Venedik
Bienali 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi Kentler, Mimarlık ve Toplum
Bu yıl 10 Eylül-19 Kasım 2006’da Venedik Bienali kapsamında
10. Uluslararası Mimarlık Sergisi gerçekleştirildi. Konusu “Kentler, Mimarlık
ve Toplum” olan serginin yönetimini Londra’dan London School of Economics
öğretim üyesi Richard Burdett yaptı. Burdett’in mimar ya da kent plancı değil,
bir toplumbilimci oluşu bile serginin yönelimini ve sorunsallarını yeterince
özetliyor. Yeryüzünü çok kısa sürede tümüyle kentselliğin egemenliğine sokacak
hızlı değişim sürecinin hangi düşünme biçimlerini tetiklediğini görmek için bu
son Bienal iyi bir fırsattı. Üstelik, çekici ve şenlikli bir fırsattı da...
Belki de o nedenle, muhtemelen Venedik’teki ilk mimarlık bienalinden bu yana en
fazla izleyici çeken mimari etkinlik de buydu.
Tüm Venedik Mimarlık Bienalleri gibi bu yılki de, ulusal
katılımları, genel bir tematik bölümü ve yan sergi ve etkinlikleri içeriyordu.
Genel tematik bölüm dünyanın en önemli 17 metropolüne ayrılmıştı ve aralarında
-çok anlaşılır nedenlerle- İstanbul da bulunuyordu. Ne var ki, en
tartışılabilir kesim de burasıydı. Örneğin, önemleri ve örnekleyicilikleri
bağlamında ne Tokyo’ya, ne de Mumbai, İstanbul, Kahire, Şanghay, Londra ve
benzerlerine itiraz etmenin olanağı vardı; ama, Cenova, Milano ve Torino
listeye iltimasla girdikleri izlenimini veriyorlardı. Ötekilerin yanında boyut
ve sorunlar bağlamında metropolden çok, kent irisi sayılabilirlerdi. İstanbul
sunumuysa, sürekli dijital gösterimde olan bir dizi nostaljik kent fragmanıyla,
oryantalist bakışın “şahane” bir örneğiydi. Giderek, “mall”leri, uzak
banliyöleri, kaotik gökdelenleşmesi, karmaşıklaşan kamu ulaştırma donatıları,
müthiş çeşitlilik ve kozmopolitizmiyle çarpan bu kente onyıllar öncesinin
eşekler, küfe hamalları ve at arabaları imgeleriyle yaklaşıyordu. Kentin
seçilmiş projeleri de temsil edicilikten uzak ve az sayıdaydı. İstanbul
sunumundan çıkarılabilecek özlü sonuç, onun değişen, dönüşen capcanlı bir
metropol olduğu değil, Avrupalı olmaya özenen bir Şark kenti sayılması
gerektiği olarak özetlenebilirdi. Başörtülü kadınlar ve balık-ekmek yiyenlerin
kenti... İstanbul, kuşkusuz onların da metropolü; ama Torino’nun nüfusu kadar
orta ve yüksek öğrenim öğrencisinin, Reina’nın, sokakta amatör caz yapanların
ve metro istasyonunda klasik flüt çalarak para toplayanların da... Bu dar
görüşlülük yetmediği için olsa gerek, sunum ve gösterim savsaklanmıştı.
Sözgelimi, İstanbul projelerinden biri, başka bir kentin sunum alanı içinde
sanki ona aitmiş gibi dijital gösterimdeydi. Özetle, metropolden konuşmak
çekici olduğu kadar zordur ve belki, bunu başarmak için geleneksel
önyargılardan kurtulmak gerekir.
Fotoğraflar: Gülsün Tanyeli

venedik ve bienal mektubu*
arzu erdem
veni.
