Oğuz
Büyükberber ve Koan

Oğuz Büyükberber uzun yıllardan beri
çalışmalarını dikkatle izlediğim bir müzisyen arkadaşımdır, başta sesi beni çok
etkileyen bas klarinet olmak üzere klarinet ailesinin tüm üyelerini büyük bir
ustalıkla çalar.
Onunla gitarist Çağlayan Yıldız ile birlikte
gerçekleştirdikleri “A-Z” albümü üzerine röportaj yaparken tanımıştım. Ne
istediğini ve ne yaptığını iyi bilen, onunla konuştukça içimde uyanan mizah
duygusuna aynı şekilde cevap veren bu genç klarinetçiyi çok sevdim. Oğuz daha
sonra Hollanda’ya gitti ve yerleşti, beş yıldan beri orada yaşıyor ama Türkiye
ile olan bağını hiç koparmadı. Mümkün olduğu kadar Türkiye’ye gelerek buradaki
müzik ortamını solumaya özen gösteriyor.
Son zamanlarda ülkemizde yayınlanan, ve benim
çok beğendiğim özgün bir çalışma olan Ayşe Tütüncü’nün “Panayır” albümünde
Yahya Dai ile birlikte yer aldı ve konserlere çıktılar. Gene bu süreç
içerisinde kendi çıkarttığı sıra dışı albümlerle de Türk jazz severler ile
buluşmaya devam etti. Geçtiğimiz aylarda bu çalışmalardan en sonuncusu olan
Koan yurt dışında jazz severlerin ilgisini çekti. Bu yaz İstanbul’a gelmiş
olduğu günlerde Oğuz’u yakalayıp Koan üzerine bir sohbet yapmayı başardım. Bu
sohbet Türk müzik dünyasının bana göre en özgün genç müzisyenlerinden olan Oğuz
Büyükberber’in nereden gelip nereye koştuğunun bir anlık suretidir:
Koan, Amsterdam’da tanıştığım Alman davulcu
Uli Geneger ve İzlandalı basçı Valdi Koli ile gerçekleştirdiğimiz bir albüm.
Onlarla tanıştıktan kısa bir süre sonra müziğe bakışımızın, çalarken yaptığımız
emprovizasyonlarda ifade etmeye çalıştığımız şeylerin benzeştiğini fark ettik.
Bir araya gelmek istedik ve bu albümü yaptık. Bu albüm için benim önderliğimde
oluşan bir proje demek çok yanlış olmaz, ama bu bir Oğuz Büyükberber Trio çalışması
da değil. Albümü üç kişinin ortak çalışması ile yürüyen bir proje olarak
değerlendirmek daha doğru olacak.
Seçtiğimiz parçalar çoğunlukla benim beste ve
düzenlemelerimden oluşuyor. Akustik bir trio oluşturuyoruz, ben bas klarinet
çalıyorum. Eğer çaldığımız mekan akustik çalmaya uygun olursa bu projenin
konserlerini de tamamen akustik çalmaya çalışıyoruz. Mümkün olduğunca
konserlerde mikrofon, speaker veya monitör kullanmamaya çalışıyoruz.
Hollanda’da bu anlayışa göre çalabileceğimiz çok güzel salonlar bulduk. Çok
güzel akustikleri var, mühendislik olarak bu şekilde tasarlanmışlar. Seyirci
ile aramızda hiçbir engel olmadan çaldık. Özellikle canlı performanslarda sizin
kafanızda geliştirdiğiniz akustik sesin araya kablolar ve elektrik girdiği zaman
dinleyiciye ulaştırılması oldukça zor.
Kelime olarak kutsal kitabımızı çağrıştırsa da
Koan aslında bambaşka anlamlar yüklü bir kelime.
Albüme bu adı vermemiz basçımız Valdi Kolinin
önerisi ile oldu. Kelimenin anlamını araştırınca benim de çok hoşuma gitti,
ancak tam bir Türkçe karşılığı yok. Bizim kültürümüzde bu kelimeye en yakın söz
“mesel” oluyor. “Koan” Çoğu zaman birkaç satırı geçmeyen, içinde soyut bir
anlam olan kısa şiir ya da öykü tarzı bir yazı.
Bizdeki meseller nasıl kıssadan hisse olarak
derin anlamlar içeren şeyler anlatırsa Koan da böyle. Zen felsefesine göre
örnek teşkil edebilecek bir aktarım da diyebiliriz.
