Fleurine
Hollandalı vokalist, Brad Mehldau’nun eşi
Fleurine ile müzik ve aşk hakkında...

Yoğun bir turne programınız olduğunu
biliyorum ama son albümün Fire’dan bu yana 3 yıl geçmiş; yeni albüm
planlarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz? Eminim dinleyicileriniz 10 yılda
üç albümden daha fazlasını bekliyorlardır, onlara iyi bir haberiniz var mı?
Benim için kalitenin sayıdan daha önemli
olduğunu söylemeliyim. Bir albüm yaptığınızda bir sürü yere dağıtılıyor ve bir
çok insana ulaşıyor; dolayısıyla mutlaka özel bir şey olması gerekli. Gerçekten
söyleyecek yeni bir şeyiniz olduğunda yeni bir albüm yapmanın doğru olduğunu
düşünüyorum ve bence bu üç albümün hepsi için de böyle bir durum vardı. Arada
ne kadar zaman olması gerektiği ile ilgili bir fikrim yok ama şimdi
söylediğiniz için görüyorum ki her üç yılda bir albüm yapmışım! Tabii ki
istisnaları olsa da, bazı müzisyenler her yıl yeni bir albüm yapmaları için
şirketlerden baskı görüyorlar ve bu kalite açısından pek de iyi sonuç
vermeyebiliyor. Benim gibi yaklaşık 10 yıl önce başlayan ve aynı sayıda albüm
yapan Madeleine Peyroux veya Fiona Apple gibi müzisyenler de var! Yine de,
İstanbul’dan döndükten sonra, Kasım sonunda yeniden stüdyoya girip 4. albümün
kayıtlarına başlayacağımı söylemeliyim.

En son albümünüzden bu yana, müzikal olarak
nasıl bir değişim geçirdiğinizi düşünüyorsunuz, kafanızda yeni oluşmuş fikirler
var mı?
Zihnim sürekli müzikle meşgul hatta gereğinden
fazla meşgul bile diyebilirim. Müzisyen olarak en önemli meselelerimden biri
hangi fikirlerin kayıt edilmeye değecek kadar iyi olduğuna karar vermek.
İyimser bir düşünceyle, sürekli bir gelişim içindeyiz ancak bunun hangi yönde
olduğunu ancak daha sonra geriye baktığımızda, geçmişte yaptıklarımızı
değerlendirerek söyleyebiliyoruz. Dolayısıyla şu andaki fikirlerimin ileride
yapacaklarımı nasıl etkileyeceğini şimdiden bilemiyorum. Yaptığım üç albüme
baktığımda; Renee Rosnes, Tom Harrell, Christian Mc Bride, Jesse van Ruller ve
Billy Drummond ile kaydettiğim ilk albümüm olan ‘Meant to Be!’ gerçekten
müzikal olarak benim köklerimden geliyor: Tamamı benim şarkı sözlerim ve
Theloniouius Monk, Thad Jones, Kenny Dorham gibi müzisyenlerin besteleriyle
swing, bebop and Brezilya tadlarında katıksız jazz parçaları; ana teması ‘aşka
aşık olmak’ duygusu etrafındaydı ve gerçekten ‘mutlu’ bir albümdü! İkinci
albümüm ‘Close Enough For Love’ Brad Mehldau ile bir düetti ve bu albümün
kayıtlarından hemen önce birbirimize çok aşık olmuştuk! Dolayısıyla benim için
bu albümün oldukça içe dönük, melankolik ve tatlı bir tarafı var. Böyle
olağanüstü bir aşk bulunca insan ilk olarak onu kaybedeceğinden korkuyor, işte
melankoli de orada devreye giriyor. İki farklı kıtada, birbirimizden binlerce
kilometre uzakta yaşıyorduk ve birlikte olabilmek için ikimizin de hayatında
büyük değişiklikler yapması gerekiyordu. Herşey çok güzel bir şekilde gelişti
ve o albüm bu hikayenin başlangıcını yansıtıyor. Yine benim yazdığım sözlerle
hem Pat Metheny, Jimi Hendrix gibi müzisyenlerin hem de Jobim, Michel Legrand,
Johnny Mandel büyük bestecilerin eserlerini yorumladık. Üçüncü albümüm ‘Fire’
ise ilk kez anne olmamdan sonra kaydedilmişti. Kendi çocukluğuma kadar gidip,
Paul Simon, Nick Drake, Peter Frampton Chryssie Hynde gibi müzisyenlerden pop
şarkılarının jazz düzenlemelerini ve kendi bestelerimi (ki, bunlardan biri yeni
doğmuş olan kızımız içindi) çaldık. Bu albümde Brad ve Jeff Ballard (d) ilk
defa birlikte çalmışlardı; Jeff şimdi Brad’in yeni triosunda yer alıyor
biliyorsunuz. Bu albümde Jesse van Ruller (g) ve Johan Plomp’un (b) yanı sıra
Gil Goldstein (Accordion), Seamus Blake (s) ve Peter Bernstein (g) da çaldılar.