6 ekim, istanbul atatürk havalimanı-venedik marco polo
havalimanı.
venedik yarı beline kadar suda kararsız hali ile büyüleyici,
yansımak ve yansıtmaktan ibaret cam cepheli narsist yapılara hiç ihtiyacı yok!
yaklaştıkça berraklaşan siluetiyle aklı günlerdir yiyip bitiren (‘..şu
barbara’nın son anda bulduğu palazzo yavrusu nasıl birşey
ola ki... hayır, uğruna vazgeçtiğim kırmızı koltuğa değse
bari... peki ama ya kötüyse uğur abi ne der sonra...’) kuruntuları bile
hafifliyor, ama tabii palazzo’yu görene kadar yürek hala selanik!
vici.
görmek için, yürümek tek çare ve aynı zamanda ufuk açıcı;
galiba en iyi ‘global buluşma noktası’ olarak tanımlanabilecek bir yerde (yani
aslında venedik denildiği gibi müze kent filan değil, zira hiçbir müzede
sergilenenlere bu kadar dokunmanıza izin vermezler) hem yeni şeyler
keşfediyorsunuz hem de bacaklarınızda o zamana kadar olduğunun farkında bile
olmadığınız çeşitli kas grupları ile tanışma olanağını yakalıyorsunuz.
scarpa’nın izinde dolaşırken mimarlık fakültesinin avlusunda
soluklanıyor, olivetti dükkanında ‘detay esastır’ı anlıyor, ottica urbani’de le
corbusier’yi saygıyla anıyor ve anısına her mevsim ve durum için uygun
renklerde gözlükle donanıyorsunuz.
fortuny’nin seyrine doyum olmaz lambalarına bir kere daha
hayran kalıyor, palazzo grassi’nin avlusunda gözlerinizi dinlendiriyor ve her
kitapçıdan biraz daha yükle ayrılıyorsunuz.
arada mutlaka cafe zanin’de bir espresso molası veriyor,
mehtapta santa maria della salute bazilikasının merdivenlerinde bir taraftan
venedik’in seyrine dalıp bir taraftan da ‘şu bizim palazzo yavrusu’na olan
mesafe karşılığında ağrı dindirici olarak içilmesi gerekli calvados miktarını
hesaplıyorsunuz.
ama sürprizlerin en güzeli, bir anda ‘mucizesi nesnesinde
gizli’ il miracolo kilisesi ile büyüleniyorsunuz!
ab esse ad posse.
bienal mekanlarında var olmak bir sürü yeni deneyimin önünü
açıyor. o kadar ki, bienal uğruna venedik’te otobüse bile binebiliyorsunuz!
bazı durumları ancak cümle içinde kullanarak
açıklayabiliyorsunuz:
rojo tiyatrosu ve çıplak ayakla tatami hem bedene hem zihine
iyi gelir.
ben, çin sergisini anlamadım.
ben, istanbul’u gör[e]medim.
ve aklınızda bir sürü soruyla ayrılıyorsunuz:
elektronik altyapı gelişip kullanılan ekranlar inceldikçe
neden ‘içerik’ daha sığlaşır? fiziksel derinlik içerik derinliğiyle neden bu
kadar ilişkilidir?
peki ama kadın eli değince [özellikle de ispanyol], bu durum
nasıl bir anda değişebilir?
ingilizlerin çocukları da düşünmesi çok esaslı değil midir?
amerikalılar için felaketler çok önemli olduğundan mı
dünyanın her yerinde yeni felaketlere katkıda bulunmaktadırlar?
hollein’ın tezi kaç yıl sürmüştür?
yunanlıların sergi kataloglarını saklamaları serginin gereği
midir? kadere ve gülsün’e karşı konulamayacağını yoksa bilmiyorlar mıdır?
