25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Edebiyat ve Mimarlık - Kişisel Bir Öykü

    

Gürhan Tümer

 

Ben Öğrenciyken

27 Mayıs İhtilali olduğunda, ortaokulun son sınıfındaydım. Bitirme sınavlarına hazırlanırken, eğer belleğim beni yanıltmıyorsa, coğrafya kitabını ezberlerken, Alpaslan Türkeş radyoda o kalın sesiyle “Nato’ya, Cento’ya bağlıyız” diyerekten Milli Birlik Komitesi’nin kararlarını duyuruyor, politikasını anlatıyordu.

 

O zamanlar İzmir’de Saint Joseph Fransız Koleji’nin lisesi yoktu. Onun için İstanbul’a gönderdiler beni. Böylece bu kente 1960 yılında, demek ki neredeyse yarım yüzyıl önce, Moda’daki, daha doğrusu Bahariye’deki papaz okulunun ağır demir kapısından girdim.

 

Gerek ortaokulda gerekse lisede iyi, iyiden de öte, örnek bir öğrenciydim. O dönemlerde benim için ders çalışmaktan, sınıf birincisi olmaktan, bunun için çaba harcamaktan daha önemli bir şey yoktu. Bu demektir ki ders kitapları dışındaki kitaplara yeterince zaman ayıramıyordum, ayırmıyordum. Ama yine de Victor Hugo’nun Sefiller’ini bitirdiğim gün Süreyya Sineması’nda oynayan filmine gittiğimi, Jean Gabin’in usta oyunculuğuna karşın romanı daha başarılı bulduğumu bugün gibi anımsıyorum.

 

Lisenin ikinci sınıfındayken AFS bursuyla ABD’ye gittim ve orada bir yıl süreyle Libertyville High School’a devam ettim. Libertyville, Chicago’ya 50-60 mil uzakta, küçük bir kasabaydı. Orada ortama, topluma uyum sağlamakta epeyce zorlandım. Ama okumaya daha fazla olanak bulduğum için mutluydum. Aldığım eğitim gereği İngilizceyi çok iyi bilmediğim, Anglo-Sakson kültürüne yabancı olduğum ve sanırım onu biraz da küçümsediğim için orada da Fransızca kitapların peşine düştüm. Ama doğal olarak Amerikalı yazarların yapıtlarıyla da belli bir ölçüde tanıştım.

 

Yurda döndükten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne girdim ve böylece Taşkışla günlerim başladı. Orada yaşadığım süreç yukarıda anlattığımdan çok farklıydı. Bu süreci kısaca şöyle özetleyebilirim: Artık gözü derslerinden başka bir şey görmeyen çalışkan bir öğrenci değildim. 68 kuşağının azılılarından değildim ama onun içindeydim. İnsanın özgür olması gerektiğine inanıyordum ve kendimi özgür hissediyordum. Mimarlığı sevmiyordum, mimarlığın toplumların, bireylerin sorunlarının çözümüne katkıda bulunabileceğine inanmıyordum.

 

Bu ve benzeri nedenlerden dolayı mimarlıktan soğudum ve mimarlık eğitimini bırakmayı düşünmeye başladım. Bunu yapmadım ya da yapamadım ama yaklaşık iki yıl ara verdim ve o süreyi yorulmak bilmez bir okuyucu, yorulmak bilmez bir “flâneur” olarak yaşadım İstanbul’da.

 

Evet, o iki yılda pek çok kitap okudum. O iki yılda yalnızca Marksizmi, Lenin’i, Mao’yu anlatan kitapları; ideolojik yönü ağır basan Yön dergisini, Ant dergisini değil; Yaşar Nabi’nin yönettiği Varlık dergisini, Memet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi’yi ve Panait İstirati’nin, Dostoyevski’nin, Gogol’ün, Balzac’ın, Steinbeck’in, Kafka’nın romanlarını; Sait Faik’in öykülerini; Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın İkinci Yeni çerçevesinde kaleme aldıkları dizeleri; Paris’in lanetli şairi, ünlü “flâneur” Baudelaire’in Les fleurs du mal adlı kitabındaki güzelim şiirleri ve 27 Mayıs’tan sonra biz Türkler tarafından yeniden keşfedilen Nâzım Hikmet’i okudum.

