25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Mekanın Yazınsallığı ve Bir Taşkışla Deneyimi

    

Funda Uz Sönmez n Mimarlık öğrenciliğimin en şaşırtıcı karşılaşmalarından biri, kütüphanede başka bir kitap ararken bulduğum, Gürhan Tümer’in Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? isimli çalışmasıydı1. Sadece başlığı bile meraklı pek çok mimarlık öğrencisini heyecanlandırmaya yetmiştir diye düşünüyorum. Kitabın adının “Mimarlık ve Edebiyat” gibi, tarafları eşdeğer kılan, aralarındaki ilişki onaylanmış veya kanıksanmış bir başlık yerine, ısrarlı bir sorudan oluşması boşuna değildir. Yazar, geleneksel ilişkilere ek olarak yeni bir boyut, yeni bir atılım öngörmekte, konuyu keyfe keder bulanlara, “eşyanın tabiatının elverdiği ölçüde açık seçik ve somut bir biçimde” (vurgulama: G. Tümer2) bu ilişkinin önemi ve gerekliliğini kanıtlamaya çalışmaktadır.

 

Bugün diğer çalışma alanları gibi, mimarlığın ve kent bilimin farklı disiplinlerle olan etkileşimi ve ilişkisinin, yeni açılımlar, yeni çalışma ufukları yarattığı kabul edilmektedir. Bu kabulün temelinde kenti ve mimarlığı kavrayışımızdaki değişimlerin olduğu söylenebilir.

 

Bugünün kenti, onu farklı yollardan kateden, farklı yüksekliklerden ve farklı hızlarla algılayan ve farklı hikayelerle okuyan insanlar için, süreklilik, ardışıklık ve eşanlılığın klasik ilişkilerini dağıtarak, karşılaşmalar, melezlikler ve kolay tanımlanmamış eşanlılıklara imkan veren katmanlardan oluşmaktadır. Yer-mekanın belleğine bakıldığında, onun parçalanmış tarihi boyunca bir dizi yer değiştirme ve terk edilmelerle karşı karşıya kaldığını, bu devinime rağmen farklı kültürel, fiziksel, sosyal katmanları bir arada taşıdığını görürüz. Kentsel katmanları besleyen, ortaya çıkaran ya da gizleyen yaşamdır/insandır. Birbirinin üstünden beslenen bu katmanlı ve eklemlenmiş yapının bütününün bir yansıması olarak kent imgesi, farklı okuyucular için kentin ortak anlamına ilişkin bir veri olabilir.

 

Kentsel anlamların tartışılmasında, yüzyıllar boyunca aktarılarak kenti tanımlayan, biçimleyen izlerin varlığı ve bu izlerin fiziksel, tarihsel, kültürel karşılıkları kabul edilebilecek kentteki görüngüleri/kodları önemli gözükmektedir. Toplumun zihnindeki kent imgesinin oluşumunda dil önemli bir etmendir. Kentsel kodlar, kendi karakteristik metinlerini üreten yaşam alanlarının (fiziksel çevre, binalar, medya, haritalar vb) içinde kullanılan dil ile varlığını sürdürür. İnsanlık durumunu tanımlama becerisi anlamına gelen, dili anlama ve kullanma, toplumsal eylemleri birbirine bağlar, yargılarımızı, cevaplarımızı taşır. İnanışların, ilişkilerin, durum ve değerlerin ve mekanların yeniden üretimidir.

 

Tasarımcılar/mimarlar, mekanlaştırma eylemini daha çok görsellikle ortaya koysalar da, düşüncelerini paylaşmak için sözellikten de yararlanırlar. Ama kentsel imgeyi oluşturmada bu metinlerin fazla payı olduğu söylenemez. Çünkü mimarlık kendi dilsel siciline sahiptir; bu metinler, mimarlık terminolojisini kullanan ve kendi meslek grubu için anlam taşıyan metinlerdir. Öte yandan mimarların söyledikleri dışında, fiziksel çevre (binalar, mekanlar) için üretilmiş olan her türlü metin, onun varlığını güçlendirmede önemli rol oynamaktadır.

