Ayhan
Sicimoğlu

Ayhan Sicimoğlu’nun arkadaşları ve ailesi
ile neşe ve mutluluk dolu bir saat...
“Beynimde melodiler uçuşuyor, gene elim ayağım
durmuyor, kalbim gibi. Adından da anlaşılacağı gibi bu albüm adı geçen tüm
dostlarım ve kızım Ayşe Sicimoğlu sayesinde kulaklarımıza ve ruhumuza
ulaşıyor.”

Bu sözler bir albüm kapağında yer alıyor.
Hangi albüm demeyin, burada bahsi geçen albüm Ayhan Sicimoğlu tarafından
geçtiğimiz günlerde Doublemoon etiketi ile piyasaya çıkmış olan albüm. Adı
“Ayhan Sicimoğlu, Friends and Family”. Ben bu albümün varlığından Sabancı
Üniversitesinin mezuniyet töreninde haberdar oldum. Bilmeyenlere söyleyeyim,
ülkemizde mezuniyet törenlerini jazz orkestrası ile gerçekleştiren bir
üniversite var. İnanılacak gibi değil ama gerçek. Bu sene Sabancı Üniversitesi
Ayhan Sicimoğlunun orkestrası ile öğrencilerini uğurladı. Törenden sonra
kokteyl alanına doğru kalabalığın içerisinde yürürken kader ağlarını 12
numaralı şişle ördü ve beni yakın arkadaşı Jozi Levi ile birlikte yürüyen Ayhan
Sicimoğlu’nun yanına taşıdı. Beş dakika içerisinde benim onu ilk defa Açık
Radyo’da program yaptığı günlerden tanımamla başlayan, ortak dostumuz çellocu
Sedef Erçetin ile süren ve onun yeni albümü ile sonlanan bir sohbeti
tamamladık. Sonra da sözleştik, albüm çıkınca görüşeceğiz. Leylekler döndü, yaz
bitti ve albüm çıktı, sıra sohbete geldi.
Friends and Family, albümün adı demiştik, peki
neden İngilizce bir ad derseniz bu sorunun cevabını Ayhan da bilmiyor, biraz
düşününce fonetik olarak İngilizce söylenişin daha akıcı olduğunu düşünüyor.
Sohbetimize “kimdir Ayhan Sicimoğlu? diyerek devam ettik.
“1950 doğumluyum. Eh bakarsanız bayağı yaşlı
sayılırım. Evet genç gösterdiğim doğru, saçımda boya yoktur. Olmadığı belli
oluyor değil mi. Tamam canım, biraz sağında solunda beyazlar var, hatta
dökülmeye de başladılar. Kendime dikkat ediyorum, bence her insanın da etmesi
lazım. Aşırı yemek yemem, içki içmem, hiç sigara içmem. Doğum yerim Niğde.
Niğdeli falan değiliz ama babam Türkiye’nin çok büyük bir inşaat mütehhaiti
idi. Türkiye’de bir çok yerde inşaat yaptı. Ben o Niğde hükümet binasını
yaparken doğmuşum. Oğlan kardeşim Gaziantep tren istasyonunu yaparken doğmuş.
Annem o gezerken hep yanında olmuş. 10 yaşımdayken Talas’taki Amerikan okuluna
gittim. Şimdi kapandı ama iddia ediyorum dünyanın en önemli okullarından birisi
idi. Çok hoş bir yerdir. Sonra 4 sene Tarsus Kolejinde yatılı okudum. İki sene
Hacettepe Üniversitesinde geçti, oradan da 1972 yılında Temel Bilimler
fakültesinde ekonomi okudum ve bir diploma aldım. O zamanlar bu mümkündü. O
yıllar Türkiye’de üniversite olaylarının yoğun olduğu yıllardı. Büyük bir
gerginlik vardı. Oradan İngiltere’ye giderek fotoğraf ve film okudum. Oradan
bir ara Türkiye’ye döndüm ama daha sonra İtalya’ya moda fotoğrafı çekmeye gidip
dört sene Roma’da kaldım. O güne kadar davul çalıyordum ama Roma’da aradığım
müzik olan Küba müziğini buldum. Talas günlerimden, yani 12 yaşımdan beri
davula ilgim vardı, okul orkestrasında çalıyordum ama bilimsel olarak müzik
dersi almaya Roma’da başladım. İtalya müzik açısından hayatımı değiştirdi,
önemli adamlardan müzik dersleri aldım ama şimdi düşünüyorum da bir müzik
akademisine veya konservatuarına gitmek gerekiyormuş. Bunun eksikliği her zaman
hissettim, bundan sonra da hissedeceğim. İyi olmuyor.
