Edebiyat
ve Mimarlık - Kişisel Bir Öykü
Gürhan Tümer
Ben Öğrenciyken
27 Mayıs İhtilali olduğunda, ortaokulun son sınıfındaydım.
Bitirme sınavlarına hazırlanırken, eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, coğrafya
kitabını ezberlerken, Alpaslan Türkeş radyoda o kalın sesiyle “Nato’ya,
Cento’ya bağlıyız” diyerekten Milli Birlik Komitesi’nin kararlarını duyuruyor,
politikasını anlatıyordu.
O zamanlar İzmir’de Saint Joseph Fransız Koleji’nin lisesi
yoktu. Onun için İstanbul’a gönderdiler beni. Böylece bu kente 1960 yılında,
demek ki neredeyse yarım yüzyıl önce, Moda’daki, daha doğrusu Bahariye’deki
papaz okulunun ağır demir kapısından girdim.
Gerek ortaokulda gerekse lisede iyi, iyiden de öte, örnek
bir öğrenciydim. O dönemlerde benim için ders çalışmaktan, sınıf birincisi
olmaktan, bunun için çaba harcamaktan daha önemli bir şey yoktu. Bu demektir ki
ders kitapları dışındaki kitaplara yeterince zaman ayıramıyordum, ayırmıyordum.
Ama yine de Victor Hugo’nun Sefiller’ini bitirdiğim gün Süreyya Sineması’nda
oynayan filmine gittiğimi, Jean Gabin’in usta oyunculuğuna karşın romanı daha
başarılı bulduğumu bugün gibi anımsıyorum.
Lisenin ikinci sınıfındayken AFS bursuyla ABD’ye gittim ve
orada bir yıl süreyle Libertyville High School’a devam ettim. Libertyville,
Chicago’ya 50-60 mil uzakta, küçük bir kasabaydı. Orada ortama, topluma uyum
sağlamakta epeyce zorlandım. Ama okumaya daha fazla olanak bulduğum için
mutluydum. Aldığım eğitim gereği İngilizceyi çok iyi bilmediğim, Anglo-Sakson
kültürüne yabancı olduğum ve sanırım onu biraz da küçümsediğim için orada da
Fransızca kitapların peşine düştüm. Ama doğal olarak Amerikalı yazarların
yapıtlarıyla da belli bir ölçüde tanıştım.
Yurda döndükten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık
Fakültesi’ne girdim ve böylece Taşkışla günlerim başladı. Orada yaşadığım süreç
yukarıda anlattığımdan çok farklıydı. Bu süreci kısaca şöyle özetleyebilirim:
Artık gözü derslerinden başka bir şey görmeyen çalışkan bir öğrenci değildim.
68 kuşağının azılılarından değildim ama onun içindeydim. İnsanın özgür olması
gerektiğine inanıyordum ve kendimi özgür hissediyordum. Mimarlığı sevmiyordum,
mimarlığın toplumların, bireylerin sorunlarının çözümüne katkıda
bulunabileceğine inanmıyordum.
Bu ve benzeri nedenlerden dolayı mimarlıktan soğudum ve mimarlık
eğitimini bırakmayı düşünmeye başladım. Bunu yapmadım ya da yapamadım ama
yaklaşık iki yıl ara verdim ve o süreyi yorulmak bilmez bir okuyucu, yorulmak
bilmez bir “flâneur” olarak yaşadım İstanbul’da.
Evet, o iki yılda pek çok kitap okudum. O iki yılda yalnızca
Marksizmi, Lenin’i, Mao’yu anlatan kitapları; ideolojik yönü ağır basan Yön
dergisini, Ant dergisini değil; Yaşar Nabi’nin yönettiği Varlık dergisini,
Memet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi’yi ve Panait İstirati’nin, Dostoyevski’nin,
Gogol’ün, Balzac’ın, Steinbeck’in, Kafka’nın romanlarını; Sait Faik’in
öykülerini; Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın İkinci Yeni çerçevesinde kaleme
aldıkları dizeleri; Paris’in lanetli şairi, ünlü “flâneur” Baudelaire’in Les
fleurs du mal adlı kitabındaki güzelim şiirleri ve 27 Mayıs’tan sonra biz
Türkler tarafından yeniden keşfedilen Nâzım Hikmet’i okudum.
