Mekanın
Yazınsallığı ve Bir Taşkışla Deneyimi
Funda Uz Sönmez n Mimarlık öğrenciliğimin en şaşırtıcı karşılaşmalarından
biri, kütüphanede başka bir kitap ararken bulduğum, Gürhan Tümer’in Mimarlıkta
Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? isimli çalışmasıydı1. Sadece başlığı
bile meraklı pek çok mimarlık öğrencisini heyecanlandırmaya yetmiştir diye düşünüyorum.
Kitabın adının “Mimarlık ve Edebiyat” gibi, tarafları eşdeğer kılan, aralarındaki
ilişki onaylanmış veya kanıksanmış bir başlık yerine, ısrarlı bir sorudan oluşması
boşuna değildir. Yazar, geleneksel ilişkilere ek olarak yeni bir boyut, yeni
bir atılım öngörmekte, konuyu keyfe keder bulanlara, “eşyanın tabiatının
elverdiği ölçüde açık seçik ve somut bir biçimde” (vurgulama: G. Tümer2) bu ilişkinin
önemi ve gerekliliğini kanıtlamaya çalışmaktadır.
Bugün diğer çalışma alanları gibi, mimarlığın ve kent
bilimin farklı disiplinlerle olan etkileşimi ve ilişkisinin, yeni açılımlar,
yeni çalışma ufukları yarattığı kabul edilmektedir. Bu kabulün temelinde kenti
ve mimarlığı kavrayışımızdaki değişimlerin olduğu söylenebilir.
Bugünün kenti, onu farklı yollardan kateden, farklı
yüksekliklerden ve farklı hızlarla algılayan ve farklı hikayelerle okuyan
insanlar için, süreklilik, ardışıklık ve eşanlılığın klasik ilişkilerini dağıtarak,
karşılaşmalar, melezlikler ve kolay tanımlanmamış eşanlılıklara imkan veren
katmanlardan oluşmaktadır. Yer-mekanın belleğine bakıldığında, onun parçalanmış
tarihi boyunca bir dizi yer değiştirme ve terk edilmelerle karşı karşıya kaldığını,
bu devinime rağmen farklı kültürel, fiziksel, sosyal katmanları bir arada taşıdığını
görürüz. Kentsel katmanları besleyen, ortaya çıkaran ya da gizleyen yaşamdır/insandır.
Birbirinin üstünden beslenen bu katmanlı ve eklemlenmiş yapının bütününün bir
yansıması olarak kent imgesi, farklı okuyucular için kentin ortak anlamına ilişkin
bir veri olabilir.
Kentsel anlamların tartışılmasında, yüzyıllar boyunca aktarılarak
kenti tanımlayan, biçimleyen izlerin varlığı ve bu izlerin fiziksel, tarihsel,
kültürel karşılıkları kabul edilebilecek kentteki görüngüleri/kodları önemli
gözükmektedir. Toplumun zihnindeki kent imgesinin oluşumunda dil önemli bir
etmendir. Kentsel kodlar, kendi karakteristik metinlerini üreten yaşam alanlarının
(fiziksel çevre, binalar, medya, haritalar vb) içinde kullanılan dil ile varlığını
sürdürür. İnsanlık durumunu tanımlama becerisi anlamına gelen, dili anlama ve
kullanma, toplumsal eylemleri birbirine bağlar, yargılarımızı, cevaplarımızı taşır.
İnanışların, ilişkilerin, durum ve değerlerin ve mekanların yeniden üretimidir.
Tasarımcılar/mimarlar, mekanlaştırma eylemini daha çok
görsellikle ortaya koysalar da, düşüncelerini paylaşmak için sözellikten de
yararlanırlar. Ama kentsel imgeyi oluşturmada bu metinlerin fazla payı olduğu söylenemez.
Çünkü mimarlık kendi dilsel siciline sahiptir; bu metinler, mimarlık
terminolojisini kullanan ve kendi meslek grubu için anlam taşıyan metinlerdir.
