25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Venedik Bienali 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi Kentler, Mimarlık ve Toplum                  

 

Bu yıl 10 Eylül-19 Kasım 2006’da Venedik Bienali kapsamında 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi gerçekleştirildi. Konusu “Kentler, Mimarlık ve Toplum” olan serginin yönetimini Londra’dan London School of Economics öğretim üyesi Richard Burdett yaptı. Burdett’in mimar ya da kent plancı değil, bir toplumbilimci oluşu bile serginin yönelimini ve sorunsallarını yeterince özetliyor. Yeryüzünü çok kısa sürede tümüyle kentselliğin egemenliğine sokacak hızlı değişim sürecinin hangi düşünme biçimlerini tetiklediğini görmek için bu son Bienal iyi bir fırsattı. Üstelik, çekici ve şenlikli bir fırsattı da... Belki de o nedenle, muhtemelen Venedik’teki ilk mimarlık bienalinden bu yana en fazla izleyici çeken mimari etkinlik de buydu.

 

Tüm Venedik Mimarlık Bienalleri gibi bu yılki de, ulusal katılımları, genel bir tematik bölümü ve yan sergi ve etkinlikleri içeriyordu. Genel tematik bölüm dünyanın en önemli 17 metropolüne ayrılmıştı ve aralarında -çok anlaşılır nedenlerle- İstanbul da bulunuyordu. Ne var ki, en tartışılabilir kesim de burasıydı. Örneğin, önemleri ve örnekleyicilikleri bağlamında ne Tokyo’ya, ne de Mumbai, İstanbul, Kahire, Şanghay, Londra ve benzerlerine itiraz etmenin olanağı vardı; ama, Cenova, Milano ve Torino listeye iltimasla girdikleri izlenimini veriyorlardı. Ötekilerin yanında boyut ve sorunlar bağlamında metropolden çok, kent irisi sayılabilirlerdi. İstanbul sunumuysa, sürekli dijital gösterimde olan bir dizi nostaljik kent fragmanıyla, oryantalist bakışın “şahane” bir örneğiydi. Giderek, “mall”leri, uzak banliyöleri, kaotik gökdelenleşmesi, karmaşıklaşan kamu ulaştırma donatıları, müthiş çeşitlilik ve kozmopolitizmiyle çarpan bu kente onyıllar öncesinin eşekler, küfe hamalları ve at arabaları imgeleriyle yaklaşıyordu. Kentin seçilmiş projeleri de temsil edicilikten uzak ve az sayıdaydı. İstanbul sunumundan çıkarılabilecek özlü sonuç, onun değişen, dönüşen capcanlı bir metropol olduğu değil, Avrupalı olmaya özenen bir Şark kenti sayılması gerektiği olarak özetlenebilirdi. Başörtülü kadınlar ve balık-ekmek yiyenlerin kenti... İstanbul, kuşkusuz onların da metropolü; ama Torino’nun nüfusu kadar orta ve yüksek öğrenim öğrencisinin, Reina’nın, sokakta amatör caz yapanların ve metro istasyonunda klasik flüt çalarak para toplayanların da... Bu dar görüşlülük yetmediği için olsa gerek, sunum ve gösterim savsaklanmıştı. Sözgelimi, İstanbul projelerinden biri, başka bir kentin sunum alanı içinde sanki ona aitmiş gibi dijital gösterimdeydi. Özetle, metropolden konuşmak çekici olduğu kadar zordur ve belki, bunu başarmak için geleneksel önyargılardan kurtulmak gerekir.

 

Fotoğraflar: Gülsün Tanyeli

 

 

venedik ve bienal mektubu*

 

arzu erdem

 

veni.

6 ekim, istanbul atatürk havalimanı-venedik marco polo havalimanı.

venedik yarı beline kadar suda kararsız hali ile büyüleyici, yansımak ve yansıtmaktan ibaret cam cepheli narsist yapılara hiç ihtiyacı yok! yaklaştıkça berraklaşan siluetiyle aklı günlerdir yiyip bitiren (‘..şu barbara’nın son anda bulduğu palazzo yavrusu nasıl birşey

ola ki... hayır, uğruna vazgeçtiğim kırmızı koltuğa değse bari... peki ama ya kötüyse uğur abi ne der sonra...’) kuruntuları bile hafifliyor, ama tabii palazzo’yu görene kadar yürek hala selanik!

