Fachhochschule
Konstanz

Öğrencilerle öğretim görevlileri dönem ara jürisi
sırasında bir sunumu dinliyorlar (Fotoğraf: Seda Kayım).

Tüm dönem sonu çalışmaları iki hafta boyunca fakültede
sergileniyor (Fotoğraf: Seda Kayım).

Lisansüstü projesi öğrencileri için ayrılmış, toplam
sekiz kişilik çalışma odası (Fotoğraf: Seda Kayım).


Altıncı yarıyıl projelerinden örnekler (Fotoğraflar: Seda
Kayım).
Seda Kayım n Almanya’nın İsviçre sınırındaki Konstanz
şehrinde bulunan, doğrudan Türkçe’ye çevrilirse Türkiye’deki örneklerle
kıyaslamamak koşuluyla “Meslek Yüksek Okulu” diyebileceğimiz Fachhochschule
Konstanz, tipik Alman mimarlık eğitiminin süregeldiği bir okul. Bauhaus
ekolünün üzerinden geçen 80 senelik süreçte hararetli bir tartışma konusu
olarak gündemde kalan “Mimarlık eğitimi nasıl olmalıdır?” sorusuna getirilen
alternatif açılımların izine pek de rastlanmayan Alman mimarlık fakültelerinde,
Bauhaus’un yarattığı genelgeçer kabüllerin, daha doğrusu yaklaşımların çoktan
yıkılmış olduğu gerçeğine ve
21. yüzyılda mimarlık için daha farklı düşünsel sistemler
geliştirmek gerekliliğine karşı oluşturulmuş bir dirençten rahatlıkla söz
edebiliriz. Fakat Almanya’daki mimarlık eğitim sistemini algılayabilmek için
öncelikle yüksek öğretim pratikleri üzerinden geçmek gerekiyor.
Almanya’da ortaöğretim üç kulvara ayrılmış durumda.
İlköğretimin sonunda başarılı addedilen, “yeterli” kapasiteyi haiz olduğunu
ispatlamış öğrenciler Yunanca kökenli “Gymnasium” kelimesiyle adlandırılan ve
ismine uygun şekilde yüksek fen ve matematik öğretimi verilen ortaöğretim
kurumlarına başlar. Bu kurumların mezuniyet diploması, “Olgunluk Sınavı” olarak
Türkçeye çevirebileceğimiz “Abitur”dur ve bu diplomanın derecelerine göre
üniversiteye girmeye hak kazanılmaktadır. Üniversite eğitimi bilimadamı/araştırmacı/teorisyen
yetiştirmeye yöneliktir ve altı yıllık bir yüksek öğrenimi kapsar. Buna
alternatif olarak Hauptschule veya Realschule (Genel Okul) mezunu olan
öğrenciler “Fach Abitur” (Bölüm Bazlı Abitur) yaparak Meslek Yüksek Okulları’na
girmeye hak kazanabilirler. Bu okullarda öğretim daha çok pratiğe ve uygulamaya
dayalıdır; zorunlu bir staj senesi mevcuttur ve mezunlar iş hayatına aktif
olarak katılabilecek şekilde donanırlar.
Alman mimarlık fakülteleri mimarlığın uygulamaya yönelik doğasından
hareketle çoğunlukla Fachhochschule’lere dahiller. Üniversitelerde verilen
mimarlık eğitimi daha az atölye çalışması ve daha çok teorik ders içerirken,
Fachhochschule’lerde yoğun bir pratik programı takiben maket, ahşap işçiliği,
metal işçiliği atölyeleri mevcut.
İlk izlenim olarak, farklı okullarda farklı ağırlıklı
eğilimler gösteriliyor olması ve bu eğilimlerin baştan tanımlanmış olması,
kariyer yönelişine katkı oluşturması açısından avantajlı gibi gözükmekte.
Ancak, Alman yüksek okullarındaki bu ayrılmışlığın, iki bilgi ve deneyim
kaynağının birbirine süreç içinde dahil olmasına, birbirinden beslenmesine
engel teşkil etmesi bir hayal kırıklığıydı. Bu tespitin en somut kanıtını
şüphesiz, mimarlık öğrencilerinin genel eğilimleri oluşturuyor. Kendi
mimarlıklarını üretip söz sahibi olmakta son yüzyıl içinde başarılı olamamış
Alman ulusal mimarlık ortamı üzerinden değerlendirildiğinde, tüm mimarlık okulu
öğrencilerinin ciddi bir görsel altyapı ile donanmış olmaları ve grafik
tasarıma karşı gösterdikleri olgun ve rafine ilgi şaşırtıcı nitelikte. Fakat
tasarımlardaki kavramsal altyapı eksikliği ve belki de daha önemlisi, atölye
programlarının buna yönelik işlemeyişi ciddi bir sorun. Dolayısıyla,
tasarımlarda, büyük bir yazılı ve görsel bilgi haznesinin olanaklı kıldığı, ama
mimari trend takibinden öteye götürülemeyen yaklaşımlar hakim.

