Ülkemize gelmesine günler kala eşi Elvis Costello’dan bir bebek
beklediğini öğrendiğimiz sanatçıyı kariyerinin doruklarında izleme şansımızı,
şu halde hamileliğinin sağlıklı seyretmesine de borçluyduk.
Krall, uluslararası ününü her şeyden çok
1999’da çıkardığı “When I Look in Your Eyes” albümüne borçlu: Ondan önce hiçbir
jazz albümü “en iyi jazz vokal performansı” dalında Grammy ödülü almamış. Bir
sonraki albümü “The Look of Love” ise billboard’larda aykırı rap şarkıcısı
Eminem’e kafa tutmayı başararak bir numara oldu. Aynı albüm, sanatçının ülkesi
Kanada’da beş platin albüm ile ödüllendirildi.
“Grammy Kraliçesi” diye anılan 42 yaşındaki bu
sanatçıyı yakından görmek isteyenler, o gece Açıkhava tiyatrosunu
kaldırımlarına kadar tıklım tıklım doldurmuştu.
Krall, açılışı Peggy Lee’nin “I love being
here with you” parçası ile yaptı. Son derece formda olduğu belliydi. Ama ben
muradıma, bir Nat King Cole baladı olan “I’ll string along with you”
başladığında erdim. Albümlerini dinlerken Krall’un bana keskin, biraz da “maço”
gelen tonlamalarının, bende bir donukluk ve kayıtsızlık hissi uyandırdığını
fark etmiştim. Ama her balad söyleyişinde eklediği pus ve vibratolar, bu sesi
daha dokunaklı kılıyordu. Konserde de öyle oldu. Bu tür bir yorumu bir Nat King
Cole klasiği olan “Boulevard of broken dreams”de de dinleme imkanı bulduk.
Krall’un müziğinin çok ayrıcalıklı bir müzik olduğunu söyleyemeyiz, öyle
olsaydı geniş kitlelere seslenmesi muhtemelen zorlaşırdı. Ama müzisyenlerin
ustalığına diyecek yoktu! Jeff Hamilton’ın konser boyu göz alıcı performansını
ayrıca anmak isterim: Diane Schuur, Barbara Streisand, Ray Brown, John
Pizzarelli gibi pek çok sanatçıyla ve kendi triosuyla da ün yapan davulcu, “I
love being here with you” ve “Deed I do” parçalarında büyüleyici sololara imza
attı. Sanırım Joni Mitchell’in “A case of you”su çalmaya başladığında buna en
çok sevinen ben oldum, zira tek alkışlayan olunca biraz utandım.
Diana Krall, o gece tüm sevenlerine –bis
dahil- istediklerini verdi, izleyiciler konser mekanını terk etmekte güçlük
çekti.
Kültür bakanının konseri

Gilberto Gil için boşuna “Brezilya’nın en
yaratıcı ve ilham verici müzisyenlerinden biri” dememişler. Gerek suya-sabuna bulaşmış
protest şarkıları, gerekse 1960’lar sonunda şarkılarına elektrik gitar
ekleyerek “Tropicalia“ akımının yaratıcılarından biri olmasıyla (Caetano Veloso
ile birlikte) bırakın iyi bir referans olmayı, ülkesinin kültür bakanı bile
olmayı hak etmiş bir müzisyen.
Beni Gil’in konserini izlemeye iten iki neden
vardı. Birincisi, zaten her kategoriden şarkıcılara duyduğum önkoşulsuz ilgi,
diğeriyse, Brezilya’dan Arto Lindsay, Astrud Gilberto, Tania Maria, Marisa
Monte, hatta elektronikçi sihirbaz Amon Tobin gibi daha ne cevherler çıktığını
merak ediyor olmam. Bu yüzden 6 temmuz akşamı Açıkhava tiyatrosunun en orta
yerine oturup, soğuk, rüzgar dinlemeden Brezilya Kültür Bakanı Gilberto Gil’in
bana müzik dersleri vermesini keyifle dinledim.