Oğuz Büyükberber’in müzik kariyerinde bugüne
kadar gerçekleştirdiği bir çok albüm var. Bu son albümün onun müzikal
yolcuğunda nereye oturduğunu veya hangi safhasını teşkil ettiğine gelince:
Böyle olmak için özel bir çaba sarf etmeme
rağmen sanırım eklektik bir sanatçıyım. Şimdiye kadar benim hakkımda böyle
yorumlar yapıldı. Bunun en önemli sebebinin bir müzisyen olarak çok geniş bir
kaynaktan beslenmem olduğunu düşünüyorum. Aslında şu da var. Tüm bu kaynaklar
ilk bakışta birbirlerinden çok farklı gözükmelerine rağmen benim için tek bir
kaynak oldular. Çünkü iyi müzik iyi müziktir ve her zaman aynı temel kaynaktan
beslenir. Bu iyi müzik Çin müziği de olur, roman müziği de olur, iyi çağdaş
Batı müziği de olur. Hepsi birdir. Ben her zaman iyi müzikten beslenmeye
çalışıyorum ve bu amaçla bir çok değişik kaynağı incelemeye çalışıyorum.
Sonunda bunların hepsi benim kişisel potamda eriyip bir takım ürünlere
dönüşüyorlar. Mesela bundan 6 sene önce yapmış olduğum “Velvele” albümüne
bakarsak oradaki eklektikliğin hem anlatımsal hem de teknik olarak farklı
yelpazedeki öğelerden oluşuğunu görebilirsiniz. Albümde akustik parçalar var,
elektronik parçalar var, bu ikisinin birleşiminden olan parçalar var. Etnik
enstrümanlar ve çağdaş enstrümanlar kullandık, tamamen bilgisayar
programlarıyla gerçekleşmiş eserler var.
Bu açıdan bakarsak Koan için çok sade bir
albüm diyebilirsiniz. Her ne kadar anlatımsal olarak oldukça geniş bir
yelpazeden geliyor olsa da format olarak sade, tamamen akustik bir albüm. Üç
müzisyenin tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bir kayıt yapmaları. Ne üst üste
kayıt, ne özel bir efekt, hiçbir özel şey yok yok. Her zaman bize örnek olan
Charlie Parker ve John Coltrane’in yapmış oldukları kayıtlar gibi. Eski
zamanlarda onlar bir odaya girerler, bir mikrofonla kayıt yaparlardı. Her ne
kadar bizim 3 mikrofonumuz da olsa temel olarak bizde böyle bir kayıt yaptık.
Albümdeki müziğin dinamiği bizim çaldığımız gibi duyuluyor, çünkü sonradan
kayıtla hiçbir şekilde oynanmadı.
Koan’da dikkatimi çeken bir şey de “Tuz” adlı
parçanın her iki albümde de yer almaları oldu. Bu gözlem bir sonraki soruyu
getirdi, acaba ilk albümden bugüne geçen on yıl boyunca Tuz nasıl değişmişti,
ya da Oğuz nasıl değişmişti?
Evet çok şey değişti, ben de değiştim. Ama ben
bu sorunun cevabını aslında sizden duymak isterim. Her şeyden önce bu 10 yıl
içinde kendi müziğimi oluştururken beslendiğim kaynaklar daha da arttı.
Hollanda’ya gittim, daha değişik ve geniş bir
kültüre açılmış oldum. Yaşadığım şehir Amsterdam coğrafi konum olarak neredeyse
Batı Avrupa’nın merkezi durumunda. Çok kozmopolit bir kültür yapısı var, zaten
Hollanda halkı yıllarca denizci olarak yaşamış, kozmopolit kültür olgusu bu
geçmişten de kaynaklanıyor. Kentin nüfusunun yarıdan fazlası yabancı kökenli.
Her çeşit milletten insan bir arada yaşıyorlar. Bir çeşit bir Babil kulesi de
denilebilir. Bu anlamda da kültürel açıdan çok besleyici bir ortam. Bu yetmiyormuş
gibi ben bir de tuttum, bu yaştan sonra konservatuara gittim ve bas klarinet
bölümünü bitirdim. Aslında ilginç bir şey de gerçekleştirmiş oldum. Amsterdam
Konservatuarının seviyesi oldukça yüksek. Girmek epeyce zordu, dünyanın bir çok
köşesinde konservatuarı bitirip de oraya master yapmak üzere gelen müzisyen sil
baştan orada birinci sınıftan başlamak zorunda kalıyorlardı. Bazı konularda çok
sıkılar ve seviyeyi yüksek tutmaya çalışıyorlar. Ben Türkiye’de hasbel kader
klarinet öğrenmiş bir insan olarak oldukça yüksek bir seviyeden kabul edildim,
bu da benim kendime olan güvenimi tazeledi.
