25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Erken Türk Romanında Fiziksel Çevre

    

Hayal Meriç Uğraş n Reel mekanda geçen ilk anlatı türü olan romanlar, yazarlarının gözünden ait oldukları dönemlerin siyasi, sosyal yaşantılarından kesitler sunarak okuyucuya geçmiş hakkında ipuçları verir. Yazarlar eserlerindeki kahramanların içinde bulundukları ya da etraflarındaki mimarlık ürünlerini ve bu ürünlerin de dahil olduğu fiziksel çevreyi onların bakış açılarıyla okuyucularına sunarlar. Diğer bir deyişle, romanlardan; ait oldukları dönemlere ait mimarlık ürünlerinin, onları kullanan kişilerce nasıl kavrandığı ve anlamlandırıldığı, bir bakıma nasıl tüketildiği konusunda yararlanılabilir.

 

Günümüzdeki anlamıyla roman, Avrupa’da kurgusal anlatının Ortaçağ’dan itibaren farklı türler ve içeriklerle evrilmesinin yanında; endüstri devrimi, kapitalizm, sosyal sınıflar arasındaki denge değişimi ve bu süreçte insanın yaşadığı çevre içinde tek boyutlu bir varlık olmanın ötesinde, “özne” olarak toplum içinde özerkleşmesiyle 18. yüzyılın ikinci yarısında burjuva sınıfının geliştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Romanın Türk edebiyatına girişi ise 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tanzimat’la alevlenen siyasi, politik ve sosyal alandaki değişim sürecinde Batılı örneklerin tercümeleri ile gerçekleşmiştir. Tercümeleri yapanlar ve ilk Türk romanlarını yazacak olanlar da Tanzimat döneminin reformcu aydın-yazarları olmuştur. Bu yazarlar hem Avrupalıların geliştirdiği çağdaş bir türü getirerek edebiyatımızın “Batılılaşma”sını sağlamışlar hem de gazete gibi romanı da eğitim, diğer bir deyişle toplumsal seferberlik aracı olarak kullanarak “terakki”ye hizmet etmişlerdir1. Onların kendilerine yükledikleri bu misyon, Tanzimat yazınını yazın dışı denebilecek kadar siyasi bir kimliğe sokmuştur2.

 

Geçmişteki anlatı şekillerinde kahramanlar nitelik ve eylemleri açısından “beşeri” olmaktan çok “alegorik” iken, modern romanla değişen toplumsal şartlar ve insana bakış açısı ile tek boyutlu kahramanların yerine gerçek hayattan karakterler geçmiştir3. Modern romanın ortaya çıkışının da insanın görüş ve karakteri ile “birey” olarak var olduğu bir dönem olması ve romanı talep edenlerin de özellikle burjuva sınıfından gelmeleri bu durumu olağan kılmıştır. Gerçek karakterlerin yanısıra tek boyutlu bir kimliği temsil eden, yazarın savunduğu teze katkıda bulunmak amacıyla seçilmiş, görevi belli, mekanik bir varlık olan “tip”ler de romanlarda kullanılmıştır. İşlevi dolayısıyla Türk romancıları tiplere eserlerinde sıkça yer vermişlerdir. Tanzimat romanlarında kahramanlar Batılılaşma sorunu bağlamında alafranga/geleneksel, iyi/kötü gibi zıtlıklar üzerine kurulmuş tiplerden seçilmişken; Cumhuriyet sonrasında ise devletin modernleşme projesi çerçevesinde toplum içinde de örnek kabul edilen öğretmen, memur gibi eğitimli “aydın” tipler ve onlara köstek olacak ya da onlar tarafından eğitilecek “cahil halk” tiplemeleri ortaya çıkmıştır. Tanzimat sonrasında yaşanan Servet-i Fünun dönemi ve 1930’lu yılların sonlarından itibaren yazılan, mesaj kaygısının güdülmediği, yaşamdan herhangi bir bireyin kendine özgü kişiliği ile anlatıldığı noktada tiplerin yerini karakterler almıştır.

 

Erken Türk romanlarına konu unsuru açısından bakıldığında ise, ilk dönem romanlarında dönemin siyasi ve toplumsal sorunları içinde tema olarak tutsaklık, kadının toplumdaki yeri, kadın-erkek ilişkileri (kaç-göç, zorla yapılan evlilikler, gayrimüslim kadınlar ya da hizmetçilerle yaşanılan yasak ilişkiler gibi) ve özellikle de yanlış anlaşılmış Batılılaşmanın sıkça yer aldığı görülmektedir4.

 

2. Meşrutiyet ve onu takip eden savaş yıllarında ise, dönemin aydınlarının “toplumsal yozlaşma” diye niteledikleri ve rahatsız oldukları kadının eğitim ve iş hayatına girmesi, gelir dengelerindeki değişim, toplumda görülen özgürlük havası gibi gelişmeler, yazılan eserlerin konularını belirlemiştir.