Yazmaya da o zamanlar başladım. Sınıf arkadaşlarımın proje
çizdikleri geceler ben şiirler, öyküler yazıyordum. Sonra nasıl oldu ben de
bilmiyorum, gayret gösterdim, dişimi sıktım ve okulu bitirdim, mimar oldum.
Çıkış belgemi aldığım günün akşamı Kadıköy’de bir meyhaneye gittim. Orada
rakımı içerken, artık bir mimar olduğumu açıkça bildiren kağıdı gömleğimin
cebinden kimbilir kaç kez çıkarıp, kimbilir kaç kez tekrar tekrar okudum. Tuhaf
duygular içindeydim.
İzmir’e döndüm. “Okulu bitirme hediyesi olarak ne istersin?”
diye sordu annem. “Bir daktilo isterim” diye yanıtladım onun bu sorusunu. 1970
yılında, eğer yanlış anımsamıyorsam, 1000 liraya alındı o daktilo. Markası
Olympia idi.
İzmir’de dışarıda yani bürolarda, şantiyelerde neler olup
bittiğini hiç merak etmeden, at gözlüklerimi takarak doğru üniversiteye
başvurdum, asistan oldum.
Rahatsız eden birliktelik
Edebiyatla ilişkim sürüyordu, hem de artarak sürüyordu,
çünkü o yıllarda İzmir’de mimarlık fakültesi yoktu; o nedenle de mühendislik
fakültesine girmiştim. Dolayısıyla fazla dersim yoktu, boş zamanım çoktu. O
zamanın büyük bir bölümünü mimarlığa değil edebiyata harcıyordum.
Bu durum beni rahatsız ediyordu; kendimi bir yalancı, bir
dolandırıcı gibi hissediyordum zaman zaman. Kimi zaman da, gizli din
kullananlara benzediğimi düşünüyordum. Bu ikiliğe bir son vermem gerekiyordu.
Ama nasıl? Bu sorunun yanıtını uzun süre bulamadım.
Rahatlatan çözüm
Sonra bir gün bir şeyler oldu, bir şimşek çaktı kafamda ve o
şimşeğin ışığı beni aydınlattı. O aydınlıkta şunu gördüm: Edebiyatla mimarlığı
birleştirebilirdim; edebiyattaki mimarlığı, mimarlıktaki edebiyatı
araştırabilirdim. Bir başka deyişle, okuyacağım kitapların tümünü değilse de
bir bölümünü, eğer dikkatli bir seçim yaparsam, büyükçe bir bölümünü mimarlıkla
ilgili çalışmalarımda kullanabilecektim.
Bu planım boşa çıkmadı, mimarlığımı edebiyatçılığıma
bağlamam beni düş kırıklığına uğratmadı. Edebiyatçıların yapıtları insanı
anlattığı ve insanın yaşamı, eylemleri mekanlarda, çoğunlukla da mimari
mekanlarda geçtiği için, hiç malzeme sıkıntısı çekmedim. Victor Hugo’nun
Notre-Dame de Paris adlı romanında, adı üstünde, o ünlü Gotik katedral çıktı
karşıma. Emile Zola Paris’in Karnı koymuştu romanlarından birinin adını çünkü
Paris’te, mimarlık tarihinde de önemli bir yapı olan Haller’de geçiyordu.
Bir gün oturdum, ben de bir roman yazdım. Bu romanın adını
“Kent” koydum. Adından da anlaşılacağı üzere, bu roman bir kenti, büyük bir
kenti, bir metropolü anlatıyordu. Bu romanı yazarken, bir edebiyatçının yaptığı
bir işi yaptım, ama bunu yaparken mimar olduğumu da unutmadım.