 

Yazmaya da o zamanlar başladım. Sınıf arkadaşlarımın proje çizdikleri geceler ben şiirler, öyküler yazıyordum. Sonra nasıl oldu ben de bilmiyorum, gayret gösterdim, dişimi sıktım ve okulu bitirdim, mimar oldum. Çıkış belgemi aldığım günün akşamı Kadıköy’de bir meyhaneye gittim. Orada rakımı içerken, artık bir mimar olduğumu açıkça bildiren kağıdı gömleğimin cebinden kimbilir kaç kez çıkarıp, kimbilir kaç kez tekrar tekrar okudum. Tuhaf duygular içindeydim.

 

İzmir’e döndüm. “Okulu bitirme hediyesi olarak ne istersin?” diye sordu annem. “Bir daktilo isterim” diye yanıtladım onun bu sorusunu. 1970 yılında, eğer yanlış anımsamıyorsam, 1000 liraya alındı o daktilo. Markası Olympia idi.

 

İzmir’de dışarıda yani bürolarda, şantiyelerde neler olup bittiğini hiç merak etmeden, at gözlüklerimi takarak doğru üniversiteye başvurdum, asistan oldum.

 

Rahatsız eden birliktelik

Edebiyatla ilişkim sürüyordu, hem de artarak sürüyordu, çünkü o yıllarda İzmir’de mimarlık fakültesi yoktu; o nedenle de mühendislik fakültesine girmiştim. Dolayısıyla fazla dersim yoktu, boş zamanım çoktu. O zamanın büyük bir bölümünü mimarlığa değil edebiyata harcıyordum.

 

Bu durum beni rahatsız ediyordu; kendimi bir yalancı, bir dolandırıcı gibi hissediyordum zaman zaman. Kimi zaman da, gizli din kullananlara benzediğimi düşünüyordum. Bu ikiliğe bir son vermem gerekiyordu. Ama nasıl? Bu sorunun yanıtını uzun süre bulamadım.

 

Rahatlatan çözüm

Sonra bir gün bir şeyler oldu, bir şimşek çaktı kafamda ve o şimşeğin ışığı beni aydınlattı. O aydınlıkta şunu gördüm: Edebiyatla mimarlığı birleştirebilirdim; edebiyattaki mimarlığı, mimarlıktaki edebiyatı araştırabilirdim. Bir başka deyişle, okuyacağım kitapların tümünü değilse de bir bölümünü, eğer dikkatli bir seçim yaparsam, büyükçe bir bölümünü mimarlıkla ilgili çalışmalarımda kullanabilecektim.

 

Bu planım boşa çıkmadı, mimarlığımı edebiyatçılığıma bağlamam beni düş kırıklığına uğratmadı. Edebiyatçıların yapıtları insanı anlattığı ve insanın yaşamı, eylemleri mekanlarda, çoğunlukla da mimari mekanlarda geçtiği için, hiç malzeme sıkıntısı çekmedim. Victor Hugo’nun Notre-Dame de Paris adlı romanında, adı üstünde, o ünlü Gotik katedral çıktı karşıma. Emile Zola Paris’in Karnı koymuştu romanlarından birinin adını çünkü Paris’te, mimarlık tarihinde de önemli bir yapı olan Haller’de geçiyordu.

 

Bir gün oturdum, ben de bir roman yazdım. Bu romanın adını “Kent” koydum. Adından da anlaşılacağı üzere, bu roman bir kenti, büyük bir kenti, bir metropolü anlatıyordu. Bu romanı yazarken, bir edebiyatçının yaptığı bir işi yaptım, ama bunu yaparken mimar olduğumu da unutmadım.