Öte yandan mimarların söyledikleri dışında, fiziksel çevre (binalar, mekanlar)
için üretilmiş olan her türlü metin, onun varlığını güçlendirmede önemli rol
oynamaktadır.
Kentin onu yeniden üreten dil ile ilişkisinde, toplumsal
bilgi ve toplumsal hafıza, yaşamın kaynağı ve dayanağı olarak önem kazanır. Bu
nedenle, toplumsal hafızanın önemli bir dışavurum biçimi olan edebiyat, yeniden
üretilmiş kentsel gerçekliğe (tarihsel kırılmaların, mekansal anlam kaymalarının
sahnesine) bakmak için araçsal olarak kullanılabilir.
Edebiyat metninin okur yazar ve diğer metinler arasındaki
dönüşümü ve geçişleri, mimarın beslendiği gerçeklikten ve mekanın zamana ve
kullanıcıya bağlı dönüşümünden farklı değildir. Mekanla ilgili tasarım yapan
iki farklı tasarımcının, yazarın ve mimarın mekan kurgulama yöntemleri arasındaki
ortaklıklar tartışılabilir3.
Edebiyatı –neredeyse– var eden, ete kemiğe büründüren
kurmaca mekan ile mimari mekan kurgusu arasında; mekansallığın metinde veya
mimari mekanda okur/kullanıcı düzleminde yeniden üretilmesi, farklı düzlemlerle
kurduğu ilişkilerle algılanmasını sağlayan çokkatmanlılık, mekansallığını kuşatan
zamanla birlikte ortak bir dil üretmesi yani çağın ruhunu taşıması,
okuyucuyu/kullanıcıyı kodlar, referanslar ve çağrışımlarla başka mekansallıklara
taşıması bir bakıma metinler/mekanlar arası yolculuk gibi ortaklıklar olduğunu
söylemek yanlış olmayacaktır.
Michael de Certau, dilimize çevrilmemiş olan The Practice of
Everyday Life (Gündelik Yaşamın Pratikleri) isimli kitabında “hikaye kurucu
mekansal pratikler”i ve mekan kurucu bir eylem olarak yürümeyi ele alır.
Certeau’ya göre, kuramsal bir simulacrum’dan öteye gidemeyen “panoramik kent”
görüntüsü, kentin gündelik yaşantısına kaçınılmaz olarak yabancılaşmıştır. Bu
yaklaşıma karşıt öneri olarak sunulabilecek olan, yayanın sokak ölçeğindeki
deneyimidir ki o sokak toplumsal/gündelik yaşamın dramatize edildiği bir sahne,
bir jest ormanıdır. Yürümek kentsel deneyimin en temel biçimidir. Certeau’ya
göre kentin sıradan deneyimcileri olan yürüyüşçüler, aylak adımları ve
gövdeleri ile kentin tüm girinti ve çıkıntılarını, izlerini sürerler ve bilmeden
kentin topoğrafik sistemini olumlarlar. Kentsel yaşamın kural tanımaz, ele
avuca gelmez, dile dökülmez pratikleri kentsel mekanları işgal etmektedir. Bu
pratiklerle kurulan bellek, kentin mekanlarını olumladığı, desteklediği sürece
mekanlar varlıklarını sürdürebilmektedirler4.
Tuna Kiremitçi, “Seyyah” isimli şiirinde5, İstanbul’un
mekansal pratikleri belleğine işlenmiş olanlara tanıdık gelecek bir rotayı
anlatır.
“Şehrin öbür kıyısında oturuyorsun
Aramızdaki yol ne kısa, ne de uzun
Ama tam bize göre bir yol, değişken
(Seni bıraktım, evime dönüyorum Gece yarısını henüz geçiyor
saat.) Karada, denizde, sonra tekrar karada, Tekerleklerin ve dalgaların Değişen
konularında, Homurtusunda Üsküdar motorlarının,İhtiyar dolmuşların benzin
kokusunda, (...)”