 

Kentin onu yeniden üreten dil ile ilişkisinde, toplumsal bilgi ve toplumsal hafıza, yaşamın kaynağı ve dayanağı olarak önem kazanır. Bu nedenle, toplumsal hafızanın önemli bir dışavurum biçimi olan edebiyat, yeniden üretilmiş kentsel gerçekliğe (tarihsel kırılmaların, mekansal anlam kaymalarının sahnesine) bakmak için araçsal olarak kullanılabilir.

 

Edebiyat metninin okur yazar ve diğer metinler arasındaki dönüşümü ve geçişleri, mimarın beslendiği gerçeklikten ve mekanın zamana ve kullanıcıya bağlı dönüşümünden farklı değildir. Mekanla ilgili tasarım yapan iki farklı tasarımcının, yazarın ve mimarın mekan kurgulama yöntemleri arasındaki ortaklıklar tartışılabilir3.

 

Edebiyatı –neredeyse– var eden, ete kemiğe büründüren kurmaca mekan ile mimari mekan kurgusu arasında; mekansallığın metinde veya mimari mekanda okur/kullanıcı düzleminde yeniden üretilmesi, farklı düzlemlerle kurduğu ilişkilerle algılanmasını sağlayan çokkatmanlılık, mekansallığını kuşatan zamanla birlikte ortak bir dil üretmesi yani çağın ruhunu taşıması, okuyucuyu/kullanıcıyı kodlar, referanslar ve çağrışımlarla başka mekansallıklara taşıması bir bakıma metinler/mekanlar arası yolculuk gibi ortaklıklar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Michael de Certau, dilimize çevrilmemiş olan The Practice of Everyday Life (Gündelik Yaşamın Pratikleri) isimli kitabında “hikaye kurucu mekansal pratikler”i ve mekan kurucu bir eylem olarak yürümeyi ele alır. Certeau’ya göre, kuramsal bir simulacrum’dan öteye gidemeyen “panoramik kent” görüntüsü, kentin gündelik yaşantısına kaçınılmaz olarak yabancılaşmıştır. Bu yaklaşıma karşıt öneri olarak sunulabilecek olan, yayanın sokak ölçeğindeki deneyimidir ki o sokak toplumsal/gündelik yaşamın dramatize edildiği bir sahne, bir jest ormanıdır. Yürümek kentsel deneyimin en temel biçimidir. Certeau’ya göre kentin sıradan deneyimcileri olan yürüyüşçüler, aylak adımları ve gövdeleri ile kentin tüm girinti ve çıkıntılarını, izlerini sürerler ve bilmeden kentin topoğrafik sistemini olumlarlar. Kentsel yaşamın kural tanımaz, ele avuca gelmez, dile dökülmez pratikleri kentsel mekanları işgal etmektedir. Bu pratiklerle kurulan bellek, kentin mekanlarını olumladığı, desteklediği sürece mekanlar varlıklarını sürdürebilmektedirler4.

 

Tuna Kiremitçi, “Seyyah” isimli şiirinde5, İstanbul’un mekansal pratikleri belleğine işlenmiş olanlara tanıdık gelecek bir rotayı anlatır.

 

“Şehrin öbür kıyısında oturuyorsun

Aramızdaki yol ne kısa, ne de uzun

Ama tam bize göre bir yol, değişken

 

(Seni bıraktım, evime dönüyorum Gece yarısını henüz geçiyor saat.) Karada, denizde, sonra tekrar karada, Tekerleklerin ve dalgaların Değişen konularında, Homurtusunda Üsküdar motorlarının,İhtiyar dolmuşların benzin kokusunda, (...)”  