 

Daha sonra ünlü Fransız yazarı Aragon’un sürrealist bir yaklaşımla kaleme aldığı Le paysan de Paris adlı kitabını okudum. Aragon o kitabında, bir zamanlar Paris’in gözde mekanlarından olan pasajları, özellikle de bunların en ünlülerinden birini, Opera Pasajı’nı, o pasajda yaşayanları, o pasajda olup bitenleri, az önce de belirttiğim gibi, sürrealizmin süzgecinden geçirerek anlatıyordu. Paris’teki pasajların mimari özelliklerini, örneğin, üzerlerinin çelik bir strüktürle saydam olarak örtüldüklerini mimarlık tarihi kitaplarında bulabilirdim ama o mekanı o mekan yapan kimi mimarlık dışı öğeleri, Certa Kahvesi’nin Dada yandaşlarının ana karargahı olduğunu ancak, aslında bir edebiyat yapıtı olan

Le Paysan de Paris’yi okuduğumda öğrenebilirdim.

 

1982 yılında Aragon’un bu kitabından yola çıkarak Mimarlık - Edebiyat İlişkileri Üzerine Bir Deneme başlıklı bir kitapçık yayınladım. İki yıl sonra 1984’te yayınlanan İnsan - Mekan İlişkileri ve Kafka adlı kitabımda ise Franz Kafka’nın, Taşkışla’da mimarlık öğrencisi olduğum ama mimarlığa şuncacık yüz vermediğim günlerde, mimarlıkla hiçbir ilgi kurmadan okuduğum iki romanında ve bir uzun öyküsünde, Şato, Dava ve “Yuva”da mimarlığın asla vazgeçemeyeceği temel kavramlardan biri olan mekanı nasıl algıladığını, onu nasıl yaşadığını inceledim.

 

 

Cenab Şahabettin ve Aleksandr Nevski Kilisesi 

Günlerden bir gün de Cenab Şahabeddin’in Avrupa Mektupları’nı okudum. O kitabın bir yerinde Sofya’daki Aleksandr Nevski Kilisesi’ni şöyle eleştiriyordu yazar:

 

“Kremlin Sarayı’ndan koparılmış  bir parçaya benzeyen bu mabede bakınca, aklınıza din ve ibadetten önce duvarcılar, bankerler ve… şekerciler gelir. Dış görünüşü bakımından mermerden yapılmış bir Moskof pastasıdır. Altın kaplı kubbeleri, çil lira gibi parlıyor. Bir büyük bankanın kasaları boşalmış sanırsınız […] Güzelliği özellikle sağlamlıkta arayan Bulgar zevkini burada da bulacaksınız. Eğer cansız maddelere sonsuz hayat vaat edilmiş olsaydı bu tapınağa ölümsüz bir anıt diyebilirdim, o kadar sağlam. Ama sağlamlık bir binaya beraberinde ağırlığı getirmemeli. Oysa bu kilisede mermerin bütün ağırlığı duyuluyor […] Binanın içinin bir kusuru da pek süslü olmasıdır. Süste abartı, paranın çokluğundan fazla, zevkin azlığını gösterir. […] Bu servet gösterişini ben kuyumcu camekanlarında görmek isterim. Bir sanat anıtı bana darphaneyi hatırlatmamalı; bir mimari güzellik karşısında ben ancak güzelliğinin şiirini düşünebilmeliyim.”

 

Bakmayın “yazar” dediğime, Cenab Şahabeddin bir doktordu, askeri bir doktordu aslında. Onun Edebiyat Fakültesi’nde değil de Eyüp’te, Gülhane’de, askeri rüştiyelerde, Kuleli Tıbbiye İdadisi’nde eğitim görmüş olmasına karşın, bir mimari yapıtı ironik bir dille bu kadar doğru bir biçimde eleştirmesi, doğrusu ya, beni çok şaşırtıyor ve eğlendiriyor.

 

Abdülhak Şinasi Hisar ve Boğaziçi yalıları

Bilindiği üzere, Boğaziçi yalnızca İstanbul’un, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en güzel yörelerinden biridir. Bu bölge yüzyıllar boyunca kalabalık insan topluluklarının ve onların inşa ettikleri binaların uzağında kalmıştır. Bu nedenle, bir “Boğaziçi Mimarisi”nden ancak 18. yüzyıldan başlayarak ve Osmanlı mimarisinin özel bir bölümü olarak söz edilebilir. Bu mimari, ağırlıklı olarak, “leb-i derya” denilen ahşap yalıların mimarisidir. Günümüzde bu mimarinin en önemli sorunu, o yalıların yok olmasının önlenmesidir.