 

vici.

görmek için, yürümek tek çare ve aynı zamanda ufuk açıcı; galiba en iyi ‘global buluşma noktası’ olarak tanımlanabilecek bir yerde (yani aslında venedik denildiği gibi müze kent filan değil, zira hiçbir müzede sergilenenlere bu kadar dokunmanıza izin vermezler) hem yeni şeyler keşfediyorsunuz hem de bacaklarınızda o zamana kadar olduğunun farkında bile olmadığınız çeşitli kas grupları ile tanışma olanağını yakalıyorsunuz.

 

scarpa’nın izinde dolaşırken mimarlık fakültesinin avlusunda soluklanıyor, olivetti dükkanında ‘detay esastır’ı anlıyor, ottica urbani’de le corbusier’yi saygıyla anıyor ve anısına her mevsim ve durum için uygun renklerde gözlükle donanıyorsunuz.

fortuny’nin seyrine doyum olmaz lambalarına bir kere daha hayran kalıyor, palazzo grassi’nin avlusunda gözlerinizi dinlendiriyor ve her kitapçıdan biraz daha yükle ayrılıyorsunuz. 

 

arada mutlaka cafe zanin’de bir espresso molası veriyor, mehtapta santa maria della salute bazilikasının merdivenlerinde bir taraftan venedik’in seyrine dalıp bir taraftan da ‘şu bizim palazzo yavrusu’na olan mesafe karşılığında ağrı dindirici olarak içilmesi gerekli calvados miktarını hesaplıyorsunuz.

ama sürprizlerin en güzeli, bir anda ‘mucizesi nesnesinde gizli’ il miracolo kilisesi ile büyüleniyorsunuz!

 

ab esse ad posse.

bienal mekanlarında var olmak bir sürü yeni deneyimin önünü açıyor. o kadar ki, bienal uğruna venedik’te otobüse bile binebiliyorsunuz!

bazı durumları ancak cümle içinde kullanarak açıklayabiliyorsunuz:

rojo tiyatrosu ve çıplak ayakla tatami hem bedene hem zihine iyi gelir.

ben, çin sergisini anlamadım.

ben, istanbul’u gör[e]medim.

 

ve aklınızda bir sürü soruyla ayrılıyorsunuz:

elektronik altyapı gelişip kullanılan ekranlar inceldikçe neden ‘içerik’ daha sığlaşır? fiziksel derinlik içerik derinliğiyle neden bu kadar ilişkilidir?

peki ama kadın eli değince [özellikle de ispanyol], bu durum nasıl bir anda değişebilir?

 

ingilizlerin çocukları da düşünmesi çok esaslı değil midir?

amerikalılar için felaketler çok önemli olduğundan mı dünyanın her yerinde yeni felaketlere katkıda bulunmaktadırlar?

hollein’ın tezi kaç yıl sürmüştür?

yunanlıların sergi kataloglarını saklamaları serginin gereği midir? kadere ve gülsün’e karşı konulamayacağını yoksa bilmiyorlar mıdır?

...

daha ne kadar var, gülsün?

yıldırım düşse tutar mısınız le abi? 

 

in aqua sanitas.

galiba doğru. yoksa venedik’in onca yaşına rağmen hala taze, genç, dinamik ve canlı kalması nasıl açıklanabilir?

 

in vino veritas.

kesinlikle doğru. hele bir de reciotto di valpolicella amarone ise ve yanında pecorino, montasio mezzano ve prosciutto crudo yeniliyorsa; ya da anice stellato’da misto di cichetti di pesce’yi bir güzel spagetti nero izleyecekse. 

üstüne mutlaka panna cotta isterim! olmazsa pan dei doci de idare eder!

şarapla gerçeğe ulaşmakta zorlananlar için not: bir de üzüm alkolü içinde kuru üzüm tatlısını deneyiniz!

 

acta est fabula.

11 ekim venedik san marco havalimanı-istanbul atatürk havalimanı

şimdi niyet, kısmetse ve bir manisi yoksa baharda new york! tabii (bir kere alıştık ya) parka bakan bir saray yavrusu bulmak şartıyla!

 

arkadaşınız ottica

 

not: lütfen bana kısaca otti ya da tica demeyiniz, sinirlenirim. çünkü venedik’te her kayboluşumda nerede olduğumu anlamak için havaya, oraya, buraya ve kanala bakarken suya düşen yansımamla onlarca kez ottica olarak kutsandım! n Doç.Dr. Arzu Erdem, İTÜ Mimarlık Fakültesi.