Lefebvre’in ifadesiyle, toplum, kavramsal araçları yetersiz
kılacak denli karmaşıklaşmıştır. Ancak gündelik hayatı ve bu hayatın aldığı çeşitli
biçimleri merkezine alan bir tarihsel eleştiri, varlığını sürdüren ama halihazırda
toplum içinde göze görünmeyen muhalefetleri, direnişleri ve başkaldırı
olanaklarını açığa çıkarabilir6.
Edebiyat, konu edindiği gündelik hayat yoluyla mekanları ve
kentleri tartışmaya açar. Toplumsal belleğe bir tür tanıklıkla sadece var olanı
(veya kurmaca olanı) kaydetmez, neredeyse hiçbir politikanın yapamadığı kadar
sert ve eleştirel bir duruş geliştirebilir. Aynı zamanda bu, satırların arasında
ancak dikkatli gözlerce fark edilen, kelime kelime örerek, sessizlikle oluşturulmuş
bir duruştur.
Bir yanıyla mimarinin parodisi olan Latife Tekin’in Berci
Kristin Çöp Masalları romanı, bulabildikleri her şeyden kendilerine barınak
yapmak isteyenlerin o şeyleri nasıl da kendilerinin kıldıklarını, benzersiz
mizah duygusuyla anlatır: kara, iç burkucu, acıtıcı olduğu halde gülümseten…7
Edebiyat, toplumsal hafıza ile mekanlar arasındaki ilişkileri
güçlendiren bir metinsel repertuardır. Mekanların anlam katmanlarının arasına sızarak
yeni kavrama pratikleri oluşturur. Toplumsal kırılmaların izlerini taşır. Batılılaşma
gibi kamusallık dönüşümlerinin tartışıldığı sahneleri konu edinir. Göç, kentsel
yarılmalar, yersizleşme, çeperdeki insan, yazın’ın hem öznesi hem nesnesi
haline dönüşür. Bu roman ve öykülerin başlıca kişisi kenttir, binadır8.
Gündelik hayatın deşifre olmamış süreklilikleri ve “mekansal
hikayeler”, onlardan öğrenebilmek ve dönüştürerek tasarlayabilmek için mimarı
ya da romancıyı beklemektedir. Onu görebilmek için hayatın ta kendisine bakmak
gerekir.
Yazdığı romanlar, denemeler ve film senaryosu ile “mimarlık
ve edebiyat” çalışmalarının pek çoğunun merkezini oluşturan Orhan Pamuk, mimarlık
eğitimini neden yarıda bıraktığına dair sorulara şu cevabı vermektedir: “Başına
çöküp hayallerimi yansıtacağım kağıtları boş sandığım için. Oysa yirmi beş yıllık
yazı hayatımdan sonra kağıtların hiç boş olmadığını anladım artık. Yazı masasına
otururken gelenekle, kurallara ve tarihe hiç boyun eğmeyen insanlarla, rastlantısal
ve düzensiz olanla ve karanlık, korkutucu ve kirli olanla, geçmiş hayalleriyle,
resmi toplumun ve dilin unutmak istediği şeylerle korkuyla, korkuyu besleyen
hayallerle birlikte oturduğumu çok iyi biliyorum. Bütün bu tuhaflıkları kağıdın
üzerine geçirebilmem için yarısı tarihe, geçmişe, modern Cumhuriyetin ve Batılılaşmanın
unutmak istediği şeylere bakan, bir yarısı da geleceğe ve hayallere dönük
romanlar yazmam gerekti. Aynı şeyi mimarlıkla yapabileceğimi yirmi yaşında
kavrayabilseydim mimar olmaya çalışırdım. Ama o zamanlar ben tarihin yükünden
ve pisliğinden, hortlaklardan ve yarı karanlıktan kurtulmaya azimli bir
modernist, daha her şeyin başında olduğuna inanan iyimser bir batılılaşmacıydım.
