25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

İstanbul’un Şizofrenik Öfkesi

    

 

Beyhan Bolak Hisarlıgil Romanlarda kent anlatıları, roman yazarlarının kent düşleri ve izlenimleri üzerine çok zengin biriktirmelerdir. Kent mekanlarında dolaşan, onları yeniden okuyan, dönüştüren ve yenilerini kurgulayan yazar, kurduğu bu dünyada bizlere hem kendi kenti, hem de bizim olan üzerine çok şey söylemektedir. Joyce’un Dublin’i, Dickens’ın Londra’sı, Dostoyevski’nin Petersburg’u, Balzac’ın Paris’i, Kafka’nın Prag’ı ve Pamuk’un İstanbul’u gerçek ve düş arasındaki bu kent yolculuğunu anlamlandıran yazarların kentleridir.

 

“Yaşadığımız hayat gibi, yaşadığımız şehrin anlamını da başkalarından öğreniriz” der Orhan Pamuk1. Pamuk Kara Kitap adlı romanında öfkeli, hüzünlü, esrarlı, talihsiz ve eski bir İstanbul’u öğretmektedir okura… Kendisiyle yapılan röportajlarında Kara Kitap’ta İstanbul’un yaşam örüntüsünü yansıtan bir dil keşfetmek amacında olduğunu söyler2: 3000 yıllık tarihi Boğaz’la ikiye bölünen, yarısı Asya’da diğer yarısı Avrupa’da olan bir kentin, İstanbul’un şizofrenik öfkesini yakalayan zengin örüntülü bir anlatı yazmak3. Bu makale, yaşadığı kentin çok anlamlılığını konuşturan yazar Orhan Pamuk’un romanı Kara Kitap’ın sayfalarından İstanbul’a bakmaktadır.

 

Kara Kitap’ta Orhan Pamuk hafızaların, işaretlerin, yansıtmaların, çok anlamlılığın bir mekanda nasıl tutunduğunu anlatmak açısından, her şeyin başka bir şeyin işareti olduğu bir dünya kurar. Romanlarda gerçeklik bir metin biçimi olarak ortaya çıkar; gösteren ve gösterilen arasında aşkın bir gerçeklik vardır. Pamuk bir anlambilimci gibi ipuçlarını toplamanın, ikinci anlamların esrarlı dünyasına girmenin, bu esrarı keşfetmenin yollarını aramaktadır. Pamuk’un İstanbul’u çözülmeyi bekleyen işaretlerle doludur; plastik torbaların üzerindeki kelimeler, harfler, resimler bu “öteki gerçeği” gösterecek işaretlerdir. Bu işaretleri okumak okura, birbirine açılan kapılardan geçe geçe bir hedefe yaklaşma duygusu verir.

 

Romanda bir eskicinin kaldırıma serdiği çarşafın üzerinde bir dizi nesne serilidir: iki tane boru dirseği, eski plaklar, bir çift kara ayakkabı, bir lamba altlığı, kırık bir kerpeten, kara bir telefon…4 Nesneleri büyüleyici yapan şey nesnelerin kendisi değil sergileniş şekilleridir: Büyük bir dama tahtasına yerleştirilmiş gibi dörderden dört sıraya dizilmiştir. Bu nesnelerin arasında ölçülü bir uzaklık vardır; birbirlerine değmiyorlardır ama duruşlarındaki bu kesinlik ve basitlik rastlantısal değil, sanki niyet edilmiş bir şeydir. Bir eskicinin kaldırıma serdiği çarşafın üzerindeki nesnelerin dizilişi ile tüm kentin örüntüsüne gizli bir el tarafından yerleştirilen işaretlerin ve romanın kurgusundaki bölümler arası göndermelerin ardında aynı niyet saklıdır. Pamuk, Süleymaniye Camii’nden “tıpkı örüldüğü taşlar gibi, kendi varlığı kendine yeten, kapalı koskocaman bir nesne” diye söz ederken, mekanın insanı ne bir yere çağırdığını, ne de başka bir yere gönderdiğini anlatır5. Hiçbir şey, hiçbir şeyin işareti olmadığı gibi, her şey her şeyin işareti de olabilmektedir. Eşya, taşlar olması gerekenden daha çıplaktır; “bize bir anlam ver” diyerek insanı çağırmaktadır. Pamuk da nesneleri, mekanları, insanları ve tüm kenti yeni bir anlam bekleyen sessiz durgunluğundan kurtarıp anlamlandırmaktadır.