 

* bu bir seyahat yazısıdır. beş günlük bir seyahatin ardından gönülde, damakta ve bellekte kalanları paylaşmaktan başka bir amacı yoktur.

 

 

Kenti Mimarlık Bağlamında Düşünmek: Bir Olanaksızlık mı?

 

Uğur Tanyeli n Başlığı “Kentler, Mimarlık ve Toplum” olarak belirlenmiş bir etkinliğin ilgi çekmesi olağan. Venedik Bienali kapsamında düzenlenen 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi de böyle olmuş. Örneğin, “Metamorfoz” adlı ve non-standart mimarlıklar temalı önceki sergi neredeyse izleyicisiz gibiydi. İlgili olduğu sorunsallar sadece mimarlık alanının içinde duranlar tarafından, hatta onların da ancak bir kısmı tarafından kavranabilen bir konuyu ele alıyordu. Üstelik, o konuda pek az sözü olan, aksine geleneksel duyarlılıklarıyla tanınmış bir ülkede, İtalya’da yapılmaktaydı. “Venedik’te non-standart mimarlık sergisi” biçimindeki tarif bile, “alev alev yanan buz” demek türünden bir oksimoron gibiydi. O nedenle de, neredeyse emeklerin heba edildiği hissini veriyordu. “Kentler, Mimarlık ve Toplum” ise, mimarlık alanının içindeki herkesi olduğu gibi dışındakileri de çeken bir başlık. Kalabalığı, pavyon ve salonlarda koşuşturan çocukları, dolu kafe ve lokantaları, canlı kitapçıları ile bu bienal bir halk eğlencesi gibi. Her iki bienal de gündemde yeri olan konularda yoğunlaşıyordu. Ama, öncekinin konusu uzmanlık gündeminin parçasıyken, bu sonuncusu hemen herkes için anlamlı. Gelişmiş ülkelerde köylülüğün ve köyün hemen bütünüyle tasfiye olduğu zaten biliniyor. Yakın gelecekte insanlığın neredeyse tamamının kentsel alanda yaşayacağıysa kesinleşmiş durumda. Tokyo daha şimdiden 36 milyon nüfuslu bir dev. Şanghay ve Bombay gibi, kısa süre içinde onu aşmaya aday kentler var. Özetle, kentten konuşmayacağız da neden konuşacağız? Konuşacağımız kesin; ama, nasıl?

 

Bir yüzyıl kadar önce Simmel metropol için sonraları çok zikredilecek yaklaşık şöyle birşey söylemişti: “Metropol sosyolojik sonuçları olan bir mekansal oluşum değil, mekansal olarak varlık kazanmış bir sosyolojik oluşumdur”1. Simmel böyle demişti, ama mimarlık ve şehircilik düşüncesi bu alıntıyı uzun süre görmezden geldi. 20. yüzyılda mimarlık camiası kent üzerinde düşünürken, anadamar hep kentin ve metropolün mekansallığına başatlık atfetmek oldu. Mimarlık Simmel’in söylediğinin tam aksinin gerçek olduğuna emin gibiydi: “Kent bazı sosyolojik sonuçları da olan, aslen mekansal bir oluşumdur”. Bu tavır o kadar belirgindi ki, 1980’lere dek şehircilik ve mimarlık konulu metinlerde Simmel alıntılarına rastlamak mümkün olmayacaktı. Mimar ve şehirciler kentin mekansallığını toplumsallığının önüne yerleştiriyor ve bunun sonucu olarak da, toplumsal olanı belirleyen bir mekansallık düşlüyorlardı. Dolayısıyla, örneğin, mekan dönüştürülerek toplum dönüştürülebilirdi. Modernist kent planlamanın temel önermesi budur.