 

Bu zor işin üstesinden gelebilmek için o yapıların çeşitli özelliklerini, bu arada, mimarilerini çok iyi bilmek, bilmekle yetinmeyip, onları sevmek, bir yandan, rölöveler yapıp onların mimari özelliklerini ortaya çıkarırken, bir yandan da onların şiirini, onlardaki şiirselliği keşfetmek, yakalamak gerekir.

 

Bu çalışmalarım çerçevesinde Doğan Kuban’ın Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nde yayınlanan “Yalılar” başlıklı yazısını okudum ve çok bilgilendim. Sedad Hakkı Eldem’in çalışmalarının da çok önemli, çok yararlı olduğu yadsınamaz.

 

Ama bence Abdülhak Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Yalıları adlı kitabını okumadan, oradaki şiirselliğin bilincine varmadan Boğaziçi mimarisinin bilincine varılamaz. Abdülhak Şinasi Hisar da mimar değildir, edebiyatçıdır. Bu edebiyatçı, mimari bir yapıt olan bir Boğaziçi yalısını, Kanlıca’daki o yalının içini, dışını bakın nasıl anlatıyor:

 

“Bu yalının, boynunu uzatmış, denize bakan ve için için bekleyen bir hâli vardı. Vekarlı bir yüze benzeyen cephesinin suya akseden gölgesini ve denize doğru uzayan çıkıntılarının altındaki “büyük annelerimizin sarkan katmerli gerdanlarını andırır” desteklerini görünce, sükût içinde bir şey duymaya, bu simanın manasını sezmeye, bu varlığın tadına ermeye koyulurdum […] Sandalda, yalının denizde hafifçe sallanan gölgesine girince, kendimi onun kucağına girmiş gibi olurdum.

 

Asıl bildiğimiz harem kısmının yanıbaşında, büyükçe, bakımlı bir bahçe ve içinde mutena ağaçlar vardı. […] Bahçenin parmaklıkları henüz yerlerinde dururken, önündeki rıhtım denize dökülmeye başlamıştı. Bu harap rıhtımlı, nadir çiçekli, güzel ağaçlı bahçe de “tıpkı arka taraftaki daracık Kanlıca yolu gibi” o vakitlerde bile bir eski zaman mahsulü görünen bu yalıya tarif edilmez bir uzaklık ve hayal hâli, melâli ve tesiri verirdi. […]

 

Rıhtımdan yalıya mermer iki üç basamakla çıkılır, basıkça tavanlı, loşça, mermer döşeli büyük bir avluya girilirdi. Burada birçok oda kapıları görünürdü. Bunlar hep bilmediğim, yani eşiklerini bir defa bile aşmamış olduğum kapılardı.  […]

 

Üst kat, yalının asıl güzel, aydınlık, ferah, gönül alıcı ve hülya verici kısmıydı. Hasır döşeli, geniş bir sofadan, kapıları ekseriyetle açık duran, büyük ve denize doğru çıkık iki odanın pencereleri ötesinden, Boğaz’ın göz kamaştıran mavi suları görünürdü. […]

 

Kapısından çıkıp, ona dışından baktığımız zamanlar, esrar perdesi hiç aralık edilmemiş gibi, yine yüksek, vakur ve şiirli hüviyetiyle kalarak, bana hâlâ içine girilmemiş, uzak bir mâbet tesiri verirdi.”

 

Boğaziçi yalılarını sevmemek, onların yakılıp yıkılmalarına kayıtsız kalmak, Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazılarını okumuşsanız, olanaksızdır.

 

Ahmet Hâşim’in mimari düşünceleri

Ahmet Hâşim daha çok “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak” ya da “Yarin dudağından getirilmiş / Bir katre alevdir karanfil / Ruhum acısından bunu bildi” gibi dizeleriyle tanınan bir şairdir ama onu aynı zamanda bir mimarlık eleştirmeni, bir mimarlık kuramcısı olarak da görebiliriz.