Yaşadığım şehrin kural tanımaz insanları, tarihi ve karmaşık kültürü benim
hayallerimin bir parçası gibi değil, onları gerçekleştirmeme birer engel gibi
gözüküyorlardı bana. Sokaklarda bana istediğim binaları yaptıramayacaklarını
hemen anladım. Kendimi eve kapayıp yazı yazmama mani olamazlardı ama.”9
Bugün mimarlığın edebiyatla olan ilişkisini romantik bir
yaklaşım olarak değil, mimarlığı anlama ve üretme becerisini geliştiren bir
araç olarak görmek gereklidir. Kanımca Gürhan Tümer’in sorusu hala tüm canlılığıyla
yeni araştırmalar, deneyler ve deneyimlerle cevaplanmayı beklemektedir.
Soruyu şu biçimde genişletmek, bu yazının diğer tartışma
eksenini oluşturmaktadır:
“Mimarlık eğitiminde edebiyattan neden ve nasıl yararlanmalı?”
Günümüz tasarım dünyasında yaşanan paradigma dönüşümü mimarlık
eğitiminin yeniden düşünülmesini gerekli kılmaktadır. Mimarlık eğitimi için
temel olan bilgi akışını sağlayacak, mimarlık dışındaki disiplinleri ilgilendiren,
kavramlar, değerler ve tekniklerin tümü, mimari tasarım paradokslarını ve
çözümlerini tanımlamak için kullanılabilir. Öğrenciler yaratıcı düşünceyi geliştirmek
ve bilgi akışını dönüştürmek için; daha bütünsel bir bakış gerektiren mimari
paradoksların değişken dengesinin farkında olmalıdır10.
Mimarlık eğitiminde edebiyatın araçsal olarak kullanımına en
iyi örnek Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabıdır11. Kısa workshop çalışmaları
veya mimari proje dersi kapsamında yapılan ön proje niteliğindeki 1-2 haftalık
çalışmalarla, öğrencilerin kent ve mimarlığın içindeki yazınsallıkla kurulmuş
potansiyeli keşfetmeleri hedeflenir. Çalışmanın amacı genellikle, öğrencilerin
hayal gücünü harekete geçirerek Calvino’nun birbirinden farklı kentlerin
hikayesini anlatıyor görünürken, aslında aynı kentin, farklı fragmanlarında
mekansal bir rota kuran, güçlü şiirsel ve metaforik metninin nesnelleştirilmesidir.
Görünmez Kentler’in mimarlık eğitiminde kullanılması eski ve
yaygın olduğu kadar tekil de kabul edilebilecek bir örnektir. Yazın/mekan ilişkisinin
sınırlarının öğrencililerle birlikte yapılacak bir günlük yeni ve farklı bir
çalışmayla tartışılması düşüncesini bu nedenle geliştirdiğimi belirtmeliyim.
Davet edildiğim bir seçmeli ders kapsamında, konuya ilk başta mesafeli yaklaşan
ve çalışmaya metazori katılan öğrencilerle biraz oyun, biraz da gizem içeren
bir kurguyla yaptığımız bu alçakgönüllü çalışmanın, öğrencilerin zihninde en azından
soru işaretleri yaratmış olmasını umuyorum12.
Ardışık iki hafta, üç saatlik iki oturum olarak kurgulanan
çalışmada ilk haftaki ders, metinsellik ve mekansallığı farklı eksenlerle ele
alındığı tarafımdan yapılan bir sunum ve öğrencilerle yapılan bir tartışma ile
sonlandı. Öğrencilerden, ikinci hafta yapılacak derse gelirken, zamanlarının çoğunun
geçtiği ve her noktasını çok iyi bildikleri Taşkışla’dan bir mekan seçerek, o
mekanı sadece fiziksel özellikleriyle değil daha çok ses, ışık, koku gibi yumuşak
bileşenleriyle betimleyen, mekanın yerini, adını söylemeyen, kısa bir metin yazmaları
istendi.