 

İnsanla fiziksel çevresi arasındaki ilişkinin artık karmaşık olduğunu farkettiğimiz doğasının, mimarlar ve genelde mekan kurucu meslek erbabı tarafından neredeyse bir yüzyıl boyunca bir türlü düşünülmeyişi aslında olağandı. İşi mekan üretmek olanlar kendilerine bu düşünsel kaçış sayesinde durumdan vazife çıkarıyorlardı. Mimarın ve şehircinin toplumsal sorumluluğu merkezli Modernist savlar, toplumsala başat bir mekansallık tahayyül etmek sayesinde inşa edilebilirdi. Önemli olan mekan olduğuna göre, mekan üreticisi, toplumsal alanı düzene kavuşturma, barışı sağlama, eşitsizlikleri giderme, kamu sağlığını koruma gibi beklentileri mekansal/mimari araçlarla karşılayacaktı. Toplumsal alanda “bozuk” olduğu düşünülen pek çok şey mekansal/mimari teknolojilerle “düzeltilebilirdi”. İnsanın biyolojik yapısının çevre koşullarıyla ilişkili olarak değiştiğini anlatan Darwinci evrim kuramı bile bu mimari mitolojiyi destekleyecek şekilde tahrif edilerek kullanıldı. Canlılar fiziksel çevrelerine uyumlanarak dönüşüyorlarsa, mimari/kentsel çevreleriyle de aynı ilişki içinde olmalıydılar. İyi çevre iyi insanlar, iyi toplumlar üretebilirdi.

 

Mimara, genelde mekan üreticisine mekandan fazlasını, neredeyse tüm toplumsal alanı biçimlendirebileceği inancını veren bu mitoloji, meslek alanını görünürde genişletiyor, daha önemlisi yeni mesleki meşruiyet yapıları kuruyordu. Mekan üreticisi modernliğin çözdüğünü, dağıttığını, sonsuzcasına çeşitlendirdiğini yeniden bütünleştirmekle, toparlamakla, türdeşleştirmekle görevli olduğuna inanır hale gelmişti. Mimarlar kendilerini en “modern” sandıkları bir tarihsel dönemeçte modernliğin ters bilincini üretmişlerdi. Yüzyıl dönümü Almanya’sında August Endell gibi birkaç mimar henüz Simmel’le paralel düşünerek “Metropolün Güzelliği”nden2 söz edip kaotizme varan heterojenliğini övüyorken, sonraki onyıllarda amaç, tam aksine, düzen ve türdeşleştirme olacaktı. Planlamanın hedefi sanki kent planlama değil, toplumsal dokuyu mekan aracılığıyla yeniden düzene kavuşturmak ve disipline etmekti. Le Corbusier üç milyonluk metropol planladığında, eylemini üç milyon kişiye eşit ve eşdeğer mekan koşulları ve erişim olanakları sağladığı savıyla temellendirecekti. Herkesin bu eşitlik hatrına kendi farklılaşma haklarından feragat edebileceği öngörülmüştü. Mekansal anlamda olduğu gibi toplumsal anlamda da, kurulu düzen tarafından tanımlananın dışına çıkmanın kolayca talep edilir olduğu bir dünyada, mimarlar bunun yapılamayacağı bir düzeni kurmaya taliptiler. Oysa modern insan, her alanda olduğu gibi mekansal/mimari alanda da muhalefet kavramını ve pratiklerini icat eden insandı. Modern şehircilik ideolojisiyse, bu icadı tüm sonuçlarıyla birlikte tasfiye etmek üzere inşa edilecekti. Bir grup insan, teknik meslek bilgilerinin onlara verdiği varsayılan iktidar sayesinde metropollere düzen getirecek ve o metropolleri vareden sayısız aktör -orada yalnızca yaşamakla yetinip- susacak, rıza gösterecekti. Örneğin, Hilberseimer metropol üzerine kapsamlı bir kitap yazacak ve sonuçta onu tek bir yapı tipine dek indirgeyerek inşa etme noktasına dek gelip dayanacaktı3. Aslında indirgenen yapı tipolojisi değildi; kenti vareden tüm etkinlikler, kurum ve kişiler sadece mekansal gerçekliklere, yani mimarın tasarım malzemesine indirgenmişlerdi.

 