 

Lefebvre’in ifadesiyle, toplum, kavramsal araçları yetersiz kılacak denli karmaşıklaşmıştır. Ancak gündelik hayatı ve bu hayatın aldığı çeşitli biçimleri merkezine alan bir tarihsel eleştiri, varlığını sürdüren ama halihazırda toplum içinde göze görünmeyen muhalefetleri, direnişleri ve başkaldırı olanaklarını açığa çıkarabilir6.

 

Edebiyat, konu edindiği gündelik hayat yoluyla mekanları ve kentleri tartışmaya açar. Toplumsal belleğe bir tür tanıklıkla sadece var olanı (veya kurmaca olanı) kaydetmez, neredeyse hiçbir politikanın yapamadığı kadar sert ve eleştirel bir duruş geliştirebilir. Aynı zamanda bu, satırların arasında ancak dikkatli gözlerce fark edilen, kelime kelime örerek, sessizlikle oluşturulmuş bir duruştur.

 

Bir yanıyla mimarinin parodisi olan Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları romanı, bulabildikleri her şeyden kendilerine barınak yapmak isteyenlerin o şeyleri nasıl da kendilerinin kıldıklarını, benzersiz mizah duygusuyla anlatır: kara, iç burkucu, acıtıcı olduğu halde gülümseten…7

 

Edebiyat, toplumsal hafıza ile mekanlar arasındaki ilişkileri güçlendiren bir metinsel repertuardır. Mekanların anlam katmanlarının arasına sızarak yeni kavrama pratikleri oluşturur. Toplumsal kırılmaların izlerini taşır. Batılılaşma gibi kamusallık dönüşümlerinin tartışıldığı sahneleri konu edinir. Göç, kentsel yarılmalar, yersizleşme, çeperdeki insan, yazın’ın hem öznesi hem nesnesi haline dönüşür. Bu roman ve öykülerin başlıca kişisi kenttir, binadır8.

 

Gündelik hayatın deşifre olmamış süreklilikleri ve “mekansal hikayeler”, onlardan öğrenebilmek ve dönüştürerek tasarlayabilmek için mimarı ya da romancıyı beklemektedir. Onu görebilmek için hayatın ta kendisine bakmak gerekir.

 

Yazdığı romanlar, denemeler ve film senaryosu ile “mimarlık ve edebiyat” çalışmalarının pek çoğunun merkezini oluşturan Orhan Pamuk, mimarlık eğitimini neden yarıda bıraktığına dair sorulara şu cevabı vermektedir: “Başına çöküp hayallerimi yansıtacağım kağıtları boş sandığım için. Oysa yirmi beş yıllık yazı hayatımdan sonra kağıtların hiç boş olmadığını anladım artık. Yazı masasına otururken gelenekle, kurallara ve tarihe hiç boyun eğmeyen insanlarla, rastlantısal ve düzensiz olanla ve karanlık, korkutucu ve kirli olanla, geçmiş hayalleriyle, resmi toplumun ve dilin unutmak istediği şeylerle korkuyla, korkuyu besleyen hayallerle birlikte oturduğumu çok iyi biliyorum. Bütün bu tuhaflıkları kağıdın üzerine geçirebilmem için yarısı tarihe, geçmişe, modern Cumhuriyetin ve Batılılaşmanın unutmak istediği şeylere bakan, bir yarısı da geleceğe ve hayallere dönük romanlar yazmam gerekti. Aynı şeyi mimarlıkla yapabileceğimi yirmi yaşında kavrayabilseydim mimar olmaya çalışırdım. Ama o zamanlar ben tarihin yükünden ve pisliğinden, hortlaklardan ve yarı karanlıktan kurtulmaya azimli bir modernist, daha her şeyin başında olduğuna inanan iyimser bir batılılaşmacıydım. Yaşadığım şehrin kural tanımaz insanları, tarihi ve karmaşık kültürü benim hayallerimin bir parçası gibi değil, onları gerçekleştirmeme birer engel gibi gözüküyorlardı bana. Sokaklarda bana istediğim binaları yaptıramayacaklarını hemen anladım. Kendimi eve kapayıp yazı yazmama mani olamazlardı ama.”9

 

Bugün mimarlığın edebiyatla olan ilişkisini romantik bir yaklaşım olarak değil, mimarlığı anlama ve üretme becerisini geliştiren bir araç olarak görmek gereklidir. Kanımca Gürhan Tümer’in sorusu hala tüm canlılığıyla yeni araştırmalar, deneyler ve deneyimlerle cevaplanmayı beklemektedir.