Bu albümde 25 değişik müzisyenle çalıştım,
tabii ki hepsi tüm parçalarda yer almadı. Kafamda bir çok müzik fikri vardı,
bunlardan bazılar yazılmış bazıları ise yazılmamıştı. Uzun yıllardan gelen bir
birikimi ortaya koydum. Her parça da o parçaya en iyi şekilde uyabilecek,
çalabilecek müzisyenleri araştırdım, çoğunu zaten tanıyordum, ve albümde
çaldırdım. Örneğin nefesli sazların düzenlemesini Amik Guerra yaptı. Bu adam
gerçek bir Küba müziği ustası. Arap, Çin, Afrikalı ve İspanyol genleri taşıyor.
Esmer, uzun boylu, 1.90 boyunda ve çekik gözlü bir adam. İsmi aslında daha da
uzun, İspanyol geleneğine göre adlar böyle uzun oluyor. Adama Türkiye’ye
gelmesi için vize davetiyesi alırken bunu fark ettim. Meğer adı Amik Abdel
Guerra Ling Long imiş.
Albümde rap parçalar da var. Bunları da son
derece disiplini bir Kolombiyalı müzisyen olan Rodrigo Rodriguez yaptı. Ama bu
albümde yer alan rap müziği küfürler ile dolu kaba saba bir rap değil, ben
bundan hoşlanmıyorum. Bence rap sokak müziği de olsa güzel hikayeler anlatabilmeli.”

Ayhan Sicimoğlu’nun albümü bu anlayışın güzel
bir örneği, her parçası ayrı bir hikaye anlatıyor. Ayhan bu albüm ile birlikte
yeni bir kavramı da ortaya koymuş oluyor. Karanjörlük. Peki nedir bu derseniz
işte cevabı:
“Ben bu albümün ağabeyiyim, böyle de olmak
zorundayım. Bu rolü tarif edebilmek için ben yeni bir isim buldum, karanjör.
İşi karan kişi, Aranjör, besteci, ağabey görevlerini bütün haline getiren kişi
Karanjördür en yukarıdaki adam, besteci de onun altında çalışır. Daha doğrusu bu
ismi Mahzar Fuat Özkan’dan Mahzar buldu. Onların bazı parçalarına geçmişte
karanjörlük yapmıştım.
Aydın Esen dünya çapında bir müzisyen, bu
herkesin kabul ettiği bir gerçek. Bu albümde o da bir parçada çalıyor.
“Amapola” diye bir eski şarkı var, anlamı “afyon çiçeği”. Bu çiçeğin Türkçe bir
ismi yok ama İspanyolca’da var. Bu çok güzel, insanı cezbeden ama daha sonra
uyuşturan bir çiçek. Albümdeki parça 1890 lı yıllarda Garcia Jose Maria
Lacalle tarafından bestelenmiş. Biz bunu farklı bir tarzda zaten çalıyorduk ama
onu tamamen farklı şekilde çalarak bu albüme de almak istedim.
Aydın ile eskiden beri tanışırız, geçmişte
bir çok kere birlikte çalmıştık, birbirimizi çok severiz. Aydını çalmak için
çağırdığımda önce orijinalini dinleyeyim dedi. Bu parçanın şimdiye kadar çok
farklı yorumları yapılmış, ben ona en beğendiğim yorumunu dinlettim. Dinledi,
bazı notlar aldı, daha sonra benim yaptığım çalışmayı dinledi, tekrar
orijinalini, sonra tekrar benimkini dinledi, gene notlar aldı. Sonra “tamam,
tak piyanoyu dedi. Elektrikli piyanoda kendi getirdiği soundboard’u kullandı.