Sonuç, mimarlık ve kent planlama alanında bir pseudo-radikalizmin doğuşu, yani ütopist söylemlerin tırmanışı olur. Mimarlık teknikleri kullanarak dünyayı belirli bir mekan parçasıyla tanımlayıp sıfırdan başlayarak yeniden kurma denemeleri hiçbir dönemde 20. yüzyılda olduğu kadar yoğun olmamıştır. Böylesi girişimlerin hepsinin genel özelliğiyse, kenti mimarlık bağlamında düşünmek ve tasarlamaktır. Başka bir anlatımla, bu yeni tahayyülat içinde kent, mimarlığın aktörlerinden biri olmaktan çıkar ve nesnesi kılınır. Artık özne değil, nesnedir mimarlık bağlamında. Simmel’in dediğinin tam aksi yapılmış, sosyolojik bir oluşum salt mekansal olarak düşlenir ve kavranır hale getirilmiştir. Mekan üreticisi bu sayede ister Le Corbusier kadar özgüvenli, ister Archigram gibi mizahi içeriği de olan bir yaklaşımla olsun, kenti kendi meslek malzemesi gibi görerek tasarlar (Kuşkusuz, tasarlar, ama istese de inşa edemez). Böyle bakılırsa, 1970’lere kadarki 20. yüzyıl ve Modernistler için ütopizmin arızi -veya arada sırada başvurulan- bir mesleki etkinlik olmadığı, ama dönemi belirleyen bir anadamar düşünme güzergahı sayılacağı söylenebilir. Mesleğe, onun sınırlarına, mekan üreticisinin rolüne ve potansiyeline bakışını koşullandıran ütopizmidir. O ütopizmle düşünür, kendini ve fiziksel çevreyi onunla tahayyül eder.

 

Venedik’teki 10. Uluslararası Mimarlık Sergisi herşeyden önce, uzun zamandır bilinen bir gerçeğin, kentin mimarlık bağlamındaki ütopizmle koşullanmış okumasının iflasını tescil ediyor. Bunu en geniş ölçekte yapıyor. Dünyanın hızla kentleştiği, 21. yüzyıl biterken köylülüğün tümden ortadan kalkacağı ve kentselliğin olağan toplumsal konum olacağı zaten malumu ilandan ibaret. Kentselliğin aynı zamanda genel bir metropolleşme ve dünya ölçekli bir bütünleşme getireceği de artık bilinen bir gerçek. Bu durumda dünya-ölçekli metropolleşmenin egemen olduğu bir çevrenin tasarımcı öznenin iktidarına “ram olamayacağı”nı kavramak zor değil. Kimsenin -ya da hemen hemen kimsenin- ütopist bir vizyonla dünyayı kendi zihnince yapı ölçeğinden daha büyük çapta tasarlayacağını iddia etme şansı kalmıyor. Tasarımcı öznenin ütopist kavrayışının yıkılması demek olan bu gelişme, kenti eskisi gibi mimarlık bağlamında düşünme ve tasarlama olanağını da büyük ölçüde ortadan kaldırıyor. Ama, bu kez de yaşamsal bir sorun doğuyor: Artık eskisi gibi düşünme şansı pek kalmadıysa, dünya-ölçekli bu kentselliği tasarım bağlamında düşünmek ve inşa etmek nasıl mümkün olacak? Boyut olarak ülke gibi devleşen, her açıdan ülke-aşırı bağlantı ve roller edinen metropollerin dünyasında tasarımcı özne, tekil yapılar planlamak dışında bir çalışma çapı edinemeyecek mi?

 

İşte tam bu noktada 20. yüzyıl bitip 21. yüzyıl başlarken Simmel’in o alıntısının çağdaş yaşamı başlıyor. Birden metropolün temelde mekansal değil, toplumsal olduğunun bilgisi gerçekten anlam kazanıyor. Ve bu farkına varış, toplumsala (yani, artık mekansallığı başat olmaktan çıkan kente) ne oranda müdahale edebileceğimiz gibi çok geniş uzanımlı ve düpedüz siyasal sorunsalları gündeme taşıyor. Dolayısıyla, tüm bir toplumu merkezi olarak planlamanın ve disipline etmenin olanaksızlığını ve böyle beklentilerin antidemokratikliğini yeni keşfetmişken, çok geçmeden aynı boyut ve karmaşıklıktaki metropollerin disipline edilmesi için daha güvenli bir düşünsel zemin bulunmadığını keşfediyoruz. Sözgelimi, Tokyo gibi bir metropolün “nazım planını öncelikle yapmak” şeklindeki -1960 ve 70’ler Türkiye’sinde çok çiğnenmiş- ifadelerin içeriği tümden boşalıyor. Tabii ki bu keşfin travmaları var: Yoksa kentler artık planlanmayacak mı? En önemlisi şu soruyu sormadan etmek zor: Mimarlar artık kenti düşünmeyecek mi? Kent, tasarım ve planlamada sadece bir bağlam tanımı olarak mı var? Yoksa, Koolhaas’ın erken bir denemesini yaptığı gibi, kent artık tasarımcının nesnesi değil, mimarlığın öznesi mi? Ve şayet bu sonuncusuna kolayca ikna olacaksak, özne olarak kavramaya başladığımız kentle mekansal nesneler üreten bir özne olduğundan hiç kuşku duymadığımız mimarın ilişkisi nasıl biçimleniyor?