Gördüğünüz gibi her albüm hayatımdaki yeni bir kişisel dönemeci ve bunun
etkisiyle yöneldiğim yeni bir müzikal yolculuğu yansıtıyor.

Oldukça farklı tarzlardan eserleri
yorumluyorsunuz. Kaydedeceğiniz besteleri nasıl seçiyorsunuz, seçiminde hangi
kriterleri uyguluyorsunuz?
Sanıyorum tek kriterim kişisel zevkim; bir
besteyi, melodiyi, şarkı sözünü sevmem ve ondan ilham almam gerekiyor. Ne daha
fazlası, ne daha azı...
‘Fire’ albümünün notlarında Paul Bussy
sizin için ‘jazz köklerinden gelen bir şarkıcı ama bu aslında pratik olmasına
rağmen sınırlayıcı bir nitelendirme’ diyor. Ben de etiketin önemli olmadığını
düşünüyorum ama sizin kendi müziğinizi nasıl gördüğünüzü de anlamak istiyorum.
Bu tür kategoriler veya etiketler müzik
şirketlerinin bir müzisyeni pazarlama yöntemlerinin bir parçası. Benim
tanıdığım bir çok müzisyen, müzik şirketlerinin üzerlerine yapıştırdıkları
etiketlerin aksine tek yönlü müzisyenler değiller. Sanıyorum, her müzisyenin
pek çok esin kaynağının olduğunu varsayabiliriz. Benim durumumda, temelde
kuvvetli bir jazz kökeni var. Babam evde sürekli Miles, Cannonball, Art Blakey
& the Jazz Messengers, Coltrane, Ella, Louis Armstrong, Billie Holiday gibi
müzisyenleri dinler ve çalardı. Bunlar bende iz bırakan ilk esin kaynaklarım.
Öte yandan annem ise Schubert, Mozart ve Chopin gibi bestecilerin eserlerini
dinlerdi ve kuşkusuz bunların da benim üzerimde bıratıkları izler oldu. Tabii
ki aynı zamanda radyo vb kaynaklardan güncel pop parçalarını dinlemeyi
sürdürdüm. Daha sonraları ergenlik çağlarımda Bossa Nova ve Brezilya müziği
sevdalısı oldum. Son on yılda ise Brad’in müziğinin üzerimde kuvvetli bir
etkisi olduğunu söylemeliyim. Yani, değişik yerlerden ilham alıyorum anlayacağınız.
Bir çok lisanı konuştuğunuzu biliyorum ama
sanki Portekizce şarkı sözlerine karşı daha özel bir sempati duyuyormuşsunuz
gibi geliyor bana; bunun arkasında belli bir sebep var mı ? Bir beste için
hangi lisanda yazacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?
Bildiğiniz gibi ana dilim Felemenkçe; bunun
dışında İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve Portekizce konuşuyorum.
Bir lisanı konuşmak benim için şarkı söylemek gibi: Sesleri taklit etmek.