Kulaklığı taktı ve yarım saatte parçayı çaldı ve bitirdi. Ama daha sonra
parçayı söyletecek bir solist bulamadım, işler ters gitti. New York’tan
Brezilyalı bir solist getirtecektim, olmadı. Derken kızım Ayşe’nin annesi
“neden Ayşe’ye söyletmiyorsun?” dedi. Kızım 19 yaşında ve Paris’te opera
okuyor. Ayşe bundan nefret eder dedim. Hayır, dedi. Taktik değiştirdik, ben
Ayşe’ye, “Bana bak Ayşe söyleyeceksin yoksa çok fena halde kızarım” dedim, “peki”
dedi, ve söyledi. Ama bu sefer de sesi uymadı. Çok tiz kaldı, biz de parçayı
1.5 ton tizleştirdik, Eylem Pelit bas bölümünü yeniden çaldı, piyanonon tonunu
da mastering de hallettiler. Ayşe beni çok şaşırttı. Bu kaydı İstanbul’a konser
için gelmiş olan Kübalı şarkıcı Armando Miranda’ya da dinletmiştim, o da
şaşırdı ve benden ikinci albümümde başka bir boleroyuı Ayşe ile duet söyletmem
için benden söz aldı. Bu sözü verdik, ikinci albümde böyle bir parça olacak.
Fahir Atakoğlu da çok sevdiğim bir müzisyendir,
o da “Pasa Baba” parçamızda çaldı. Türkiye matrak bir yer, Fahir son derece
önemli iki müzisyenle albüm yaptı, yaşadığı yer olan Washington birbirine
girdi. Son derece önemli bir başarı, ama burada kimse Fahir’den bahsetmiyor.
Yok meşhur DJ bilmem kim gelmiş, de gösteri yapacakmış da, ne alakası var. Bak
efsanevi DJ diyorlar, ne efsanesi, DJ dediğin bir garsondur, efsanevi
olabilecek olan ise ancak aşçıdır. Yemeği aşçı yapar, ama garson taşır. Garson
iyi olmalıdır, parmağını çorbaya sokmamalıdır, düzgün servis yapabilmeli,
gerektiği zaman hemen müşterinin yanına gelebilmeli, sofradaki kişinin
elektriğini almayı bilmelidir. Bunları yaz, DJ geliyor, biletler 100 bin lira,
15 bin kişi gidiyor. Olmaz böyle şey.
Pasa Baba nın ilginç bir hikayesi var. Ayhan
Albümün kitapçığında bu öyküyü anlatmaya şöyle başlıyor:
“Arena in Verona”dayız. Kuzey İtalya’nın en
önemli opera festivallerinden birisi. Ayşe’ye verdiğim sözü yerine getiriyorum.
Paris “Ecole Normalle de Musique”te 3. sınıfa geçerse Verona’ya gidecektik. Her
gece Roma devrinden ayakta kalmış devasa anfitiyatroda çok şık hanımefendiler
ve beyefendilerin arasında Verdi ve Puccini ruhlarına bürünüyoruz. “Pasa
Baba”nın melodisinin kaynağı işte bu Verona gecelerinde”.
Şarkı 1800 lü yıllarda İstanbul’da yaşanmış
bir aşk öyküsünü anlatıyor. Haremlikte büyüyen köşkün kızı Ayşe paşa babası ile
İtalyan sefaretindeki opera konserlerine gider, çok sever. Şarkı ve solfej
dersleri almak ister, Elena hanım adlı Rum İtalyan karışımı Pera kızı bir hoca
bulunur, Paşa baba Elenaya vurulur, Elena ise kendisini köşke getiren faytoncu
Ahmet’e abayı yakar. Peki sonunda ne mi oluyor. Öyle bedavacılık yok, albümü
alın, kitapçığı karıştırın ve Ayşe Sicimoğlu’nun billur gibi sesini dinleyin.
