|
Alanya’da
Jazz Günleri

Lloyd Chisholm
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin
hemen öncesinde düzenlenen Alanya Caz Günleri’ne ilk kez bu yıl gitme şansına
sahip oldum. Şans diyorum, çünkü yerlisiyle-yabancısıyla 4. Alanya Jazz
Günleri'nde çok iyi müzisyenler dinledik. Demek ki zaman zaman aklın yolunu
izlememenin de faydaları oluyormuş. Çünkü aklım bana, zaten Antalya için onca
yazı – program yedeklemesi yapacakken, bir de Alanya’ya bulaşma diyordu. Neyse
ki işin içinde festivali düzenleyen Aura Productions’dan arkadaşım Özlem
Köseoğlu vardı. Hem onu kırmak istemediğim, hem de iyi bir şey yapacaklarına
itimat ettiğim için yollara düştüm. İsabet etmişim.

Ayten Alpman
Alanya Caz Günleri limanda, Kızıl Kule’nin
hemen altındaki meydanda yapıldı. Sahnenin arkasında surlar tepeye yükselip
kalede son buluyordu. Onlar da, kule de, tersane de ışıl ışıldı. Her konser
doldu, yerli yabancı izleyiciler El Pluma Band, Cazyapjazz, Quartet Muartet,
Lloyd Chisholm Group ve özellikle de Elvan Aracı Trio eşliğinde Ayten Alpman’ı
aşikar bir zevkle izledi. Hiç sıkılmadılar, oysa, jazz seyircisi değillerdi.
Burada Alanya Belediyesi’ni ve Başkan Hasan Sipahioğlu’nu tebrik etmek gerek.
Ne de olsa onca seyircinin o alana toplanmasını bir ölçüde belediyenin
konserleri parasız yapmasına borçluyuz. Ama onları orada tutan da jazzın
kendisi oldu ve tıpkı Uluslararası İstanbul Jazz Festivali’nin sokak
etkinliklerinde olduğu gibi, jazzın hiç de “öcü” bir müzik olmadığı, onu
bilmeyenlerin de bu müziğin tadını çıkarabileceği bir kez daha anlaşıldı.
İlk akşamın grubu, festivalin karma
gruplarından El Pluma Band’di. Küba’dan William Richard Cardosa ile William
Gonzalez Chacon (davul, vurmaçalgılar), basta eski dost Tony Jones (Nina Simone
ile de çalmıştı, bende bir albümü bile var), grubun yabancı elemanlarıydı. Hoş
yabancı demek caiz mi bilemiyorum, çünkü Cardosa ile Chacon, uzun süredir
İstanbullu. El Pluma’nın Türkler’i ise, piyanoda Çağrı Sertel, trombonda Bulut
Gülen, trompette Serkan Çiftçi ve gitarda Bilal Karaman’dı. Çağrı’nın piyanistliğini
zaten biliyoruz, diğerleri de iyiydi. Özellikle trombonda, ilk kez dinlediğim
Bulut Gülen’i çok beğendim. Chacon, konserin sonuna doğru sahne önünde dans
eden kızlara pek zarif şekilde eşlik etti. Cardosa ise, bir-iki teşekkür ve
komik “eyvallah”ları dışında dilini konuşmadığı bir halkla süper bir iletişim
kurdu. Onları dans davet etti, istekli bir koro haline getirdi, el çırptırdı.
Ayrıca, iyi bir davulcu.
İkinci akşam, hepsi Almanya’da yaşayan ama
yarısı Türk, yarısı Alman olan Cazyapjazz sahneye çıktı. Gitarda Semih Yanyalı,
klaviyede Murat küçükboyacı, darbukada Ozan Aydoğan, nefeslilerde Matthias
Kaiser, basta Reinhard Buchner ve davulda Mathis Riehm’den oluşan, yadellerin
müziklerini bizim ritmlerimizle gerçekten ustaca harmanlamış olan bu enerjik,
genç grup da seyirciyle sağlam bir iletişim kurdu. Doğrusu, Türk nağmelerinin
de faydasını gördüler. Semih Yanyalı son yıllarda dinlediğim en iyi
gitarcılardan biri. Grubun yaş ortalamasının üstünde kalan Kaiser ise, mükemmel
bir müzisyen. El Pluma Band de, Cazyapjazz de Akbank Jazz Festivali’nin
programında yer alıyor. Yani, Alanya’ya ulaşamamış olanlar bu iki grubu
İstanbul’da da dinleyebilir. Tavsiye ederiz.
Gene de bence jazz günlerinin en iyi konseri,
Quartet Muartet'in üçüncü akşamki konseriydi. Piyanoda Genco Arı, gitarda Sarp
Maden, basta Alp Ersönmez ve davulda Volkan Öktem, gerçekten de kendi
enstrümanlarının en iyileri arasında. Tek tek o enstrümanlara hakimiyetlerinin
yanı sıra, grup olarak da örnek bir bütünlük sergilemeleri, jazz seven her
dinleyici için gerçekten bir nimetti. Ne de olsa, Genco haricinde diğer üçünün
uzunca bir trio tecrübeleri de var. Alanya Belediyesi, bence son derece yerinde
bir kararla protokol uygulamadığı için, ön sıralar dinledikleri müziği besbelli
anlayan ve seven genç seyirciler tarafından doldurulmuştu (Genco’yu
sinirlendiren “yastık erbabı”ndan, yani sahne önüne serili yastıklara serilmiş
diğer genç ekipten söz etmiyorum). Dinlediler, coşkuyla alkışladılar. Quartet
Muartet de Ekim’de Nardis’te, unutmayın.