Ahmet Hâşim’in mimarlıkla ilgili aşağıdaki düşünceleri, “Gerici Mimarlık” ve “Yeni Yapı” başlıklı makalelerinden seçilmiştir.

 

“İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü giysisi düzüp, ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir düdük verirken, mimarlığa da bir cüppe ve bir sarık giydirmişti. Bu siyasanın mimarlığı türbe ve medreseye öykünür. İşte o tarihten beridir ki, İstanbul’un her yanında bu biçim binalar yapmak ve bu mimarlığa da ‘Ulusal Mimarlık Rönesansı’ adını vermek görenek oldu. Oysa yeni doğmuş dedikleri gerçekte çok yaşlı biriydi. Yüzyılımızın kendine özgü bir mimarlığı olmadığı ve olmasına olanak bulunmadığı artık herkesçe bilinen, tartışmaya değmez bir gerçektir. Ne şaşırtıcıdır ki bu yalın gerçeği yalnız bilmeleri gerekenler bilmezler. […] Süleymaniye’nin taşlarını ölçen pergeli, düştüğü yerden kaldırıp kullanacak artık hiçbir insan eli yoktur. Sinan’ın yapıtlarına karşı şaşkın ve beğenen olabilmek yeteneği bile yaşayan en büyük mimar için büyük bir onurdur. […] Tren, otomobil, uçak [ insanı ] bir noktadan başka bir noktaya şimşek hızıyla götürür. Onun için zamanımızda sokak yaşamı en az dereceye inmiştir. Mimarlığın başyapıtları karşısında durup huzurla bakmaya, anlamaya, duymaya vakit yoktur. Bu nedenle çağımız özveri isteyen birçok erdemlere, arınma isteyen birçok güzelliklere inanmadığı gibi, şimdi mimarlığa da inanmıyor.”

 

Görüldüğü gibi Ahmet Hâşim’in de mimarlıkla ilgili düşünceleri oldukça ilginç ve uzun uzun tartışılacak nitelikte. Ama ne yazık ki burada bunun için yerim yok.

 

Ahmet Haşim (1885-1933).

 

Abdülhak Şinasi Hisar (1887-1963).

 

Evin şiirselliği, ev şiirleri

Bilindiği üzere, barınma gereksinmesi insanoğlunun en temel gereksinmelerinden biridir. Bu nedenle dünya üzerindeki yapıların çok büyük bir bölümü evlerden oluşmaktadır. Dolayısıyla ev konusu mimarların gündeminde ağırlıklı bir yere sahiptir. Hiç kuşkusuz, bir evin tasarlanması, inşa edilmesi söz konusu olduğunda mimarlar devreye girmek durumundadırlar ve yine hiç kuşkusuz, kendisine bir ev sipariş edilmiş bir mimar hemen bürosuna gidip çalışmaya başlayabilir ve belli bir süre sonra binayı sahibine teslim edebilir. Eğer mimar deneyimli, birikimli, usta bir mimarsa, ortaya çıkan ev başarılı bir bina olabilir.

 

Bu kadarla da yetinilebilinir hiç kuşkusuz, ama evin insan için önemini derinlemesine, felsefi olarak, üstelik de şiirsel bir dille tartışmak başka bir şeydir. Böyle bir tartışmadan elde edilecek izlenimlerin, bir mimarın sahip olduğu ev imgesini bir hayli zenginleştireceğine inanıyorum.

 

Aşağıdaki satırlar, yazılarında şiirsel bir dil kullanan Fransız filozof Gaston Bachelard’ın La poétique de l’espace (Mekanın Şiirselliği) adlı kitabından alınmıştır:

“Ev bize, hem dağınık imgeler, hem de bir imgeler bütünü sağlar […] Evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim “sık sık yinelendiği gibi– ilk evrenimizdir. Ev gerçek bir kozmostur. […] İçinde gerçek anlamda oturulan her mekân, ev kavramının özünü kendi içinde barındırır. […] Ev insanın yaşamında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi.”