 

Soruyu şu biçimde genişletmek, bu yazının diğer tartışma eksenini oluşturmaktadır:

“Mimarlık eğitiminde edebiyattan neden ve nasıl yararlanmalı?”

 

Günümüz tasarım dünyasında yaşanan paradigma dönüşümü mimarlık eğitiminin yeniden düşünülmesini gerekli kılmaktadır. Mimarlık eğitimi için temel olan bilgi akışını sağlayacak, mimarlık dışındaki disiplinleri ilgilendiren, kavramlar, değerler ve tekniklerin tümü, mimari tasarım paradokslarını ve çözümlerini tanımlamak için kullanılabilir. Öğrenciler yaratıcı düşünceyi geliştirmek ve bilgi akışını dönüştürmek için; daha bütünsel bir bakış gerektiren mimari paradoksların değişken dengesinin farkında olmalıdır10.

 

Mimarlık eğitiminde edebiyatın araçsal olarak kullanımına en iyi örnek Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabıdır11. Kısa workshop çalışmaları veya mimari proje dersi kapsamında yapılan ön proje niteliğindeki 1-2 haftalık çalışmalarla, öğrencilerin kent ve mimarlığın içindeki yazınsallıkla kurulmuş potansiyeli keşfetmeleri hedeflenir. Çalışmanın amacı genellikle, öğrencilerin hayal gücünü harekete geçirerek Calvino’nun birbirinden farklı kentlerin hikayesini anlatıyor görünürken, aslında aynı kentin, farklı fragmanlarında mekansal bir rota kuran, güçlü şiirsel ve metaforik metninin nesnelleştirilmesidir.

 

Görünmez Kentler’in mimarlık eğitiminde kullanılması eski ve yaygın olduğu kadar tekil de kabul edilebilecek bir örnektir. Yazın/mekan ilişkisinin sınırlarının öğrencililerle birlikte yapılacak bir günlük yeni ve farklı bir çalışmayla tartışılması düşüncesini bu nedenle geliştirdiğimi belirtmeliyim. Davet edildiğim bir seçmeli ders kapsamında, konuya ilk başta mesafeli yaklaşan ve çalışmaya metazori katılan öğrencilerle biraz oyun, biraz da gizem içeren bir kurguyla yaptığımız bu alçakgönüllü çalışmanın, öğrencilerin zihninde en azından soru işaretleri yaratmış olmasını umuyorum12.

 

Ardışık iki hafta, üç saatlik iki oturum olarak kurgulanan çalışmada ilk haftaki ders, metinsellik ve mekansallığı farklı eksenlerle ele alındığı tarafımdan yapılan bir sunum ve öğrencilerle yapılan bir tartışma ile sonlandı. Öğrencilerden, ikinci hafta yapılacak derse gelirken, zamanlarının çoğunun geçtiği ve her noktasını çok iyi bildikleri Taşkışla’dan bir mekan seçerek, o mekanı sadece fiziksel özellikleriyle değil daha çok ses, ışık, koku gibi yumuşak bileşenleriyle betimleyen, mekanın yerini, adını söylemeyen, kısa bir metin yazmaları istendi.