 

Cumhuriyet sonrasında bu kez de Kemalist ideoloji ve inkılaplara hizmet amacıyla bürokrat-yazarlar tarafından sınıflar üstü bir toplum yaratılması ve aydınlarca eğitilip kalkındırılması propagandası başta olmak üzere, yine “yozlaşma” söylemi ile Batılılaşma temaları işlenmeye devam etmiştir. Ana izlek; Osmanlı’ya ait olanların olumsuz, Cumhuriyet’in getirdiklerinin ise çağdaş ve olumlu olarak tanıtılması olmuştur. Romancılar yüzlerini İstanbul’dan Anadolu’ya çevirmişlerdir. Başlarda Kemalist ideoloji taraftarı gibi duran halkçı/köycü söylemler de özellikle 1950’li yıllardan itibaren köy ve köylüye dikkat çekmek isteyen sol görüşlü yazarlarca gündeme getirilmiştir5.

 

Erken Türk romanında mekan kavrayışının değişimi

Romanda, konunun işlerlik kazanması ve olay örgüsünü olanaklı kılan bir fiziksel çevrenin oluşması için mekana ihtiyaç vardır. Tanzimat edebiyatı dönemi ve hemen sonrasında yazılan romanlarda çoğunlukla okuyucunun “hala roman öncesi kavrayışta olduğu gibi” mekanı fiziksel olarak betimlemeksizin sadece kendi zihninde onunla ilgili olarak kültürel amaçlarla edindiği psikososyal deneyimleriyle tasavvur etmesi beklenmiştir. Aslında Tanzimat’la birlikte Osmanlı insanının geleneksel dünya görüşünde değişimler oluşmaya başlamış, mekanın toplumsal bütünlüğünün bozulduğunun farkına varılmıştır. Ancak, fiziksel anlamda geleneksel mekan kavrayışı süregiderken, toplumsal bağlamda mekanın anlamı değişime uğramıştır. Yazarlar geleneksel dünyadaki yarılmadan o kadar etkilenmişlerdir ki bunu toplumsal olarak algılamışlardır. Böylelikle mekanı ve dünyayı kavrayışları da rasyonel olmaktan uzak, geleneksel “göstergeler dünyası” aracılığıyla olmuştur.

 

Ortaya çıkış şartlarının Avrupa’dan farklılığı ve yazarların romanı toplumsal mesaj verme amacıyla kullanmaları, onların birey eksenli eserler yazmak yerine, “tip” kişilerin tipliklerinin doğrulandığı olaylardan ve bu olayların geçtiği toplumsal imgelemde varolan “tip-mekan”lardan kurgulanmış eserler ortaya koymaları sonucunu doğurmuştur. “Göstergeler dünyası”nda söz konusu mekanların karşılıklarının zaten belli oluşu onları anlatmaya ihtiyaç bırakmamıştır. Tanzimat romancılarının bu göstergeleri geleneksel ve modern şeklinde birarada sunmaları ise Osmanlı yazını için yeni bir gelişme olmuştur.

 

Dönem romanlarına ana mekan olarak İstanbul seçilmiştir. Ortak tema olan Doğu-Batı ikileminde Batı’yı –ki buraları olumsuzlanan bölgelerdir– Beyoğlu, Taksim, Şişli gibi semtler temsil ederken; Doğu’yu yani Müslüman kesimin yaşadığı kısmı Cihangir, Aksaray, Kanlıca, Emirgan, Üsküdar ve Çamlıca gibi “geleneksel” olanlar ile Erenköy, Fenerbahçe ve Moda gibi “modern” sayılanlar temsil etmiştir. Bu semtlerin onları bilen insanların zihninde çağrıştırdıklarının belli oluşu, bir anlamda tipleşmeleri, romanda onların fiziksel bir çevre şeklinde anlatılmaları yerine yalnızca ismen bahsedilmelerini yeterli kılmıştır.

 

Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt (1889) adlı romanında, hikayenin Mısır’da geçen küçük bir kısmı dışında, olaylar İstanbul’da geçmektedir. Eserde Celal Bey’in Moda’daki köşkü ve Dilber’in Nil kıyısında kaldığı ev dışında kayda değer hiçbir mekan adına rastlanmamaktadır. Köşkün Moda’da oluşu Celal Bey ve ailesinin “modern” tarzda bir yaşantı sürdürdüklerini, Dilber’in Mısır’a gitmesi ise ona aşık Celal Bey’in bir daha kendisini bulmasının imkansız oluşunu anlatmak içindir. Roman uzay ve mekandan soyutlanmış hikayenin bir örneğidir; öyle ki söz konusu yer adlarını değiştirerek kitabı yeniden yazmak içeriğinden hiçbir şey kaybettirmeyecektir.