Daha sonra ünlü Fransız yazarı Aragon’un sürrealist bir
yaklaşımla kaleme aldığı Le paysan de Paris adlı kitabını okudum. Aragon o
kitabında, bir zamanlar Paris’in gözde mekanlarından olan pasajları, özellikle
de bunların en ünlülerinden birini, Opera Pasajı’nı, o pasajda yaşayanları, o
pasajda olup bitenleri, az önce de belirttiğim gibi, sürrealizmin süzgecinden
geçirerek anlatıyordu. Paris’teki pasajların mimari özelliklerini, örneğin,
üzerlerinin çelik bir strüktürle saydam olarak örtüldüklerini mimarlık tarihi
kitaplarında bulabilirdim ama o mekanı o mekan yapan kimi mimarlık dışı
öğeleri, Certa Kahvesi’nin Dada yandaşlarının ana karargahı olduğunu ancak,
aslında bir edebiyat yapıtı olan
Le Paysan de Paris’yi okuduğumda öğrenebilirdim.
1982 yılında Aragon’un bu kitabından yola çıkarak Mimarlık -
Edebiyat İlişkileri Üzerine Bir Deneme başlıklı bir kitapçık yayınladım. İki
yıl sonra 1984’te yayınlanan İnsan - Mekan İlişkileri ve Kafka adlı kitabımda
ise Franz Kafka’nın, Taşkışla’da mimarlık öğrencisi olduğum ama mimarlığa
şuncacık yüz vermediğim günlerde, mimarlıkla hiçbir ilgi kurmadan okuduğum iki
romanında ve bir uzun öyküsünde, Şato, Dava ve “Yuva”da mimarlığın asla
vazgeçemeyeceği temel kavramlardan biri olan mekanı nasıl algıladığını, onu
nasıl yaşadığını inceledim.
Cenab Şahabettin ve Aleksandr Nevski Kilisesi
Günlerden bir gün de Cenab Şahabeddin’in Avrupa
Mektupları’nı okudum. O kitabın bir yerinde Sofya’daki Aleksandr Nevski
Kilisesi’ni şöyle eleştiriyordu yazar:
“Kremlin Sarayı’ndan koparılmış bir parçaya benzeyen bu
mabede bakınca, aklınıza din ve ibadetten önce duvarcılar, bankerler ve… şekerciler
gelir. Dış görünüşü bakımından mermerden yapılmış bir Moskof pastasıdır. Altın
kaplı kubbeleri, çil lira gibi parlıyor. Bir büyük bankanın kasaları boşalmış
sanırsınız […] Güzelliği özellikle sağlamlıkta arayan Bulgar zevkini burada da
bulacaksınız. Eğer cansız maddelere sonsuz hayat vaat edilmiş olsaydı bu
tapınağa ölümsüz bir anıt diyebilirdim, o kadar sağlam. Ama sağlamlık bir
binaya beraberinde ağırlığı getirmemeli. Oysa bu kilisede mermerin bütün
ağırlığı duyuluyor […] Binanın içinin bir kusuru da pek süslü olmasıdır. Süste
abartı, paranın çokluğundan fazla, zevkin azlığını gösterir. […] Bu servet
gösterişini ben kuyumcu camekanlarında görmek isterim. Bir sanat anıtı bana
darphaneyi hatırlatmamalı; bir mimari güzellik karşısında ben ancak güzelliğinin
şiirini düşünebilmeliyim.”
Bakmayın “yazar” dediğime, Cenab Şahabeddin bir doktordu,
askeri bir doktordu aslında. Onun Edebiyat Fakültesi’nde değil de Eyüp’te,
Gülhane’de, askeri rüştiyelerde, Kuleli Tıbbiye İdadisi’nde eğitim görmüş
olmasına karşın, bir mimari yapıtı ironik bir dille bu kadar doğru bir biçimde
eleştirmesi, doğrusu ya, beni çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor.
Abdülhak Şinasi Hisar ve Boğaziçi yalıları
Bilindiği üzere, Boğaziçi yalnızca İstanbul’un, yalnızca
Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel yörelerinden biridir. Bu bölge yüzyıllar
boyunca kalabalık insan topluluklarının ve onların inşa ettikleri binaların
uzağında kalmıştır. Bu nedenle, bir “Boğaziçi Mimarisi”nden ancak 18. yüzyıldan
başlayarak ve Osmanlı mimarisinin özel bir bölümü olarak söz edilebilir. Bu
mimari, ağırlıklı olarak, “leb-i derya” denilen ahşap yalıların mimarisidir.