 

İstanbul fiziksel olarak toz, çamur ve taştan oluşan karanlık bir kent olarak betimlenir. Kentin bu ontik imgesi roman karakterlerinin geçmişi ile kentin fiziksel tarihinin metamorfozunu örter. Kentin yakın geleceği ile ilgili metaforik bir imge, kentin yeraltı dehlizlerinde yatan geçmişinin yarattığı korkunç gerilimin, bir gün Boğaz’ın sularının çekilmesiyle koparacağı kıyamettir. Yaşam artık, eskiden Boğaziçi denilen bu boşluğun çamurunda, bu derin ve vahşi vadide devam edecektir: kabarelerden, barlardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkelerinden, marksist fraksiyon yuvalarından, gecekondulardan, atlı karıncalı lunaparklardan, kapkaççı plastik atölyelerinden, naylon çorap imalathanelerinden oluşacak yeni mahallelerde. Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabın yerine, “gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığı” seyredilecek; Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğinin kokusunu, çürüyen ölülerin genizleri yakan küfle karışık kekre kokusu alacaktır.

 

Pamuk Boğaz’ın sularını boşaltarak aşkın bir örtük niyetle ütopik bir mekan kurgular. Boğaz’ın bu hiçliği onun varlığının önceden bilinmesinden, kentin en önemli imgesini kaybetme telaşından doğar. İstanbul halkı bir sabah uyanacak ve bir zamanlar Boğaz denilen o cennet yerin “kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı zifiri bir bataklığa” dönüştüğünü görecek ve “Kız Kulesi”nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak”6. Pamuk, Boğaz’ın sularının çekilmesiyle oluşacak yeni mahalleleri, kıyamet gününü, yeraltı dehlizlerini kurgulayarak kentin geleceğine ilişkin kehanetlerde bulunur. Romanda İstanbul okura, Pamuk’un karakterlerinin kentin gönderdiği işaretleri okuyarak yollarını buldukları bir labirent olarak sunulmaktadır. Bu labirent içerisinde İstanbul’u çok yakından tanıyan okurun bile kafası karışır. İstanbul’un şizofrenik yaşantısını yakalayan, herkesin her gün deneyimlediği, zamanın akışı içinde bir şeyler için, birileri gibi olmak istedikleri mekanlarda kabuslar gördürmektedir yazar...

 

 

Kentin hafızasının yarattığı bu korkunç gerilim yerin altında saklıdır. Kapısının üzerinde “Merih Mankenlik Atölyesi” yazılı; kutular, kalıplar, tenekeler, vücut parçalarıyla dolu ve boya kokan; Galata Kulesi’ne açılan sokakların birindeki iki katlı bir eski evin altına açılan yeraltı dehlizlerinde Bedii Usta’nın evlatları yüz yıldır, “bizim” insanımızı yansıtan yüzlerce manken yaparlar. Kentin bilinçaltının anlatısı olan bu mankenler cehennemi, İstanbul’un tarihini, Müslümanları, Hıristiyanları, Yahudileri, bir zamanlar bu kentte yaşamış olan herkesi barındırmaktadır. Kentin hafızasının bir müzesi haline gelen atölye, odalar halinde yüzlerce merdiven ve yüzlerce kapıyla birbirlerine açılır. Odalarda gölgeler içinde birbirlerine bakan yüzlerce anlamlı göz ve yüz vardır: farkında olmadan “bizi biz yapan” bütün o eski eşyaları toplayan eskicilerin, ne kendileri, ne başka biri olabildikleri için filmlerde kendileri olamayan film kahramanlarının, mareşallerin, Batı’nın bilim ve sanatını Doğu’ya taşımak için bütün ömürlerini çeviri ve adaptasyona veren şaşkınların, Batı’daki gibi modern kaldırımlar düşleyen hayalperestlerin, seyyar satıcıların mankenleri… İstanbul’da sinemaların çoğalmasından sonra insanlarımızın jest ve mimiklerinde bir yabancılık sezinleyen Bedii Usta yaptığı bu yüzlerce mankenle, Batı’dan getirtilen, sinemalarda saatlerce oynatılan filmler yüzünden saflığını yitirmeye başlayan insanların özünü saklamak niyetindedir.

 

İstanbul’da ilk sinemaların Şehzadebaşı’nda, Beyoğlu’nda faaliyete başladığı günlerde yüzlerce kişinin kör olduğunu, sinema salonlarında kendilerine yapılan korkunç şeyi sezen insanların çığlıklarını polislerin ve deli doktorlarının susturduğunu anlatan Pamuk’un kenti, eski görüntüleri görebilen gözlerini geri isteyen, evine dönüş yolunu unutan, hafızasını yitiren insanlarla doludur. İstanbul’un hafızası ise yeraltı dehlizlerinde duran mankenlerin dondurulmuş yaşamlarında capcanlı durmaktadır.