Zaten hikayenin sabit bir şekli de yok, çünkü Ayhan Sicimoğlu bu öyküyü her
seferinde yeni baştan yazıyor, yani jazz yapıyor. Fahir Atakoğlunun beğenip,
yaylıları düzenlediği ve Washington’dan gönderdiği parçada işte bu parça,
hikayenin arkası yarın, veya siz albümü satın alınca ortaya çıkacak ama gelin
ben size albümde yer alan bir başka parçadan bahsedeyim.
“Istanbul pas Constantinople”, bu parçayı
toprağı bol olsun sevgili Dario Moreno söylerdi. Ayhan Sicimoğluna göre ise
öykü daha da eskilere dayanıyor:
“Bunu ilk söyleyen Dario değildir, Four Lads
adlı bir İngiliz grubu söylüyordu. Kayınpederim Dario yu tanırmış, hatta evine
de gelirmiş. Bu parçayı kayınpederin Fransa’dan aldığı bir CD’de duydum. Hatta
orada bir de İzmir adlı şarkı vardı, onu dinlerken ağlamaya da başladım. Burada
gene arka arkaya çalınmış 8-10 tane nefesli saz kullanıyoruz, onların düzenlemesini
de Amik Guerra yaptı ve trompetleri çaldı, perküsyonlarını ben çalıyorum. Ayşe
de şarkıyı söylüyor.
“Ahi’ Na’ Ma Kaynana”ya gelince, Bizim Özkan
Uğur yıllardan beri keyifli zamanlarda İspanyolca şarkılar söyler. Bu parçayı
da o söyledi. Sözleri ve melodiyi ben yazdım, biraz pop oldu. İspanyolca Ahi’
Na’ Ma diye bir söz var, Türkçe’si ile “ay artık bundan daha güzeli olamaz”ın
argoda kısaltılmışı, kaynanaya da kafiye olarak çok iyi uyuyor. Parça çok iyi
dans eden, uçar kaçar, saçları briyantinli, bir Micheal Jackson bir de Tarkan
taklidi yapan, Türkçe rap dinleyen bir çifti anlatıyor. Ama kızın anası kaynana
bu işe su koyuyor. Oğlan da burada kaynanaya sesleniyor, “oynama bizle” diyor.
Burada darbukayı Balık Ayhan çaldı.
Albüme katkıda bulunan müzisyenlerin sayısı
bunlarla da sınırlı değil. Perulu Cesar Correra, Uğur Yücel, Mirkelam gibi bir
çok arkadaşı Ayhan Sicimoğlu’nun ailesine girmişler. Çok güzel olan kapak
çalışmasının grafik tasarımı Ayşe Çelem Design tarafından yapılmış, kapak fotoğrafını
da ünlü Fransız moda fotoğrafçısı Andy Julia çekmiş.
Tüm parçaların bir hikayesi var, hepsi de
albüm kitapçığında, aynı zamanda bir yazar olan Ayhan Sicimoğlu tarafından
yazılmış. Burada hepsini yazamam. Yapabileceğim şey ağzınıza bir parmak bal çalarak
Ayhan Sicimoğlu’nun rengarenk dünyasını sizlerle paylaşmak. Kalanını keşfetmek
sizin hayal dünyanız ile sınırlı. Ama şunu söyleyebilirim, tüm parçalar
birbirinden renkli, hareketli, keyifli. Herkesin kendisi için bulabileceği bir
öykü var bu albümde. Ama son tahlilde ortaya ne çıkıyor derseniz Ayhan onun
için de şunları söylüyor.
“Bu melez bir albüm oldu. Çok uzun zamandan
beri kafamda olan şeyleri sonunda bir araya getirdim. Belki de buradaki her
şarkının birer albüm olması gerekir. Bana göre hepsinin bir araya gelmesi ile
bir bütünlük de oluşmuyor. Bunu bana kritik olarak da söylediler ama ben böyle
bir albüm istedim, her türlü rengi, hikayeyi barındıran bir albüm ortaya
çıktı. Hayatımın değişik yönlerini yansıtan bir albüm oldu. Mesela ben İtalya’dan
sonra 8 sene de Amerika’da yaşadım, orada da müzikle çok ilgili idim. Değişik
müzik kurslarına katıldım. Afrika ve Güney Amerika müziklerini inceledim. Bu
arada Fransa’da büyümüş bir Türk kızla evlendim, kızım Ayşe doğdu. Canavar gibi
bir kız.”