Sekizinci yarıyıl projelerinden bir örnek (Fotoğraf: Seda
Kayım).

Sekizinci yarıyıl proje jürisi için öğrenciye ait
sergileme bankosu (Fotoğraf: Seda Kayım).
Öğrencilerin sahip oldukları teknik olanaklar dahilinde
profesyonel sayılabilecek maketler yapabiliyor olmaları, mimarlığın uygulama
boyutlarının ön plana çıktığı bu tip okulların “olmazsa olmaz”ı. Buna karşılık,
kavramsallığı merkeze koyarken mimarlığın uygulanabilirliğine dair hiçbir
ipucuna yer vermeyen, en amiyane tavırla, mimarlıkla heykeltıraşlığın sınırını
çizmeyi bırakalım, sorgulamaya dahi üşenilen proje kararları ve projelerin
altıncı döneme kadar zorunlu olarak elle çizdiriliyor olması, mimarın 1920’lerde
tanımlanmış yetenekleriyle, teknoloji çağının ve Postmodernite’nin getirdikleri
arasında gerilimli, tanımlanmamış, ciddi anlamda tutarsız ve hatta çelişkili
bir ilişki şeklinde karşımıza çıkıyor.
Peki bu noktada mimari tasarım dersleri hangi eksende
yürütülüyor? Mimari projelerin her dönem yalnızca farklı arsalarda değil,
farklı ülkeler, hatta farklı kıtalarda konulandırılması, tasarımın çevresi ile
kurduğu ilişkilerin arsa eğimi ve iklim koşullarından öte bağlamlar içermesi
gerekliliğinin altını çiziyor. 5 yıllık öğrenim sürecinde İtalya’da bir kent
parçası, Çin’de bir gökdelen ve İsveç’te bir stadyum projesi üzerinde çalışmış
olan öğrenciler, üzerinde bitimsiz miktarda proje yapılabilecek bir metropol,
fakat sadece bu metropol üzerine düşünen biz Türk öğrencilerden çok daha fazla
veriye maruz kalıyorlar. Dolayısıyla, mükemmel derecede sorunsuz gözüken Orta
Avrupa ortamından hareketle, serbest dolaşımın ve maddi yeterliliğin
nimetlerinden faydalanılıyor ve yeni coğrafyaların peşine düşülüyor.
Son derece olumlu gözüken bu eğitim süreci, aslında Almanya
gibi Orta Avrupa ülkelerinde yine son yüzyıl içinde varılan bir çıkmaza işaret
ediyor: Alman mimarlığı yeni sorunsallar ve dolayısıyla da yeni mimarlıklar
üretemiyor. Yadırganmaması gereken bu gerçekle, mimarlık öğrencilerinin henüz
ilk projeden itibaren yüzleştirilmesini amaçlaması beklenen bu “serbest
dolaşım” mimarlık etkinliği, iddiası ölçüsünde sonuçsuz kalıyor. Nedeni ise
belki de, Alman mimarlığının kendi coğrafyası içinden yapmayı sürdürdüğü okumaları,
yeryüzünün tamamen farklı parçalarına entegre etme çabası. Bir tür soğuk
sömürge mimarlığı yürütürcesine, proje konusu ülkelerin mimarlıklarındaki form
ve işlev şemaları, Orta Avrupa’ya özgü anlayışları yeniden tanımlayabilmek için
kullanılıyor. Veya farklı yeryüzü parçalarında mevcut sosyal ve ekonomik
durumlar, proje öncesi yapılan gezi ve araştırmaların yarattığı iddia ve
beklentilere zıt düşerek, yine Orta Avrupa’daki durağanlıkla özdeşleştiriliyor.
Mimarlıkta statik bir yapıdan bahsedercesine, Asya gibi her anlamda devingen ve
dinamik bir yapı üretim ortamının gelişiminden değil, gelenekselliğinden söz
ediliyor. Dolayısıyla, mimarlık öğrencileri problemleştirmeye veya mevcut