...
daha ne kadar var, gülsün?
yıldırım düşse tutar mısınız le abi?
in aqua sanitas.
galiba doğru. yoksa venedik’in onca yaşına rağmen hala taze,
genç, dinamik ve canlı kalması nasıl açıklanabilir?
in vino veritas.
kesinlikle doğru. hele bir de reciotto di valpolicella
amarone ise ve yanında pecorino, montasio mezzano ve prosciutto crudo
yeniliyorsa; ya da anice stellato’da misto di cichetti di pesce’yi bir güzel
spagetti nero izleyecekse.
üstüne mutlaka panna cotta isterim! olmazsa pan dei doci de
idare eder!
şarapla gerçeğe ulaşmakta zorlananlar için not: bir de üzüm
alkolü içinde kuru üzüm tatlısını deneyiniz!
acta est fabula.
11 ekim venedik san marco havalimanı-istanbul atatürk
havalimanı
şimdi niyet, kısmetse ve bir manisi yoksa baharda new york!
tabii (bir kere alıştık ya) parka bakan bir saray yavrusu bulmak şartıyla!
arkadaşınız ottica
not: lütfen bana kısaca otti ya da tica demeyiniz,
sinirlenirim. çünkü venedik’te her kayboluşumda nerede olduğumu anlamak için
havaya, oraya, buraya ve kanala bakarken suya düşen yansımamla onlarca kez ottica
olarak kutsandım! n Doç.Dr. Arzu Erdem, İTÜ Mimarlık Fakültesi.
* bu bir seyahat yazısıdır. beş günlük bir seyahatin
ardından gönülde, damakta ve bellekte kalanları paylaşmaktan başka bir amacı
yoktur.

Kenti Mimarlık Bağlamında Düşünmek: Bir Olanaksızlık mı?
Uğur Tanyeli n Başlığı “Kentler, Mimarlık ve Toplum” olarak
belirlenmiş bir etkinliğin ilgi çekmesi olağan. Venedik Bienali kapsamında
düzenlenen 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi de böyle olmuş. Örneğin,
“Metamorfoz” adlı ve non-standart mimarlıklar temalı önceki sergi neredeyse
izleyicisiz gibiydi. İlgili olduğu sorunsallar sadece mimarlık alanının içinde
duranlar tarafından, hatta onların da ancak bir kısmı tarafından kavranabilen
bir konuyu ele alıyordu. Üstelik, o konuda pek az sözü olan, aksine geleneksel
duyarlılıklarıyla tanınmış bir ülkede, İtalya’da yapılmaktaydı. “Venedik’te
non-standart mimarlık sergisi” biçimindeki tarif bile, “alev alev yanan buz”
demek türünden bir oksimoron gibiydi. O nedenle de, neredeyse emeklerin heba
edildiği hissini veriyordu. “Kentler, Mimarlık ve Toplum” ise, mimarlık
alanının içindeki herkesi olduğu gibi dışındakileri de çeken bir başlık.
Kalabalığı, pavyon ve salonlarda koşuşturan çocukları, dolu kafe ve
lokantaları, canlı kitapçıları ile bu bienal bir halk eğlencesi gibi. Her iki
bienal de gündemde yeri olan konularda yoğunlaşıyordu. Ama, öncekinin konusu
uzmanlık gündeminin parçasıyken, bu sonuncusu hemen herkes için anlamlı.
Gelişmiş ülkelerde köylülüğün ve köyün hemen bütünüyle tasfiye olduğu zaten biliniyor.
Yakın gelecekte insanlığın neredeyse tamamının kentsel alanda yaşayacağıysa
kesinleşmiş durumda. Tokyo daha şimdiden 36 milyon nüfuslu bir dev. Şanghay ve
Bombay gibi, kısa süre içinde onu aşmaya aday kentler var. Özetle, kentten
konuşmayacağız da neden konuşacağız? Konuşacağımız kesin; ama, nasıl?
