Mimar
Sinan Biz’i Anlatıyor

Bülent Tanju
“Maybe speech and communication have been corrupted.
They’re thoroughly permeated by money
– and not by accident but by their very nature.
We’ve got to hijack speech.
Creating has always been
something different from communicating.
The key thing may be to create vacuoles of noncommunication,
circuit breakers, so we can elude control.”1
1.
1954-1956 yılları arasında –başlangıçta birbirleri ile pek
de ilişkili gözükmeyen bir dizi güncel durum üzerine– yazdığı denemeleri 1957
yılında Mitolojiler başlığı ile yayımlanan Roland Barthes, kitaba yazdığı
girişte sözkonusu metinleri yazmasına yol açan ve kendisinin katlanılmaz
bulduğu şeyin tarihsel olanın doğallaştırılması olduğunu ifade eder.2 Tarihsel
olan, kabaca, zaman, mekan ve toplumsal konum ilişkisi içinde tanımlanır; her
özne belirli bir perspektif içine doğar (bu anlamda Lyotard’ın yazdığı gibi geç
kalmıştır, çünkü devasa bir kültürel imalat orada durmaktadır), ama öte yandan
kendi tikel tarihi içinde kendi bireysel farklılığını kurmak zorunda kalır
(yine Lyotard’ın yazdığına dönülecek olursa, erkendir, çünkü imalat
sonuçlanmamıştır). Bu anlamda kültür, farklılığın şimdi ve burada imal
edilmesidir. Barthes’ın mitik olarak adlandırdığı görme ve konuşma biçimi ise,
kültürel olanın yani imalatın doğal olarak sunulması, başka bir ifadeyle,
farklılığın bütünselleştirilmesi ve doğal biz yanılsamasının üretimidir.
Eğer geleneksel mit, herhangi bir aşkın kutsallık imgesinin
temsil edilebilirliği ile var olabildiyse, modern mitik söylem de, kültürel
olanın doğalmış gibi sunulabildiği kolektif bir temsiliyet dolayımı/yanılsaması
ile ortaya çıkar. Olumsal-tarihsel-kültürel olan, mitik anlatılar dolayımı ile
doğala, sağduyuya ve (doğru, dolayısıyla tek) akla uygun olana, normale, olması
gerekene, kısacası, kökenin dünyevi biçimi olan doxa’ya dönüşür. Uzun, sabit,
sürekli anlatılar olan mitlerin tersine, mitik olan kesintili/parçalı
söylemlerin oluşturduğu corpus’tur; mit kaybolurken mitik olanı ardında
bırakmıştır.
Kuşkusuz, mitik söylem de tarihseldir; nesnelerin doğasından
kaynaklandığına inanılması tam da erişmek istediği amacıdır; daha doğrusu
çokluğu buna ikna ederek biz’i üretir. Öte yandan sözkonusu tarihsellik, o
perspektif içine doğan öznelerin her türlü söylemi ve pratiği nasıl da bu
konumu krize sokmamak üzere, farklılığı imha etmek üzere kullandıklarına işaret
eder. Bir anlamda, böyle bir tarihsel formasyon kendisini sadece geç kalmış
olarak tanımlar; kendisini hiçbir geleceğin, hiçbir henüz olmakta olan çokluğun
(insanların, değerlerin, başka ve farklı perspektiflerin) erken geleni, şimdi
ve burada ortaya çıkanı olarak tanımlayamaz. Mitik söylemin işlevi gelme
potansiyeli olanı saklamak değildir, daha çok onu zaten geçmişten beri doğal
olarak burada olan biçiminde konumlandırmaktır. Bu nedenle mitik söylem
eşsözsel (totolojik) bir üstdil hayalidir. Kültürel imalatın farklılık üretimi
ifadeler ile anlamlar arasındaki karmaşık, müphem ve olumsal ilişkiselliğin
sonucudur. İmalat ifade ile anlamın eşzamanlı kıvrımları ile
farklılaşır/çoğalır, daha doğrusu anlam ile ifadenin ağsal ilişkisinin
yoğunlaşması, seyrelmesi kültürel imalatın ta kendisidir. Oysa, mitik söylem
ifadeyi boşaltarak çoğaltır ve bu ifade yığınını sınırlı, görece sabitlenerek
indirgenmiş anlama zorunlu olarak bağlar. Elastik ağsal yapıyı plastik
hiyerarşiye çevirir; ifadeler yığını doxa’yı temsil etmeye soyunurlar.
Genellikle yapısalcı olarak tanımlanan Barthes, denemelerde
doxa’nın eleştirisi ve giderek tümel imhası için tarihsel perspektiflerin çoğulluğundan
bağımsız nesnel bir zemin olarak göstergebilimi işaret eder gibi görünür.
Denemelerin ortak sonucu, mitik ögenin kurucusunun emperyalist Fransız
burjuvazisi olduğudur ve göstergebilimsel eleştiri mitik söylemin
doğallaştırdığını yeniden tarihselleştirir; sınıfsal, cinsel, etnik, ırksal,
dinsel, emperyal, kuşaksal vb. olan açığa çıkar. Yine de, 1950’lerden gelen bu
metinler, yapısalcı perspektifin sınırlarının çok ötesine gider, bir anlamda
tam da mitik söylemler bloğunu krize sokacak bir perspektifin erken gelenidir
Barthes’ın kitabı. Öncelikle göstergebilime verir gibi gözüktüğü ayrıcalığı
hemen geri alır; her söylemin mitikleşme ve doxa’ya dönüşme potansiyeli her
zaman vardır. Her söz eşsöze dönüşebilir, daha doğrusu kültürel imalatın
dışında/üstünde bir perspektif arayışının kendisi eşsöz üretimi ile sonuçlanır;
bir dizi metnin oluşturduğu söylemsel bir alan olarak göstergebilim de bundan
muaf değildir. Kaldı ki mit benzeri bir büyük sürekli anlatı olmak yerine,
parçalı ve kesintili olan mitik söylemin bütünsel egemen bir öznesi de yoktur.
Modern mitik söylem, bütün bir tarihsel formasyonun kendisini ifade biçimidir.
Kuşkusuz, Barthes’ın didiklediği mitik söylem hiyerarşik bir iktidara yol açar.
Ama bu hiyerarşik iktidarın bir merkez etrafında ortaya çıktığını (Barthes’ın
Fransız burjuvazisine karşı geliştirdiği güçlü antipatiye karşın) ifade etmenin
olanaksızlığı kitaptaki denemeler içinde pek çok kez ortaya çıkar. Giderek
Fransız, burjuva ve emperyal kavramlarının, tam da mitik söylemin parçalı işleyişine
uygun bir biçimde, birbirlerine gevşek/kesintili olarak bağlandıklarını,
dolayısıyla farklı birleşimler içine girerek yaklaşık olarak aynı sınırlı
hiyerarşik iktidar yapısını (anlamı, doxa’yı) zorunlu olarak temsil eden
ifadeleri çoğalttıklarını söylemek mümkün. Dolayısıyla, sözgelimi sınıfsal
farklılıkları doğallaştırarak sabitleyen burjuva mitik anlatısı ile buna
direnen proleter anlatılar arasındaki mücadele bir tür Fransız kimliği anlatısı
ile ertelenir.
Ya da toplumsal hiyerarşinin en altından en tepesine tüm
aktörler, mitikleştirilen Fransız emperyal tarihi tarafından
bütünselleştirilirler. Mitik söylem, algıyı farklılıkların yeniden düzenlenmesi
ve niteliksel olarak yeni farklılık taleplerinin (dolayısıyla farklılıkların
tarihselliğinin) ortaya çıktığı yerden başka yere kaydırarak işler; geleneksel
mitin tersine, kültürel ifadelerin çoğaltılması/çeşitlenmesi/yenilenmesi
yanılsaması ile sürekli aynı anlam, doxa mitik olan tarafından doğallaştırılır.
Doğal olanın ise politikası olmaz, o ne olmak zorundaysa o olur. Bu nedenle
mitik söylem, depolitize olmuş görme ve konuşma biçimidir; kültürel imalat
müzakereye kapanır. Mitik olan, toplumsaldan çalınmış ve aslına uygun olarak
restore edilmiş anlatıdır. Ne var ki restore edilen artık çalınmış olandan
başka bir şeydir.