problemlere yeni açılımlar bulmaya teşvik edilmiyorlar. “Devamlı yeniden
üretim”
-mevcut sorunsallara mevcutlarla açıklama getirme çabası-
mimarlık eğitiminin “motto”su haline geliyor.
Böylece, en azından öğrenim gördüğümüz mimarlık okulunda,
tamamen “öylesine” biçimsel kaygıların doğurduğu proje kararlarını, mimarlığa
öykünen donanımsız ve beceriksiz bir zanaatkarın bakış açısıyla ele alıp “sanat
yapmak” olarak gören ve yücelten bir mimarlık eğitimi ortamında buluyoruz
kendimizi. Mimari proje derslerinin yürütülüşü ve algılanışı ile ilgili ortaya
çıkan bu tavır karmaşası, maalesef karşılaşılan tek olumsuzluk değil. Alman
mimarlık okullarında mimarlık tarihi, ortaöğretim kurumlarına özgü bir yöntemle
işleniyor. Öğrencilerin mimari bir tavır sahibi olmalarını beklemek çok iddialı
gibi gözükürken, mimarlık kuramlarına ilişkin ön bilgiye maruz bırakılmamaları,
öğretim görevlileriyle öğrencilerin aldıkları naif sayılabilecek proje
kararlarına anlam kazandırıyor.
Verilen mimarlık tarihi dersi, çeşitli dönemler ve üsluplar
üzerinden anlatılıyor; dönemler arasında mimarlığın gelişimi ve değişimine
işaret eden ekonomik ve sosyal bağlamlar kuruluyor; farklı coğrafyalar ve zaman
dilimlerinin mimarlığa yansımaları karşılaştırılıyor. Buraya kadar herşey çok
olumlu gibi gözüküyor değil mi? Fakat tüm bunlar, mimarlık üzerine ve hatta mimarlık
üzerinden nasıl düşünülmesi gerektiğinin altı çizilmeden gerçekleştiriliyor.
İnanılan, Alman ortaöğretiminin her alanda sorgulamaya, eleştirmeye,
yorumlamaya dayalı bilimsel sisteminin öğrencileri yükseköğretime, mesleki
kuramlara dair donatarak taşıdığı. Bunun yanısıra, Alman yükseköğretiminin
öğrenciyi araştırmaya yönelten, bilgiyi hazır sunmaktan itinayla kaçınan
doğası, mevcut sözel derslerin bu yürütülüşüne sebep olarak gösterilmekte.
Bu, şüphesiz yadsınamayacak bir Avrupalı burnu büyüklüğüdür.
Bir Alman ortaöğretim kurumundan mezun olmuş biri olarak rahatça söyleyebilirim
ki, Alman eğitim sistemi Modernist söylemlerle iç içe oluşturulmuş, bilgiyi
değil bilgiyi sorgulamayı öğretme prensibi üzerine kurulmuştur. Burnu büyüklük
ise, bu çok övünülen “Avrupalı gibi düşünme” yetisinin tüm mesleki mecralarda
ilerlemeye temel oluşturacağı bilincinin abartılmasından kaynaklanıyor. Örnek
mimarlık düşüncesi ise, bazı temel mimarlık kuramı kavramlarından yoksun
şekilde sadece eleştirmek yalnızca gülünç oluyor. Daha da gülünç olan,
“Avrupalı gibi düşünmek” eyleminin, ifade ettikleri şekilde, “önce ne olduğunu
öğrenmesi gereken” tüm Doğu kültürlerinin ve hatta modernlik anıtı Amerikan
kültürünün bünyesindeki kompleksliği ve zenginliği yorumlamaya ihtiyaç duymamaktır.
Alman mimarlık okullarında öğrenilmiş ama irdelenmemiş yargılar hüküm sürüyor.
Sonuç ise, bir sınav değerlendirmesinde bile, tüm tarih dönemlerinden seçmece
yapıların ezberlenmesi ile ulaşılan ve çok daha elzem görülen “genel kültürün”,
araştırılmış ve öğrenilmişler üzerinde akıl yürütme ile aynı kefeye