Bir yüzyıl kadar önce Simmel metropol için sonraları çok
zikredilecek yaklaşık şöyle birşey söylemişti: “Metropol sosyolojik sonuçları
olan bir mekansal oluşum değil, mekansal olarak varlık kazanmış bir sosyolojik
oluşumdur”1. Simmel böyle demişti, ama mimarlık ve şehircilik düşüncesi bu
alıntıyı uzun süre görmezden geldi. 20. yüzyılda mimarlık camiası kent üzerinde
düşünürken, anadamar hep kentin ve metropolün mekansallığına başatlık atfetmek
oldu. Mimarlık Simmel’in söylediğinin tam aksinin gerçek olduğuna emin gibiydi:
“Kent bazı sosyolojik sonuçları da olan, aslen mekansal bir oluşumdur”. Bu
tavır o kadar belirgindi ki, 1980’lere dek şehircilik ve mimarlık konulu
metinlerde Simmel alıntılarına rastlamak mümkün olmayacaktı. Mimar ve
şehirciler kentin mekansallığını toplumsallığının önüne yerleştiriyor ve bunun
sonucu olarak da, toplumsal olanı belirleyen bir mekansallık düşlüyorlardı.
Dolayısıyla, örneğin, mekan dönüştürülerek toplum dönüştürülebilirdi. Modernist
kent planlamanın temel önermesi budur.
İnsanla fiziksel çevresi arasındaki ilişkinin artık karmaşık
olduğunu farkettiğimiz doğasının, mimarlar ve genelde mekan kurucu meslek
erbabı tarafından neredeyse bir yüzyıl boyunca bir türlü düşünülmeyişi aslında
olağandı. İşi mekan üretmek olanlar kendilerine bu düşünsel kaçış sayesinde
durumdan vazife çıkarıyorlardı. Mimarın ve şehircinin toplumsal sorumluluğu
merkezli Modernist savlar, toplumsala başat bir mekansallık tahayyül etmek
sayesinde inşa edilebilirdi. Önemli olan mekan olduğuna göre, mekan üreticisi,
toplumsal alanı düzene kavuşturma, barışı sağlama, eşitsizlikleri giderme, kamu
sağlığını koruma gibi beklentileri mekansal/mimari araçlarla karşılayacaktı.
Toplumsal alanda “bozuk” olduğu düşünülen pek çok şey mekansal/mimari
teknolojilerle “düzeltilebilirdi”. İnsanın biyolojik yapısının çevre
koşullarıyla ilişkili olarak değiştiğini anlatan Darwinci evrim kuramı bile bu
mimari mitolojiyi destekleyecek şekilde tahrif edilerek kullanıldı. Canlılar fiziksel
çevrelerine uyumlanarak dönüşüyorlarsa, mimari/kentsel çevreleriyle de aynı
ilişki içinde olmalıydılar. İyi çevre iyi insanlar, iyi toplumlar üretebilirdi.
Mimara, genelde mekan üreticisine mekandan fazlasını,
neredeyse tüm toplumsal alanı biçimlendirebileceği inancını veren bu mitoloji,
meslek alanını görünürde genişletiyor, daha önemlisi yeni mesleki meşruiyet
yapıları kuruyordu. Mekan üreticisi modernliğin çözdüğünü, dağıttığını,
sonsuzcasına çeşitlendirdiğini yeniden bütünleştirmekle, toparlamakla,
türdeşleştirmekle görevli olduğuna inanır hale gelmişti. Mimarlar kendilerini
en “modern” sandıkları bir tarihsel dönemeçte modernliğin ters bilincini
üretmişlerdi. Yüzyıl dönümü Almanya’sında August Endell gibi birkaç mimar henüz
Simmel’le paralel düşünerek “Metropolün Güzelliği”nden2 söz edip kaotizme varan