Zaten olması gerektiği varsayılan aslına göre restore
edilmiş olanı çözümleyerek asıl yanılsamasını demistifiye etmek, asıl olduğu
varsayılanın da kültürel imalat olduğunu göstermek önemli bir şeydir kuşkusuz.
Ama bu, tüm arzusunu mitik olana yatırmış toplumsal formasyonu yeni mitik
temsiliyet biçimleri üretmekten alıkoymaz. Barthes’a göre kültürel imalatı
sürekli müzakereye açık tutmanın yolu doğrudan temsiliyet mantığını
parçalamaktan geçer: Her türlü kültürel imalatı artık bir daha tarih-üstü,
aşkın, doğal bir özü temsil edemez hale getirmek. Ancak hiçbir şeyi temsil
edemez hale geldiğinde, temsiliyet mantığı krize sokulduğunda kültürel imalatın
tüm mecraları alışkanlıklar, ezberler, zorunluk bağları, stereotipler ile
örülen/dokunan türdeş biz’in aynılık dilinden (sociolect) kurtulabilir. Bundan
sonradır ki kültürel imalatın çalınmış dili gasp edilerek geri alınabilir.
Tüm modern mitik söylemler gibi Sinan mitini oluşturan
parçalı ve kesintili anlatılar corpus’unun da son derece dar ve katı bir
doxa’sı vardır ve bu doxa Sinan değildir. Giderek, kimi istisnalar dışında, bu
corpus içinde Sinan hiç görünmez. Görünmesi de olanaksızdır çünkü bu corpus
kolektif bir topluluk dili içinde sürekli ortaya çıkan bir biz inşa eder: Ebedi
bir şimdide, doğallıkla ve sürekli olarak hep var olan bir biz. Bu kesintili
corpus’un özneleri farklıdır; ama hepsini içeren topluluk dili, Sinan üzerinden
üretilen anlatılar aracılığı ile bu farklılıkları örten tek bir doxa
yanılsamasını temsil eder: Mimarlar, mimar olmayanlar, akademisyenler,
öğrenciler, bürokratlar, gazeteciler, solcular, sağcılar, İslamcılar, laikler,
muhafazakarlar, ilericiler, kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar; kendisini
farklı bir konumda bulan herkes kendi tikel tarihi içinde bu farkı silmeye
çalışarak kendisini biz’e kaydeder. Farklı konumlardan bu kadar aynı
algılanan/kavranan bir Sinan imgesi ancak biz’i imal eden eşsözsel bir
corpus’un marifeti olabilir.
Temsiliyet mantığını krize itmenin potansiyel yollarından
biri olarak, anlamları daraltılarak/sabitlenerek çoğalan mitik ifadelerin
çapraz-yeniden-yazımını önerir Barthes. Bu yolun sinik bir yol olduğunun da
altını çizer; kuşkusuz bel altından, faullü yumruk atmaktır bu. Ama zaten belli
bir topluluk dilinin temsiliyet mantığının kekeletilmesinden, dilin gasp
edilmesinden söz ediliyor burada; kekelemeden, dili kaybetmeden de yeni ve açık
bir dil bulmak mümkün değil. Ancak mitik olmayan yeni bir dil, imalatın ve
müzakerenin önünü tarihyazımında, mimarlıkta ve tüm diğer aktüel pratiklerde
açarak türdeş biz hayalini imha edebilir.
Aşağıdaki metin Sinan mitini oluşturan parçalı ve kesintili
corpus içinden rastlantısal seçilen parçaların çapraz-yeniden-yazımı.
Çapraz-yeniden-yazım ile kasdedilen, corpus’un içinden çeşitli parçaların
kopyala-kes-yapıştır yöntemi ile ama ortak bir dilbilgisi içinde biraraya
getirilmeleri. Dolayısıyla, hiçbiri bu metnin yazarı tarafından yazılmadı,
sadece onun tarafından biraraya getirildiler. Rastlantının ise şöyle bir
mantığı var: Türkiye’nin mimarlık yayını Arkitera web sitesinin arama motoru
aracılığıyla Sinan ismi tarandığında, aramanın yapıldığı gün büyük bir kısmı
söz konusu corpus ile ilişkili 10.300 sonuca ulaşıldı. Aşağıdaki
çapraz-yeniden-yazım, ilk 100 sonucun içinde yer alan corpus’un parçası 91 metinden
elde edildi. Metinlerin yazarları, yukarıda sıralanan kimlikler çoğulluğuna
sahip ve dolayısıyla metinler de gazete haberinden forum girdisine dek uzanan
bir çeşitlenmeyi örnekliyorlar. Çapraz-yeniden-yazım ise, kuşkusuz, Sinan’ı
değil biz’i anlatıyor.

2.
Mimar Sinan’ın;
İlk esin kaynağı, doğayla uyumlu eşsiz mimarisiyle ve akıllara sığmayan
ustalıktaki yeraltı mekanlarıyla o “etkileyici” Ağırnas’tır. Ağırnas’ta her
sabah uyandığında, çocukluğuna ve gençliğine rağmen, üreteceği ve yararlı
olacağı işlerini düşleyerek güne başlıyordu. Yaşamı boyunca da bunu terk
etmedi. Bu nedenle, mimarlık eğitimine “Ağırnas”tan başlanmalıdır.
Sinan;
Osmanlı tarihinin en ünlü, en büyük sanatçısı, en önemli
yaratıcısıdır. Ulusal tarihimizin fiziksel imgesini oluşturmuştur. Kendinden
sonra gelen mimarların yüzyıllarca gerçekleştiremedikleri yapı düzenlerini
kendi yaşamında gerçekleştiren efsanevi bir tasarım ustasıdır. Çağının en ileri
inşaat teknikleri ve yöntemlerini kullanmıştır. Bu anlamda, zamanının moderni, günümüzün
ise artık klasik anlamda ölümsüzlüğe ulaşmış bir sanatçısıdır. Mimari boyutta
geldiği noktaya ulaşabilmenin zor olduğu büyük bir dahi ve bizim gururumuzdur.
Yaptığı anıtsal eserlerle Osmanlı’nın güç ve kudretinin sembolü olmasına
karşın, büyük mimarlık sanatının bu emekçisi, Süleymaniye Camii’nin gölgesinde
yine kendisi tarafından yapılan mütevazı türbesinde yatmaktadır. Ne mutlu ona
ki, yalnız değildi, arkasında bir uygarlık ve bir devlet vardı. Onun için Türk
mimarlığı 16. yüzyıla damgasını vurdu.
Ama ne yazık ki bugün;
Türkiye’nin kültür ve sanat tablosunda mimarlık artık
görülmeyen bir sanattır. Bu ülkenin en yalnız sanatçıları mimarlardır. Onun
için devletimizin bu büyük sanatın üzerinde durması, Mimar Sinan’dan sonra
yapılanlara bakması lazımdır.
Bu nedenle;
Mimar Sinan gibi ölümsüz eserler yapmak isteyenlere “Sinan”
yetkisi verilmelidir. Bugün onun eserleri hala örnek olarak gösterilmektedir.
Sinan’dan sonra örnek bir eser olmamasının nedeni ise mimarlığın önüne rantın
geçmesidir. Yarım asır önce çözümlenen (metinde böyle, y.n.) mimarlık ve mimari
doku bugün korunamadığı gibi, mimarların “Sinan” harikası eserler ortaya
çıkarmak için ellerinde yetkileri bile yoktur.
Oysa Mimar Sinan mevcut eserleri ortaya çıkarırken devletin
tüm imkanlarını ve yetkilerini kullanmıştır. O dönemde usta-çırak ilişkisi
vardı, bugün ise mimarların kendilerini gösterecekleri ne bir destek ne de o
imkan var. Yetkileri ise hiç yok. Kentin mimari dokusu ve kentleşmede hiç söz
sahibi değiller. Bugün prestiş eserler (metinde böyle, y.n.) bu nedenle ortaya
çıkmıyor. Yöneticiler, mimarları mimari projelerde söz sahibi etmediği gibi,
ben bilirim edası içinde hareket ediyorlar. Burada bunu bir bilen var düşüncesi
hakim değil. Kanuni’nin Süleymaniye Camisi’nin açılışını Sinan’a lütfederek bir
cihan padişahının mimarına bu kadar değer vermesinin sonucu olarak Sinan
ekolünün bugün hala devam etmesi gerekirdi.