konulmasıdır.
ERASMUS Programı aracılığıyla gözlemleme imkanı bulduğum
Alman mimarlık eğitimi, üzerine kurulduğu prensiplerin kendi içindeki
tutarsızlık ve absürdlüğüyle hiç de tezat oluşturmayan tutarlılıktaki
yöntemlerle veriliyor. Mimarlık öğrencilerinin çalışma ortamlarının
verimliliği, okulların finansal kaynaklarıyla doğru orantılı olarak artıyor.
Sadece teknik donanım yeterliliği değil, malzeme bulma ve depolama imkanları da
çalışmalara ivme kazandırıyor. Tüm okullarda her öğrenci için ayrılmış bir
çalışma köşesi bulunuyor. Bu toplu atölyelerde bireye özel dolaplar ve raflar,
malzemelerin önceden toplanmasını, istenen anda ulaşılır olmasını ve tüm artık
malzemelerin yine ortak olarak gereklilik oranında kullanılabilir kılınmasını
sağlıyor. Yapılan tüm maketler, yıl içi ve yıl sonu çalışmaları, öğrencilerin
çalışma odalarında saklanıyor, sergileniyor. Bu, öğrencileri motive edici,
çalışmalarını kıyaslamalarına ve spontane olarak eleştirmelerine uygun bir
ortam sağlanması anlamına geliyor. Belki daha da önemlisi, okulun mimari üretim
sürecinde ana mekan olarak algılanması. Çünkü, çalışmak, üretmek eylemlerini
okuldaki bu “toplu ve bireysel” mekanlarda gerçekleştiren mimar adayları, ancak
bir büro ortamının sunduğu değişken konfora sahipken, çalışma saatleri ne
olursa olsun, evlerinde, yurtlarında sadece o ortamdan değil, aynı zamanda
çalışmalarının baskı ve stresinden de kendilerini soyutlama imkanı buluyorlar.
Dolayısıyla, dinlenmek ve çalışmak, öğrenciler için maksimum derecede efektif
işleyen aktivitelere dönüşüyor. Bununla birlikte, kütüphanelerin gece geç
saatlere kadar açık olması, bazılarının 24 saat hizmet vermesi, okulda kalmanın
bir bürokratik sürece tabi tutulmadan gerçekleştirilebilmesi, okul
demirbaşlarının bireysel değil ortak sorumluluğa teslim edilebilir olması,
mimarlık eğitiminin bilgi ve ürün üretimi boyutunda kusursuz işlemesini
sağlıyor.
Tüm Alman mimarlık eğitimi kurumları her yıl düzenli olarak
çok seçenekli bir gezi haftası düzenliyor. Bu geziler, öğretim görevlilerinin
eşliğinde, katılmayı arzu eden öğrencilerin kendi maddi imkanlarıyla dahil
oldukları organizasyonlar. Elbette ülkenin tümünde, Türkiye gerçeğiyle
kıyaslanamayacak bir ekonomik refah düzeyinin varlığı, bu organizasyonların
gerçekleştirilebiliyor olmasındaki en temel etken. Ailelerin maddi desteğinin
genellikle sınırlı olduğu alt ve orta kesim nüfusa dahil öğrencileri çalışmaya
teşvik eden ve hatta özendiren imkanlar ve genel ortam, ülkemizdeki gibi
anlamsız yoğunlukta olmayan konsantre bir eğitim progamı ile birleştiğinde,
yalnızca okul gezilerini değil, öğrencilerin bireysel gezilerini de
karşılamalarına olanak tanıyor. Elbette, yurtiçi veya yurtdışı gezilerin mümkün
kılınmasında serbest ve ucuz dolaşımın, akademik birimler arasındaki interaktif
işbirliğinin ve devletin sağladığı eğitime destek politikası çerçevesinde
