Sema
ve Ekho
Taş plaklardan günümüze yankılanan bir ses;
Birkaç taş plak, silik fotoğraflar, birkaç
afiş, çok az yazılı belge, çok az anı...

Kulaklarımda kalan cızırtılı sesler,
unutamadığım sesler, unutamadığım sesler, tangolar, fokstrotlar, operetler,
kantolar. Bu şarkılar beni içlerine çeken, beni de beni de unutma diyen
şarkılardır. Bu hanımlar öyküleriyle etkili, sesleriyle büyülü hanımlardır, bu
hanımlar teğmen olan eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten
vazgeçip eşleriyle şark hizmetlerine giden Cumhuriyet döneminin kadınlarıdır.
Sesleri, kimi kez hüzünlü, kimi kırılgan, kimi kez şen şakrak, kimi kez bahar
çiçeği, kimi kez rüzgarda uçuşan bir kar tanesidir. Kimi kez de ben seni işte
ben seni böyle baştan çıkarıveririm derecesinde acımasızdır. Aağlarsınız,
gülersiniz, eğlenirsiniz ve dayanamayıp kulağınıza çarpan sesleri tekrarlamaya
başlarsınız ve bilirsiniz ki bu seler bitip tükenecek gibi değildir, Ve bilirim
ki onların yankısıyım artık, yani Ekho’yum ben.
Bu sözler Sema’nın bugünlerde Hammer müzik
tarafından yayınlanan albümü Ekho’nun kapağında yer alıyor.
Sema’ya gelince; yıllardan beri tanıdığım,
müziklerini zevkle dinlediğim deli dolu bir kadın. Onu 1991 yılında Hakan
Atala’nın Tünel, Galip Dede Caddesi’ndeki “Lale Plak” adlı müzik tapınağından
aldığım bir kaset ile tanımıştım, daha sonra Hakan ricalarımı kırmayarak
Sema’nın ilk albümü olan bu çalışmanın CD’sini de Almanya’dan getirtti. Sema’ya
o albümde Taksim adlı bir grup eşlik ediyordu, bana göre her şeyiyle coşkulu ve
güzel bir albümdü. Çok sevdim. Diğer albümlerini de aldım. Sonra Yerebatan
Sarayı’nda Tuncel Kurtiz ile gerçekleştirdiği Şeyh Bedrettin Destanı
gösterisini izledim. Yıllar böyle geçti, ta ki geçtiğimiz ilkbaharda Hakan
elime yeni bir Sema albümü tutuşturuncaya kadar. İşte Ekho bu albüm idi ve Sema
bir kez daha hayatıma girdi, kolumdan tuttu ve birlikte Cumhuriyet dönemi
hanımlarına gittik.
Ekho yankı demek, bu albümde 1905’den
başlayarak 1940’lı yıllarda biten bir sürecin şarkı söyleyen İstanbul’da yaşamış
hanımlarının günümüzdeki yankısı oluyorum.
Kısa gibi gözükebilir ama bu kadar kısa bir
zaman diliminde bu kadar çok kadın şarkıcıyı barındırmış ve sahneye çıkartmış,
bu kadar çok şarkı üretilmiş başka bir dünya şehri de olmamış.
Batılılaşma etkisiyle İstanbul’da önce Ermeni,
Rum, Beyaz Rus hanımlar sahneye çıkarmış. O devirde kadınların sahneye çıkması
yasak, çoğu da gizli olarak çıkmış, ve sahne arkasından kaçırılmış kadınlar
bunlar. Ancak Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Atatürk devrimlerinden hemen
sonra İstanbul’da bir kadın şarkıcı patlaması olmuş., bir çok hanım şarkıcı
var. O devir bana çok cazip geldi, o hanımları tekrar yaşatmak istedim.
Projenin yüreğindeki bir başka isim de tiyatro
sanatçısı, müzik araştırmacısı, radyo programcısı olan sevgili arkadaşım Cemal
Ünlü. Cemal “Türk Gramofon Tarihi”ni yazmış olan kişidir. Muazzam bir taş plak
ve gramofon koleksiyonunu gelecek nesiller için toplar ve saklar. Bunları kendi
radyo programlarında insanlık ile paylaşır.
Cemal’e göre bu proje toplumumuzun esin
kaynaklarının köreldiği bir dönemde yatılan kış uykusunu bitirmeye yönelik bir
çaba.
Cemal albümde bu duygusunu şu sözlerle ifade
etmiş:
Seyyan hanımları, Mahmure Handan hanımları,
Nazmiye Sedat hanımları ve diğerlerini kim fark edecek, taş plak dağarında
durup bekleyen zengin verimi alıp kim “işleyecek” diye.
Toprak işleyenindir diyen Karaoğlan gibi Sema
bu birikimi Cemal’in omuz vermesiyle almış, onun titizliğine yakışan bir
sevgiyle seslendirmiş, sonuçta ortaya inanılmaz güzel bir albüm çıkmış. Kısacası
tozlu raflarda kalan bir kültür günümüz insanı ile tekrar buluşmuş.