 

Recaizade Mahmut Ekrem’in ünlü romanı Araba Sevdası’nda ise (1889) Batılılaşmayı yanlış anlamış “alafranga” bir tip olan Bihruz Bey’in İstanbul’un mahalleleri ile ilgili aklından geçirdikleri ve yazarın konuyla ilgili yorumu, mekanların sosyal deneyimler sonucunda ifade ettikleriyle tanımlanmasının tipik bir örneğidir: “Bu zarif lândoyu Kadıköyü’ne yakıştıramıyordu; çünkü pek alafranga beylerle arkadaşlık ede ede onlardan edindiği bazı garip fikirler cümlesinden olarak Bihruz Bey, İstanbul’un mahallelerini birincisi kendi gibi nobles (noblesse = asîl tabaka) yani asalet ve itibar sahibi olan sivilize (civilisé = medenî) kibarlara; ikincisi burjuva (bourgeois = orta tabaka) sınıfına yani medenî fikirlerden pek o kadar haberi olmayan kaba tabiatlı orta halli tabaka; üçüncüsü de esnaf takımına mahsus olmak üzere üç bölüme, üç sınıfa ayırıyordu. Halbuki böyle sosyal bir sınıflandırma bahis konusu olduğu takdirde Kadıköyü’nü ikinci değil, hattâ birinci sınıfa dâhil etmek elbette daha doğru olurdu.”6 Yazarın Bihruz Bey’le aynı fikirde olmayışı onun imgeleminde Kadıköy’ün başka anlamlar taşıdığının, diğer bir deyişle fiziksel çevrenin reel durumuyla değil kişisel ifadeyle tanımlandığının bir kanıtıdır.

 

2. Meşrutiyet yıllarında geçen ve İttihat ve Terakki dönemindeki “yozlaşma”nın bir eleştirisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak (1922) adlı romanında, Tanzimat romanlarındaki gibi kişi ve mekanların iyi/kötü karşıtlığında temsil edilişi söz konusudur. İyi tipler geleneksel olan Cihangir’de, Çemberlitaş’ta konaklarında yaşarlarken; kötü tipler alafranga sayılan Taksim’de, Şişli’de apartmanlarda oturup, Beyoğlu’nda gezip eğlenirler. Romana adını veren ve olayların merkezi durumundaki konağın, Cihangir’de oluşu dışında, mimari tarzı ve yapısı hakkında eser boyunca hiçbir bilgi verilmez. Çünkü konak bir mimarlık ürünü olarak değil, bir “simge” olarak ve yıkık dökük “durumu” ile anlamlıdır romanın içinde. Herkesin zihninde konağın tanımının belli olması, yani tip-mekan sayılması, onun betimlenmesini gereksiz kılmıştır. Oysa Şişli’deki bir apartman dairesinin yatak odası ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır: “Seniha’nın odası büyük muhteşem bir paravana ile yatağa ve tuvalete mahsus iki kısma ayrılmıştı; o kadar ki, bir tarafta oturan kimse diğer tarafta neler olup, neler geçtiğini göremezdi. Yere yumuşak, kadifemsi bir kırmızı halı döşenmişti, mobilyanın rengi bu halının biraz daha koyusu idi, perdeler güvez ipektendi ve tavandan sarkan elektrik lâmbasının abajuru ala yakın, üzerine Japonkârî resimler işlenmiş bir kumaştandı. (…)”7 Bu durum geleneksel mekan kavrayışının dışa vurumudur; konağın fizikselliği önemli değildir ama Avrupai mobilyaları ve konforuyla oda geleneksel değil “yeni”dir; bu yüzden detaylı anlatılmalıdır.

 

 

Sosyal deneyimlerle sembolleştirilen tip-mekanlardan sonra, yazarların kimi romanlarda mekanı, vermek istedikleri mesaj doğrultusunda kurguladıkları olayların işlerliği için meşrulaştırıcı araç olarak kullandıkları görülmektedir. 1946 CHP Roman Ödülü’nü alan Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracıları (1934) adlı romanında mekan olarak “icad” edilmiş bir apartman kullanılmıştır. Kullanım şekliyle de –bekarlar ve aileler birarada yaşamaktadır– tasarımıyla da günümüzde benzeri olmayan, gerçekliği meçhul bir apartmandır bu: “Yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğünde oturuyoruz. Bu bölüğü, Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri tutmuş, isteyenlere oda oda kiraya veriyor. Odalar, loşça bir koridorun iki yanına sıralanmış, dizilmiş. Koridorun en sonunda banyo odasıyla mutfak var. Benim odam koridora girince sağdan birinci kapı.”8 Roman boyunca, adı geçen “dokuz odalı bölük” dışında, apartmanın diğer katları, buralarda kimlerin yaşadığı, bu apartmanın hangi semtte olduğu ile ilgili hiçbir bilgi verilmemektedir. Daha da ilginci, olaylar Ankara’da geçmesine rağmen Ankara’nın adı tek bir kez bile anılmazken, İstanbul’un adına pek çok kez rastlanmaktadır. Yazarın amacı, Cumhuriyet’le birlikte gündeme gelen kadın ve erkeğin birlikte yemesi-içmesi, eğlenmesi gibi sosyal paylaşımlarda bulunması sonucu ortaya çıkacak yozlaşmaya dikkat çekmektir ki; romanındaki kahramanların bu yozlaşmanın içine düşebilmeleri için, mahremiyet sınırlarının kolaylıkla delinebileceği böyle bir apartmanı “icad” etme gereğini duymuştur.