 

İkinci derste öğrenciler tarafından yazılan bu metinler, her bir öğrencinin kendine ait olmayan bir metni seçmesi kaydıyla karıştırılarak, dağıtıldı. Öğrencilerin dersin ilk bir saatinde, okudukları metinde anlatılan mekanı tahmin etmeleri ve sadece mukavva ve gazete kağıdı kullanarak makete dönüştürmeleri istendi (bir öğrenci bilgisayarda 

üçboyutlu bir model tasarlamayı yeğledi). Çalışmanın sonunda metinler, maketi yapanlar tarafından okundu, diğer öğrencilerin bu mekanı tahmin etmeleri istendi.

Metnin sahibi, onu okuyarak, model ile temsilini deneyen öğrenci ve diğerleri bu farklı temsilleri ve mekansal gerçekliği birlikte tartıştı. Bazı mekanların yanlış tahmin edilmiş olmasının nedeni üzerine geliştirilen ortak tanı, herkesin farklı duygular ve algılarla belleğine işlenen, Taşkışla’nın birbirine benzeyen ama tıpatıp aynısı olmayan mekanlarıydı13.

 

Bu yazınsal mekan deneyimine kendim de katılmadan edemedim, okuduklarımdan sonra Taşkışla’da çektiklerimi bu yazıya ekledim. Ama insan, belleğine yazınla kazınan mekanların kokusu, sesi ya da devingenliğini fotoğraflara yansıtmakta çok yetkin olamıyor sanırım. n Araş.Gör. Funda Uz Sönmez,

İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü.

 

Notlar:

1 Gürhan Tümer, Mimarlıkta Edebiyattan Neden ve Nasıl Yararlanmalı? (Aragon’un “Paris Köylüsü” üzerine bir örnekleme), Matbaa Kavram, İzmir, 1981.

2 G. Tümer, a.g.e., s. 74.

3 Ayşegül Uğurlu, Orhan Pamuk Romanında Atmosfer, İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2003.

4 Ömür Harmanşah, Mekansal Hikayeler, Mimarlık, sayı 274,1998, s. 23.

5 Tuna Kiremitçi, Akademi, YKY, İstanbul, 1998, s. 21.

6 Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, İstanbul 1998.

7 Latife Tekin, Berci Kristin Çöp Masalları, Everest, İstanbul, 2003. (Alıntı, kitap arka kapağından yapılmıştır.)

8 Hızla akla gelen örnekler olarak; Kadıköy’ün Romanı, Safiye Erol; Tatarcık, Halide Edip Adıvar; Gramofon Hala Çalıyor, Selim İleri; Havada Bulut Sait Faik; Gurbet Kuşları, Orhan Kemal; Ağır Roman, Metin Kaçan; Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan… gibi.

9 Orhan Pamuk, Öteki Renkler, İletişim, İstanbul, 1999.

10 Fatma Erkök, Çiğdem Demirel Eren, Funda Uz Sönmez, Semra Aydınlı, “A paradigm shift in the first year design education”, A-Z ITU Journal of the Faculty of Architecture, ed. Belkıs Uluoğlu & Türkan Ulusu Uraz, İstanbul, 2005-1/2,  v. 2,  n. 1/2, s.  62.

11 Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev. Işıl Saatçıoğlu, YKY, İstanbul, 2002.

12 Bu çalışma, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Prof.Dr. Semra Aydınlı ve Öğr.Gör.Dr. Çiğdem Eren yürütücülüğünde “Mimarlıkta Düşünsel Boyut” dersi kapsamında 30 Kasım 2006 tarihinde,

8 öğrencinin katılımıyla yapılmıştır. Ders yürütücülerine bana bu deneyimi kurgulamama olanak tanıdıkları ve derslerine davet ettikleri için teşekkür ederim.

13 Öğrencilerin metinlerine ve maketlerine çalışma sırasında müdahale edilmemiş ve bu yazı kapsamında da değiştirilmemiştir. Maket fotoğrafları ve Taşkışla fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir.