Ve yine bu nedenlerle;
Mimarların en çok birlikte çalışmak istedikleri Tadao Ando
ile iki isimden biri olan ve bugünkü mimariye beş asır önce ulaşan Mimar
Sinan’a mimarlar, yine mimar olan belediye başkanı Topbaş’ı şikayet ettiler.
Çünkü Topbaş, yabancı mimarların projelerini savunurken, bizleri rencide edici
açıklamalarda bulundu. Sinan bu toprakların yetiştirdiği en önemli mimarlardandır;
dolayısıyla, yabancı mimarlara hazırlatılan projeleri gerçekleştirebilecek çok
sayıda mimarımız var.
Halbuki;
Sinan’ın yeri olağanüstüdür. Sanıyorum mesleğini bilen bir
mimara mimarlık tarihi içerisinde 10 adam sayın derseniz, o isimler arasında
Mimar Sinan’ı mutlaka sıralayacaktır. Nitekim başkanın davet ettiği mimarlardan
dünyaca ünlü Bağdat doğumlu İngiliz vatandaşı Zaha Hadid de İstanbul’un yeni
bir Sinan’a ihtiyacı olduğunu söyledi. Hadid gibi UIA toplantısına katılan bir
başka yabancı mimar da “Bu şehri Mimar Sinan’ın torunları inşa etmiş olamaz”
dedi.
Bu arada;
İstanbul-Taksim-Yenikapı arasında yapımı süren İstanbul
Metrosu’nun, Unkapanı geçişini sağlayacak köprü projesini yapmak üzere teklif
götürülen ve “devrin Mimar Sinan’ı” olarak tanımlanan dünyaca ünlü İspanyol
asıllı mimar Santiago Calatrava bölgede incelemelerde bulundu. “Yapacağım
köprünün, 21. yüzyılın izlerini taşıması ve göstermesi önemli” şeklinde konuşan
Calatrava da, Mimar Sinan’la özdeşleştirilmesinin kendisine yapılan en büyük
komplimanlardan biri olduğunu ifade etti.
Sinan yapıları ile;
Hep kendini aşmaya çalıştı. İlk eserine Şehzade Camii ile
başlayan Mimar Sinan, 73’ü cami, 49’u mescit, 50’si medrese, 7’si kitaplık,
17’si imaret, 6’sı hastane, 7’si su kemeri, 7’si köprü, 18’i kervansaray, 5’i
buğday deposu, 31’i hamam, 18’i türbe olmak üzere 315 eser vücuda getirdi.
Eserlerinde, durmadan kendini aşma, daha iyiye, daha güzele varma çabası vardı.
Eserlerden en görkemlisi olan Edirne’deki Selimiye Camii için bile “işte en
iyisi” demedi, en iyiye, en güzele ulaşmak için hep çalıştı. Eserlerinde hiçbir
planı ikinci defa kullanmadı, yeni olan her ne varsa onu tatbik etme yoluna
gitti.
Bir insan ömrüne sığamayacak kadar çok olan bu yapılar;
Teknik, işlev ve estetik bakımdan tüm zamanların en görkemli
ve zarif eserleri olarak değerlerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar
ulaştılar. Tarihimizin uzun yüzyıllarını çevremizde somutlaştıran bu varlıklar,
tasarımlarının süzülmüşlüğü ile etkileyici, heyecan verici bir düşünsel
spekülasyon ürünüdürler ve kentle bütünleşen bir yapılı çevre oluşturmaları ile
ayrıca dikkate değerdirler.
Mimar Sinan’ın eserlerinin mimarlık ve mühendislik harikası
olmasının yanında, yarattığı değerlerle bize ve gelecek kuşaklara ilettiği,
başta kültürel olmak üzere pek çok mesajlar vardır. Bu mesajları tarihsel bir
süreç içerisinde doğru algılamak ve günümüzde de anlamak gerekir. Bu mesajlar,
her şeyden önce, çağdaş bir mimarlık etkinliği için yönlendiricidir. Çağdaş
koşullar içinde yapılarında bulduklarımızla orantılı olan söz konusu mesaj,
kısaca, yeni bir şey aramak olarak özetlenebilir.
Buna karşın, bu mesaj alınamadığı için;
Değil içinde bulunduğu yüzyılın, Sinan’ın yaşadığı yüzyılın
bile mimarisini yakalayamayacak kadar mimarlık sanatının norm ve kanonlarından
bihaber tasarlanmış camiler her tarafı sarmaya başladı. Oysa tarih, kural
uygarlığının simgesi Kanuni Sultan Süleyman’la Büyük Usta Mimar Sinan’ı birlikte anmaktadır. Yaşadıkları dönemde padişahın ustadan yapmasını
istediği iki şey olmuştur: “Eline her keser alanın İstanbul’da yapı yapmasına
engel ol!” ve “İstanbul’a uygun olmayan inşaat malzemelerini limandan içeri
sokma!” Türkiye’nin şu anki durumunun sebebi bu kural ve uygarlık kültüründen
uzaklaşmasıdır.
Bu nedenle, Sinan’ı bilgi olarak edinmek yeterli
sayılmamalıdır, daha çok, hayal gücünü harekete geçiren, yaratıcılığa
özendiren, görsel bir etkilenmenin ötesinde, bir yaratma iradesinin akılcı
temelini açıklayan bir yoruma dayanmalıdır. Özellikle Sinan’a yakışır bir mimar
olabilmenin önkoşulu, hizmet verilen “arsa”yı değil tüm kenti “bir bütün
olarak” düşünmekten geçer: Günümüzdeki kentlerle uyumsuz yapılaşmaya karşı
Sinan’dan alınacak ders hem mimarlık hem de planlama olmalıdır. Kentsel
oluşum-mimarlık ile kent-mimar arasındaki kopuşun, mimarlığın iç ve dış
şeklinde bölünmesinin ve çok yönlü mekansal tasarım kültürünün eksikliğinin
yanlışlarına karşı “Sinan mimarlığı” en uyarıcı dersleri içermektedir. Tıpkı
Sinan gibi, kentimizi ve ülkemizi aklımızdan çıkarmadan uyanmalı, yaşamalı ve eserleri
meydana getirenin “mimarlık kültürü” ile “meslek etiği” olduğunu unutmadan
üretmeliyiz. Bu hedefe ulaşmak için, Mimar Sinan’dan “çağdaş mimarlık eğitimine
yönelik çıkarsamalar” yapılması ve yine Mimar Sinan’ın mimarlığı üzerinden
örnekler verilerek “Sürekli Mesleki Eğitim”, “Meslek Etiği ve Kuralları”,
“Geleneklerin ‘Geliştirilerek’ Değerlendirilmesi”, “‘Tip’leşen Mimarlık”,
“Mimarlığa Saygılı Siyaset” başlıkları ile öneriler getirilmesi gerekmektedir.
Böylece;
Sinan’a emanet ettiğimiz umutların ve duyguların güçlenerek
sürdüğünü görmek bize; Koca Mimar’ın sadece bir usta değil, “ulu bir bilge” ve
dünyadaki tüm yaratıcılıkların simgesi olduğunu kavramak ise herkese nasip
olacaktır.
Ama ne yazık ki bugün;
Türk mimarlığının duayeni Mimar Sinan’ın anma töreni bile
Usta kadar büyük olamamaktadır. Üstelik, Koca Usta’yı bir kez daha anarken,
ABD’nin Irak’a saldırısında bombardıman altında kalan eserleri için de sadece
seyirciyiz. Bağdat’ta ve Basra’da yaratıp “bizlere emanet ettiği” yapıtlarını,
“petrol kokan bir savaşın bombalarından korumak” yönünde hiçbir şey
yapmadığımız için, ondan ve tüm insanlıktan “özür dilememiz” gerekiyor.