Farklı lisanlarda şarkı söylemenin en sevdiğim tarafı, her lisan ile
gırtlağından farklı sesler çıkması ve böylelikle kendi sesinizin farklı
renklerini ortaya çıkarabilme imkanı. Bir renk paletini kullanarak resim yapan
bir ressamı düşünün; farklı bir paleti eline aldığında bir anda yepyeni
renklere ve tonlara kavuşmuş oluyor. Farklı lisanlarda şarkı söylemek de aynen
böyle; lisanı değiştirdiğinde bir anda yepyeni seslerin kapıları açılıyor
önünüzde. Bu da şarkı söyleme eylemini zenginleştiriyor. Portekizce tercihimin
sebebi benim için çok basit: İnanılmaz derecede duygusal bir lisan,
bayılıyorum! Ne zaman aşkla ilgili bir şeyler yazsam elim otomatik olarak
Portekizce’ye doğru gidiyor. Keşke Türkçe şarkı da söyleyebilsem. İstanbul’a
son geldiğimde Sibel (Köse) bana bir şeyler öğretmeye çalışmıştı ama kolay
değil. Bu arada, bence Sibel (Köse) benim jenerasyonumdaki çok iyi
şarkıcılardan biri.
Bir çok kalburüstü müzisyenle çalışmış
olmanıza rağmen, Hollandalı eşlikçileriniz Johan ve Jesse ile aranızda farklı
bir dinamik var gibi görünüyor. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Birlikte çaldığınız müzisyenlerle uzun süreli
bir birliktelik olduğunda bunun müziğe kesinlikle olumlu bir şekilde
yansıdığını düşünüyorum. Johan Plomp ve Jesse van Ruller ile 15 yıldır birlikte
çalıyoruz ve bu aramızda eşşiz bir bağlantı oluşmasını sağladı. Bazı
müzisyenler isimleri büyük müzisyenlerle birlikte çalmanın kendi müziklerini de
daha iyi yapacağını düşünürler. Bence en iyi müzik yapan gruplar birlikte uzun
süre çalmış, bir sound oluşturma ve bir ilişki geliştirme imkanı bulmuş gruplar.
Mesela, Ron Carter veya Dave Holland gibi olağanüstü basçılarla çalma imkanım
olabilirdi ama müzikal açıdan beni Johan, Jesse ya da Brad kadar yakından
tanımaları imkansız. Nardis’teki konserlerimde Johan da basta bana eşli edecek
ve ikimizde ilk defa Önder Focan ile birlikte çalacağımız için çok
heyecanlıyız!
Brad ile birlikte çalmak nasıl bir şey?
Avantajları veya dezavantajları var mı?
Brad ile birlikte çalmak rüya gibi! En iyi
tarafı, şüphesiz kimse beni kocamın tanıdığı kadar yakından tanımıyor, sihirli
bir birliktelik bu! En kötü tarafı ise, onunla birlikte çaldıktan sonra başka
piyanistlerle birlikte çalışmak daha zor hale geldi. O yüzden artık
gitaristlerle çalışmayı tercih ediyorum, ha ha ha !... Bir de tabii, düet
albümümüzü yaptıktan sonra artık sürekli böyle talepler alıyoruz, bu da biraz
can sıkıcı.
Son olarak, profesyonel müzisyenlik ve
anneliği nasıl birlikte yürütüyorsunuz? Birbiriyle çelişen farklı öncelikler
olmuyor mu?
Kabul etmeliyim ki çocuklarımız olduktan sonra
herşey eskisi kadar kolay değil çünkü çocukları kesinlikle dadılara filan
bırakmıyoruz. Eğer ben turnedeysem Brad evde kalıyor, o turnede olursa ben
çocuklara bakıyorum. Anne olduğumdan beri bir haftadan daha uzun bir süre evden
uzak kalmadım, dolayısıyla da turne programlarım artık daha kısa. Eskisi kadar
uzun veya mesela Dianne Reeves gibi bir şarkıcı kadar sık turne ve konser
programları yapamasam da, sevdiğim herşeyi yapabildiğim için çok mutluyum:
Müzikle uğraşıyorum, iki çocuk annesiyim ve en büyük aşkımla evliyim!