Günümüzde bu mimarinin en önemli sorunu, o yalıların yok olmasının
önlenmesidir.
Bu zor işin üstesinden gelebilmek için o yapıların çeşitli
özelliklerini, bu arada, mimarilerini çok iyi bilmek, bilmekle yetinmeyip,
onları sevmek, bir yandan, rölöveler yapıp onların mimari özelliklerini ortaya
çıkarırken, bir yandan da onların şiirini, onlardaki şiirselliği keşfetmek,
yakalamak gerekir.
Bu çalışmalarım çerçevesinde Doğan Kuban’ın Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi’nde yayınlanan “Yalılar” başlıklı yazısını okudum ve çok
bilgilendim. Sedad Hakkı Eldem’in çalışmalarının da çok önemli, çok yararlı
olduğu yadsınamaz.
Ama bence Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Yalıları adlı
kitabını okumadan, oradaki şiirselliğin bilincine varmadan Boğaziçi mimarisinin
bilincine varılamaz. Abdülhak Şinasi Hisar da mimar değildir, edebiyatçıdır. Bu
edebiyatçı, mimari bir yapıt olan bir Boğaziçi yalısını, Kanlıca’daki o yalının
içini, dışını bakın nasıl anlatıyor:
“Bu yalının, boynunu uzatmış, denize bakan ve için için
bekleyen bir hâli vardı. Vekarlı bir yüze benzeyen cephesinin suya akseden
gölgesini ve denize doğru uzayan çıkıntılarının altındaki “büyük annelerimizin
sarkan katmerli gerdanlarını andırır” desteklerini görünce, sükût içinde bir
şey duymaya, bu simanın manasını sezmeye, bu varlığın tadına ermeye koyulurdum
[…] Sandalda, yalının denizde hafifçe sallanan gölgesine girince, kendimi onun
kucağına girmiş gibi olurdum.
Asıl bildiğimiz harem kısmının yanıbaşında, büyükçe, bakımlı
bir bahçe ve içinde mutena ağaçlar vardı. […] Bahçenin parmaklıkları henüz
yerlerinde dururken, önündeki rıhtım denize dökülmeye başlamıştı. Bu harap
rıhtımlı, nadir çiçekli, güzel ağaçlı bahçe de “tıpkı arka taraftaki daracık
Kanlıca yolu gibi” o vakitlerde bile bir eski zaman mahsulü görünen bu yalıya
tarif edilmez bir uzaklık ve hayal hâli, melâli ve tesiri verirdi. […]
Rıhtımdan yalıya mermer iki üç basamakla çıkılır, basıkça
tavanlı, loşça, mermer döşeli büyük bir avluya girilirdi. Burada birçok oda
kapıları görünürdü. Bunlar hep bilmediğim, yani eşiklerini bir defa bile
aşmamış olduğum kapılardı. […]
Üst kat, yalının asıl güzel, aydınlık, ferah, gönül alıcı ve
hülya verici kısmıydı. Hasır döşeli, geniş bir sofadan, kapıları ekseriyetle
açık duran, büyük ve denize doğru çıkık iki odanın pencereleri ötesinden,
Boğaz’ın göz kamaştıran mavi suları görünürdü. […]
Kapısından çıkıp, ona dışından baktığımız zamanlar, esrar
perdesi hiç aralık edilmemiş gibi, yine yüksek, vakur ve şiirli hüviyetiyle
kalarak, bana hâlâ içine girilmemiş, uzak bir mâbet tesiri verirdi.”
Boğaziçi yalılarını sevmemek, onların yakılıp yıkılmalarına
kayıtsız kalmak, Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazılarını okumuşsanız, olanaksızdır.
Ahmet Hâşim’in mimari düşünceleri
Ahmet Hâşim daha çok “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
/ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya
ağlayarak” ya da “Yarin dudağından getirilmiş / Bir katre alevdir karanfil /
Ruhum acısından bunu bildi” gibi dizeleriyle tanınan bir şairdir ama onu aynı
zamanda bir mimarlık eleştirmeni, bir mimarlık kuramcısı olarak da görebiliriz.