 

Sinemalardan öğrenilen jest ve mimikler kent insanının Batılı olma heveslerinin bir sonucudur. Pamuk’a göre İstanbul’un çöküşüyle sinemaların yükselişi arasında bir bağ vardır: “İstanbul bir mihenk taşıydı: Değil orada yaşamak, oraya adım atmak bile bir teslimiyet, bir yenilgiydi. Korkunç şehir, ilk başlarda yalnızca karanlık sinemalarda gördüğümüz o çürümüş görüntülerle kaynaşıyordu şimdi.”7 Pamuk sinemalarda görülmeye başlanan bu çürümüşlüğü anlatmak için romanda bir genelev kurgular. Beyoğlu Karakolu’nun yanında, kapısında “Dostlar” yazan eski bir taş evin toz ve kumaş kokan ilk katında dikiş makineleri ya da kumaş yoktur ama yazar Dostlar Terzihanesi demiştir buraya...8 Eski ve döküntü bir tiyatro sahnesini hatırlatan odada, borusu iyi çekmeyen sobalı mekanlara özgü uykulu bir havasızlık, uykulu bir parfüm kokusu ve yorucu bir yerli-pop müziğinin gürültüsü vardır. Bir genelevdir burası; Türkan Şoray, Müjde Ar taklidi kadınlar Türk filmlerinden fırlamış gibidirler; onlar gibi giyinir, onlar gibi konuşur, onlar gibi tüm kentin hayali olurlar. Sinemalardan elde edilen toplumsal deneyim kendisini bu genelevde göstermektedir. Yazar sormaktadır: “İstanbul’da neden genelevler ve sinemalar hep aynı sokaklara açılır?”

 

Pamuk genelevler, sinemalar, karakollar, müzeler kurgulayarak kentin bilinçaltına ulaşmaya çalışır. Fiziksel anlamda yeraltı dehlizlerine yerleştiren ve yüzlerce yıllık deneyimin bir sergisi haline dönüşen mankenler, bir zamanlar kentin sahip olduğu bilincin anlatısıdır: bilinçaltındaki bu deneyim fiziksel olarak da kentin altına itilmiştir. Yukarıda, yer üstünde ise hafızasını yitiren, gözleri eski görüntüleri göremeyen bir kent kalmıştır. Belki de bu çöküntü durumunun, yitirilen hafızanın fiziksel anlamda bir sonucu / bedeli olarak Pamuk, okura Boğaz’ın sularının çekileceği bir günün kabusunu gördürmektedir.

 

 

Kentin hafızasının izinin sürüldüğü hikayenin içinde yazar kendi hafızasında da bir yolculuğa çıkar: “Hafıza bir bahçedir”, “düşünme, düşünme kıskanırsın!”9 Ama yazar kendi bahçesine bakar ve düşünür. Kentin (hikayenin) merkezine çocukluğunun geçtiği Nişantaşı Teşvikiye Caddesi’ndeki evi yerleştirir. Gerçekte Pamuk Apartmanı olan bu evin romandaki adı Şehr-i Kalp’tir. Yalnızca coğrafi dünyalarının değil, ruhsal dünyalarının da simetrisini düzenleyerek roman karakterlerinin akıllarındaki merkezi kuran Teşvikiye Caddesi’ndeki apartmanın etrafında konumlanmış Alaaddin’in Dükkanı, Karakol, Kız Lisesi gibi hikaye mekanları, yazarın hafızasını dile getirir.

 

Merdivenleri uyku, sarımsak, küf, kireç, kömür ve kızarmış yağ kokan Şehr-i Kalp’in yanı başındaki kuyunun kapatılması ve üzerine yeni bir apartmanın bitişik nizam yapılmasıyla tersine çevrilmiş bir kuyu yükselir. Burası yazarın ve roman karakterlerinin hep birlikte kendi anılarının derinliklerine baktıkları bir kuyudur; insanların içlerindeki boşluğun anlatısıdır. Apartman sakinlerinin unutmak, kurtulmak istedikleri şeyleri attıkları bu boşluk apartman karanlığıdır; Ev’in hafızasıdır. Şehr-i Kalp sakinlerinin kaçmak isteyip de kaçamadıkları, unutmak isteyip de unutamadıkları bir korku gibidir; onların bilinçaltıdır. Bulaşıcı bir hastalık gibi söz ederler buradan; unutmak istedikleri şeyleri buraya; “Boşluğun geri dönülmez karanlığına, apartmanda bir zamanlar yaşayanların hafızalarında artık tortusu bile kalmamış o anıların içine”10 atarlar. Kentin hafızasının yitikliğinin bir başka anlamı da bu apartman karanlığında yatmaktadır.

