Mikro-Milliyetçilik
ve Mimarlık
Modernismo’dan
Modernizm’e Katalonya 1900-1939.
Mikro-milliyetçilik terimi milliyetçiliğin bir
de makro türü olduğu anlamına gelmiyor. Terim, Dosya (ve dergi) kapağında da
görselleştirildiği gibi, ülke çapında yaygın bir milliyetçi damardan sürgün
veren ve ona karşıt kimlik geliştiren tavırları niteliyor. Dolayısıyla,
“gecikmişlik” toplumbilimsel açıdan pek anlamlı bir sıfat olmasa da,
mikro-milliyetçilikler gecikmiş birer milliyetçi hareket sayılabilirler. Çünkü,
içinde yeşerdikleri ortam daha erkenci, daha yaygın ve içeriği daha kapsayıcı
olan bir başka milliyetçilik tarafından belirlenmiştir. Mikro-milliyetçi
hareket de, kendi hedef kitlesinin onun tanımları dışında kaldığı, o “milli”
damara katılmadığı iddiasıyla temellendirilir. 19. yüzyıl milliyetçiliklerin
çağıysa, geç 20. yüzyıl da mikro-milliyetçiliklerin çağı olarak tarif
edilebilir. Örneğin, eski Yugoslavya’dan çoğu aynı dilin versiyonlarını
kullananların kopup Hırvat, Boşnak, Makedon mikro-milliyetçiliklerinin doğması
böyledir. Bunlar, daha eski ve daha kapsayıcı iddiaları olan Sırp
milliyetçiliği bağlamında palazlanmışlardır. Rusya’da Çeçenler, Gürcistan’da
Abhazlar mikro-milliyetçi taleplerle ortaya çıkan taze gruplardır. Arap, Türk
ve İran milliyetçiliklerinin arakesitinde doğmakta olan bir Kürt
mikro-milliyetçiliğinden de söz edilebileceği aşikar. Hindistan’da Sih
mikro-milliyetçiliği Hindu milliyetçiliğinin bünyesinde doğmuştur. Daha da
yenileri var: Pakistan’da Beluçlar arasında yepyeni bir mikro-milliyetçi hareket
belirmektedir.
Temelde mikro-milliyetçi hareketlerin
milliyetçi diğer hareketlerden önemli bir farkı yok. Hepsi de yeni bir milli
kimlik inşaatı yapmak üzere biçimlenmiştir ve hepsi de tam aksine, ezelden beri
farklı milli kimliği bulunan bir halkı temsil ettiği iddiasına yaslanır.
Dolayısıyla, tüm milliyetçi hareketler bu hazır, neredeyse ezeli ve ebedi
kimliğin tanınması beklentisini dile getirirler.
Oysa, hepsinde o kimlik bu beklentiyi eksen
alan siyasal eylemlerle inşa edilecektir. Hepsinde ezilmişlik ve hakkı yenmiş
olma savı merkezi öneme sahiptir. Hedef kitlesini mağdur olmuş bir halk olarak
takdim etmeyen bir milliyetçi hareket yoktur. Hepsi kahramanlık kültleri
yaratır; dava uğruna şehitler vermeyi politik etkinliğin aracı sayar. Ve nihayet,
Benedict Anderson’ın artık klasikleşmiş kitabında belirtildiği gibi, bütün
milliyetçilikler (makro ve mikro) “hayali cemaatler”dir. Hedef kitlelerinin
parçalanamaz ve inkar edilemez organik bir bütünlüğü olduğu iddiasını ileri
sürerler, ama aslında sadece siyasal bütünlüğü olabilecek bir milli devlete
sahip olmak isterler. Mimarlık ve sanat tüm milliyetçiliklerde bir siyasal araç
olarak ve milli kimliğin dışavurum sahnesi olarak en azından bir dönemde
gündeme gelir.
İspanya mikro-milliyetçilikler üretmek
konusunda verimli bir zemin. Her ikisi de ülkenin kuzeyinde konumlanan iki mikro-milliyetçiliği
barındırıyor. Kuzeybatıda Bask, kuzeydoğuda Fransa’ya bitişik köşede konumlanan
Katalonya’daysa Katalan mikro-milliyetçilikleri bunlar. Varlık nedenleri ilginç
gözüküyor. Çünkü, her iki bölge de İspanya’nın en zengin ve en sanayileşmiş kesimleri.