 

Kadın haklarının Meşrutiyet yıllarındaki en önemli savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar ise, boşanmasının ardından yazdığı Handan (1912) adlı eserinde, kadın kahramanının kişiliği aracılığıyla bir kadının evli de olsa başkasına aşık olabileceğini, eşini aldatabileceğini, toplumda kendi duygu ve düşünceleri ile özgürce yaşayabilmesi gerektiğini savunarak; eşlerini aldatan Handan ve Refik Cemal’in aşkını toplumdaki ahlaki normlar nedeniyle Avrupa’da yaşatmayı uygun görmüştür. Yazar kahramanlarına aşklarını Avrupa’da yaşama iznini vermeyi yeterli görmüş olsa gerek ki hikayenin geçtiği şehirleri ve mekanları sadece isimleriyle belirtip, fizikselliklerini göz ardı ederek mekandan kopuk bir eser yazmıştır. Avrupa şehirlerinin, imkansız aşkın aracı olmanın ötesinde, kendine özgü kimliklerinin anlatıma hiçbir katkısı yoktur.

 

 

Roman yazımında kahramanların “tip”likten kurtulup karakter halini almaları, olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde meydana geldikleri mekanlarla bağlantı kurdukları noktada olay-mekan diyalektiğinin doğduğu gözlemlenmektedir. Yazarların vermek istedikleri mesaj doğrultusunda müdahale ettikleri yerlerde bu ilişki zarar görse de, kahramanların kendi bakış açıları ve duygularıyla çevrelerini betimledikleri durumlarda reel mekanlar canlanmıştır. Politik angajmandan uzak eserlerin verildiği Servet-i Fünun döneminin yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ında (1897) başkahraman Ahmed Cemil mütevazı bir gazeteci-yazar olması ve geleneksel bir aileden gelmesi nedeniyle Süleymaniye’de otururken; onun en yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi varlıklı, modern bir aileye sahip olduğu için Erenköy’de bir köşkte yaşamaktadır. Söz konusu semtler barındırdıkları toplumsal gruplara gönderme yapılarak anlatılmasına karşın, bu anlatımlarda tahlilci ve gerçekçi bir bakış açısı yakalanmıştır. Aynı yaklaşımla, pek çok eserde olumsuzlanarak bahsedilen “tip-mekan” Beyoğlu’nun kahveleri tiplikten sıyrılıp, Ahmed Cemil’in gözünden reel mekanlar olarak betimlenmiştir: “Nereye gitsek böyle değil mi” Burası Beyoğlu kahvelerinin en eğlencelisidir. Canınız daha kapalı yer istiyor ise Couronne var, Cambrinus var, Central var... (...) Kahve kahve dolaşırız, demiştim, isterseniz Palais de Cristal’in, Concordia’nın yanlarında cam kapılı, içi daima gürültülü, kapısı açıldıkça sokağa dumanla karışık bir karık kadın sesiyle bir çatlak keman ahengi fışkıran kahvelerden birine gidelim. İşte Beyoğlu, İşte Beyoğlu’nun zevki!...”9

 

Erken Türk romanları içinde kuşkusuz en popüleri olan Çalıkuşu’nda (1922) Reşat Nuri Güntekin’in Feride’nin gözünden çevresini tasvir ettiği anlarda mekanla arasında doğan diyalektik ilişki anlatılanları da gerçekçi kılmıştır: “Geç vakte kadar penceremden rıhtımı ve denizi seyrettim. Pencerem, bütün körfezi görüyor. Karşıda İzmir, yıldızlarla donanmış bulut kümelerine benzeyen tepeleriyle, muhteşem bir donanma aydınlığı içinde yanan Kordonu’yla görülecek şey. Fakat doğrusu, önümdeki Karşıyaka rıhtımı, beni daha ziyade eğlendirdi. Burada ne güzel, ne eğlenceli bir hayat var. Gece yarısına kadar tramvaylar işliyor, havagazlarının yeşil aydınlığında ardı arkası kesilmeyen genç kafileleri piyasa ediyor. (...)”10 Romanda bu gibi gerçekçi anlatımlarının yanısıra Zeyniler Köyü, Bursa, Kuşadası gibi yerlerin kimliklerinin ve fizikselliklerinin yoksanması da söz konusudur. Ayrıca yazar, Acımak (1928) adlı romanında da yaptığı gibi, kimi şehirlerin adlarını sadece baş harfleriyle vererek gizleme gereği duymuştur.

 