3.
Özür dileriz.
Doç.Dr. Bülent Tanju, YTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi
Anabilim Dalı.
Notlar:
1 Gilles Deleuze, Negotiations, çev. Martin Joughin,
Columbia University Press, New York, 1995 (1990), s. 175.
2 Roland Barthes, Mythologies, çev. Annette Lavers,
Paladin, Frogmore, 1972 (1957). Özellikle, tüm denemeleri kavramsal bir
çerçeveye oturtan “Myth Today” başlıklı son bölüm, s. 109-159. Çok daha sonra,
bu bölümde oluşturulan yarı-yapısalcı çerçevenin bir anlamda ardyapısalcı bir
çerçeveye dönüşmesi için bkz.: Image, Music, Text, çev. Stephen Heath, Hill
& Wang, New York, 1977, içindeki “Change the Object Itself: Mythology
Today” başlıklı makale, s. 165-169.
Sinan Türkçe Konuş!

Tayfun Gürkaş
I. Tarihsel olan
Mimarlık fakültelerinde, ya da en azından Yıldız Teknik
Üniversitesi’nde, öğrencilere verilen ilk mimarlık tarihi dersi mimarlık
bilgisinin niteliklerine dairdir. Öğretilmeye çalışılan, aşkın olandan (dinsel
olan) ya da totolojik olandan farklı olarak mimarlık bilgisinin tarihsel
olduğudur. Tarihsel olan, sabit ya da verili değildir. Herhangi bir “öz”e
gönderme yapmaz. Yoruma ve değişime açıktır. Kendini kapamaz. En önemlisi,
kendisini temellendirmeye çalışmaz. Örneğin, “mimarlığın özü barınmadır”
biçimindeki bir yargı apaçık ve sorgulanamaz gibi görünse de doğru değildir; ya
da bir başka örnek olarak, “Türk Evinin özü” biçimindeki yargılar bu bilgi türü
ile uyuşmaz.
II. Miscommunication is to culture what mutation is to
evolution1
Merleau-Ponty dili “sessiz sinema oyununa” benzetmişti. Yani
dil konuştuğunda tek bir “Anlam”a değil anlamlara/anlamalara gönderme yapar.
Daha doğrusu biz ona anlamlar yükleriz/farklı şekillerde okuruz. Her seferinde
anlamı kapamaya, onu daraltmaya, karşınızdaki ile farklı anlama izin vermeyecek
şekilde iletişim kurmaya çalışmak dili öldürmek demektir. Totolojik olan ya da
aşkın olan bunu yapar. Yanlış anlamalara açık değildir. Uzlaşmaz, öğretir. Siz
de konuşmak isterseniz, o dili öğrenmek zorunda kalırsınız. Ona müdahale edemez
ya da nedenini sorgulamazsınız. Kuralları daha en başından öyle konulmuştur.
Açık biçimde orada durur. Her sorunun cevabını kendi içinde barındırır. Daha açık
bir örnek vermek gerekirse, bu durum deşifrasyon ile dekriptasyon arasındaki
farka benzer. Deşifre etmek anahtarı olan bir bilgiyi çözmektir. Dekriptasyonda
ortada bir anahtar yoktur. Çözmek istediğiniz metni siz anlamlandırırsınız.
Aşkın olan deşifre edilebilir ancak.
III. Mitosun icadı
Türkiye’de modernleşme ile birlikte mimarlığın bir tarihinin
olduğu fark edilmiş ya da daha doğru bir anlatımla, mimarlığın tarihselliğinin
farkına varılmıştır. Bu farkındalık tarihsel olarak uluslaşmanın başlangıcı ile
kesişir. Bu kesişme belki de geç ulusçuluğun kaçınılmaz sonuçlarından biridir.
Arseven’in Türk Sanatı2 kitabına yazdığı önsözde Türklere ait sanata tarihteki
yerini vermekten söz edilir. Bu kurgu baştan mimarlık tarihinin özerkliğini yok
edip araçsallaştırmıştır. Yeni kurulmakta olan bir ulusa meşruiyet
sağlamaktadır. Geç Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar mimarlık tarihinin bu
vurgusu, Türklerin de Batılılar kadar “güzel”, “yetkin” vb. bir mimarlığı
olduğunu kanıtlamaya ve bunu onlara da göstermeye çalışmak yönünde olmuştur.
Usul-i Mimari-i Osmanî ile başlayan bu süreç, Sinan’ın modernliğinin ve
dehasının kanıtlanmasına kadar uzanır. Aradaki en önemli kırılma noktası
cumhuriyetin ilanı olur. Modern dünyada kurulan her yeni devlet kendine bir
meşruiyet zemini yaratmak zorunda kalır. Bu zemin genellikle ve anlaşılır bir
biçimde tarih aracılığı ile kurgulanır. Türkiye Cumhuriyeti için de bu durum
farklı olmaz. Erken Cumhuriyet dönemi tarihçileri de, kendilerini var edebilmek
için yıkmak zorunda oldukları geçmişlerini, aynı nedenle, yani kendilerine özgü
bir tarih yaratabilmek, meşruiyetlerini kanıtlamak için tekrar üretirler. Bu
sayede, yüceltilen “klasik” dönemin sonrasındaki “yozlaşma/bozulma” dönemini
ancak Cumhuriyet’in ortadan kaldıracağına ve Batı’nın eriştiği gelişmişlik
düzeyine böylece ulaşılabileceğine ilişkin inanç, mimarlık tarihi yazımına da
doğrudan damgasını vurur3.
Bu yapı kaçınılmaz olarak birkaç açmazı da içinde
barındırıyor. Tarih sahnesi/Batı dünyası için hazırlanan bu kurgu, birkaç biçimde
kendi altını oyan araçları da içinde barındırmak zorundadır. Birincisi, bu
tarih kurgusuna, zaten kendini dışarıda bırakan, onu “öteki” olarak tanımlayan
bir başka tarih kurgusu eklenmeye çalışır. Rüştünü ispat etme zorunluluğu
içindeki bu kabul, her seferinde diğerini aşkınlaştırmak zorunda kalır.
İkincisi, Batı’nın hazırladığı bu tarih anlayışı kendi içinde bile çoktan
taraftar kaybetmeye başlamıştır. Bu Aydınlanmacı tarih anlayışı artık
kullanılışlığını yitirmişti. Üçüncüsü ise epistemolojik bir açmazdı. Kendi
içinde dönemlere ayrılan Osmanlı tarihi içinde yüceltilen dönem, o andaki bilgi
birikimi ile içine en nüfuz edilemez zaman aralığını kapsıyordu. Bu sadece dil
devriminden kaynaklanan bir problem de değildi. Victoria R. Holbrook’un Aşkın
Okunmaz Kıyıları4 adlı kitabının başlığı hatırlanırsa, burada ne demek
istediğim daha kolay anlaşılabilir. Kitabın başlığındaki okunmaz vurgusu hem
yazar için, hem de konu ettiği kitabı edebi kanonun dışında bırakan özneler
için bilinçli bir seçime işaret eder. Erken Cumhuriyet bürokratı ve aydını için
motivasyon zaten Osmanlı geçmişini okumamak üzerine kuruludur. O nedenle, yakın
geçmişe kadar okullarda Osmanlı edebiyatının halktan kopukluğundan dem
vurulurdu. Böyle bir durumda, hem kendinizle özdeş ve kendi kökeniniz
saydığınız bir uzak geçmişi kurgulayıp, hem de onu okuyamamak/okumak istememek,
yukarıda da vurguladığım gibi, tarih kurgunuzun altını oymak demekti. Yine de
Erken Cumhuriyet döneminde bu durumu aşmayı deneyen örnekler var gibi gözükse
bile, dönemi karakterize eden motivasyon Mimar Sinan’ı “Batı’da olanın aynısı
bizde de var” biçiminde anlatarak, onu dönemindeki eşdeğerlerinin yanına
koymaktan ibaretti. Onun konuşmasına/konuşturulmasına gerek yoktu. Sinan’ın da
içinde bulunduğu Rönesans dahileri için zaten yerince konuşulmuştu ve
konuşuluyordu.