heterojenliğini övüyorken, sonraki onyıllarda amaç, tam aksine, düzen ve
türdeşleştirme olacaktı. Planlamanın hedefi sanki kent planlama değil,
toplumsal dokuyu mekan aracılığıyla yeniden düzene kavuşturmak ve disipline
etmekti. Le Corbusier üç milyonluk metropol planladığında, eylemini üç milyon
kişiye eşit ve eşdeğer mekan koşulları ve erişim olanakları sağladığı savıyla
temellendirecekti. Herkesin bu eşitlik hatrına kendi farklılaşma haklarından
feragat edebileceği öngörülmüştü. Mekansal anlamda olduğu gibi toplumsal
anlamda da, kurulu düzen tarafından tanımlananın dışına çıkmanın kolayca talep
edilir olduğu bir dünyada, mimarlar bunun yapılamayacağı bir düzeni kurmaya
taliptiler. Oysa modern insan, her alanda olduğu gibi mekansal/mimari alanda da
muhalefet kavramını ve pratiklerini icat eden insandı. Modern şehircilik ideolojisiyse,
bu icadı tüm sonuçlarıyla birlikte tasfiye etmek üzere inşa edilecekti. Bir
grup insan, teknik meslek bilgilerinin onlara verdiği varsayılan iktidar
sayesinde metropollere düzen getirecek ve o metropolleri vareden sayısız aktör
-orada yalnızca yaşamakla yetinip- susacak, rıza gösterecekti. Örneğin,
Hilberseimer metropol üzerine kapsamlı bir kitap yazacak ve sonuçta onu tek bir
yapı tipine dek indirgeyerek inşa etme noktasına dek gelip dayanacaktı3.
Aslında indirgenen yapı tipolojisi değildi; kenti vareden tüm etkinlikler,
kurum ve kişiler sadece mekansal gerçekliklere, yani mimarın tasarım
malzemesine indirgenmişlerdi.
Sonuç, mimarlık ve kent planlama alanında bir
pseudo-radikalizmin doğuşu, yani ütopist söylemlerin tırmanışı olur. Mimarlık
teknikleri kullanarak dünyayı belirli bir mekan parçasıyla tanımlayıp sıfırdan
başlayarak yeniden kurma denemeleri hiçbir dönemde 20. yüzyılda olduğu kadar
yoğun olmamıştır. Böylesi girişimlerin hepsinin genel özelliğiyse, kenti
mimarlık bağlamında düşünmek ve tasarlamaktır. Başka bir anlatımla, bu yeni
tahayyülat içinde kent, mimarlığın aktörlerinden biri olmaktan çıkar ve nesnesi
kılınır. Artık özne değil, nesnedir mimarlık bağlamında. Simmel’in dediğinin
tam aksi yapılmış, sosyolojik bir oluşum salt mekansal olarak düşlenir ve
kavranır hale getirilmiştir. Mekan üreticisi bu sayede ister Le Corbusier kadar
özgüvenli, ister Archigram gibi mizahi içeriği de olan bir yaklaşımla olsun,
kenti kendi meslek malzemesi gibi görerek tasarlar (Kuşkusuz, tasarlar, ama
istese de inşa edemez). Böyle bakılırsa, 1970’lere kadarki 20. yüzyıl ve
Modernistler için ütopizmin arızi -veya arada sırada başvurulan- bir mesleki
etkinlik olmadığı, ama dönemi belirleyen bir anadamar düşünme güzergahı
sayılacağı söylenebilir. Mesleğe, onun sınırlarına, mekan üreticisinin rolüne
ve potansiyeline bakışını koşullandıran ütopizmidir. O ütopizmle düşünür,
kendini ve fiziksel çevreyi onunla tahayyül eder.