 

Romanda kent müzesi olarak nitelendirilebilecek bir mekan vardır: Alaaddin’in Dükkanı. Teşvikiye Caddesi’ndeki bu dükkan bir masal köşesi gibidir; Enis Batur’un sözleriyle, “Bir düş ve çağrışım müzesi, öyleyse: 1001 versiyonlu “gadget” imparatorluğunun vitrini.” Bir dünya ki ayrıntıları kendisini bütünlemeyen, tam tersine, durmadan parçalarına ayıran, ayrıştıran bir müze11. Bu müzede Alaaddin akla ne gelirse satar; istiyorlar diye en tuhaf malları müşterilerine sunabilmek için yıllarca karış karış, dükkan dükkan gezerek, en akla hayale sığmaz isteklere bile “yok” demeden, sorulduğuna göre bir örneği vardır diye düşündüğü için not defterine yazıp, şehrin içinde bir esrarı arayan yolcu gibi arayıp bulmaktadır. Bir şey moda olur, bütün kent ondan ister; Alaaddin niye binlerce insanın aynı anda radyolarının, kaloriferlerinin üstüne, arabalarını arka camının önüne, odalarına, iş masalarına, tezgahlarına o tahta yelkenlileri yerleştirdiğini bir türlü anlayamamaktadır. Ancak, onun dükkanı tüm kentin esrarını içinde tutar. Yazar için bu mekan kente ait nesnelerin biraraya getirildiği, kent insanlarının ortak arzu ve hayallerinin toplandığı canlı bir müzedir: Alaaddin’in küçük dükkanında sattığı binlerce, on binlerce çeşit mal herkesin hafızalarında renk renk, koku koku, capcanlı kalmaktadır12. Bu kent müzesi yerin altında saklı duran korkunç hafızayı örten bir anlama sahiptir: Kentin hızla değişen ve çoğalan nesnelerini yan yana, alt alta, üst üste getirerek kenti anlamsızlaştıran bir anlama…

 

Bacon, Montaigne, Swift ve daha birçok yazarın da belirttiği gibi roman, “kendini ifade etmek” olduğu kadar, mekanın da ifade edilmesidir. Pamuk mekanı “kimlik” üzerine evrensel soruların bir parçası olarak düşünerek özdeşlik/ayrım, Doğu/Batı, kurgu/gerçek, varlık/hiçlik, kesinlik/muğlaklık gibi ikilikleri parça parça etmekten büyük haz almaktadır. Hafızanın bahçelerinde bir bahçeden diğerine yaptığı yolculuklarda Pamuk, okuru/kendisini, daha önce binlerce kere görmüş olduğunu bildiği kentle sanki ilk defa görüyormuşçasına karşılaştırmaktadır. Cami kapılarında sıra sıra dizilen boş ayakkabıların, dağ eteklerinde kurulmuş on evlik küçük köyleri işaret ettiği, her kapının, her bacanın, her sokağın, her köprünün, her kemerin, her çınar ağacının kendisinden başka bir şeyin işareti olduğu bu esrarlı kent, sanki yeni fethedilmiş gibi şaşırtıcıdır. Kentini bir kokular mahşeri olarak düşleyen yazar romanında, bu “çamurlu şehrin apartman ormanı” içerisinden İstanbul’un şizofrenik öfkesini anlatır. n Öğr.Gör. Beyhan Bolak Hisarlıgil, Erciyes Üniversitesi Mimarlık Fakültesi.

 

Notlar:

1 Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 16.

2 Charlotte Innes, “The Black Book”, The Nation, v260, n12, 1995, s. 245-248.

3 Judy Stone, “Orhan Pamuk: Enigma is Sovereign”, Orhan Pamuk’la röportaj, Publishers Weekly, v. 241, n. 51, 1994,

s. 36-37.

4 Orhan Pamuk, Kara Kitap, İletişim, İstanbul, 1998,

s. 209-210.

5 Orhan Pamuk, a.g.e., s. 191.

6 Orhan Pamuk, a.e., s. 23.

7 Orhan Pamuk, a.e., s. 126.

8 Orhan Pamuk, a.e., s. 137.

9 Orhan Pamuk, a.e., s. 11.

10 Orhan Pamuk, a.e., s. 309.

11 Enis Batur, “Orhan Pamuk’un Dükkanı”, Güneş, İstanbul, Mart 1990.

12 Orhan Pamuk, a.g.e., s. 45.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67188 - unknown - 38.107.179.237