Bu açmazın farkına uzun süre varılamamış gibi gözüküyor.
1950’lerin ortalarına gelinceye kadar bu ısrar sürdürülmüş gibidir. Bu tarihten
sonra ise, Doğan Kuban’ın karakterize ettiği yaklaşımla, pozitivist mimarlık
tarihi yazımı bu okumama ısrarını bir yana bırakıp yeni bir yol izlemeye
başladı. Okunamadığını iddia ettiği dönemin dilini bizzat kendisi kurguladı. O
andan itibaren artık Mimar Sinan bir 20. yüzyıl insanı/mimarı olarak konuşmaya
başladı. O zamana kadar önemi her seferinde vurgulansa da, sağlam bir zemine
oturmamış gibi görünen Mimar Sinan kişiliği/dehası o andan itibaren mitolojik
bir karakter de kazanmış oldu. Asla küçümsenmemesi gereken bu dilsel icadın en
önemli özelliğiyse totolojik olmasıydı. Bu sayede Sinan sadece Türkçe değil,
dünyadaki bütün dilleri konuşur hale geldi. İçinden konuştuğu bu dilsel yapı
onu yarı-tanrı konumuna yükseltti. Batı’da olanın aynısı bizde de var
biçimindeki kurgu içinde Mimar Sinan’ın kişiliği, Tanyeli’nin yazdığı gibi,
daha çok “içeriksiz bir dilek”5 olarak kaldı.
Kuban’ın kurguladığı dil sayesindeyse, Tanyeli’nin yazısının
devamında6 vurguladığının aksine, Mimar Sinan tarihsel bir karakter/kişilik
kazanmadı. Tam tersine Kuban Mimar Sinan’a totolojik/rasyonel bir dil
kazandırmakla onu eleştirilemez kıldı. Bir anlamda aşkınlaştırdı. Çünkü
matematiğin/rasyonalitenin dili ile konuşmak, söylediklerinizi tarihdışı
kılmaktır. O ana kadar bir Rönesans dahisi ne kadar eleştirilebilirse Mimar
Sinan da ancak o kadar eleştiri oklarına hedef olabilirdi. Öteki taraf ne kadar
olağan ise, burası da ancak o kadar olağandı. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet
entelektüelinin en büyük dayanağı buydu. Mimar Sinan’ı bir Rönesans dahisi ile
eşdeğer görmenin en önemli işlevi de buydu. Mimar Sinan yine de yarı-tanrı
olarak okunabilirdi ama bu ucu açık bir okuma olurdu. Bu aralıkta vuku bulan ve
asıl olarak (Sinan’ın değil) Kuban’ın dehası olarak okumamız gereken şey, Mimar
Sinan’ı sorunlarına akılcı çözümler arayan, onları adım adım yetkinleştiren,
her adımında yeni bir şeyler “deneyen”, rasyonel düşünen, kararlarını
matematiksel olarak veren, adeta günümüzün mühendisi gibi davranan modern bir
kişilik7 olarak kurgulayarak o ucu açık ve kazara da olsa Sinan’ın
hırpalamalara maruz kalabileceği kurgunun rafa kaldırılmasıdır. Kuban bir
anlamda Sinan’ı tarihdışı kılmıştır. Günümüzde bir Mimar Sinan mitosundan
bahsediyorsak, geride bırakmayı denediğimiz şey, bir önceki naif kurgu değil,
Doğan Kuban’ın varettiği Mimar Sinan mitosudur. Biraz aşırıya kaçmak pahasına
bu şu şekilde de okunabilir: Biz bugün Mimar Sinan üzerine değil Doğan Kuban
üzerine konuşuyoruz.
IV. Bir örnek: yanlış kitap için yazılmış bir önsöz
Jale N. Erzen’in Mimar Sinan Estetik Bir Analiz8 başlıklı
kitabı ilk baskısını 90’ların başında yaptı. Kitabın Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı
tarafından yayımlanan genişletilmiş baskısı ise 1996’da çıktı. Kitabın önemli
özelliklerinden bir tanesi şu: Başlangıcı, Doğan Kuban tarafından yönetilen bir
doktora tezine dayanıyor. Yazarının da vurguladığı gibi kitap tezin devamı
niteliğinde.
Kitabı mimarlık tarihi açısından ilginç kılan bir başka
özelliğiyse içinde barındırdığı ironi. Kitabın önsözü Uğur Tanyeli’ye ait.
Önsözün alt başlığı “Bu Kitap İçin Bir Konum Saptama Denemesi ya da Mitos
Kurmaktan Mitos Çözümlemeye Sinan Historiyografisi”. Tanyeli, önsözünde,
yukarıda kısaca bahsedilen Türk mimarlık tarihi yazımının başlangıcına ve bu
kurguda Mimar Sinan’ın konumuna dair çok daha ayrıntılı saptamalar yapar.
Önsözün özellikle üzerinde durduğu konu “dahi mimar” kavramıdır. Yazıda bu
kavramın nasıl icat edilmek zorunda kalındığı ve nasıl bir toplumsal ihtiyaca
cevap verdiği anlatılır. Ve son olarak da bu mitosun adım adım nasıl tasfiye
edildiği üzerinde durulur. Yazının son paragrafında ise Tanyeli, kitabı Sinan
mitosunu çözmeye yönelik bir başlangıç denemesi olarak değerlendirir.
Kitabın içinde barındırdığı ironi ise şudur: Sinan mitosunu
çözmeye yönelik bir başlangıç denemesi olduğu varsayılan kitap daha ilk
sayfasından başlayarak adım adım dahi mimar kimliğini yeniden inşa eder.
Kitabın ilk paragrafı şu cümle ile biter: “…dehasını gerçekleştirmiş olan
Sinan’ın da bir Rönesans adamı olduğunu söyleyebiliriz”9. Bu vurgu kitap içinde
defalarca tekrarlanır. Kitabın mitosu yeniden inşa etmek için kullandığı argüman
sadece bununla da sınırlı değildir. Sinan’ın olağanüstü mühendislik
yeteneğinden10, yaratıcılığından11, analitik bilincinden12 ve tarihsellik
kavramının farkında oluşundan13, kentsel vizyonundan14 bahsedilir. Yazar bu
sözcüklerden kaçınmayı denemez. Kitabın başlığında vaat edilen analiz için
soğukkanlı bir mesafeyi koruyamaz. Nesnesine mesafelenmez. Yapılan analizin
sonuçlarına bu kelimelerle anlam kazandırılır. Meşruiyet zemini böyle kurulur.
Sonuç olarak, kullanılan bütün bu argümanlar mitosu çözmekten çok, tekrar inşa
etmeye yarar. Kitabın temel açmazı budur. Sinan mitosunu aşmayı denemez, olsa
olsa ona yeni bir boyut kazandırma, daha sağlam bir zemine oturtma denemesidir.
Bu nedenle kitap, önsözde iddia edildiğinin aksine, bir çağ dönümünde konumlanmaz.
Ya da bir başka şekilde şöyle söylenebilir: Evet kitap bir çağ dönümüne oturur;
ama o yeni çağın bir öncülü değil, bir önceki tarihyazım anlayışının yetkin son
halkalarından biridir.
V. Sonsöz
Dosya konusuna uygun olarak eğer Mimar Sinan’ı mitolojik bir
kahramana benzetmeye çalışırsak, benim seçimim Kronos olurdu. Ama bir farkla; o
bizi yemek için uğraşmıyor. Dünyadaki kötülüklerden (yanlış şehirleşmeden,
yanlış mimarlıklardan, hatta AKM’yi yıkmaya çalışan canavarlardan, Irak’ı işgal
eden ABD’den bile) korunmak için her seferinde biz onun midesine girmeye
uğraşıyoruz. n Araş.Gör. Tayfun Gürkaş, YTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi
Anabilim Dalı.
Notlar:
1 “I profess” başlıklı uluslararası sergi için Esen Karol
tarafından tasarlanmış bir afiş 2004.