Oğuz zaten gitmeden önce de bas klarinet
çalıyordu, o zaman da şu soru akla geliyor. Acaba orada ne öğrendi, hangi
yönünü tamamlamış oldu. Bu konuda söylediği şeyler şunlar:
Ben orada Harry Sparnaay, Ferdinand Powel ve
Arnold Dooveweerd’den ders aldım.

Doğru, gitmeden önce epey çalıyordum ama orada
çağdaş klasik batı müziği formatında epey bir hakimiyet kazandığımı
düşünüyorum. Bu da benim müziği algılama ve ifade etme biçimimi çok olumlu
olarak etkiledi. Orada konservatuarın tarihinde de bir ilki gerçekleştirdim.
Benim doğuştan bir görme problemim var. Bu yüzden teknik olarak beni klasik
bölüme alamadılar çünkü nota sehpası üzerinde partisyon notasını okuyamıyorum. Bu
yüzden teknik olarak jazz bölümünde yer aldım. Ama hocam Harry Sparnaay klasik
müzik bölümünden birisi idi, dolayısıyla hem klasik hem de jazz bölümünden
dersler alarak bas klarinet bölümünü bitirdim.
Her çocuk annesi ve babası tarafından geleceğe
atılmış bir oktur der Halil Cibran. Bu açıdan Oğuz’u geleceğe gönderen
birikimin ne olduğuna da değindik:
Ailemde hiçbir profesyonel müzisyen yok, bu
anlamda ben bir ilkim. Ama özellikle baba tarafımda ailemin müziğe ilgisi
büyük. Babamın babası, amcaları ve dayılarının hepsi güzel çalar ve
söylerlermiş. Benim ailem Kayserili, genel olarak ailede bağlama çalınırmış.
Çocukluğumda babam aile toplantılarında, arkadaş buluşmalarında hep o
toplantının iyi çalan ve söyleyen kişisi olarak kabul edilirmiş. Ben sanata resim
ile başladım, çok küçük yaşta resim yapardım. İlk enstrüman çalmaya ise 14-15
yaşında tuşlu çalgılar ile başladım. Daha sonra Güzel Sanatlar Akademisinin İç
Tasarım Bölümüne giderken kendi kendime klarinet çalmaya başladım. Ailem
kendileri müzisyen olmamalarına rağmen bana müzik konusunda her zaman destek
oldular.

Klarinet çalmaya ise 20 yaşında başladım.
Benim için klarinet ilk görüşte aşk gibi bir şey oldu. Hani o yaşa kadar
klarineti görmemiş miydin, duymamış mıydın diyebilirsiniz. Ama bakmak var, görmek
var. Duymak var, duyduğun şeyin sana dokunması var. Günün birinde bir arkadaşım
bana üzerine defalarca müzik kaydedilmiş, silinmişi tekrar kaydedilmiş bir
kaset verdi. Bak bu değişik müzik, al ve dinle dedi. Dinledim ve çarpıldım, bu
enstrümanı çalmam lazım dedim. Dört yıl sonra o kasette klarinet çalan adamın
Giora Feidman olduğunu öğrendim. Klarinete başlamamın en önemli sebebi o oldu.
Bir çok klarinetçiyi dinledim, zamanla kendi
stilimi geliştirdim. Bizim ülkemizden Şükrü Tunar, Mustafa Kandıralı en
beğendiğim isimler oldu. Jazz müzisyenlerinden ise Benny Goodman, Woody Herman,
Jimmy Hamilton’u beğeniyorum. Kendi enstrümanım olan bas klarinette ise en
başta Erik Dolphy geliyor. Ayrıca John Surman, Louis Clavis’i çok beğeniyorum.
Son olarak da Amsterdam’daki hocam Harry Sparnaay’dan çok şey öğrendiğimi ve
bir müzisyen olarak onu çok beğendiğimi söylemeliyim.
Böylece okun geldiği yön belli oldu, Kayseri
yörelerinden geliyordu. Ama bir insan için nereden geldiğinden çok nereye
gittiği önemlidir. Bakın Oğuz bir bas klarinetin nefesinden aldığı hızla
gelecek için neler hayal ediyor.