4. Alanya Caz Günleri’nin son akşamında bu
sefer trompetçi Lloyd Chisholm, gene parlak bir grupla, piyanoda Burak
Bedikyan, basta Caner Kaptan ve davulda Cengiz Baysal'la çaldı. Cengiz’in
ikinci albümü Candy and Milkshake Mayıs’ta çıktı, biliyorsunuz. Bilmiyor
idiyseniz de şimdi öğrendiniz. Onu da tavsiye ederiz. Caner sahneye çıktığı
anda basının bir telini kopmuş, yerde yatar bulmuş. Öyle çaldı. Nardis’ten
tanıdığım Burak Bedikyan, zaten iyi bir piyanistti, kısa sürede çok da
gelişmiş. Bu arada Alanya seyircisini bir kez daha takdir ettik, çünkü bildik
nağmeler, sürükleyici ritmler ya da şovmenlik baharatıyal desteklenmemiş bu
“straight” denebilecek kaliteli jazzı da dikkatle dinlediler. Kendisi de artık
bir İstanbullu olan Chisholm’u daha önce tanıyıp dinlemediğime üzülüyorum. Ama
belki de editörüm beni azarlamakta haklı, belki de Nardis’e yeterince
gitmiyorum sahiden. Lloyd Chisholm ve grubunun hemen ardından, sahneye Ayten
Alpman çıktı. Bir Fransız zarafeti içinde, incecik, o jazza son derece yatkın
sıcak ve, neden olmasın, buğulu sesi, niteliğinden hiçbir şey yitirmemiş.
Yanında da çok usta bir grup vardı, elbette. Piyanoda Elvan Aracı (kolu ona
biraz ıstırap veriyordu), basta Raci Pişmişoğlu, davulda Berke Özgümüş’ten
oluşan Elvan Aracı Trio. Bu vesileyle Elvan’ı da dinleyebilmek nasip oldu yani.
Ayten Alpman ise harikaydı, belki elli yıl öncesinden dinlediğim şarkıları aynı
aşkla yorumladı. Tabii ki “Memleketim”le bitirdi, muazzam bir alkış aldı.
Sonuçta da herkes memnun kaldı.
Ben Alanya’ya daha çok, bir dost muhabbeti
şeklinde geçen plaj voleybolu turnuvalarından aşinayım. 4. Alanya Caz Günleri
de bir dost muhabbeti şeklinde gelişti. Grupların gelişini hevesle bekledik,
gittiklerine üzüldük. Otelimiz Blue Sky’da heyecanlı planlar yaptık. İnternet
kafemiz Başarı’da köle gibi çalıştık. Deniz, havuz görmedik ama, Nazmi Uyar’ın
şahsında Alanya Belediye’sinden konukseverlik gördük. Ayrıca, benim deniz ve
havuz görmeyişim de, gene köle ruhuyla ilgili, yoksa mevcuttular. Özlem’le
Nevra, onların deyişiyle sağ gösterip sol vursam da (sound check’e gelmiyorum
deyip gitmek, akşam yemeği sırasında başka restoranlara kaçmak gibi), bize
çocuk gibi baktılar. Ama tabii, en önemlisi konserlerdi. Şöyle diyeyim:
Galatasaray-Beşiktaş maçını kaçırdığıma bile yanmıyorum.

|
|