 

 

Mekan: Süreli Yayınlar Kütüphanesi

Metin: Nesil Kalenderoğlu

Maket: Burak Aktan

 

“sabah saatlerinden akşam üstüne kadar tek tük ayak sesi, masa gıcırtısı kağıt hışırtısı duyulan bir mekan burası…Yaz-kış girer girmez yüzümüze bir sıcak hava dalgası vuruyor bu nedenle burada hep yaz var diyebiliriz. Taşkışla içinde çoğu zaman stüdyolarda hissetmediğiniz bitmek bilmeyen yükseklik duvarları dolduran renklerle daha baskın… Ağaç kokusu olabilecek her ölçeği ve dönüşümü ile mekanı doldurmakta… tüm renklerine rağmen ölümcül sessizliği kıran hışırtılar ve sadece ayak sesleri… Olabildiğine aydınlık, zaten karanlıkken göremiyoruz…Bazen zorunluluk bazen de keyif için burada olsak da her ikisinde de zaman çabuk geçiyor ve bitti…Saat?!..”

 

 

 

Mekan: İkinci kat, kantinin üstü

Metin: Filiz Akkaş

Maket: Mehmet Emin Bayraktar

 

“Üstünde gezinen her adımı duvarlarında yankılandıran derin koridora arkanı dönüp, sırtını seni gizlemeye yetecek bir arkalığa verirsin. Önünde aşağıdan gelen kahkahaları sana taşıyan derin bir yarık uzanır. Tüm sesleri içine çeken, kendi derinliğinde onları boğuklaştıran bu yarığın az ötesinde beyaz bir duvar yükselir. Orada sana nerede olduğunu anlatan ve seni herhangi bir yerde olabilme duygusuna iten beyaz duvarı seyrederek oturursun. Hala Taşkışla’dasındır, hala arkanda yankılanan ayak sesleriyle iç içesindir. Aşağıdan gelen seslere bir sohbet mesafesinde yakınsındır. Ama kimse seni görmez. Sen sadece taşkışla’yı duyar, boş beyaz bir duvarı seyredersin. Bazen yarıktan seslerle birlikte insanlar da gelir, bazen de insanlar yarıktan sese gider. Sen sadece dinlersin. Büyük kalabalığın ortasındaki yalnızlıktasındır. Başını arkana çevirsen mutlaka tanıdık bir ayak sesini görürsün. İstesen derin yarıktan geçip sesini diğer seslerin arasına katabilirsin. Ama bazen orada durup kalabalığın ortasındaki yalnızlıkta kendini dinlersin. Taşkışla’nın sesleri arasında kendi sesini duyabilirsin. Sonra beyaz duvara arkanı döner, kalabalığın içine karışırsın, ayak seslerini koridorda çınlatarak yarığa doğru ilerlersin.”

 

 

Mekan: Güzel Sanatlar koridoru

Metin: Benek Çinçik

Maket: Zeynep Babayiğit

 

“Zamandan ve mekandan kopukluk; bu mekanı na-mekan diye tanımlamaya itiyor insanı. Alışılageldik hiçbir görüntüyle karşılayamayacağınız somut-soyut ilişkisini zorlayan bir yer. Genelde kimse olmadığı için ışık burada yaşayan tek şey belki de. Sabitlik dramatikliğe dönüşüyor. Bu kadar içinde ve dışında olmayı nasıl başarıyor, sırrı nedir bilmiyoruz.  Bana da öğretsin deyip sığınamıyorum da, korkuyorum çünkü biraz kendisinden. Bu kadar durgun olması bir olgunluk ifadesi olsa gerek, bense kendimi küçük hissediyorum. Sadece uzaktan izliyorum bu nedenle, çekinik bakışlarla yanındanz geçiyorum.”