 

Bu soruların cevaplarını bienaller vermiyor. Veremez de... Ama, bienaller, sergiler tereddütlerin, belirsizliklerin, kuşkuların nerelerde olduğunu ortaya koyarlar. Burada da öyle oluyor. “Kentler...” sergisinin yöneticisinin Richard Burdett oluşu bile duruma ilişkin çok şey söylüyor. O ne mimar, ne de şehirci; bir sosyal bilimci. Çok makul bir karar alarak, katalog için kuramsal bir metin bile kaleme almamış. Serginin geniş kataloğundaki ilk ve hem en yararlı, hem de en kapsamlı makale Saskia Sassen’e ait4. O da bir sosyal bilimci olarak metropolleri küresel bağlantı ağları içindeki konum ve ilişkileri çerçevesinde bir dünya-ölçekli sistem olarak anlatıyor. Klasikleşmiş kitabında5 söylediklerini ayrıntılandırıp geliştiriyor, özgülleştiriyor. Bienalin anlamına ilişkin daha da ilginç bir okumaysa, “Domus” dergisinin sergiye ilişkin sayısında Yona Friedman’ın yazdığı makale. Friedman, bir zamanlar durduğu ütopist pozisyonu6 tamamen terkettikten sonra, 1960’larda Paris üzerinde havai kentler tasarlayan sanki o değilmişcesine, dünyanın bir kentler ağı olarak nasıl çalıştığını anlatıyor7. Biçimlendiren, dönüştüren, tasarlayan özneden, anlamaya, yorumlamaya çalışan özneye doğru uzanan gidişi daha iyi anlatan ne olabilir? Dolayısıyla, Zygmunt Bauman’nın çağdaş entelektüelin yaşadığı yeni rol değişimini “yasamadan yorumlamaya doğru” diye nitelemesi8, artık mekan üreticisi için de geçerli gibi gözüküyor. Ortama mekansaldan toplumsala uzanan bir çerçevede düzen verme iddiasındaki tasarımcı özne yerine, onu anlamaya çabalayan biri doğuyor başka alanlarda da olduğu gibi. Tüm entelektüeller gibi mimar da yasa koymaktan vazgeçip yeni kavrayış güzergahları peşindeki birine dönüşüyor. Daha doğrusu, bu dönüşüm için hiç de uygun olmayan, çünkü yanlış da olsa, sürekli karar alıp uygulamak ve üretmek zorunda olan bir alanda zor bir kimlik değişimi başlıyor.

 

Mimarlık ve kentin toplumsallığını görmeyi sağlayan bu yeni gelişme, mekan üreticisinin meslek ideolojisinde herhalde yansımalar bulacak. İlk yansımaysa, eski bir düşünme ve anlama rotasının yeniden keşfi şeklinde somutlaşıyor. En azından bu Bienal ve kentler konusu bağlamında öyle olmuş gibi gözüküyor. Kent ve mimarlık adeta istatistiki ve sayısal bir gerçeklik kazanıyor. Mekansal değil, sosyolojik bir gerçeklik olarak tanımlanınca, toplumsal alandaki herşey gibi sayısal ve matematiksel verilere kolay “tercüme edilmeye” başlıyor.

 

19. yüzyıl başlarından ve Fransa ile İngiltere’den başlayarak istatistik dünyayı kavramanın rasyonel bir aracı olarak doğdu. İstatistik, insani, mekansal ve toplumsal gerçeklikleri matematize eder; onları homojenleştirir, ölçülebilir, birbirleriyle kıyaslanabilir sayısal değerlere dönüştürür. Tıp alanından itibaren pek çok konuya kolayca uygulanacaktır. Daha erken 19. yüzyılda bile sanayileşmeyle hızla dönüşen İngiliz kentlerinin mekansal ve toplumsal dokusunu ölçülebilir verilere çevirmek için istatistik tekniklerinden başarıyla yararlanılmıştır. İlginç olan şu ki, Modernist mekan üreticileri bir yüzyıl kadar gecikerek bu yeni rasyonalist mitolojiye kendilerini kaptıracaklardır. Kendi meslek konularını istatistiğin verileriyle kavramaya koyulurlar. Çoğu zaman metaforik olmaktan başka bir anlam taşımayan Taylorist rasyonellik söylemleri üreteceklerdir. Ne var ki, Modernist mimarlıkta istatistiki kavrayışın rolü o noktada biter.