Venedik’teki 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi herşeyden
önce, uzun zamandır bilinen bir gerçeğin, kentin mimarlık bağlamındaki
ütopizmle koşullanmış okumasının iflasını tescil ediyor. Bunu en geniş ölçekte
yapıyor. Dünyanın hızla kentleştiği, 21. yüzyıl biterken köylülüğün tümden
ortadan kalkacağı ve kentselliğin olağan toplumsal konum olacağı zaten malumu
ilandan ibaret. Kentselliğin aynı zamanda genel bir metropolleşme ve dünya
ölçekli bir bütünleşme getireceği de artık bilinen bir gerçek. Bu durumda
dünya-ölçekli metropolleşmenin egemen olduğu bir çevrenin tasarımcı öznenin
iktidarına “ram olamayacağı”nı kavramak zor değil. Kimsenin -ya da hemen hemen
kimsenin- ütopist bir vizyonla dünyayı kendi zihnince yapı ölçeğinden daha
büyük çapta tasarlayacağını iddia etme şansı kalmıyor. Tasarımcı öznenin
ütopist kavrayışının yıkılması demek olan bu gelişme, kenti eskisi gibi
mimarlık bağlamında düşünme ve tasarlama olanağını da büyük ölçüde ortadan
kaldırıyor. Ama, bu kez de yaşamsal bir sorun doğuyor: Artık eskisi gibi
düşünme şansı pek kalmadıysa, dünya-ölçekli bu kentselliği tasarım bağlamında
düşünmek ve inşa etmek nasıl mümkün olacak? Boyut olarak ülke gibi devleşen,
her açıdan ülke-aşırı bağlantı ve roller edinen metropollerin dünyasında
tasarımcı özne, tekil yapılar planlamak dışında bir çalışma çapı edinemeyecek
mi?
İşte tam bu noktada 20. yüzyıl bitip 21. yüzyıl başlarken
Simmel’in o alıntısının çağdaş yaşamı başlıyor. Birden metropolün temelde
mekansal değil, toplumsal olduğunun bilgisi gerçekten anlam kazanıyor. Ve bu
farkına varış, toplumsala (yani, artık mekansallığı başat olmaktan çıkan kente)
ne oranda müdahale edebileceğimiz gibi çok geniş uzanımlı ve düpedüz siyasal
sorunsalları gündeme taşıyor. Dolayısıyla, tüm bir toplumu merkezi olarak
planlamanın ve disipline etmenin olanaksızlığını ve böyle beklentilerin
antidemokratikliğini yeni keşfetmişken, çok geçmeden aynı boyut ve
karmaşıklıktaki metropollerin disipline edilmesi için daha güvenli bir düşünsel
zemin bulunmadığını keşfediyoruz. Sözgelimi, Tokyo gibi bir metropolün “nazım
planını öncelikle yapmak” şeklindeki -1960 ve 70’ler Türkiye’sinde çok
çiğnenmiş- ifadelerin içeriği tümden boşalıyor. Tabii ki bu keşfin travmaları
var: Yoksa kentler artık planlanmayacak mı? En önemlisi şu soruyu sormadan
etmek zor: Mimarlar artık kenti düşünmeyecek mi? Kent, tasarım ve planlamada
sadece bir bağlam tanımı olarak mı var? Yoksa, Koolhaas’ın erken bir denemesini
yaptığı gibi, kent artık tasarımcının nesnesi değil, mimarlığın öznesi mi? Ve
şayet bu sonuncusuna kolayca ikna olacaksak, özne olarak kavramaya başladığımız
kentle mekansal nesneler üreten bir özne olduğundan hiç kuşku duymadığımız
mimarın ilişkisi nasıl biçimleniyor?
Bu soruların cevaplarını bienaller vermiyor. Veremez de...
Ama, bienaller, sergiler tereddütlerin, belirsizliklerin, kuşkuların nerelerde
olduğunu ortaya koyarlar. Burada da öyle oluyor. “Kentler...” sergisinin
yöneticisinin Richard Burdett oluşu bile duruma ilişkin çok şey söylüyor. O ne
mimar, ne de şehirci; bir sosyal bilimci. Çok makul bir karar alarak, katalog
için kuramsal bir metin bile kaleme almamış. Serginin geniş kataloğundaki ilk
ve hem en yararlı, hem de en kapsamlı makale Saskia Sassen’e ait4. O da bir
sosyal bilimci olarak metropolleri küresel bağlantı ağları içindeki konum ve
ilişkileri çerçevesinde bir dünya-ölçekli sistem olarak anlatıyor. Klasikleşmiş
kitabında5 söylediklerini ayrıntılandırıp geliştiriyor, özgülleştiriyor.