İkinci derste öğrenciler tarafından yazılan bu metinler, her
bir öğrencinin kendine ait olmayan bir metni seçmesi kaydıyla karıştırılarak,
dağıtıldı. Öğrencilerin dersin ilk bir saatinde, okudukları metinde anlatılan
mekanı tahmin etmeleri ve sadece mukavva ve gazete kağıdı kullanarak makete
dönüştürmeleri istendi (bir öğrenci bilgisayarda
üçboyutlu bir model tasarlamayı yeğledi). Çalışmanın sonunda
metinler, maketi yapanlar tarafından okundu, diğer öğrencilerin bu mekanı
tahmin etmeleri istendi.
Metnin sahibi, onu okuyarak, model ile temsilini deneyen öğrenci
ve diğerleri bu farklı temsilleri ve mekansal gerçekliği birlikte tartıştı. Bazı
mekanların yanlış tahmin edilmiş olmasının nedeni üzerine geliştirilen ortak
tanı, herkesin farklı duygular ve algılarla belleğine işlenen, Taşkışla’nın
birbirine benzeyen ama tıpatıp aynısı olmayan mekanlarıydı13.
Bu yazınsal mekan deneyimine kendim de katılmadan edemedim,
okuduklarımdan sonra Taşkışla’da çektiklerimi bu yazıya ekledim. Ama insan, belleğine
yazınla kazınan mekanların kokusu, sesi ya da devingenliğini fotoğraflara yansıtmakta
çok yetkin olamıyor sanırım. n Araş.Gör. Funda Uz Sönmez,
İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü.
Notlar:
1 Gürhan Tümer, Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl
Yararlanmalı? (Aragon’un “Paris Köylüsü” üzerine bir örnekleme), Matbaa Kavram,
İzmir, 1981.
2 G. Tümer, a.g.e., s. 74.
3 Ayşegül Uğurlu, Orhan Pamuk Romanında Atmosfer, İTÜ Fen
Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2003.
4 Ömür Harmanşah, Mekansal Hikayeler, Mimarlık, sayı
274,1998, s. 23.
5 Tuna Kiremitçi, Akademi, YKY, İstanbul, 1998, s. 21.
6 Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, İstanbul
1998.
7 Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, Everest, İstanbul,
2003. (Alıntı, kitap arka kapağından yapılmıştır.)
8 Hızla akla gelen örnekler olarak; Kadıköy’ün Romanı,
Safiye Erol; Tatarcık, Halide Edip Adıvar; Gramofon Hala Çalıyor, Selim İleri;
Havada Bulut Sait Faik; Gurbet Kuşları, Orhan Kemal; Ağır Roman, Metin Kaçan;
Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan… gibi.
9 Orhan Pamuk, Öteki Renkler, İletişim, İstanbul, 1999.
10 Fatma Erkök, Çiğdem Demirel Eren, Funda Uz Sönmez, Semra
Aydınlı, “A paradigm shift in the first year design education”, A-Z ITU Journal
of the Faculty of Architecture, ed. Belkıs Uluoğlu & Türkan Ulusu Uraz, İstanbul,
2005-1/2, v. 2, n. 1/2, s. 62.
11 Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev. Işıl Saatçıoğlu,
YKY, İstanbul, 2002.
12 Bu çalışma, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Prof.Dr. Semra Aydınlı
ve Öğr.Gör.Dr. Çiğdem Eren yürütücülüğünde “Mimarlıkta Düşünsel Boyut” dersi
kapsamında 30 Kasım 2006 tarihinde,
8 öğrencinin katılımıyla yapılmıştır. Ders yürütücülerine
bana bu deneyimi kurgulamama olanak tanıdıkları ve derslerine davet ettikleri
için teşekkür ederim.
13 Öğrencilerin metinlerine ve maketlerine çalışma sırasında
müdahale edilmemiş ve bu yazı kapsamında da değiştirilmemiştir. Maket fotoğrafları
ve Taşkışla fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir.