Erken Türk romanında gerçek mekanlarda geçen, konunun o fiziksel çevreden başka bir yerde yaşanamayacağı işlevsel mekan kavrayışının görüldüğü örnekler de mevcuttur. Bunlar içinde resmi edebiyat yazınında adı geçmese de ilk Türk romanı sayılabilecek Akabi Hikyayesi (1851) adlı roman erken tarihine göre oldukça başarılı bir örnektir. Biri Katolik diğeri Ortodoks iki gencin mezhep farklılığından dolayı ölümle biten aşklarını konu alan eser, bir Osmanlı Ermenisi olan Vartan Paşa tarafından Ermenilerin gündelik hayatta kullandıkları Türkçe ile yazılmış, Osmanlı romanın genel çizgisinden farklı yerde duran bir romandır. Bu farklılıkta dönemin Ermeni toplumunun modernleşme bağlamında sosyal ve toplumsal açıdan geldiği nokta ile yazarının konumu ve bakış açısı büyük rol oynamıştır. Akabi Hikyayesi’nde kendisinden çok daha sonra yazılmış olanların başaramadığı, döneme göre oldukça ileri bir gözlem yeteneği ve gerçeklikle anlatılmış iç mekan tasvirleri bulunmaktadır. Kahramanlardan Rupening Ağa’nın odası yazar tarafından alaycı bir dille anlatılmıştır: “İçeri girildikte odanın döşemesi birden bire göze vurur, l’akin bir eyice her bir şeye ayrıca dikkat olunur ise ol vakit döşetdiren ademde ol ince zerafet olmadığı ve cemisi benzediş ile yapılmış olduğu muayyen olur idi, zira Rupenig aga odasını alafranka döşetmek istedi ise de, zerafet ile döşetdirememiş dediğimize akceyi sakınmış dimek istemeyiz: Divarde` evailden kalma bir çift ayna tepeli ve etrafı çiçekli cam çerçiveli göya fransız aynası makamınde konulmuş, ve aynanın etrafı vizita bilyetoları ile donatılmış litografia dükyaninde numunelik konulan bilyetolar misillu, aynalerin yanlarında iki çift resm, çerçiveleri pek ağır, l’akin resmleri` gemicilerin bayağı sattığı resmler, (...)”11 Burada yazarın amacı, Tanzimat romanlarındaki alafranga mekan tasvirlerinde olduğu gibi topluma “yeni” bir şeyi anlatmak değil, okuyucunun gözünde ayrıntılarıyla mekanı canlandırarak kahramanın zevksizliğini eleştirmektir. Yazarın romanı politik bir angajmanla yazmayışı, romanın mekansallığını kendi gerçekliği ile algılamasını sağlamıştır.

 

Daha geç tarihli ve işlevsel mekan kavrayışının bulunduğu diğer bir eser de Safiye Erol’a ait Kadıköyü’nün Romanı’dır (1938). Eserde 1930’lu yılların İstanbul’unda bile her semtte mümkün olmayan bir özgürlük içinde yaşayan bir grup genç insanın gerçekten yaşadıkları, olaylarla içinde devindikleri bir çevre olarak Kadıköy anlatılmıştır: “Evet, ne diyordum? Kadıköy’ün ‘Yediler’ine nazar değdi. Şık kotralarla Kalamış koyunu, Ada açıklarını karış karış taradılar. Gazinolarda en seçme masalarda en düzenli tertipli cümbüşlerle âlemi kıskandırdılar. Tenis meydanlarında sesleri çınladı. Belvü’de orkestraya istedikleri tangoyu, diledikleri valsi emredip dansa kalkan onlardı. Süreyyâpaşa sinemasında karşılıklı iki loca tutup kimsenin anlayamadığı işâretlerle birbirlerine parola veren yine onlar. (...)”12 Burada mekan geri plandan çıkıp, romanın merkezi konumuna gelmiştir. Kişi ve olaylar mekana yapışık haldedir. Yazarın başarısında, döneminin bürokrat-yazarlarının aksine, Vartan Paşa’nın yaptığı gibi hatta ondan da öte, ideolojik ve toplumsal hiçbir konuya değinmeden, Kadıköy’de geçen burjuva yaşantısından bir kesit sunması etken olmuştur.

 

Bugün de eserleri okunan, ideolojiler dışında kalmayı başarabilmiş bir yazar olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da romanlarında mekanın sözde bir öğe ya da araç değil, karakter ve olaylarla bütünleşik, somut halde yer aldığı görülmektedir. Kimi yerlerinde gerçekçi mekansallıktan uzaklaşılsa da Huzur’da da(1949) Mahur Beste’de de (1944) İstanbul, semtleri ve yaşantısıyla romana sızmıştır. Kahramanların yaşamları herhangi bir “tip-mekan”da değil, kendi özel hayatlarına ait çevreleriyle anlatılmıştır. Mahur Beste’nin başkahramanı Behçet Bey’in sütkardeşinin eviyle ilgili hatırladıkları, gerçek bir mekanı betimlemektedir: “Birdenbire aklına kaçmak geldi. Ah, şuradan bir fırlayabilse, kaçsa, yürüye yürüye gitse... Neresi olursa olsun... Meselâ süt kardeşinin evine gidebilirdi. Üç sene evvel oradaydı. Gece yarısına kadar, süt kardeşinin iyi bir saatçi olan kocasıyla saat tamir etmişlerdi. Sonra küçük misafir odasında kendisine hazırladıkları yatakta yatmıştı. Yarabbim, ne rahat uykuydu o! İki koltukla bir kanepenin arasına şöyle bir yerleştirilen yatak, o lavanta çiçeği kokan beyaz örtüler; sabahleyin kendisini “entarisi ala benziyor” şarkısını çalarak uyandıran âdi masa saatinin tıkırtısı; yerde yatarken söndürdüğü küçük idare lâmbası, hepsi, hepsi gözünün önündeydi. Behçet Bey süt kardeşinin fakir evine bayılırdı. (...)”13

 

 

Romanda “mekan” unsurunun, yukarıda değinilen aşamalarının dışında bizzat mekanın kendisinin romanın çıkış noktası, amacı haline getirildiği bir grup da “köy romanı” denilen türdür. Başlangıcı