Ahmet Hâşim’in mimarlıkla ilgili aşağıdaki düşünceleri,
“Gerici Mimarlık” ve “Yeni Yapı” başlıklı makalelerinden seçilmiştir.
“İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü giysisi düzüp,
ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir düdük verirken, mimarlığa da bir cüppe
ve bir sarık giydirmişti. Bu siyasanın mimarlığı türbe ve medreseye öykünür.
İşte o tarihten beridir ki, İstanbul’un her yanında bu biçim binalar yapmak ve
bu mimarlığa da ‘Ulusal Mimarlık Rönesansı’ adını vermek görenek oldu. Oysa
yeni doğmuş dedikleri gerçekte çok yaşlı biriydi. Yüzyılımızın kendine özgü bir
mimarlığı olmadığı ve olmasına olanak bulunmadığı artık herkesçe bilinen,
tartışmaya değmez bir gerçektir. Ne şaşırtıcıdır ki bu yalın gerçeği yalnız
bilmeleri gerekenler bilmezler. […] Süleymaniye’nin taşlarını ölçen pergeli,
düştüğü yerden kaldırıp kullanacak artık hiçbir insan eli yoktur. Sinan’ın
yapıtlarına karşı şaşkın ve beğenen olabilmek yeteneği bile yaşayan en büyük
mimar için büyük bir onurdur. […] Tren, otomobil, uçak [ insanı ] bir noktadan
başka bir noktaya şimşek hızıyla götürür. Onun için zamanımızda sokak yaşamı en
az dereceye inmiştir. Mimarlığın başyapıtları karşısında durup huzurla bakmaya,
anlamaya, duymaya vakit yoktur. Bu nedenle çağımız özveri isteyen birçok
erdemlere, arınma isteyen birçok güzelliklere inanmadığı gibi, şimdi mimarlığa
da inanmıyor.”
Görüldüğü gibi Ahmet Hâşim’in de mimarlıkla ilgili
düşünceleri oldukça ilginç ve uzun uzun tartışılacak nitelikte. Ama ne yazık ki
burada bunun için yerim yok.

Ahmet Haşim (1885-1933).

Abdülhak Şinasi Hisar (1887-1963).
Evin şiirselliği, ev şiirleri
Bilindiği üzere, barınma gereksinmesi insanoğlunun en temel
gereksinmelerinden biridir. Bu nedenle dünya üzerindeki yapıların çok büyük bir
bölümü evlerden oluşmaktadır. Dolayısıyla ev konusu mimarların gündeminde
ağırlıklı bir yere sahiptir. Hiç kuşkusuz, bir evin tasarlanması, inşa edilmesi
söz konusu olduğunda mimarlar devreye girmek durumundadırlar ve yine hiç
kuşkusuz, kendisine bir ev sipariş edilmiş bir mimar hemen bürosuna gidip
çalışmaya başlayabilir ve belli bir süre sonra binayı sahibine teslim edebilir.
Eğer mimar deneyimli, birikimli, usta bir mimarsa, ortaya çıkan ev başarılı bir
bina olabilir.
Bu kadarla da yetinilebilinir hiç kuşkusuz, ama evin insan
için önemini derinlemesine, felsefi olarak, üstelik de şiirsel bir dille
tartışmak başka bir şeydir. Böyle bir tartışmadan elde edilecek izlenimlerin,
bir mimarın sahip olduğu ev imgesini bir hayli zenginleştireceğine inanıyorum.
Aşağıdaki satırlar, yazılarında şiirsel bir dil kullanan
Fransız filozof Gaston Bachelard’ın La poétique de l’espace (Mekanın Şiirselliği)
adlı kitabından alınmıştır:
“Ev bize, hem dağınık imgeler, hem de bir imgeler bütünü
sağlar […] Evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim “sık sık yinelendiği gibi– ilk
evrenimizdir. Ev gerçek bir kozmostur. […] İçinde gerçek anlamda oturulan her
mekân, ev kavramının özünü kendi içinde barındırır. […] Ev insanın yaşamında
kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev olmasaydı,
insan dağılıp giderdi.”