Bakan Gil, gerçekten de ülkesinin müziğinin
elçiliğini yapıyor, çalacağı her parçanın hikayesini, geçmişini, müzikal
duruşunu ve yapısını anlatarak bizi bilgilendiriyordu. Afrika müziğine göz
kırpan antifonal vokallerin, jazz armonisini hatırlatan düzenlemelerin, pop ve
protest havaların üzerine bir folkçu edasıyla rahat rahat örüyordu
melodilerini. Elektrik ve akustik enstrümanlara elektronik seslerin de eklenip
yaratıcı bir şekilde kullanılmaları müziği daha çekici kıldı. Gil arada bir,
bir oktav yukarıdan söylemeye başlayıp gülümsetiyordu bizi. “Şimdi size
salsa’nın modern versiyonu sayılan bossanova ritminde bir parça çalacağım”
deyip, tam başlayacakken durup, “Ritim Brezilya ritmi, ama parçanın kendisi
İngiliz” diye ekleyip John Lennon’ın “Imagine”ini çalmaya başladığında ise,
gecenin en sıkıcı anını yaşayacağımı düşünmüştüm. Zira bundan tam bir yıl önce
Tori Amos da aynı sahnede aynı parçayı ağır ağır, uzata uzata mırıldandığında
gerçekten çok sıkılmıştım. Çok şükür Gilberto Gil bana bu hissiyatı vermedi:
şarkısını keyifle, inançla söyledi ve dinleyicileri mest etti. Sanırım bu
başarılı yorum, Gil’in folk ve protest şarkılara olan doğal eğiliminin bir
sonucuydu: O, zaten bunu yapıyordu, bu yüzden “Imagine”, üzerine güzel bir
giysi gibi oturdu.
Yarısı Salvador’lu yarısı Rio’lu müzisyenler
arasında Gil’in kendi oğlu da bulunuyordu. “İnsanın oğluyla kendi müziğini
paylaşması ne güzel bir şey” diye düşündüm, ama oğlunun gitar solosunu
dinlediğimde grupta bulunmasının haklı bir nedeni olduğunu da anladım.
Konserin havasını hatırlatan bir CD: The
Definitive Gilberto Gil Bossa Samba & Pop

Woodstock’tan İstanbul’a taşınan müzik
okulu
2006 yazına damgasını vuran önemli müzik
etkinliklerinden biri de kuşkusuz, İsmet Sıral’ın yaşamı boyunca hayal edip
gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldığı CMS (Creative Music Studio) müzik
okulunun sonunda Türkiye’de de kurulmasıydı.
Etkinliği anlatmadan önce sizlerle,
bilmeyenleriniz varsa eğer, beni çok duygulandıran ve sanatçının hayatına mal
olan bu hikâyeyi paylaşmak istiyorum.
Türkiye’nin ilk jazz orkestrası
kurucularından, saksofon, flüt ve ney üstadı İsmet Sıral, 1969 yılında Marmaris
Turunç’tan bir arazi satın alır. Amacı, uluslararası bir müzik okulu kurmaktır.
70’lerin sonunda New York’taki CMS’te verdiği ders ve konserlerle öğrencileri makamlarla,
Anadolu ezgileriyle ve aksak ritimlerle tanıştırmanın heyecanını da yaşayınca,
bu heyecanı ülkesinde sürdürebilmek için kolları sıvar. Gel gör ki işleri rast
gitmez, yanlış ortaklıklar kurması sonucunda arazisi elinden alınır. Sıral,
araziyle birlikte hayalini de yitirdiği düşüncesiyle, yaşamına kendi elleriyle
son verir.
Yakın geçmişte Dost Kip öncülüğünde hazırlanan
bir İsmet Sıral belgeseli, okul projesinin tekrar gündeme gelmesine vesile
olmuş. Yalnız bu kez mekan olarak İstanbul seçilmiş. Okul, Argos Kültür Sanat
ve Karl Berger öncülüğünde, İKSV’nin de desteğiyle “İsmet Sıral Yaratıcı Müzik
Atölyesi” adıyla bu yıl gün yüzü gördü.
CMS’in “efsanevi” sıfatını taşımasının sebebi,
1971-84 yılları arasında Woodstock’ta etnik müziğin beşiklerinden birini
oluşturmuş olması. İlk workshop’lar, Ornette Coleman, Don Cherry, Dave Holland,
Jack de Johnette gibi dev jazzcıların öncülüğünde yapılıyormuş. Düşünün artık
nasıl bir “beşik”…
Bizim “Yaratıcı Müzik Atölye”miz de 6-7-8
temmuz’da üç günlük “demo” programını müzik meraklılarına sundu. “Jazz ve dünya
müziğiyle Anadolu'nun müzikal zenginliği arasında yaratıcı köprüler kurmak”
temalı programda Trilok Gurtu, Henry Grimes, Mısırlı Ahmet, Ömer Faruk
Tekbilek, Mercan Dede gibi önemli isimler yer aldı. Davul ustası Cyro Baptista
da onların arasında olacakmış, ne yazık ki oğlu bir kaza geçirince dönmek
zorunda kalmış.