19. yüzyıl sonlarına kadar giden türün özellikle Köy Enstitüleri’nde yetişmiş yazarlarca verilen örneklerinde, Anadolu’nun neresinde olursa olsun, her türlü coğrafi, ekonomik ve toplumsal özellikleri yoksanmış, görüntüsü aynı olan “soyut”  bir köy resmi çizilerek, köylü olmayanlara “soyut bir sorumluluk” yüklemek istenmiştir. Yazarın kendine bir misyon edinmesi ve romanı da buna alet etmesi gerçek mekansallığı görmesini engellemiştir. Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü (1959) adlı eserine konu olan köy, Ege Bölgesi’nin iç kısımlarında, kapitalist tarımın en verimli bölgelerinden birinde olmasına rağmen toprağı verimsiz, halkı fakirdir: “Karataş’ın kır tarlaları Dedemezarı’ndan, Deliktaş’tan, Yaylayolu’ndan yukarı dalga dalga gider. Gider gider ta ormanın başladığı tepelere dayanır. Verimsiz topraklardır. Yıl yıldan kötü gelir. Verim gittikçe düşer. Çoğu yıllar tohumunu bile ödemez buralar. Karataş’ın kır tarlaları, dedelerin dedelerinin gününden beri ekilip gelmektedir. (...)”14 Burada köy mekanının yazarın vermek istediği mesaj doğrultusunda gerçekliğinden saptırıldığı görülmektedir.

 

Türkiye’de mimari mekan kavrayışı ve roman

Fiziksel çevrenin temsiliyeti bağlamında mimarlık ve roman arasında ortak çıkarımlar yapmak mümkündür: Mimarlık ürünleri, kendilerini üretenlerin dünyaya bakış açılarının ve ihtiyaçlarının sonucu olarak fiziksel çevre içinde yer alırlar. Reel mekanlarda geçen romanlar da anlattıkları dönemlerin fiziksel çevrelerini metinler aracılığıyla sunarlar.

 

19. yüzyıl Osmanlı mimarlığı ile Tanzimat romanlarındaki fiziksel çevre kavrayışı da taşıdıkları ortak kaygılar nedeniyle paralelliklere sahiptir.

 

Batılılaşma/modernleşmenin kapsamı içinde Osmanlı insanı, edebiyat dünyasına ithal edilen yeni türler gibi, mimarlıkta da dünyada güncel olan yeni üsluplar, yeni bina tipolojileri ve iç mekanda mobilyayla tanışmıştır. Değişimin merkezi olan İstanbul’un Avrupa şehirlerine benzetilmesinde mimarlık en etkin araç olmuştur.

 

Osmanlı insanı, yaşadığı kenti; modern yaşantının getirdiği, geleneksel dünyadakinden farklı, eğlence kültürü ve sosyal paylaşımlar sayesinde, değişimin dönüştürdüğü farklı bölgeleriyle ve yeni yaşam tarzıyla başka bir gözle görmeye başlamıştır15.Geleneksel dünyaya ait, sadece yaşamsal ihtiyaçları gidermeye yarayan, bireysellikten yoksun mekan kavramı, modern dünyayla tanışan insanı tatmin etmemeye başlamış; bu durumun dışa vurumu ise çok amaçlı kullanılan, tek tip yerleşim düzenine sahip “oda”ların yerlerini, fonksiyonlarına göre hareketli mobilyalarla dekore edilmiş “yeni oda”lara bırakmasıyla gerçekleşmiştir. “Geleneksel”in yerine “modern”i koyma dönemin insanları için oldukça önemli olmuş olmalıdır ki, iç mekana ait düzenlemeler, eş zamanlı ortaya çıkan adabı muaşeret kitaplarında, dergilerde ve romanlarda hazır setler halinde hatta kimi zaman görselleştirilerek okuyuculara sunulmuştur. Söz konusu mekanlar artık geleneksel olmaktan çıkmıştır, ama modern de değildir. Mekanın böylesi reel fiziksellikten uzak, abartılı bir şekilde tipleştirilmesi açmazına rağmen, ilginç olan, yazarların bu noktada böyle bir çaba sergilemeleridir.

 

 

Mekanı fiziksel gerçekliği ile algılama konusunda problemleri olan Tanzimat aydınlarından sonra 20. yüzyılın başına gelindiğinde, Batılı anlamda ilk kez ekol karakteri gösteren, sanatın toplumsal ve ahlaki çıkarımlar için bir araç olarak kullanılmasına karşı entelektüelist bir tavır sergileyen Servet-i Fünun topluluğunun öncülerinden Tevfik Fikret, dünyaya ve edebiyata bakıştaki farklılığını; tasarımını, yapımını, dekorasyon ve peyzaj düzenlemesini kendi yaptığı Aşiyan’daki evi ile dışa vurmuştur. Yaşadığı dönem için sıradışı bir tutumla, farklı bir mimari üslupta kendi bireyselliğinin fiziksel çevredeki mekansal izdüşümünü ortaya koymuştur. Servet-i Fünun hareketinin bireyi arayışı ile Tevfik Fikret’in mimari bireyciliği arasında sağlam bir ilişki vardır. Ancak ne yazık ki her iki bireyselci davranış Osmanlı toplumunun çok küçük bir kısmı için söz konusu olmuştur ve mimarlıkta da romanda da daha uzunca bir süre var olamayacaktır.