Mekan: Süreli Yayınlar Kütüphanesi
Metin: Nesil Kalenderoğlu
Maket: Burak Aktan
“sabah saatlerinden akşam üstüne kadar tek tük ayak sesi,
masa gıcırtısı kağıt hışırtısı duyulan bir mekan burası…Yaz-kış girer girmez
yüzümüze bir sıcak hava dalgası vuruyor bu nedenle burada hep yaz var
diyebiliriz. Taşkışla içinde çoğu zaman stüdyolarda hissetmediğiniz bitmek
bilmeyen yükseklik duvarları dolduran renklerle daha baskın… Ağaç kokusu
olabilecek her ölçeği ve dönüşümü ile mekanı doldurmakta… tüm renklerine rağmen
ölümcül sessizliği kıran hışırtılar ve sadece ayak sesleri… Olabildiğine aydınlık,
zaten karanlıkken göremiyoruz…Bazen zorunluluk bazen de keyif için burada olsak
da her ikisinde de zaman çabuk geçiyor ve bitti…Saat?!..”

Mekan: İkinci kat, kantinin üstü
Metin: Filiz Akkaş
Maket: Mehmet Emin Bayraktar
“Üstünde gezinen her adımı duvarlarında yankılandıran derin
koridora arkanı dönüp, sırtını seni gizlemeye yetecek bir arkalığa verirsin.
Önünde aşağıdan gelen kahkahaları sana taşıyan derin bir yarık uzanır. Tüm
sesleri içine çeken, kendi derinliğinde onları boğuklaştıran bu yarığın az
ötesinde beyaz bir duvar yükselir. Orada sana nerede olduğunu anlatan ve seni
herhangi bir yerde olabilme duygusuna iten beyaz duvarı seyrederek oturursun.
Hala Taşkışla’dasındır, hala arkanda yankılanan ayak sesleriyle iç içesindir. Aşağıdan
gelen seslere bir sohbet mesafesinde yakınsındır. Ama kimse seni görmez. Sen
sadece taşkışla’yı duyar, boş beyaz bir duvarı seyredersin. Bazen yarıktan
seslerle birlikte insanlar da gelir, bazen de insanlar yarıktan sese gider. Sen
sadece dinlersin. Büyük kalabalığın ortasındaki yalnızlıktasındır. Başını
arkana çevirsen mutlaka tanıdık bir ayak sesini görürsün. İstesen derin yarıktan
geçip sesini diğer seslerin arasına katabilirsin. Ama bazen orada durup kalabalığın
ortasındaki yalnızlıkta kendini dinlersin. Taşkışla’nın sesleri arasında kendi
sesini duyabilirsin. Sonra beyaz duvara arkanı döner, kalabalığın içine karışırsın,
ayak seslerini koridorda çınlatarak yarığa doğru ilerlersin.”

Mekan: Güzel Sanatlar koridoru
Metin: Benek Çinçik
Maket: Zeynep Babayiğit
“Zamandan ve mekandan kopukluk; bu mekanı na-mekan diye tanımlamaya
itiyor insanı. Alışılageldik hiçbir görüntüyle karşılayamayacağınız somut-soyut
ilişkisini zorlayan bir yer. Genelde kimse olmadığı için ışık burada yaşayan
tek şey belki de. Sabitlik dramatikliğe dönüşüyor. Bu kadar içinde ve dışında
olmayı nasıl başarıyor, sırrı nedir bilmiyoruz. Bana da öğretsin deyip sığınamıyorum
da, korkuyorum çünkü biraz kendisinden. Bu kadar durgun olması bir olgunluk
ifadesi olsa gerek, bense kendimi küçük hissediyorum. Sadece uzaktan izliyorum
bu nedenle, çekinik bakışlarla yanındanz geçiyorum.”