Ev kadınının mutfak içi trafiğini çözümlemek gibi boş egzersizlerden ibaret kalacaktır. Şimdiki istatistiki kavrayışınsa, artık yapı ölçeğindeki bu Taylorist rasyonel iş yönetimi ve verimlilik yaklaşımıyla bir ilgisi yok. Konu asıl ait olduğu düzleme iade ediliyor: Fiziksel bir gerçekliği niteliksel karmaşıklığından yalıtıp çeşitliliği içinde ölçme, sınıflama ve anlamlandırma etkinliğine... Bienal tematik kesiminde, dünya-ölçekli bir analizde öncelikle bunu yapıyor, kentleri ve kentsellikleri rasyonel olarak okumayı öneriyor. Bu okumadan eyleme giden bir yol tarif etmiyor. Ahlaki yargılar vermiyor. Venedik’teki ilk mimarlık bienalinin Postmodernizm lanse eden propagandist tavrının tam aksini yapıyor. Onun için önemli olmayı başarıyor. Ancak, bu toplumbilimsel istatistikler dizisinden mekansallığa ve tasarıma giden hiçbir kestirme yol olmadığını bir kez daha görüp, Simmel’in saptamasına bir kez daha ikna olduktan sonra, sadece şunu sorma olanağı doğuyor: Kenti mimarlık bağlamında okuma yolumuz hepten tıkalı mı? n Uğur Tanyeli.

 

Notlar:

1 Simmel’in konuya ilişkin temel metni şudur: Georg Simmel, “Die Grossstaedte und das Geistesleben”,

Die Grossstadt. Jahrbuch der Gehe-Stiftung zu Dresden, 9, 1903, s. 185-206. İngilizcesi: “The Metropolis and Mental Life”, K.H. Wolff (ed.), The Sociology of Georg Simmel, Free Press, Glencoe, Ill., 1950, s. 409-424.

2 August Endell, Die Schönheit der grossen Stadt, Stuttgart, 1908.

3 Ludwig Hilberseimer, Grossstadtarchitektur, Verlag

J. Hoffmann, Stuttgart, 1927.

4 Saskia Sassen, “Why Cities Matter”, Cities, Architecture and Society, 1, Marsilio, Venedik, 2006,

s. 27-51.

5 Saskia Sassen, The Global City: New York, London, Tokyo, Princeton U. Press, Princeton ve Oxford, 2. Baskı, 2001.

6 Bkz.: Yona Friedman, Toward a Scientific Architecture, çev.: C. Lang, MIT Press, Cambridge, Mass., 1970.

7 Yona Friedman, “City Continent”, Domus, 896, Ekim 2006, sayfa no yok (katlanır sayfa).

8 Bkz.: Zygmunt Bauman, Legislators and Interpreters: On Modernity, Post-Modernity and Intellectuals, Polity Press, Blackwell, Londra, 1987. Türkçesi: Yasa Koyucular ile Yorumcular: Modernite, Postmodernite ve Entelektüeller Üzerine, Metis, İstanbul, 1995.

 

Giardini’de üniversiter ve diğer kurumsal katılımları içeren İtalya Pavyonu: Berlage Institute, Royal College of Art, ETH, OMA-AMO vs. buradalar

 

İspanyol Pavyonu’ndaki sergi kent ve kadın konusunu problemleştiriyordu. Kadın mimarlar, öğretmenler, politikacılar, yazar ve gazeteciler kendi kent imgelemlerini anlatıyorlardı.

 

Britanya Pavyonu’nda çocuk atölyesi.

 

Kentsel mimarlık için yeniden masif taş konstrüksiyon öneren “Citta di Pietra” (Taştan Kent) sergisi.

 

Corderie’deki başarısız ve yetersiz İstanbul sunumundan...

 

Yeni bir ütopist kent tasarımı arayışını yansıtan İtalyan katılımı: “Italia-y-2026. Invito a Vema” (Italia-y-2026. Vema’ya Davet).

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64909 - unknown - 38.107.179.238