 

 

Mekan: Mustafa Abi’nin çay ocağı

Metin: Berke Debensason

Maket: Efe Kağan Hızar

 

“saatin, akşamın yaklaştığını haber vermesiyle, bastıran karanlığın altında, yavaş yavaş, teker teker ve yorgun argın binayı terk eden sakinlerini uğurlayan yüksek ahşap kapı; sabahın ilk ışıklarında buyur ettiği o adamın çıkmasını ve bir Taşkışla gününün daha resmi olarak sonunun gelmesini beklemektedir. Senelerdir hafta içi her sabah, hatta bazen hafta sonu sabahları bile aynı yönden yaklaşarak gelen o adam, kapıyı selamlamasının ardından hiç değişmez rotasını takip ederek ait olduğu mekana ulaşır. Binanın düzleminden birkaç basamak aşağıda kalan alçak kapısı, pencerelerinin önündeki bütün sertliğiyle görüşü kesen taş bloklara doğru giderek alçalan tavanı ile insanın içinde sıkışmışlık hissi uyandıran bu yerin, binanın özgün sakinlerinden olmadığı her halinden belli olmaktadır. Bina üzerindeki köşesine oturmasına karşın, diğer yaşıt kardeş mekanları gibi ona bir isim verilmemiştir. Bir sayı dizininin devamı olan bu isimler kardeşler arasındaki farklı ortadan kaldırıyorken, o bunu kullanmamanın keyfini sürer. Çünkü o, ismini her gün paylaştığı o adamdan almaktadır….sabahın ilk saatlerini o adamla dertleşerek geçiren mekan, öğlene doğru giderek geçici misafirlerini ağırlar. Aslında pek de misafirperver olduğu söylenemez, esas işi çalışmaktır. Mekanın içi gün boyunca, öğlene doğru artan akşama doğru azalan, insan sesleri, paket hışırtıları, para tıngırtıları, köpük sesleri ile dolup yoğunlaşır. Akşama doğru içeride kalıcı tek bir ses kalır. İnsanda, daha o köşede o mekan varolmadan evvel oradaymış, kimse yerinden oynatamamış ve mekan onu çevrelemiş hissi uyandıran koyu lacivert metal dolap, adamla konuşan tek ses olur. Yanındaki ve onun yanındaki ve onun yanındaki ve tüm yandaki odaların ışıkları sönmeye başladığında, bu köşenin ışığı hala yanıyordur. O adam ve o yer kendilerini bir sonraki güne hazırlarken, kasvet çökmüş okulun içinde yalnız dolaşanlara yalnız olmadıklarını işaretleyen bir his uyandırır. Eğer ışığı sönmüşse oranın, terk edilebilir okul artık bir sonraki güne kadar.”

 

 

Mekan: Zemin kat, deniz tarafı koridoru

Metin: Mehmet Emin Bayraktar

Maket: Filiz Akkaş

 

“oh, nihayet ders bitti. Bu andan itibaren, bugün akşama kadar aylaklık yapmaya karar verdim. Hemen Gülşen abladan teçhizatı tamamlamalıyım. Şimdi sıra bu işteki en dişli rakibim Sedat’ı aramakta. Oda gelsin de, bütün koşullar sağlansın. –Alo Sedat neredesin? Çabuk gel, malzemeleri aldım, kapmasınlar yerimizi. Tamam, geliyor, hemen kurulayım yerime. Evet, bugün çok keyifli geçecek, eminim. İşte Sedat da uzaktan göründü. Hızlı adımlarla geldi ve yerini aldı. Hemen başladık, tabii ortaya bir iddia koymak gerekti. Neyine olsun? Tamam kolasına. Odaklandık işimize, geleni geçeni görmüyoruz bile. Bazen insanlar durup bakıyor. Bazen durmak zorunda kalıyor, bir kazaya kurban gitmemek için, o kadar sertleşmeye başlamış iş. Ara sıra ayaklar yerden kesiliyor, çoğu zaman da yerlerde yuvarlanıyoruz. Terlememek imkansız, zaten burası diğer yerlerden daha sıcak olur. Işığı da açsak fena olmayacak biraz loş gibi. Müzik sesi de eksik olmaz burada, tam bir ambiyans yani. Sonra galibiyete yaklaşıyorum. İş ciddiye binince daha da dikkatli olmaya başlıyoruz. Seyirciler artıyor. Orta alandan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz. Burada uğultu daha bir etkili. En küçük bağırış, yankılandıkça yankılanıyor hiç susmamacasına. Olayı daha da kuvvetlendiriyor bu, atmosfer ağırlaşıyor. Son anlar artık. Çok yoğunlaşmışız. Saat ikiye yaklaştığı için fazladan bir trafik var burada. Yemekten çıkanlar da buradan geçiyor, sınıfa gidenler de. Ve son vuruş! Top masanın köşesine değiyor. Ben kazanıyorum. Günün şampiyonu benim. Kolayı içeyim de masa tenisinin tadı ağzımda kalsın.”