Mekan: Mustafa Abi’nin çay ocağı
Metin: Berke Debensason
Maket: Efe Kağan Hızar
“saatin, akşamın yaklaştığını haber vermesiyle, bastıran
karanlığın altında, yavaş yavaş, teker teker ve yorgun argın binayı terk eden
sakinlerini uğurlayan yüksek ahşap kapı; sabahın ilk ışıklarında buyur ettiği o
adamın çıkmasını ve bir Taşkışla gününün daha resmi olarak sonunun gelmesini
beklemektedir. Senelerdir hafta içi her sabah, hatta bazen hafta sonu sabahları
bile aynı yönden yaklaşarak gelen o adam, kapıyı selamlamasının ardından hiç değişmez
rotasını takip ederek ait olduğu mekana ulaşır. Binanın düzleminden birkaç
basamak aşağıda kalan alçak kapısı, pencerelerinin önündeki bütün sertliğiyle
görüşü kesen taş bloklara doğru giderek alçalan tavanı ile insanın içinde sıkışmışlık
hissi uyandıran bu yerin, binanın özgün sakinlerinden olmadığı her halinden
belli olmaktadır. Bina üzerindeki köşesine oturmasına karşın, diğer yaşıt kardeş
mekanları gibi ona bir isim verilmemiştir. Bir sayı dizininin devamı olan bu
isimler kardeşler arasındaki farklı ortadan kaldırıyorken, o bunu kullanmamanın
keyfini sürer. Çünkü o, ismini her gün paylaştığı o adamdan almaktadır….sabahın
ilk saatlerini o adamla dertleşerek geçiren mekan, öğlene doğru giderek geçici
misafirlerini ağırlar. Aslında pek de misafirperver olduğu söylenemez, esas işi
çalışmaktır. Mekanın içi gün boyunca, öğlene doğru artan akşama doğru azalan,
insan sesleri, paket hışırtıları, para tıngırtıları, köpük sesleri ile dolup yoğunlaşır.
Akşama doğru içeride kalıcı tek bir ses kalır. İnsanda, daha o köşede o mekan
varolmadan evvel oradaymış, kimse yerinden oynatamamış ve mekan onu çevrelemiş
hissi uyandıran koyu lacivert metal dolap, adamla konuşan tek ses olur. Yanındaki
ve onun yanındaki ve onun yanındaki ve tüm yandaki odaların ışıkları sönmeye başladığında,
bu köşenin ışığı hala yanıyordur. O adam ve o yer kendilerini bir sonraki güne
hazırlarken, kasvet çökmüş okulun içinde yalnız dolaşanlara yalnız olmadıklarını
işaretleyen bir his uyandırır. Eğer ışığı sönmüşse oranın, terk edilebilir okul
artık bir sonraki güne kadar.”

Mekan: Zemin kat, deniz tarafı koridoru
Metin: Mehmet Emin Bayraktar
Maket: Filiz Akkaş
“oh, nihayet ders bitti. Bu andan itibaren, bugün akşama
kadar aylaklık yapmaya karar verdim. Hemen Gülşen abladan teçhizatı
tamamlamalıyım. Şimdi sıra bu işteki en dişli rakibim Sedat’ı aramakta. Oda
gelsin de, bütün koşullar sağlansın. –Alo Sedat neredesin? Çabuk gel,
malzemeleri aldım, kapmasınlar yerimizi. Tamam, geliyor, hemen kurulayım
yerime. Evet, bugün çok keyifli geçecek, eminim. İşte Sedat da uzaktan göründü.