giderlerin minimuma düşürülmesinin önemi yadsınamaz.
Bu noktada değinmeden geçilmemesi gereken bir diğer çok
değerli imkanı, ülkemizdeki eğitim kurumlarının maddi yetersizliklerine
sığınılarak eksikliği gerekçelendirilemeyecek tasarım atölyeleri oluşturuyor.
Her sene gerçekleştirilen ve eğitim-öğretim yılının bir haftasını kapsayan bu
atölye çalışmaları, zorunlu olmamakla beraber, bir haftalık yoğunlaştırılmış
bir tasarım sürecini kapsıyor ve katılımcı öğrencilere ders kredilerini artırma
imkanı tanıyor. Böylece, mimarlık öğrencilerinin özellikle büyük bürolarda
sözkonusu olan hızlı avan proje fikirleri geliştirme yetilerini sınamalarına ve
tecrübe edinmelerine ortam hazırlanmış oluyor. Tabii ki tüm bunlar, daha
sonrasında öğrencilerin portfolyoları için değerli bir kaynak sağlıyor.
Mimari ürün verme sürecinde, öğrencilerin reel mimarlık
ortamına hazırlanmaları anlamında, tüm dönem projelerinin takım halinde
hazırlanmasının zorunlu koşulmasının da yararları mevcut. İlk bakışta, bireysel
kararlar alabilmeye engel teşkil ediyor gibi algılansa da, bu yöntem sayesinde
öğrenciler bireysel kararlarını daha çok tartışma ve eleştirme şansı
yakalıyorlar. Daha da önemli olan, iş hayatının en azından ilk evrelerinde
karşı karşıya kalınan ortak kararlar alma ve iş bölümü mekanizmalarına bir
anlamda bağışıklık kazanılmasının sağlanması.
Mimarlık eğitiminin hemen her meslek grubunda olduğu gibi
bitimsiz bir öğrenim süreci olduğu ve bu sürece gözlem, yorumlama ve sorgulama
edimlerinin birbirini takip ettiği bir zihinsel antrenmanın eşlik ettiği
düşüncesi, belki de biz öğrencilerin yaptığı ilk mesleki çıkarımdır. Şüphesiz,
sosyal ve fiziksel ortam değişikliklerinin yoğunluğu bu sürece ivme kazandırır,
yani mimar adayı “görmek” zorundadır; maruz kaldığı verilerin çeşitliliği
“görme” yetisini kuvvetlendirir ve onu mesleği konusunda daha yetkin kılar.
ERASMUS Programı çerçevesinde görülen eğitimin sunduğu
fırsatlardan en önemlisi, bu olanak aracılığıyla mimarlığın ve mimarlık
eğitiminin anlatılanını değil, varolanını algılayabilmekti. Finansal anlamda
çok büyük yükümlülükler getirmeksizin, tüm fiziksel ve siyasi sınırların
ortadan kalktığı Avrupa’da pek çok farklı şehirde bulunmak, eğitim sürecinde
sayısız kez örnek gösterilmiş yapıları, bu kez dergi ve kitap sayfalarındaki
gibi fotoğraflar aracılığıyla değil, her detayı, her mekanı ile bir bütün
olarak algılayabilmek, şüphesiz böyle bir kültür değişimi programına katılmak
için yeterli önemde bir sebep ve hatta gerçek bir nimet olarak görülmelidir. n
Seda Kayım, YTÜ Mimarlık Bölümü lisans öğrencisi, 2005-2006 Fachhochschule
Konstanz Almanya ERASMUS Programı öğrencisi.

Diploma jürisi sınıfı (Fotoğraf: Seda Kayım).

Diploma jürisi için hazırlanmış bir son maket (Fotoğraf:
Seda Kayım).

Bir öğrencinin diploma jürisi için yıl içi çalışmalarını,
araştırma ve raporlarını sunmak üzere ahşap atölyesinde hazırladığı sergileme
bankosu (Fotoğraf: Seda Kayım).