2 C.E. Arseven, Türk San’atı, İstanbul, 1928.
3 U. Tanyeli, “Bir Historiyografik Model Olarak
Gerileme-Çöküş ve Osmanlı Mimarlığı Tarihi”, Osmanlı Mimarlığının 7 Yüzyılı
“Uluslarüstü Bir Miras”, YEM Yayınları, İstanbul, 1999.
4 W.R. Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları: Türk Modernitesi ve
Mistik Romans, çev. Erol Köroğlu-Engin Kılıç, İletişim Yayınları, İstanbul,
1998.
5 U. Tanyeli, “Bu Kitap İçin Bir Konum Saptama Denemesi ya
da Mitos Kurmaktan Mitos Çözümlemeye Sinan Historiyografisi”, J.N. Erzen, Mimar
Sinan Estetik Bir Analiz, Şevki Vanlı Mimarlık Yayınları, Ankara, 1996, s. ıv.
6 A.g.e., s. ıv.
7 Bir arkadaşım, beraber katıldığımız bir lisansüstü
dersinde Sinan’ın modern kişilik kurgusuna dair yapılan bir eleştiriye
“insanlar yerçekimini keşfetmeden önce havada mı uçuyorlardı? Modernite icat
edilmeden önce de insan modern olabilir” biçiminde bir tepki göstermişti.
8 J.N. Erzen, Mimar Sinan Estetik Bir Analiz, Şevki Vanlı
Mimarlık Yayınları, Ankara, 1996, s. ıv.
9 A.g.e., s. 1.
10 A.g.e., s. 4.
11 A.g.e., s. 7.
12, 13 A.g.e., s. 22.
14 A.g.e., s. 128.
Türklüğün Hazineleri ve
Mimar Sinan:
Kafatasları, Kemikler,
Mezarlıklar

Nazan Maksudyan
“Büyük Türk mimarı Sinan’ın kafatası mezarından
çıkarılmıştır. Kafatası antropoloji müzesinde saklanacaktır. Kafatası üzerinde
yapılan tetkikatta bunun brakisefal yani yassı yuvarlak olduğu görülmüştür.
Bütün Türkler brakisefal olduklarından büyük mimarın yalnız kültür itibarile
değil, ırk itibarile de Türk olduğu bir kere daha meydana çıkmıştır.”1
“Yarattığı eserlerile Türk kültür ve edebiyat hayatına başlı
başına bir şahsiyet ve düşünce faktörü olarak yaşayacak olan [Abdülhak] Hâmid
hakkında aşağıdaki ve kendisinin Biyolojik şahsiyetine aid bulunan tetkiki
neşretmekle bu büyük ölünün hatırasına ufak bir hizmette bulunacağımı
sanıyorum. Bundan 5 yıl evvel 12 Mart 1932’de Hâmid’i Maçka’daki apartmanında
ziyaret ve bu vesile ile morfogramını tesbit etmiştim. (...) Bu müstesna
şahsiyetin en ziyade baş morfolojisi üzerinde durmuştum. Başı üzerinde muayyen
ve klasik birçok ölçüler almıştım. (...) Hâmid başının bu saydığım belli başlı
antropoloji karakterleri bakımından Alp ırkının evsafını taşımaktadır. (...)
Hâmid’in canlı başını her gören bu başın yüze nazaran büyüklüğünü müşahade
edecektir.”2
“(...) Metopizmin3 en çok yükselmiş ırklara aid bir vasf-ı
teşrihî [anatomi] olduğu görülmektedir. İstatistikler bunu gösterdiği gibi,
herkesçe kafasının vasatiden daha büyük olduğu hal-i hayatında görülmüş olan
Königsbergli meşhur filosof Kant’ın öldükten sonra kafasında metopizm bulunması
da bunun lehinde bir delildir.”4
***
Türk Antropoloji Mecmuası (Revue Turque d’Anthropologie)
Ekim 1925’te yayımlanmaya başlar. Mustafa Kemal, dergi eline ulaştıktan hemen
sonra, 17 Teşrinisani 1341 (Kasım 1925) tarihinde, derginin yayın kurulundaki
etkili isimlerden biri olmasının yanı sıra, Darülfünun’un da rektörü olan Dr.
Nureddin Ali’ye bir tebrik mektubu gönderir:
“14 Teşrinisani 341 tarihli mektubunuzla irsal buyurulan
Antropoloji müessesesinin ilk eserini memnuniyetle aldım. Türkü ve Türk heyet-i
içtimaiyesini tetkik gayesini istihdaf [hedefleme] eden müesseseye kıymetli
mesaisinde muvaffakıyet temenni ederim efendim.”5
Mecmua’nın ilk sayısında, Türkiye’de antropoloji
araştırmaları yaparak “ileri gitmek ve Türk antropoloji tetkikatını terakki
ettirmek için (...) Tıp Fakültesi’nin müessese-yi teşrihîyesine rabt ve ilhak
edeceğimiz bir tetkikat merkezi tesis etmek münasib olur” denilmektedir.6
Nitekim Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi (Centre des Recherches
Anthropologique de la Turquie) Kasım 1925’te İstanbul Darülfünunu Tıp
Fakültesi’nde (Haydarpaşa) mütevazı bir odayı işgal etmek suretiyle kurulur.
Enstitünün kurucu üyeleri Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Süreyâ Ali
Kayacan, Aime Mouchet ve İsmail Hakkı Çelebi’dir. Bu dönemde Tetkikat
Merkezi’nin üstlendiği ilk araştırma, Türk, Ermeni, Rum ve Yahudi gibi “farklı
ırkî kökenlere mensup okul çocuklarının neşvüneması” hakkında bir karşılaştırma
projesidir.7 Darülfünun Tıp Fakültesi bünyesinde başlatılan antropolojik
araştırmalar, 1933 yılında İstanbul Üniversitesi açıldığında Fen Fakültesi’nin
altında kurulan Antropoloji kürsüsüne taşınmıştır. 1935’te Ankara Dil Tarih
Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasından sonra Tetkikat Merkezi Ankara’ya naklolmuş
ve adı Türk Antropoloji ve Etnoloji Enstitüsü olarak değiştirilmiştir.
Bu yazıda, 1925-1939 arasında 14 yıl boyunca, istisnalar
olmakla birlikte, altı ayda bir yayımlanmış olan Türk Antropoloji Mecmuası
bünyesinde yapılan kemik ve kafatası ölçümlerine dayalı araştırmalar, daha
genel anlamda metodolojik yaklaşımlar hakkında genel bir çerçeve çizmeyi
amaçlıyorum. Tetkikat Merkezi’nin ikinci kapsamlı araştırma projesi olan ve
Karacaahmet mezarlığından toplanan kafataslarının ölçümleri esas alınarak
yapılan “Türk Irkı Hakkında Antropoloji Tetkikatı”8 adlı makale dizisini (Ekim
1927, Mart 1928, Mart 1929) inceleyerek bu yıllarda önem kazanan frenoloji ve
etkileri üzerinde duracağım.
Türklüğü ölçmek Türk Antropoloji Mecmuası’nın doğuşu, devlet
bünyesindeki antropoloji araştırmalarının amaçlarını göstermek açısından birçok
ipucu barındırıyor.9 Aslında, 19. yüzyılın ortalarından itibaren tüm Avrupa’ya
hâkim olan antropolojinin milliyetçi ideallerle ortak bir yol izlemesi
sürecinin Türkiye’de bir yüzyıl sonraki tezahür edişine tanıklık etmiş oluyoruz.
Milliyetçilik belki de modern dünyanın en etkili kimlik
efsanesini yaratmıştır. Bir millet, ortak soya dayanan hayali bir süper-aile
olarak görülür ve genellikle aydınlar tarafından izi sürülen soykütüğü, milli
kimlik iddialarını sağlamlaştırmak için övünç kaynağı olarak kullanılır. Bu
süreç içerisinde ırk da milli kimliklerin oluşturulmasında ve milli birliğin
korunmasında anahtar bir kavram haline gelmiştir. Yeni kurulmuş devletlerin,
yeni yeni “millet olma” bilinci kazandırılmak istenen halkları, devletin ciddi
anlamda desteklediği antropolojik araştırmalarla, birtakım ortak ırk
özellikleri taşıdıklarını ve bu ölçüde “kardeş” olduklarını, diğer yandan
kendilerine benzemeyenlerin de “yabancı” olduğunu öğrenir. Sözde-bilim
(frenoloji) bir milletin diğeri üstündeki ırkî üstünlüğünü (aynı devlet içinde
veya devletlerarası) iddia etmek için kullanılmıştır.