Bienalin anlamına ilişkin daha da ilginç bir okumaysa, “Domus” dergisinin
sergiye ilişkin sayısında Yona Friedman’ın yazdığı makale. Friedman, bir
zamanlar durduğu ütopist pozisyonu6 tamamen terkettikten sonra, 1960’larda
Paris üzerinde havai kentler tasarlayan sanki o değilmişcesine, dünyanın bir
kentler ağı olarak nasıl çalıştığını anlatıyor7. Biçimlendiren, dönüştüren,
tasarlayan özneden, anlamaya, yorumlamaya çalışan özneye doğru uzanan gidişi
daha iyi anlatan ne olabilir? Dolayısıyla, Zygmunt Bauman’nın çağdaş
entelektüelin yaşadığı yeni rol değişimini “yasamadan yorumlamaya doğru” diye
nitelemesi8, artık mekan üreticisi için de geçerli gibi gözüküyor. Ortama
mekansaldan toplumsala uzanan bir çerçevede düzen verme iddiasındaki tasarımcı
özne yerine, onu anlamaya çabalayan biri doğuyor başka alanlarda da olduğu
gibi. Tüm entelektüeller gibi mimar da yasa koymaktan vazgeçip yeni kavrayış
güzergahları peşindeki birine dönüşüyor. Daha doğrusu, bu dönüşüm için hiç de
uygun olmayan, çünkü yanlış da olsa, sürekli karar alıp uygulamak ve üretmek
zorunda olan bir alanda zor bir kimlik değişimi başlıyor.
Mimarlık ve kentin toplumsallığını görmeyi sağlayan bu yeni
gelişme, mekan üreticisinin meslek ideolojisinde herhalde yansımalar bulacak.
İlk yansımaysa, eski bir düşünme ve anlama rotasının yeniden keşfi şeklinde
somutlaşıyor. En azından bu Bienal ve kentler konusu bağlamında öyle olmuş gibi
gözüküyor. Kent ve mimarlık adeta istatistiki ve sayısal bir gerçeklik
kazanıyor. Mekansal değil, sosyolojik bir gerçeklik olarak tanımlanınca,
toplumsal alandaki herşey gibi sayısal ve matematiksel verilere kolay “tercüme
edilmeye” başlıyor.
19. yüzyıl başlarından ve Fransa ile İngiltere’den
başlayarak istatistik dünyayı kavramanın rasyonel bir aracı olarak doğdu.
İstatistik, insani, mekansal ve toplumsal gerçeklikleri matematize eder; onları
homojenleştirir, ölçülebilir, birbirleriyle kıyaslanabilir sayısal değerlere
dönüştürür. Tıp alanından itibaren pek çok konuya kolayca uygulanacaktır. Daha
erken 19. yüzyılda bile sanayileşmeyle hızla dönüşen İngiliz kentlerinin
mekansal ve toplumsal dokusunu ölçülebilir verilere çevirmek için istatistik
tekniklerinden başarıyla yararlanılmıştır. İlginç olan şu ki, Modernist mekan
üreticileri bir yüzyıl kadar gecikerek bu yeni rasyonalist mitolojiye
kendilerini kaptıracaklardır. Kendi meslek konularını istatistiğin verileriyle
kavramaya koyulurlar. Çoğu zaman metaforik olmaktan başka bir anlam taşımayan
Taylorist rasyonellik söylemleri üreteceklerdir. Ne var ki, Modernist
mimarlıkta istatistiki kavrayışın rolü o noktada biter.