Sanatçılar, katıldıkları çeşitli workshop ve
jam-session’ların yanı sıra üç de konser verdi. 13. Uluslararası İstanbul Jazz
Festivali'nin parçası olarak izlenebilen “Creative Music Journey:
Woodstock-Istanbul” konseri, bu üç konserin sonuncusuydu. Her biri alanında
yıldız olan sanatçılar, o gece oldukça kalabalık olarak çıktıkları Açıkhava
sahnesinden alınlarının akıyla indi. Ömer Faruk Tekbilek, Mısırlı Ahmet, Hacı
Ahmet Tekbilek gibi akustik müzisyenlerin yanında neyzenliği ve DJ’liği bir
arada götüren Mercan dede, kendi tabiriyle elindeki “oyuncaklarıyla” eğlenen
bir çocuk gibiydi, sunumları yaparken esprili ve sempatikti. Sanatçılar, İsmet
Sıral’a ve birbirlerine ait besteleri, doğaçlamaya bolca yer vererek
yorumladılar. Onları dinlerken konserin bir görsel şölen desteğine ihtiyaç
duyduğunu düşündüm, zira her an sahneye bir oryantal dansöz fırlayacak gibiydi.
Tek üzücü nokta müziğin, özellikle Mercan Dede’nin bütün
“kalpten-yürekten-içimizden” bildirgelerine rağmen kenarları yuvarlatılmış,
hafifletilmiş “easy-listening world music” (kolay dinlenilir dünya müziği)
kalıplarının dışına çıkmaması, samimiyet hissiyatı vermekten ziyade yaratıcılık
kavramından uzak kalmasıydı. Acaba ISCMS, İsmet Sıral’ın o dönemdeki hayalini
karşılayabilecek mi diye düşündüm.
Kuşkusuz yaratıcılık göreceli bir kavram,
kolay iş de değil. Ümit ediyorum ki bu değerli oluşum, bir zamanlar CMS’in
Amerika’da sunduğu öncü ortamı Türkiye’nin müzisyenlerine de sunabilsin.
Not: Bu senenin programını kaçıran müzik
meraklıları, önümüzdeki program ile ilgili bilgileri ISCMS’in web sitesinden
edinebilirler (www.iscms.org). Direktör Dost Kip’in sözüne güvenin: “Müzikle az
çok ilgisi olan herkes etkinliklere katılabilir”.
Billie Holiday’in gölgesinde bir ilham perisi
Yazılarımdan, festival boyunca konserden
konsere koşmuş olduğumu anlamışsınızdır. Bakmayın, ben aslında merak ettiğim
her müzisyeni canlı görme alışkanlığına sahip değilim. Kaydını dinlediğim bir
müzisyenin canlı performansını gördüm diye, ondan daha fazla etkilendiğim de
enderdir. Ama Madeleine Peyroux, bu ender anlardan birini yaşattı bana.
Gerçi karşıma 33 yaşında, sesi ve yorumu kadar
yaşlı olmayan birinin çıkacağını biliyordum. Ama genç Joan Baez edasında,
rüzgârda savrulan uzun ince saçları, siyah elbisesinin üzerine geçirdiği
yeleği, ince uzun bedeninde asılı akustik gitarıyla sahneye gelip, bir de o
olgun sesiyle şarkısını söylemeye başladığında neye uğradığımı şaşırdım.
Böylesi bir “jazz hanımından” pek beklemediğim bir tavırdı bu. Görüntü her şeyi
değiştirir mi? Tabii ki hayır, ama bazı kalıpların yıkılması insana kesinlikle
eğlenceli ve güzel geliyor.
Görüntü, sürprizlerden sadece bir tanesiydi.
Peyroux’nun kalın, puslu, görmüş-geçirmiş ses tonu ve kelimenin tam anlamıyla
“oturmuş” yorumu, Billie Holiday’i fazlasıyla andırdığından tüylerim diken
diken olmadı değil. Çok şükür iyi dinlediğimde şarkıcıya has çağdaş cümleler ve
tonlamalar yakalayabildim, ve bir ruh çağırma operasyonunun içinde
bulunmadığımdan emin oldum.
Başlangıcı yaptığı Leonard Cohen şarkısı
“Dance me to the end of love”, özgün düzenlemesiyle dinleyicileri mest etti.