Ayhan Sicimoğlu bugün 55 yaşında, bu onun ilk
kendi adına yaptığı albüm. Ancak öyle gözüküyor ki ikinci albüm için bir 55 yıl
daha geçmeyecek. Peki ikinci baharda neler olacak, işte bu sorumun cevabı da
şöyle oldu: “Güzel bir soru, bir düşüneyim. Ben bir ritimciyim, melodik yanım
zayıf. Acaba bir armoni dersine başlasam mı diye kendi kendime soruyorum.
Aranjman yapmayı öğrensem mi? Bunlar zor işler gibi gözüküyor, acaba beynim
bunları alabilir mi diye kendi kendime soruyorum. Küçükken özel hocadan piyano
dersi almıştım. Acaba yeniden konservatuara gitsem mi diye düşünüyorum. Ben
klasik eğitime çok önem veriyorum, hatta bu yüzden kızımla çok kavga ediyoruz.
O bazı derslerine operacılar için önemli değil diye boş verirdi. Bu konuda
henüz verilmiş kesin bir kararım yok.”
Birlikte çaldığımız Latin All Stars’ı
beğeniyorum, Jozi Levi ve Zeynep Özbilen ile beraber kurduk inşallah uzun
yıllar onlarla birlikte çalmaya devam ederiz. Her birini pazardan seçer gibi
ellerimle kendim seçtim, ağabeyleri oldum ve birlikte çalışmaktan çok memnunum.
Benim her müzisyende beğendiğim veya beğenmediğim yönler oluyor, tüm
ideallerimi kapsayan tek bir müzisyen yok. Tek bir müzisyen seçmam gerekse
Stevie Wonder diyebilirim, o her şeyi çalar, tek bir adam olacaksa o olsun.
Klasik müzikle kızım sayesinde haşır neşir oldum. Puccini’nin eserlerini
birlikte dinliyoruz. Bizim müzisyenlerimizden Aydın Esen’i jazzy yönüyle, Fahir
Atakoğlu’nu ise innovative yönüyle çok beğeniyorum. Bizimle birlikte çalan
Eylem Pelit çok temiz kalplidir, onu ve Volkan Öktemi de çok beğeniyorum. Şu an
bir latin jazz projem var. Geçenlerde bir inşaat şirketi istedi, bir CD yaptım,
shopping mall’da çalacak. Ayrıca satılmayacak. Bir de TV programlarım var. Bir
dönem CCN Türk’de yaptım, şimdi TV 8’de Ayhan Sicimoğlu ile Renkler ve Sesler
adlı bir “lifestyle” programı yapıyorum. Seyahat müzik, her hafta farklı bir
konu, çok keyifli ama tahmin edebileceğin gibi bu işlerden para kazanılmıyor.
Aile işimiz vardı, tekstil, o zamanlar daha çok param oluyordu. Şimdi sattım,
bir kısmını kardeşime verdim. Şimdi artık eskisi gibi lükslerim yok. Hayatta ne
beklediğime gelince, ne beklemediğimi söyleyeyim daha iyi. Ne olmasın, savaş
olmasın, Türkiye’de eğitim ve düzen olsun, bu memleketin gidişini pek güzel
görmüyorum. Endişeleniyorum.Ya işlerin kötüye gitmesi hızlandı ya da ben
yaşlanmaya başladım. Artık hangisi önce gelir bilemiyorum. Belki
evhamlanıyorum. Ne siyasette ne de günlük yaşamda hiçbir şey iyiye gitmiyor.
Bu sözlere bakıp da Ayhan Sicimoğlu’nun
kötümser olduğunu düşünmeyin. Kötümser bir insan asla iyimser bir albüm
yapamaz. Albümü dinleyen ünlü DJ
(yani garson, aşçı değil, aman yanlışlık
olmasın) Claude Challe şöyle demiş:
Neşe ve mutluluk dolu bir saat.
Bence siz de böyle bir neşeyi hak ettiniz,
Ayhan Sicimoğlu’nun dünyasına hoş geldiniz.