Ev kadınının mutfak içi trafiğini çözümlemek gibi boş
egzersizlerden ibaret kalacaktır. Şimdiki istatistiki kavrayışınsa, artık yapı
ölçeğindeki bu Taylorist rasyonel iş yönetimi ve verimlilik yaklaşımıyla bir
ilgisi yok. Konu asıl ait olduğu düzleme iade ediliyor: Fiziksel bir gerçekliği
niteliksel karmaşıklığından yalıtıp çeşitliliği içinde ölçme, sınıflama ve
anlamlandırma etkinliğine... Bienal tematik kesiminde, dünya-ölçekli bir
analizde öncelikle bunu yapıyor, kentleri ve kentsellikleri rasyonel olarak
okumayı öneriyor. Bu okumadan eyleme giden bir yol tarif etmiyor. Ahlaki
yargılar vermiyor. Venedik’teki ilk mimarlık bienalinin Postmodernizm lanse eden
propagandist tavrının tam aksini yapıyor. Onun için önemli olmayı başarıyor.
Ancak, bu toplumbilimsel istatistikler dizisinden mekansallığa ve tasarıma
giden hiçbir kestirme yol olmadığını bir kez daha görüp, Simmel’in saptamasına
bir kez daha ikna olduktan sonra, sadece şunu sorma olanağı doğuyor: Kenti
mimarlık bağlamında okuma yolumuz hepten tıkalı mı? n Uğur Tanyeli.
Notlar:
1 Simmel’in konuya ilişkin temel metni şudur: Georg Simmel,
“Die Grossstaedte und das Geistesleben”,
Die Grossstadt. Jahrbuch der Gehe-Stiftung zu Dresden, 9,
1903, s. 185-206. İngilizcesi: “The Metropolis and Mental Life”, K.H. Wolff
(ed.), The Sociology of Georg Simmel, Free Press, Glencoe, Ill., 1950, s.
409-424.
2 August Endell, Die Schönheit der grossen Stadt, Stuttgart,
1908.
3 Ludwig Hilberseimer, Grossstadtarchitektur, Verlag
J. Hoffmann, Stuttgart, 1927.
4 Saskia Sassen, “Why Cities Matter”, Cities, Architecture
and Society, 1, Marsilio, Venedik, 2006,
s. 27-51.
5 Saskia Sassen, The Global City: New York, London, Tokyo,
Princeton U. Press, Princeton ve Oxford, 2. Baskı, 2001.
6 Bkz.: Yona Friedman, Toward a Scientific Architecture,
çev.: C. Lang, MIT Press, Cambridge, Mass., 1970.
7 Yona Friedman, “City Continent”, Domus, 896, Ekim 2006,
sayfa no yok (katlanır sayfa).
8 Bkz.: Zygmunt Bauman, Legislators and Interpreters: On
Modernity, Post-Modernity and Intellectuals, Polity Press, Blackwell, Londra,
1987. Türkçesi: Yasa Koyucular ile Yorumcular: Modernite, Postmodernite ve
Entelektüeller Üzerine, Metis, İstanbul, 1995.

Giardini’de üniversiter ve diğer kurumsal katılımları
içeren İtalya Pavyonu: Berlage Institute, Royal College of Art, ETH, OMA-AMO
vs. buradalar

İspanyol Pavyonu’ndaki sergi kent ve kadın konusunu
problemleştiriyordu. Kadın mimarlar, öğretmenler, politikacılar, yazar ve
gazeteciler kendi kent imgelemlerini anlatıyorlardı.

Britanya Pavyonu’nda çocuk atölyesi.

Kentsel mimarlık için yeniden masif taş konstrüksiyon
öneren “Citta di Pietra” (Taştan Kent) sergisi.

Corderie’deki başarısız ve yetersiz İstanbul
sunumundan...

Yeni bir ütopist kent tasarımı arayışını yansıtan İtalyan
katılımı: “Italia-y-2026. Invito a Vema” (Italia-y-2026. Vema’ya Davet).