Konser boyunca soloları ağırlıkta olan keman ve piyano, org ve çellonun da
bulunduğu grubun özgün ve modern atmosferine uygun, çok keyifli sololar
sundular. Derken Peyroux, o kendinden emin sesiyle bizi selamladı; “Biz New
York, Kaliforniya ve Yeni Zelanda’dan geldik. Ve burası görmüş olduğum en
Avrupai kent!”. Biraz bekledi ve konser boyunca tanık olacağımız kocaman
kahkahalarından birini attı. Konuşmaları sırasında şarkılarının hepsini,
sözleri ne derse desin birer aşk şarkısı gibi düşündüğünü anlatan Peyroux,
konser mekanının hemen yanı başından kalkan tren ile vapuru da görmezlikten
gelemedi. Bir Bob Dylan şarkısı olan “You're Gonna Make Me Lonesome When You
Go”yu öyle bir söyledi ki, Bob Dylan orada olsaydı parçasını Peyroux’ya
devredebilirdi. Peyroux’nun tamamen kendisine ait kılarak yorumladığı bir başka
efsanevi şarkı da ünlü Fransız şarkıcı-besteci-şair Serge Gainsbourg’un “La Javanaise”i oldu. Konserin en ağır baladı, Billie Holiday ile meşhur olan “I’ll look around”
isimli besteydi. Peyroux sadece bu şarkıda gitarını kenara bıraktı. Sam
Yahel’in piyano solosu bu parçada da büyük alkış aldı.
Annesinin Marcel Proust’a olan hayranlığını
ifade etmek için “Madeleine” ismini koyduğu Peyroux, anlaşılan bu entelektüel
ve sanatçı ruhlu aileden gereken tohumları almış, ve ilk albümü “Dreamland”ı
çıkardığı günden bu yana kendisine iyi bir yol çizmiş. Konser izlenimimi
özetlemek için sanırım Peyroux’nun kendi ülkesinin müzik eleştirmenlerinin
cümlelerini tekrarlayabilirim: “Şarkılar ona, o da şarkılara sahip oluyordu”.
Ve “Bir şey kesin: Madeleine Peyroux asla kokteyllerde söyleyen havalı
divalardan biri olmayacak”.
ABBA’ya saygı

Dolunay gecesi. Kırmızı parlak trombonu, sert
ama muzip ifadesiyle sahnede bir sağa bir sola salınan, enstrümanını enerjik
bir şekilde havaya kaldırıp alkış isteyen Nils Landgren’in bu ruh halini
görünce, aynı kişinin boynu bükük jazz baladları da çalabildiğini düşünmek çok
güç. Ama o, tam da bu yönüyle müzik otoritelerinin ilgisini çekiyor: Jazzthetik
dergisi onu bir “esneklik harikası” olarak tanımlamış. Landgren, “Funky Abba”
albümünden hemen önce “Sentimental Journey” başlıklı çalışmasında yine
efsaneleşmiş popüler şarkılara yer vermiş: “Fragile”, “I will survive”, “Speak
Low”… Anlaşılan Landgren, ABBA ile pop dünyasındaki gezintisini biraz daha
uzatmak istiyor.
Eurovision Şarkı Yarışması’nda elde ettikleri
birincilikle yetinmeyip, yıllarca birbirinden şeker, pırıl pırıl, akılda kalıcı
melodileri, berrak vokaller ve disko düzenlemelerle akıllara kazıyan, 70’lerin
unutulmaz grubu ABBA, Landgren’in ellerinde funk ve soul sosuna bulanmış olarak
karşımıza çıktı.
Mükemmel ses düzeniyle İstanbul’un en güzel
konser mekanlarından biri olduğunu düşündüğüm Sepetçiler Kasrı, 10 temmuz
gecesi Nils Landgren ve Funk Unit tayfası ile adeta yıkılıyordu. Sıkı davullara
güzel bir bas, yaratıcı bir düzenleme ile geri vokaller, bir de rap’çi
eklenince dinleyiciler çareyi dans etmekte buldular. “Money, Money, Money”,
“Gimme! Gimme! Gimme!”, “Dancing Queen” gibi klasikler, bilindik formatlarının
dışına çıkartılıp, kimi zaman değiştirilmiş sözler, kimi zaman da sade
nakaratları bırakılmış halde bize sunuldular.
Çocukluğumda ABBA kasetlerini evire çevire,
hayranlıkla dinlerdim. Konsere gelirken her ne kadar vokalistlerin Lyngstad ve
Fältskog’un eline su dökemeyeceğini düşündüysem de, müziğin daha modern ve
çekici bir kıvama getirilebileceğini tahmin ediyordum. Nitekim öyle oldu. Buna
rağmen eski ABBA sound’una takılmış biri olarak etrafımdaki dinleyiciler kadar
coşamadığımı itiraf etmem gerekecek.