Hızlı adımlarla geldi ve yerini aldı. Hemen başladık, tabii ortaya bir iddia
koymak gerekti. Neyine olsun? Tamam kolasına. Odaklandık işimize, geleni geçeni
görmüyoruz bile. Bazen insanlar durup bakıyor. Bazen durmak zorunda kalıyor,
bir kazaya kurban gitmemek için, o kadar sertleşmeye başlamış iş. Ara sıra
ayaklar yerden kesiliyor, çoğu zaman da yerlerde yuvarlanıyoruz. Terlememek
imkansız, zaten burası diğer yerlerden daha sıcak olur. Işığı da açsak fena
olmayacak biraz loş gibi. Müzik sesi de eksik olmaz burada, tam bir ambiyans
yani. Sonra galibiyete yaklaşıyorum. İş ciddiye binince daha da dikkatli olmaya
başlıyoruz. Seyirciler artıyor. Orta alandan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz. Burada
uğultu daha bir etkili. En küçük bağırış, yankılandıkça yankılanıyor hiç
susmamacasına. Olayı daha da kuvvetlendiriyor bu, atmosfer ağırlaşıyor. Son
anlar artık. Çok yoğunlaşmışız. Saat ikiye yaklaştığı için fazladan bir trafik
var burada. Yemekten çıkanlar da buradan geçiyor, sınıfa gidenler de. Ve son
vuruş! Top masanın köşesine değiyor. Ben kazanıyorum. Günün şampiyonu benim.
Kolayı içeyim de masa tenisinin tadı ağzımda kalsın.”

Mekan: Öğrenci yemekhanesine inen merdiven/koridor
Metin: Burak Aktan
Maket: Nesil Kalenderoğlu
“şen şakrak kahkahaların atıldığı sıcak bir ortamın içinden
geçerek, ileride bulunan dönemeçten sola kıvrıldım. Önümde sonsuza uzanan ve
karanlığın içinde kaybolan bir merdiven serisi vardı. Yüksek basamaklı geniş
bir merdiven…Taşkışla’ya hakim beyaz renk burada yerini griye bırakmaya başlamıştı.
Yavaş yavaş inmeye başladım merdivenleri. Arkamdaki pencereden vuran ışığın
yarattığı gölgem gitgide uzuyor, etrafımdaki her şey yanılsamalara yol açacak
nesneler haline geliyordu. Yüksek ve sonsuza uzanan merdivenlerin çoğunu
indikten sonra farklı kokular algılamaya başladım. Nem ile birleşen ve hafif sıcaklıkla
birlikte gelen kokuları algılamakta güçlük çekiyordum. Merdivenler bittiğinde
beni bekleyen karanlık köşeyi döndüğümde, sağ tarafımdan gelen kuvvetli bir ışık
gözümü aldı. Birbirine çarpan metal sesleri duyuyordum. Biraz daha ilerleyince
arkadaşlarımı gördüm ve yanlarına oturdum.”

Mekan: Orta avlu
Metin: Efe Kağan Hızar
Maket: Benek Çinçik
“Kalabalığın ortasında sessiz, lakin sesi olan, kendi sesi
olan [cik]…[şakırtı] Burada güldüm, bakıştım, rahatladım, üzüldüm…sertti, Beton
soğuktu. “hadi çıkalım-cı, merhaba-cı, yatalım-cı, şuraya geçelim-ci” denildi. Kümeler/gruplar
vardı, -ler, -lar, dı eklerimiz. Ve sıcakladım, Yattım, Kaşındım,
Lekelendim.”

Mekan: Zemin kat kırtasiye koridoru
Metin: Zeynep Babayiğit
Maket: Berke Debensason
“Etrafa dağılmış ıvır zıvırlarla kalabalık olduğu kadar,
bekleşen insanların varlığıyla çok boğucu bir yere dönüşecekken içeri giren ışık
sayesinde çoğu zaman sadece hareketli. Yürürken önüne bakmadan geçilen 2-3
dakika çarpışma sebebi olabiliyor. Çarptığın bazen insan bazen de koca bir
duvar parçası. Dört ana aksın biri ve iki yavru aksın biri burada kesişiyor. Işık
kendini esirgemezse, eğer, uçsuz bucaksız başı sonu olmayan bir zaman tüneline
dönüşen her daim kendini yenileyen bir yer. Aynı duran bileşenleri ışıkla
hareket ediyor, onun dışındaki her şey ise sürekli başka bir şeylere dönüşüyor,
hiçbir zaman yalnız kalmıyor.”