Albümde birçok eski şarkı var. Ama albüme
almış olduğum bir başka parça daha var. “Fikrimin İnce Gülü” benim bu albüme
başlamadan önce bildiğim tek şarkı idi, Adalet Ağaoğlu’nun kitabını okumuş olan
şanslı insanlardan birisiyim. Kendisine parçayı bir prova sırasında dinlettik,
çok hoşuna gitti. Hasta olduğu için konserimize gelemeyecekti. Çok duygu yüklü
bir andı. Bu şarkıların hemen hemen hiç birisinin notası yok, taş plaklardaki
sözler anlaşılamıyor. Uzun ve detaylı bir arşiv çalışması yaparak işe koyulduk.
Cemal Ünlü olmasa idi bu kadar ileri gidemezdik. 70’e yakın şarkıyı inceledik,
notalarını çıkarttık. Önce konserlerde söylemeye başladım, daha sonra da bu
albüm ortaya çıktı. İnşallah devamı da gelecek.”
Sema ile yaptığımız radyo programında biraz da
onun geçmişine döndük.
Taksim benim ilk kendi grubum idi, ama daha
önce başka gruplarda çalışmıştım. O zamanlar eşim, şimdi de sevgili arkadaşım
olan Dieter Moritz ile bu işe soyunduk.

O ilk grubumda saksofoncu Charlie Mariano da
vardı, bir konserde onu görmüş ve mutlaka birlikte çalışmak istemişitm. Uzun
zaman birlikte çalmıştık ama daha sonra aramıza başka bir saksofoncu katıldı.
Bu grup halen devam ediyor. Charlie Mariano ile de dostluğumuz sürüyor, turneye
gittiğim zaman onun bir konseri varsa mutlaka izlerim.
Almanya’ya Ankara’dan 198’ de gitmiştim, oradan 1996’da İstanbul’a döndüm. Çok büyük bir değişiklik gördüm. Bir yanı ile bu
değişimin eksileri çok, ancak bir çok artı da var. Mesela İstanbul artık
eskisine göre çok daha yeşil bir şehir olmuş. Ağaçlandırma var, eksileri çok
olmakla artılarını koruyan bir şehir İstanbul. Berlin’e gittiğim zaman
yıllardan beri hep aynı sokağı, aynı evi aynı köşeyi görüyorum, hiçbir şey
değişmiyor. Burası ise sürekli olarak değişen bir şehir. Her sefer Taksim’e
çıktığımda farklı bir şey görüyorum. Çok seviyorum.
Sema bir jazz müzisyeni değil, ama jazz’a
yakın bir müzisyen. Kendi müzikal yolculuğunu yaratmış ve sürdürmüş bir insan.
Peki nereye gidiyor, neleri arıyor deseniz bu da çok komplike bir şey değil:
Kim olduğuma gelince. Ben hayatı boyunca
yalnız ve yalnız şarkı söylemekten çok büyük bir haz almış bir kadınım. Aslında
üç tane Sema var. Şarkı söyleyen Sema, arkadaşları ile sohbet eden bir Sema ve
kendi başına kaldığı zamanki Sema, ama yalnız kaldığım zaman da şarkı
söylediğim için birincisi ve üçüncü Sema arasında mühim bir fark yok. Müzikte
özel bir şey aramıyorum, çünkü aradığım şeyi bulduğumu sanıyorum, gitmek varmak
istediğim bir yer var, ama bu utopik bir şey değil, elle tutulur bir şey.
Farklı seslerimin olduğunu biliyorum. Benim 4-5 oktavlık bir sesim var ama bu
da kendi başına çok önemli değil. Tek oktavlık seslerle de insanların çok güzel
şeyler yapılabileceğini biliyorum. Bunu çok abartmamak gerek. Aradığım şeyleri
hep mutlu olan yerlerde buldum. Berlin’de jazz’cılar ile çalıştım çünkü orada
bu konuda gerçek bir derya vardı. İstanbul’da herkes bir virtüöz olarak var
oluyor. Ben ise virtüöz değilim, müzisyenlik başka bir şey, ben müzisyenim,
şarkı söylüyorum, ses çıkartıyorum. Farklı sesler çıkartmaktan hoşlanıyorum,
onun için tiyatro yapıyorum, onun için Tuncel Kurtiz ile Şeyh Bedrettin
Destanı’nda oynuyorum
Tek bir yerde arka arkaya sonsuza kadar şarkı
söyleyebilirim ama derdim bu değil. Şarkı söyleme ve alkış almanın ötesinde bir
şeyler yapmak istiyorum. Benim yaptığım işin bir projesi, bir kavramı, bir
anlam bütünlüğü olmalı, kendine has bir dünyası olmalı. Sesimde farklı
kişilikler var, belki de bu yüzden birbirinden değişik işler yapıyorum. Yurt
dışında konserlerim var, mesela 14. yüzyıl Süleyman Çelebi’nin Mevlitini bir
dini müzikler festivalinde okuyorum. Bu albümde birlikte duet yaptığımız
Mustafa Avkıran’ın sokak tiyatrosunda oynuyorum. O da benim farklı bir
kişiliğim.
Albüm şu sıralar üçüncü baskısını yaptı,
eminim ki hem daha bir çok defa basılacak hem de arkası gelecek. Neden mi
dersiniz? Çünkü her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir duygu vardır ve bu
müzik onları yüreklerden alıp hayata getiriyor.
Bir sebep daha var, onu da Cemal Ünlü albümün
kitapçığında söylemiş:
Sema’nın bu ‘gözü pek’ girişimi bir yerde
başarılı olmak zorunda. Çabaların sürmesi, müzikseverler katında ilgi görmesi
ve en önemlisi de; müzik yapımcılarının ve uygulayıcılarının bakış açılarını
değiştirip geliştirmesi için.