 

Bu ve benzeri cümleler ev kavramıyla, evin özüyle ilgili çok önemli saptamalar içermektedir; hele sonuncusu yani “Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi” cümlesi çok anlamlı bir cümledir; ev için yaşamsal öneme sahiptir. Böyle bir cümleye bir mimarın mimar olarak kaleme aldığı bir metinde rastlamanın çok zor olduğunu söylersem, sanırım fazla abartmış olmam.

 

Şimdi söz şairlerin: “Dedemden yadigâr olan bu evin / Kışın fırtınası, yazın alevi / Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış” der Yusuf Ziya Ortaç.

 

Behçet Necatigil’in “Evler” başlığını taşıyan oldukça uzun bir şiiri vardır.

O şiirin ilk beş dizesi şöyledir: “İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar / İrili ufaklı, birbirinden farklı / Ahşap evler, kâgir evler yaptılar / Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu / Evlerin içi devir devir değişti.” Ayni şairin bir de “Perili Ev” başlıklı bir şiiri vardır.

 

İlhan Berk’in ise kitaplarından biri baştan sona eve ayrılmıştır. Şair o kitabını şöyle sunar: “Bu metin, ‘Şeyler Kitabı’ diye düşündüğüm nesneleri, şeyleri içerecektir. EV, bunlardan biridir”.

 

“Hacivat’ın Evi”ne gelince, o, bambaşka bir evdir. Öyle bir evi hiçbir mimar yapamaz. Öyle bir eve ancak Salâh Birsel’in şu şiirinde rastlanabilir: “Hacivat’ın evi / Köşede ufaraktan / Bir tüfek atımı duraktan / Kapı pencere elekten / Döşemeler zemberekten / Dökülmekten / Sökülmekten / İncelmiş süprülmekten.”

 

Safranbolu Evleri’ni severim, Kaufmann Evi’ni severim, Cam Ev’i severim. Ama Hacivat’ın Evi’ni daha çok severim.

 

Ve iki Parthenon

Uzun yıllar, yüzyıllar boyunca, modern mimarlığın ortaya çıkmasına kadar, hemen bütün toplumlarda dinsel yapılar, tapınaklar, kiliseler, katedraller, camiler çok önemli binalar olmuşlardır. Bu nedenle burada son örnek olarak, bunların en ünlülerinden olan Parthenon’u seçtim.

 

Evet, Parthenon Klasik Yunan Mimarisi’nin en gözde binalarından biridir, belki de en önde gelenidir. Parthenon, onu Parthenon yapan birtakım mimari özelliklere sahiptir. Bunlar çoğunlukla nesnel bilgilerdir. Bu tür bilgilere genellikle mimarlık tarihi kitaplarında, ansiklopedilerde rastlanır: Örneğin, AnaBritannica’da “Parthenon” maddesinin karşısında şu bilgiler yer alır: “Atina Akropolisi’nde, Eski Yunan tanrıçası Athena’ya adanmış, Dor düzeninde tapınak. Adı Athena Parthenos (Bakire Athena) kültünden kaynaklanır.

 

İÖ 5. yüzyılın ortalarında, Atinalı devlet adamı Perikles’in yönetimi sırasında yapılmıştır: Mimarları, İktinos ile Kallikrates’tir. Genel denetimini heykelci Phidias’ın yaptığı sanılmaktadır. Yapım çalışmalarına, İÖ 477’de başlanmış,

İÖ 438’de bitirilmiştir. Phidias’ın altın ve fildişinden yaptığı Athena heykeli de aynı yıl kutsanmıştır. Yapının dışındaki süsleme çalışmaları İÖ 432’ye kadar sürmüştür.

 

Dikdörtgen planlı tapınak üç basamaklı bir taban (30,89x69,54m) üstüne oturur. Batı ve doğuya bakan kısa kenarlarında 8’er, kuzey ve güneydeki uzun kenarlarında ise 17’şer sütun vardır […]”

 

Ölçüleri böyle olan, bu bilgiler aracılığıyla imgelerimize giren, daha çok aklımıza seslenen, kişiden kişiye değişmeyen, herkes için aynı olan bu Parthenon birinci Parthenon’dur.