 

Cumhuriyet’ten önce ortaya çıkan ve yeni devletin kurulmasından sonraki birkaç on yıl boyunca siyasi ve toplumsal yaşantıyı şekillendiren “Türk milliyetçiliği”, Tanzimat dönemindekine benzer biçimde mimarlık ve edebiyatı kendine araç olarak kullanmıştır. Türk milliyetçiliğinin tanımlanmasında öncü olan Ziya Gökalp’in, toplumsal hayatın temeli saydığı “kültür/hars” ve “medeniyet”16 kavramları arasında mimarlık, kaynağı halk kültürü olan Türk milli kültürünün bileşenlerinden biri olarak görülmüş; o dönem ülkede hakim olan “Ulusal Mimarlık” akımı, Gökalp’in milli olduğunu söylediği “kültür”ün bir parçası olan klasik Osmanlı mimarisinin unsurları ile beynelmilel olduğunu söylediği, “medeniyet”in göstergesi Avrupa tasarım ilke ve inşa tekniklerinin buluşturulması bağlamında meşru bir kimlik kazanmıştır17. Mimarlığı medeniyet yerine milli kültürün, diğer bir deyişle, halk kültürünün içinde kabul etmek, modern kentin aslında gelenekselin yıkımı sonucu beliren gerçeklerini kavramayı imkansız kılmıştır. Geleneksel kültür üzerinden tanımlanan “Ulusalcılık” da bu nedenle mekanın fizikselliği ile görülmesini engellemiş, mekanı kavrayış üslupsal olarak kalmıştır.

 

Aynı dönemde edebiyatta da fiziksel çevreye bakış, mimarlıktakine benzer biçimde, reel kavrayış yerine “Ulusalcılık” ideolojisinin ortak göstergeleri çerçevesinden yapılmıştır. Bu dönemde ülkeyi yönetenlerle intelligentsianın bütünleşik oluşu18, doğal olarak ortaya konan ürünlerin de mevcut ideoloji doğrultusunda, “milli” duygu ve düşüncelere hizmet edecek şekilde siyasi angajmanlarla yüklenmesi sonucunu doğurmuştur. Artık romanların ana mekanı Osmanlı’yı hatırlatan İstanbul değil; geri kalmış, yoksul ama vatansever, Cumhuriyet inkılaplarıyla kalkındırılacak olan tüm Anadolu’dur. Yazarların “toplum mühendisliği” yapmaları ve tüm ülkeyi homojen şekilde, reel fizikselliğini yok sayarak, görme eğilimleri, onu düzeltilmesi gereken bir yer olarak düşünmelerine neden olmuştur.

 

Dönemin aydınlarının misyonlarının diğer bir bileşeninde, Kemalist ideolojinin de parçası sayılan, modern yaşamda kadın ve erkeğin aynı ortamlarda sosyalleşmesi olgusunun zamanla toplumda “yozlaşma”lara neden olması bulunmaktadır. Hem modernleşmeyi isteyen hem de kontrolleri dışında davrananları kınayan yazarların denetim mekanizmaları arasındaki romanlar, iyi-kötü yönleriyle özgür bireylerin hikayelerini anlatmak yerine, ideolojiler doğrultusunda denetlenmek istenen kişilerin hikayelerini anlatmıştır. Bu durum fiziksel çevreyi de verilmek istenen mesaj doğrultusunda şekillenmek zorunda bırakmıştır.

 

Geçmişten beri toplumda var olan merkez-taşra arasındaki kopukluk Cumhuriyet döneminde daha da pekişmiştir. Duruma duyulan tepki, köylerin medenileştirilmesi ve köylünün eğitilmesi amacıyla kurulan “Köy Enstitüleri”nden yetişen köy kökenli yazarların romanlarında dışa vurulmuştur. “Köy” mekanı gerçekçi, kendine özgü konumuyla değil, siyasi angajman aracı olarak “geriliği” üzerinden anlatılmıştır. Oysa 1930’lardan itibaren devletin sınai kalkınma projeleri kapsamında kurulan fabrika ve kuruluşlar (Sümerbank gibi), köyün kapalı ekonomik düzenden pazar ekonomisine geçmesine olanak sağlamıştır19. Bu değişim sonucunda kent insanı kadar olmasa da köylü de modernleşmiştir. Köy romancıları ise, eserlerinde fiziksel çevreye de yansıyan ekonomik ve toplumsal dönüşümü göz ardı ederek, halen yoksul, fakir, medenileşmesi gereken “standart” köyler anlatmaya devam etmişlerdir.

 

Sonuç

Romancıların eğitimleri, mesleki ve sosyal konumları, eserlerini ne amaçla, kimler için yazdıkları ortaya koydukları ürünlerinin içeriklerini, dolayısıyla bu ürünlerin yazıldıkları dönemle ilgili okuyucuya sunduğu bilgi aktarımını da etkilemektedir.