Her iki grup da, o nedenle olsa gerek, ekonomik açıdan haklarının yendiğinden
çok, kültürel farklılıklarının çok önemli olduğu savına yaslanıyorlar.
Bu mağduriyetin gerçekte yeryüzünün en çok
konuşulan dillerinden biri olan, İspanya’dan başka, tüm Orta ve Güney
Amerika’da ve Asya’da Filipinler’de konuşulan bir dilin içinde küçük adalar
gibi kalmaktan kökenlendiği söylenebilir.
Katalonya, İspanya’nın en önemli metropolü
Barcelona’yı merkez alan yöre. Başkent Madrid bile onun yanında ikinci planda kalıyor.
İşte belki de tam bu nedenle, Barcelona’nın tırmanışa geçerek İspanya’nın
modernlik öncüsü haline geldiği 19. yüzyıl ortalarından beri Katalonya
mikro-milliyetçi bir siyasal damara sahip. Ekonomik gücünün verdiği fırsatları
kullanan Katalan burjuvazisi, 19. yüzyıldan beri dillerinin İspanyolca’dan
farklılığında, kültürlerinin özgül derinliğinde, ve hatta daha Avrupalı
olduklarında ısrar ediyor ve yeni bir milli kimlik inşaatı yapıyor. Mimarlık,
bunun ayrılmaz bir bileşeni. Türkiye’de “İspanyol mimar Gaudí” olan kişi bile
burada öncelikle Katalanlık vurgusuyla takdim ediliyor. Kendisinin de aynı
tanımda ısrarlı olduğu biliniyor. Öyle ki, bu ünlü mimar ömrünün ikinci
yarısında inşaatlarındaki işçilerle bile İspanyolca konuşmayıp çevirmen
kullanacaktır. Art Nouveau’nun Katalonya’ya özgü bir dalı gibi gözüken
Modernismo bile yoğun milliyetçi argümanlar üzerine bina edilmiştir. Yörede
özellikle 1920’lerde yoğun bir restorasyon etkinliğine girişildiğinde,
bu da yine milliyetçi savların temellendirdiği
bir Katalan milli hareketi diye sunulacaktı. Sonuçta, Ortaçağ’daki Katalan
bağımsızlık döneminin mimarisi olan Gotik miras adeta yoktan varedildi. Bugün
Barcelona düpedüz gülünç biçimde Avrupa’nın en geniş Gotik kent merkezine sahip
oluşuyla övünüyor. 1920’lerin sonlarından başlayaraksa, Katalanlar İspanya’da
Modern Mimarlık hareketinde öncü rol oynadılar. Katalonya’nın ülkenin en
gelişmiş ve toplumsal açıdan en ileri parçası oluşu bağlamında düşünülürse, bu
doğaldı. Ancak, o konuda bile Modernist hareketin bir Katalan hareketi gibi
düşünülmesi uçlarına dek gidildi. Bugün geçmişin milliyetçi ateşi hızını
yitirse de, milliyetçi refleksler hala güçlü. Örneğin, Barcelona futbol
takımında oynamak için Katalanca bilmek zorunlu. Daha geçenlerde bu zorunluluğu
yerine getirmeyen birine para cezası kesildiğini anmsatayım. Hiçbir
milliyetçilik diğerinden daha rasyonel olmadığı için, kimsenin Katalanlar’a
söyleyecek sözü yok. Ama, Lope de Vega’nın, Cervantes’in, Lorca’nın
yüzmilyonlarca kişinin konuştuğu o çok zengin dilini değil de, kendi dillerini
verimsiz bir ısrarla kullanma kaygılarını anlamak zor gözüküyor. Özetle,
milliyetçi ideolojileri anlamak zordur; argümanlarının mantıkla ilgisi de
yoktur. Anneannemin bir deyişi vardı: “Herkes kendi diniyle dinlensin”. “Herkes
kendi ideolojisiyle ideolojilensin” biçiminde bir çağdaş versiyonunu yapmak
anlamlı olabilir. n Uğur Tanyeli.