Bu sürecin bir parçası olarak Erken Cumhuriyet
seçkinlerinin, Türk ırkının karakteristik vasıflarının belirlenmesini milli bir
hedef olarak gördükleri söylenebilir. Devlet, disiplinin gelişmesi için
araştırmalar yaptırmış, enstitüler kurmuş, antropoloji eğitimi görmeleri için
öğrencileri bursla yurtdışına göndermiştir.10 Bunun yanında, Türk Antropoloji
Mecmuası’nın araştırmalarını yönetmiştir.11 Burada devlet yönetimine 1925’ten
itibaren hâkim olan Tek-Parti Rejimi’ni göz önünde tutmak gerekir. Bu öyle bir
dönemdir ki devletin çeşitli mercilerinin onayı ve desteği olmadan herhangi bir
faaliyet gösterilmesi düşünülemez.12
Tüm bu çabalar, ‘bilimsel bir araç’ olarak antropolojinin,
Türk ırkının üstünlüğünü ve arîliğini kanıtlamak için faydacı şekilde
kullanılmasının yolunu açacaktır. Türk Antropoloji Mecmuası, Türk ırkı
hakkındaki efsaneleri bilimsel olarak kanıtlayan bir transformatör görevi
görecektir. Diğer bir deyişle, belli ölçüm aletleri ve teknikleri kullanarak
pozitif bilim13 icra ettiğini iddia eden dergi çevresi, Türk milliyetçiliğinin
ırkçı kurgularının tesis edilmesinde pay sahibidir.
Dergi bünyesindeki antropolojik araştırmaların üzerindeki
devlet idaresi, gözetimi, yatırımı, desteği ve katkısı çok güçlü, milliyetçi
ideoloji perdesi çok kalın ve ‘üretilmesi’ gereken doğrular sipariş olduğu
için, elde edilen sonuçlar bilimsel veri olmaktan çok bilimsel bir jargona
başvurarak uyarlanmış bilim-kurgu olarak nitelenebilir.
Kafatası ve kemik koleksiyonları Türkiye Antropoloji
Tetkikat Merkezi çevresi, Mecmua’da yayımlanan makalelerde en iyi antropolojik
ölçümlerin iskelet ve kafatası üzerinde alındığına ve sadece kafatasının
tetkikiyle ırkî grupların sınırlarının belirlenebileceğine inanıyorlardı.
“Bir ırk veya tecemmuun [topluluk] evsaf-ı [vasıflar]
teşrihisini mütalaa edebilme için: 1- İskelet üzerinde, 2- Kadavra üzerinde, 3-
Zi-hayat [yaşayan] efrad üzerinde mesâhat [ölçme] icra edilebilir.
İskelet üzerinde icra edilen mesâhat en dakik olanıdır. Bu
suretle sahih mukayese avamili [amiller] elde edilmiş olur. Bilhassa kafaların
ölçülmesi etnik tecemmuların tefrik [ayrım] ve tesbiti hususunda şayan-ı itimad
netaic vermiştir. (...) Cümcüme [kuru kafa, kafatası], havsala veya herhangi
bir kıta-yı azmiye gibi olmayıb cidarları [duvar, zar] üzerine mühim tesirat
icra eden dimağı ihtiva eylemektedir. (...) Keza ırklar vücudun sair nıkatına
[noktalar] nazaran tahavvülat [değişimler] arz eylemekle beraber en mühim
hususiyet-i tahavvülat yine kafa ve cümcüme hizasında irae ederler
[görülür].”14
Şevket Aziz Kansu, üniversite seviyesinde antropoloji
eğitimi hakkındaki 1931 tarihli makalesinde, fizik antropoloji alanında
çalışmanın daha gerekli olduğunu belirterek, özellikle Almanya örneğine
değiniyor:
“Almanya’da antropoloji denince yalnız fizik insan yani
beşer ırklarının anatomik ve fizyolojik karakterlerinin mütalâası anlaşılır.”15
Tetkikat Merkezi, metodolojik iddialarını doğrular şekilde,
kısa zamanda “Kafatası koleksiyonları” edinmenin yollarını aramıştır. Yukarıda
değinilen makale serisinde yazarlar, araştırmanın örneklemi hakkında temel
bilgi vermektedir:
“...Türk Antropoloji Müessesesinde16 bugün kahil [yetişkin]
Türk hakkında taharriyat [araştırmalar] ve tetebbuata [yayınlar] mübaşeret
[girişim] edebilmemize kafi avamil cem [toplanma] olunmuştur. İstanbul
kabristanlarından toplattırılan bin kadar Türk kafası bu hususda ilk tetkikat
esasını teşkil edecektir. Aynı zamanda bu kadar kafa ve cümcümenin gayr-ı kâfi
olduğunu ve serilerimizi Anadolu’nun her köşesinden tedarik edilecek Türk
kafalarıyla itmam [tamamlamak] eylemek mecburiyetinde olduğumuzu bilmiyor
değiliz. Keza Anadolu’nun her mıntıkası hakkında cedveller tersimi [çizim] için
lazım gelen mukayesevi [karşılaştırmalı] netaicin ancak uzun ve müşgül muhtelif
sondajlar neticesi elde edilebileceği de bedihidir.”17
Söz konusu kafataslarının Karaca Ahmet Mezarlığı’ndan
toplandığı bilinmekle beraber, tam olarak nerelerden alındıkları, mezar
sahiplerine danışılıp danışılmadığı, bu işi yapmak üzere kimlerin
görevlendirildiği hakkında ciddi bir bilgi verilmemiştir. Ancak, sonraki
sayılarda çeşitli vesilelerle böylesi koleksiyonlardan söz edilir. Şevket Aziz
Kansu’nun 1935’te yazdığı makaleye göre, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi
Antropoloji Laboratuarı’nda18 Anadolu’nun çeşitli yerlerinden yeni toplanmış
375 kafatası ve İstanbul Kemik Koleksiyonuna dahil 1419 kafatası
bulunmaktadır.19
Ağustos 1935’te Kültür Bakanlığı, öğretmenlere yönelik bir
tamim çıkarır ve eski mezarlardan çıkacak olan Selçuklu ve Danişmendoğullarına
ait kafataslarını Antropoloji Müzesi’ne göndermelerini ister.20 Bu tamimin
kemik koleksiyonlarının genişlemesine katkısı olmuştur; zira Şevket Aziz
Kansu’nun, 1940’ta Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi adıyla yayımlanan,
Türkiye’de antropolojik çalışmaların doğuşu ve gelişmesini resmi bir bakışla
özetleyen kitabından Kemik Koleksiyonları’nın büyüdüğü görülür. Yazara göre
“Türk Antropoloji Enstitüsünde21 Anadolu Kemik Koleksiyonuna dahil 372 kafa ve
İstanbul Kemik Koleksiyonuna dahil 1040 kafa mevcuttur. Kalkolitik ve Bakır
Çağı devrinden Selçuk devrine kadar muhtelif prehistorik ve historik devirlere
ait 118 kafa mevcuttur. Bundan başka yine muhtelif devirlere dahil 614 üst
taraf uzun kemikleri ve 682 adet alt taraf uzun kemikleri vardır.”22 Bunların
içinden Anadolu Kemik Koleksiyonu, İstanbul Kemik Koleksiyonu ve muhtelif
prehistorik ve historik devirler koleksiyonu gibi ayrı örneklemler
oluşturulmuştur.23
Kafatası ölçümleri (frenoloji) Kafatasının şekline ilk defa
ciddi anlamda ilgi gösteren Franz Joseph Gall (1758-1828) olmuştu. Gall, kendi
buluşu olan frenoloji bilimiyle, beynin düşüncenin merkezi olduğunu ve zihinsel
faaliyetin fiziksel bir temeli olduğunu iddia etmişti. Beynin her bir farklı
bölümünün kendine has zihinsel fonksiyonları bulunduğunu ve bu bölümlerin
göreli büyüklüklerinin, üstlendikleri fonksiyonların gelişme derecelerini
belirlediklerini savundu. Böylelikle, frenoloji disiplini insanların
kapasitelerinin beyindeki belli alanlarla ilişkili olduğunu; bu alanların
büyüklüklerinin kabiliyet miktarına işaret ettiğini ve gözlemcilerin karakter
teşhisi yapmaları için, kafatasının dışının beynin içini yeterince iyi tarif
eden bir gösterge olduğunu varsaydı.24
Kafa ve kafatasındaki şişlik ve yumruların incelenmesi ve
ölçülmesinin kişilik ve karakter tahlilinde oldukça kesin tahminler sağladığı
düşünüldü. Bu yüzden, frenoloji, araştırmacıları ırksal sınıflamalar yapabilmek
ve ırkların milli seciyelerini belirlemek için kafatasları toplayıp bunlar
üzerinde çalışmaya sevk etti.25 Anders Retzius (1796-1860), Sefalik Endeksi
(kafa karinesi) ifade etmek için basit bir formül –kafanın uzunluğunun
genişliğine oranı– geliştirdi. Bu ölçümlerin sonuçlarına dayanarak brakisefal
(geniş kafalı) ve dolikosefal (uzun kafalı) insan gruplarını sınıflandırdı.26
Kafatasının biçimi ve büyüklüğü bir ırkın diğer ırklara
nazaran zihinsel üstünlüğünün en iyi göstergesi olarak kabul edildi. “Ne kadar
büyük o kadar iyi!” frenolojinin en güçlü sloganıydı. Paul Broca, ırkların
ilerlemek için kendilerine has doğal yetenekleri olduğu hakkında yargıda
bulunurken, brakilerin dolikolara nazaran kesinlikle daha büyük ve daha yetkin
beyinleri olduğunu iddia etti.