 

Tanzimat döneminden başlayarak 1950’lere dek geçen süreçte Türk mimarlığı ve romancılığı, ülkede hakim olan siyasi atmosfer ve ideolojilerle paralel olarak üretim yapmıştır. Servet-i Fünun döneminde intelligentsia ile yönetici grupların birbirinden özerk gruplar oluşturması ve hatta ters düşmesi, düşünce ve yazın dünyasının bireyselci bir kimlik kazanmasını sağlamıştır. Bu durum onların dünyayı ve çevrelerini toplumsal bir çerçeveden değil gerçek fizikselliğiyle görmelerine olanak vermiş, eserler de bunun göstergesi olmuştur. Tanzimat ve Cumhuriyet’in hemen öncesinde ve sonraki yıllarda ise yazan, tasarlayan ve yönetenlerin tek bir bütünleşik grup oluşları, onların kendilerini toplumu düzeltmek ve eğitmekle sorumlu görmeleri sonucunu doğurmuş; fiziksel çevre de, onu yansıtması beklenen roman da gerçekçi ve modern birey gözüyle değil, politik angajman aracı olarak amaca hizmet etmek üzere şekillendirilmiştir.

 

20. yüzyılın ortalarına yaklaşıldığında Safiye Erol’un, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde “birey”i anlatmış olmaları ve bu nedenle mekanı gerçek fizikselliğiyle görebilmeleri, Türk toplumunda artık “gerçek” romanların yazılabildiği bir modernliğe ulaşıldığını haber vermektedir. Erken Cumhuriyet döneminin sona ermesiyle romanın da mimarlığın da mekan üretimi özerkleşmeye başlamıştır. n Sanat Tarihçisi Hayal Meriç Uğraş.

 

Notlar:

1 Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bakış 1, İletişim Yayınları, İstanbul, 1991, s. 15-17.

2 Jale Parla, “Tanzimat Edebiyatı’nda Siyasi Fikirler”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Cumhuriyet’e devreden düşünce mirası: Tanzimat ve Meşrutiyet’in birikimi , ed.: Murat Belge, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001,

s. 223-233.

3 Mehmet Tekin, Roman Sanatı (Romanın Unsurları) 1, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2001, s. 70-82.

4 Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman 1, Varlık Yayınları, İstanbul, 1965, s. 23-24.

5 Ömer Türkeş, “Güdük Bir Edebiyat Kanonu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce : Kemalizm, ed.: Tanıl Bora, Murat Gültekingil, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002,

s. 425-448.

6 Recaizade Mahmud Ekrem, Araba Sevdası, Kanaat Yayınları, İstanbul, 1963, s. 25-26.

7 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1966, s. 166.

8 Memduh Şevket Esendal, Ayaşlı ile Kiracıları, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2002, s. 9.

9 Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah, İnkılap ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1968, s. 92.

10 Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, tarih yok, s. 325.

11 Vartan Paşa, Akabi Hikyayesi, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1991, s. 48.

12  Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2001, s. 105.

13 Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste, YKY, İstanbul, 2002, s. 54.

14 Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, Adam Yayınları, 2000, İstanbul, s. 64.

15 Ekrem Işın, “19. yy’da Modernleşme ve Gündelik Hayat”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 1985, s. 549-551 ve Afife Batur, “Batılılaşma Döneminde Osmanlı Mimarlığı”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 4, İletişim Yayınları, İstanbul, 1986, s. 1049-1061.

16 Gökalp’e göre, “İnsan toplumlarının bütün fertlerini birbirine bağlayan, yani kişiler arasındaki uyumu sağlayan kurumlar ‘hars (kültür) kurumları’dır. Bu kurumların tamamı o cemiyetin ‘hars’ını (kültür) oluşturur. Bir cemiyetin üst tabakasını başka cemiyetlerin üst tabakalarına bağlayan kurumlar ise ‘medenî kurumlar’dır. Aynı türden olan bu gibi kurumların tamamı ‘medeniyet’ (uygarlık) adını verdiğimiz bütünü oluşturur.” Bkz. Ziya Gökalp, “Hars (Millî Kültür) ve Medeniyet”, Hars ve Medeniyet, Der.: Yalçın Toker, İnkılap Kitabevi, 1995, İstanbul, s. 11.

17 Sibel Bozdoğan, Modernizm ve Ulusun İnşası, Metis Yayınları, İstanbul, 2002, s. 49.

18 Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Mücadele’ye katılmış, Atatürk tarafından Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul’daki bir şubesini kurmak için görevlendirilmiş, 1924 yılında da milletvekili olarak TBMM’ye girmiş Kemalist ideolojinin en tanınmış isimleri arasında yer almıştır. Bkz. Birsen Talay, “Yakup Kadri Karaosmanoğlu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce : Kemalizm, ed.: Tanıl Bora, Murat Gültekingil, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 430-437. Benzer şekilde Memduh Şevket Esendal da Milli Mücadele yıllarında Atatürk’ün yanında bulunmuş, meclisin ilk büyükelçisi olarak çeşitli ülkelerde görev yapmış, iki kez milletvekili seçilmiş, 1941-1945 yılları arasında CHP Genel Sekreterliği görevini sürdürmüştür. Bkz. Memduh Şevket Esendal, a.g.e., s. 5-6.

19 Sibel Bozdoğan, a.g.e., s. 149-150.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67190 - unknown - 38.107.179.239