Bu ve benzeri cümleler ev kavramıyla, evin özüyle ilgili çok
önemli saptamalar içermektedir; hele sonuncusu yani “Ev olmasaydı, insan
dağılıp giderdi” cümlesi çok anlamlı bir cümledir; ev için yaşamsal öneme
sahiptir. Böyle bir cümleye bir mimarın mimar olarak kaleme aldığı bir metinde
rastlamanın çok zor olduğunu söylersem, sanırım fazla abartmış olmam.
Şimdi söz şairlerin: “Dedemden yadigâr olan bu evin / Kışın
fırtınası, yazın alevi / Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış” der Yusuf Ziya Ortaç.
Behçet Necatigil’in “Evler” başlığını taşıyan oldukça uzun
bir şiiri vardır.
O şiirin ilk beş dizesi şöyledir: “İnsanlar yüzyıllar yılı
evler yaptılar / İrili ufaklı, birbirinden farklı / Ahşap evler, kâgir evler
yaptılar / Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu / Evlerin içi devir devir
değişti.” Ayni şairin bir de “Perili Ev” başlıklı bir şiiri vardır.
İlhan Berk’in ise kitaplarından biri baştan sona eve
ayrılmıştır. Şair o kitabını şöyle sunar: “Bu metin, ‘Şeyler Kitabı’ diye
düşündüğüm nesneleri, şeyleri içerecektir. EV, bunlardan biridir”.
“Hacivat’ın Evi”ne gelince, o, bambaşka bir evdir. Öyle bir
evi hiçbir mimar yapamaz. Öyle bir eve ancak Salâh Birsel’in şu şiirinde
rastlanabilir: “Hacivat’ın evi / Köşede ufaraktan / Bir tüfek atımı duraktan /
Kapı pencere elekten / Döşemeler zemberekten / Dökülmekten / Sökülmekten /
İncelmiş süprülmekten.”
Safranbolu Evleri’ni severim, Kaufmann Evi’ni severim, Cam
Ev’i severim. Ama Hacivat’ın Evi’ni daha çok severim.
Ve iki Parthenon
Uzun yıllar, yüzyıllar boyunca, modern mimarlığın ortaya
çıkmasına kadar, hemen bütün toplumlarda dinsel yapılar, tapınaklar, kiliseler,
katedraller, camiler çok önemli binalar olmuşlardır. Bu nedenle burada son
örnek olarak, bunların en ünlülerinden olan Parthenon’u seçtim.
Evet, Parthenon Klasik Yunan Mimarisi’nin en gözde
binalarından biridir, belki de en önde gelenidir. Parthenon, onu Parthenon
yapan birtakım mimari özelliklere sahiptir. Bunlar çoğunlukla nesnel
bilgilerdir. Bu tür bilgilere genellikle mimarlık tarihi kitaplarında,
ansiklopedilerde rastlanır: Örneğin, AnaBritannica’da “Parthenon” maddesinin
karşısında şu bilgiler yer alır: “Atina Akropolisi’nde, Eski Yunan tanrıçası
Athena’ya adanmış, Dor düzeninde tapınak. Adı Athena Parthenos (Bakire Athena)
kültünden kaynaklanır.
İÖ 5. yüzyılın ortalarında, Atinalı devlet adamı Perikles’in
yönetimi sırasında yapılmıştır: Mimarları, İktinos ile Kallikrates’tir. Genel
denetimini heykelci Phidias’ın yaptığı sanılmaktadır. Yapım çalışmalarına, İÖ
477’de başlanmış,
İÖ 438’de bitirilmiştir. Phidias’ın altın ve fildişinden
yaptığı Athena heykeli de aynı yıl kutsanmıştır. Yapının dışındaki süsleme
çalışmaları İÖ 432’ye kadar sürmüştür.
Dikdörtgen planlı tapınak üç basamaklı bir taban
(30,89x69,54m) üstüne oturur. Batı ve doğuya bakan kısa kenarlarında 8’er,
kuzey ve güneydeki uzun kenarlarında ise 17’şer sütun vardır […]”
Ölçüleri böyle olan, bu bilgiler aracılığıyla imgelerimize
giren, daha çok aklımıza seslenen, kişiden kişiye değişmeyen, herkes için aynı
olan bu Parthenon birinci Parthenon’dur.