Şimdi 36 yaşındayım, evliyim, Hollanda’da
yaşıyorum. Sade popüler olanlarla değil dünyadaki popüler olmayan müziklerle de
bir yönüyle ilgileniyorum. Kendime özgü bir müzik çizgim var ama gün geçtikçe
böyle bir müziği üreten kişi olarak sürdürmek zorlaşıyor. Sistem sürekli olarak
size bir şeyler empoze ediyor, sanki bizi dışarı tükürmeye çalışıyor gibi bir
hal var. Ben kendi yoluna inanmış bir müzisyen olarak müzik çalışmalarımı
sürdürmek ve yaptığım müziği insanlarla paylaşmak istiyorum. Şu anda klarinette
bir iki nota üflediğimde insanlar bundan etkileniyor, bundan ben de mutlu
oluyorum. Bunun ileride de devam etmesini istiyorum. Ben Eric Dolphy ile
tanışmadım çünkü aynı zamanlarda yaşamadık. Ama ben onu tanıyorum, çünkü o bana
konuşuyor. Ölümsüzlük denen şey bana göre arkanda bu dünyada ölümsüz eserler
bırakmaktır. Ben de arkamda yaşayacak güzel müzikler bırakmak istiyorum.
Peki bu arada dünyada ve Türkiye’de jazz
nerelere gidiyor. Bu konuda da Oğuz görüşlerini bizlerle paylaştı.
Günümüzde jazz’ın tanımı değişiyor. Peki jazz
nereye gidiyor diye sorsanız önce şunun cevabını bulmak gerekiyor. Günümüzde
adı jazz festivali olan festivallerde kimler ne çalıyor, ne tür projelere yer veriliyor?
Bu noktadan hareketle jazz’ın nereye gittiğini sorabiliriz. Bana göre bir çok
sanat dalında olduğu gibi günümüzde jazz da kültürel ve teknolojik sınırlar
kalkıyor. Artık saf kan jazz diye bir şeyden bahsetmek çok güç. Eskiden
kategoriler vardı, Amerika jazz’ı, etnik jazz, kuzey jazz’ı gibi şeyler
denirdi, artık bunları da diyebilmek zor. Günümüzde farklı kültürlerden gelen
ve beslenen müzisyenler bir araya gelip değişik projelerde yer alabiliyorlar.
Bu da artık bir trend haline geldi. Yeni imkanlar doğuyor ama bir yandan da
kimlikler kayboluyor, kısacası hem olumlu hem de olumsuz şeyler oluyor.
Son dönemde Türkiye’de bir dolu yeni kulüp
açıldı, değişik festivaller yapılıyor. İşin mutfağından biri olarak şöyle bir
kıyaslama yapabilirim. Ben 20 yaşında bir plağı bulmak için sahaf sahaf
dolaşırdım. Önümüze ne çıkarsa onunla yetinirdik. Şimdi durum değişti, imkanlar
çoğaldı. Basılı yayın da gelişti, internet var. Bilgiye erişim kolaylaştı ve
Türkiye de bundan nasibini alıyor. Bir yandan da müzik okulları açılıyor,
kapanıyor. Ama genel olarak olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum.
Söylemek istediğim bir şey daha var.
Türkiye’de sanatın desteklenmesi ile ilgili bazı düşüncelerimi derginin
okuyucuları ile paylaşmak isterim. Söylediğim şey ilgili yerlere ulaşır mı
bilemiyorum.
Sanat mutlaka desteklenmeli, özellikle işin
araştırma geliştirme kısmında çalışan müzisyenler için bu destek daha da büyük
bir ihtiyaç. Bir yandan geçim derdine çare bulmak bir yandan da araştırma
yapmak çok zor bir şey. Bütün Avrupa ülkelerinde hem tüm sanatlar başta devlet
tarafından destekleniyor. Hem geleneksel hem de modern sanatlar destekleniyor.
Kültüre destek olmak önemli çünkü bunu yapmazsanız mevcut kültürünüzü de
kaybedebilirsiniz. Bir toplum kendi geçmişini ve kültürünü anlayabilmiş,
yorumlayabilmiş olmalı. Türkiye olarak aslında elimizde çok değerli bir kültür
mirası var, ama elimizdekini kaybettiğimiz için mevcudun üstüne yeni bir şey
koymakta zorlanıyoruz.