 

 

Mekan: Öğrenci yemekhanesine inen merdiven/koridor

Metin: Burak Aktan

Maket: Nesil Kalenderoğlu

 

“şen şakrak kahkahaların atıldığı sıcak bir ortamın içinden geçerek, ileride bulunan dönemeçten sola kıvrıldım. Önümde sonsuza uzanan ve karanlığın içinde kaybolan bir merdiven serisi vardı. Yüksek basamaklı geniş bir merdiven…Taşkışla’ya hakim beyaz renk burada yerini griye bırakmaya başlamıştı. Yavaş yavaş inmeye başladım merdivenleri. Arkamdaki pencereden vuran ışığın yarattığı gölgem gitgide uzuyor, etrafımdaki her şey yanılsamalara yol açacak nesneler haline geliyordu. Yüksek ve sonsuza uzanan merdivenlerin çoğunu indikten sonra farklı kokular algılamaya başladım. Nem ile birleşen ve hafif sıcaklıkla birlikte gelen kokuları algılamakta güçlük çekiyordum. Merdivenler bittiğinde beni bekleyen karanlık köşeyi döndüğümde, sağ tarafımdan gelen kuvvetli bir ışık gözümü aldı. Birbirine çarpan metal sesleri duyuyordum. Biraz daha ilerleyince arkadaşlarımı gördüm ve yanlarına oturdum.”

 

 

Mekan: Orta avlu

Metin: Efe Kağan Hızar

Maket: Benek Çinçik

 

“Kalabalığın ortasında sessiz, lakin sesi olan, kendi sesi olan [cik]…[şakırtı] Burada güldüm, bakıştım, rahatladım, üzüldüm…sertti, Beton soğuktu. “hadi çıkalım-cı, merhaba-cı, yatalım-cı, şuraya geçelim-ci” denildi. Kümeler/gruplar vardı, -ler, -lar, dı eklerimiz. Ve sıcakladım, Yattım, Kaşındım,

Lekelendim.”

 

 

Mekan: Zemin kat kırtasiye koridoru

Metin: Zeynep Babayiğit

Maket: Berke Debensason

 

“Etrafa dağılmış ıvır zıvırlarla kalabalık olduğu kadar, bekleşen insanların varlığıyla çok boğucu bir yere dönüşecekken içeri giren ışık sayesinde çoğu zaman sadece hareketli. Yürürken önüne bakmadan geçilen 2-3 dakika çarpışma sebebi olabiliyor. Çarptığın bazen insan bazen de koca bir duvar parçası. Dört ana aksın biri ve iki yavru aksın biri burada kesişiyor. Işık kendini esirgemezse, eğer, uçsuz bucaksız başı sonu olmayan bir zaman tüneline dönüşen her daim kendini yenileyen bir yer. Aynı duran bileşenleri ışıkla hareket ediyor, onun dışındaki her şey ise sürekli başka bir şeylere dönüşüyor, hiçbir zaman yalnız kalmıyor.”

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


67214 - unknown - 38.107.179.237