Ama o dillere destan tapınağın, o koskoca Parthenon’un
mimarlık tarihi kitaplarının, ansiklopedilerin sayfalarının arasına
sıkışmayacağı, sıkışıp kalmayacağı unutulmamalıdır.
Evet, ikinci Parthenon, ki aslında birinciden başkası
değildir, şiirseldir, bir şiirdir. Yunanlı yazar Nikos Kazancakis, o yapının
şiirini, şiirselliğini El-Greco’ya Mektup adlı kitabında şöyle dile
getirmiştir:

Paris Halleri, Baltard, Paris, 1864.
“Bu tapınak benim için bir gizemdir, onu hiçbir zaman, iki
kez kendinin aynısı olarak göremedim; bana sürekli değişiyormuş gibi geliyordu,
canlanıyordu, hareketsiz kalarak dalgalanıyordu, ışıkla ve insanın gözüyle
oynuyordu. Ama görmeyi yıllarca çok arzu ettikten sonra, kendimi onun
karşısında ilk kez bulduğumda, antik dönemden kalma vahşi bir yaratığın
iskeleti gibi hareketsiz göründü bana ve yüreğim hoplamadı. Bu, ne zamandan
beridir beni yanıltmayan bir gösterge olmuştur; güneşin doğuşuyla, bir resimle,
bir kadınla, bir fikirle karşılaştığımda, eğer yüreğim hopluyorsa, mutluluğun
karşısında bulunduğumu anlarım. Parthenon’u ilk gördüğümde, yüreğim hoplamadı. Parthenon
bana, aklın, rakamların, geometrinin bir başarısı gibi göründü. Mermerde
gerçekleştirilen kusursuz bir akıl yürütme gibi. Aklın yüce bir başarısıydı,
bütün erdemlere sahipti; ancak, bir tanesi, en değerlisi, en çok sevileni
eksikti onda: İnsanın yüreğine seslenmek. […]
Parthenon’a sırtımı döndüm ve uzaklara, ta denize kadar
uzanan harika manzaraya daldım. Öğle üzeriydi, gölgelerin, ışık oyunlarının
olmadığı, ciddi, düşey, yetkin, asal saatti. Kavrulmakta olan beyaz kente,
parıldayan, kutsal Salamis Denizi’ne ve çevredeki, güneşte ısınan, çıplak,
mutluluk dolu dağlara bakıyordum. Bu manzaraya daldığımdan, Parthenon’u arkamda
unutmuştum.
Ama zamanla, Attika’daki zeytinlikten ve Saronika
Körfezi’nden her dönüşümde, gizli uyum, yavaş yavaş, örtülerini bir bir atarak,
kendini bana gösteriyordu ve Akropol’e çıktığımda, Parthenon, hareketsiz bir
dans yapıyormuş gibi, yavaşça kımıldıyordu ve nefes alıyordu.
Bu tören, aylar, belki de yıllar sürdü. Tamamen teslim
olarak, Parthenon’un önünde durduğum, yüreğimin hopladığı günü anımsamıyorum.
Nasıl bir anıttı bu karşımda yükselen, akılla yürek arasındaki nasıl bir
işbirliğiydi, insanın çabasının ne kadar yüce bir ürünüydü! […]
Bakışlarımı, güneşin ışınlarıyla yıkanmış sıcak mermerin
üzerinde dolaştırıyordum, onlara takıyordum ve onlardan ayırmak istemiyordum.
Gözlerim el gibi yokluyordu, gizleri ortaya çıkarıyordu. […]”
Usta edebiyatçı Nikos Kazancakis’in en iyi kitaplarından
biri olan El-Greco’ya Mektup’ta mimarlık tarihinin başyapıtlarından biri olan
Parthenon’la kurduğu ilişkinin ve bu ilişkinin yukarıda belirtildiği gibi,
“yürek hoplatmayan” konumdan “yürek hoplatan” konuma uzanan sürecinin, bu
yazının konusu bağlamında, son derece uygun bir örnek olduğunu düşünüyorum. n
Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.