 

Ama o dillere destan tapınağın, o koskoca Parthenon’un mimarlık tarihi kitaplarının, ansiklopedilerin sayfalarının arasına sıkışmayacağı, sıkışıp kalmayacağı unutulmamalıdır.

 

Evet, ikinci Parthenon, ki aslında birinciden başkası değildir, şiirseldir, bir şiirdir. Yunanlı yazar Nikos Kazancakis, o yapının şiirini, şiirselliğini El-Greco’ya Mektup adlı kitabında şöyle dile getirmiştir:

 

Paris Halleri, Baltard, Paris, 1864.

 

“Bu tapınak benim için bir gizemdir, onu hiçbir zaman, iki kez kendinin aynısı olarak göremedim; bana sürekli değişiyormuş gibi geliyordu, canlanıyordu, hareketsiz kalarak dalgalanıyordu, ışıkla ve insanın gözüyle oynuyordu. Ama görmeyi yıllarca çok arzu ettikten sonra, kendimi onun karşısında ilk kez bulduğumda, antik dönemden kalma vahşi bir yaratığın iskeleti gibi hareketsiz göründü bana ve yüreğim hoplamadı. Bu, ne zamandan beridir beni yanıltmayan bir gösterge olmuştur; güneşin doğuşuyla, bir resimle, bir kadınla, bir fikirle karşılaştığımda, eğer yüreğim hopluyorsa, mutluluğun karşısında bulunduğumu anlarım. Parthenon’u ilk gördüğümde, yüreğim hoplamadı. Parthenon bana, aklın, rakamların, geometrinin bir başarısı gibi göründü. Mermerde gerçekleştirilen kusursuz bir akıl yürütme gibi. Aklın yüce bir başarısıydı, bütün erdemlere sahipti; ancak, bir tanesi, en değerlisi, en çok sevileni eksikti onda: İnsanın yüreğine seslenmek. […]

 

Parthenon’a sırtımı döndüm ve uzaklara, ta denize kadar uzanan harika manzaraya daldım. Öğle üzeriydi, gölgelerin, ışık oyunlarının olmadığı, ciddi, düşey, yetkin, asal saatti. Kavrulmakta olan beyaz kente, parıldayan, kutsal Salamis Denizi’ne ve çevredeki, güneşte ısınan, çıplak, mutluluk dolu dağlara bakıyordum. Bu manzaraya daldığımdan, Parthenon’u arkamda unutmuştum.

 

Ama zamanla, Attika’daki zeytinlikten ve Saronika Körfezi’nden her dönüşümde, gizli uyum, yavaş yavaş, örtülerini bir bir atarak, kendini bana gösteriyordu ve Akropol’e çıktığımda, Parthenon, hareketsiz bir dans yapıyormuş gibi, yavaşça kımıldıyordu ve nefes alıyordu.

 

Bu tören, aylar, belki de yıllar sürdü. Tamamen teslim olarak, Parthenon’un önünde durduğum, yüreğimin hopladığı günü anımsamıyorum. Nasıl bir anıttı bu karşımda yükselen, akılla yürek arasındaki nasıl bir işbirliğiydi, insanın çabasının ne kadar yüce bir ürünüydü! […]

 

Bakışlarımı, güneşin ışınlarıyla yıkanmış sıcak mermerin üzerinde dolaştırıyordum, onlara takıyordum ve onlardan ayırmak istemiyordum. Gözlerim el gibi yokluyordu, gizleri ortaya çıkarıyordu. […]”

 

Usta edebiyatçı Nikos Kazancakis’in en iyi kitaplarından biri olan El-Greco’ya Mektup’ta mimarlık tarihinin başyapıtlarından biri olan Parthenon’la kurduğu ilişkinin ve bu ilişkinin yukarıda belirtildiği gibi, “yürek hoplatmayan” konumdan “yürek hoplatan” konuma uzanan sürecinin, bu yazının konusu bağlamında, son derece uygun bir örnek olduğunu düşünüyorum. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67191 - unknown - 38.107.179.240