“Türk Irkı Hakkında Antropoloji Tetkikatı” adı verilen
seri-makalenin Ekim 1927 tarihli ilk bölümünde “Türk kafatasları” ölçülerek
Türk ırkının frenolojik karakterleri tespit edilmiştir. “Bugüne kadar Türk
karine-yi resiyesinin27 dakik bir surette tesbit edilmediği iddia olunabilir”
diyen yazarlar, “şimdiye kadar kadavra üzerinde ve bilhassa kafalar üzerinde
kraniyolojik tedkikat icra edilmediğinden bu derece mühim bir grup [Türkler]
için gösterilen esasât[ı] tamamıyla gayr-ı kâfi” bulmuşlardır.28 Kendi kafatası
örneklemlerine dayanan araştırmada 84.16 ortalamayla Türklerde “çok güçlü bir
brakisefali istidadı” bulunduğunu belirtmişlerdir.29 Daha sonra yayımlanan
hiçbir makalenin bulguları bu sonuçla çelişmemiştir.
Bu makale dizisinde yapılan ölçümlerde, Kraniyel Endeks’in
yanı sıra, çeşitli açılardan üstünlüğe ve mütekâmilliğe işaret eden birçok
farklı ölçüm alınmıştır. Örneğin, serinin ikinci makalesinde Türk
kafataslarında “derz-i mutavassıt-ı cebhe” (metopizm)30 görülme oranının %7,6
olduğunu belirten yazarlar, bu özelliğin zihinsel üstünlük göstergesi olduğunu
iddia etmişlerdir. Yazarların vardığı nihai sonuç, “metopizmin bekasının yüksek
ırklara ait bir hal olduğuna kanaat getirmeye kâfi” bilginin bulunduğudur.31
“Irklar silsilesinde aşağıya yani az veya çok ibtidai [az
gelişmiş] akvama [kavimler] doğru inildiği nisbette metopik kafaların
adedlerinin muntazam bir surette azaldığı görülür. Bu hal, nâkabil-i itirazdır.
(...) Hulasa sebebi her ne olursa olsun, metopizmin en çok yükselmiş ırklara
aid bir vasf-ı teşrihî olduğu görülmektedir.”32
Türk kafataslarında bulunan metopizm ortalamasının (%7,6),
Ranke’nin Bavyeralılar için bulduğu miktara (%7) yakın olduğunu belirten
yazarlar,33 Türklerin Avrupa ırklarıyla rekabet edebilecek ırkî kapasiteye
sahip oldukları sonucuna kolayca varmışlardır.
“Şu halde, Türk kafası, metopizm vesair evsafıyla,
Avrupa’nın en mütemeddin [gelişmiş] ırkları arasında tasnif edilir. (...) Türk
ırkındaki metopizmin mevzuu-bahs olan Avrupalı ırklara tamamen uyduğunu
göstermiş oluruz.”34
Kafatası üzerinde yapılan ölçümlerden bir diğeri de Yüz
Endeksi’ni tespit etmeye yöneliktir. Yüz Endeksi’nin Sefalik Endeksle “ahenkli”
olması için dolikosefallerin ince, brakisefallerin de geniş yüzlere sahip
olmaları gerekmektedir. Eğer bu eşleşmeye uymayan tiplerle karşılaşılırsa,
evrimini tamamlamakta gecikmiş tiplerden söz ediliyor demektir. Türk ırkının
brakisefal olduğunu kanıtlayan yazarlar, Türklerin yüzlerinin geniş olduğunu
belirtirler.35
Ölçümü sıkça yapılan diğer bir kemik de burundur. Burnun
uzunluğunun enine oranı olarak tanımlanan Burun Endeksi (Karine-yi Enfiye) çok
geniş olursa Platyrrhine, orta genişlikte olursa Mesorrhine, dar olursa
Leptorrhine denmektedir. Düz burun (leptorrhine) beyaz ırklarda üstünlük
simgesi olarak görülmektedir. Türk Antropoloji Mecmuası’nda ilk burun ölçümü
Mart 1928’te yapılmıştır.
“Bütün antropolojistler Karine-yi Enfiyeye fazla bir
ehemmiyet vermekte müttefiktirler. Bu karinenin ırkî tehalüfatı [farklılık]
ehemmiyetli nıkat-ı mukayeseviye verir. (...) Türk karine-yi enfiye-yi vasatisi
koleksiyonumuzu teşkil eden kafalardan beş yüzü ölçülerek takdir edilmiştir:
90’ı mezorinyen (%18), 410’u leptorinyendir (%82).”36
Daha sonraki tüm araştırmalar Türk ırkının burnunu
leptorrhine olarak tanımlamayı sürdürür.
Bu yazının sınırlı bağlamında tüm ölçümlere değinmek mümkün
olmayacaktır, ancak bunlar gibi çok çeşitli ölçümler yapıldığı belirtilmelidir.
Önemli olan, Mecmua’nın görevinin bilinmeyen gerçekleri ortaya çıkarmak değil
de, doğruluğu kanıtlanmak istenen ideolojik kurgulara (Türk ırkının üstünlüğü,
arîliği vb.) bilimsel deliller sunmak olduğunun altının çizilmesidir.
Mimar Sinan’ın kafatası Mimar Sinan (1490-1588) Kayseri’nin
Ağırnas köyündendir. 1512’de devşirme olarak İstanbul’a Acemi Oğlanlar Ocağı’na
gelir. Sinan’ın çağdaşı ve dostu nakkaş Sâi Mustafa Çelebi tarafından kendi
ağzından kaleme alınan hayat hikâyesindeki “Bu hakir, Sultân Selim Hân
gülistân-ı saltanatın devşirmesi olup Kaysariyye sancağında ihtida oğlan
devşirmek ol zamanda vâki’ olmuşdur” cümlesi onun Müslümanlaşmış bir Hıristiyan
olduğunun kanıtıdır.37 Ahmet Refik Altınay’ın Türk Tarih Encümeni Mecmuası’ının
1. sayısında yayımladığı bir belgede, Sinan’ın Ağırnas’taki akrabalarından söz
edilmektedir.38 Akdağ kadısı Hüseyin Çavuş’a gönderilen
9 Ramazan 981 (2 Ocak 1574) tarihli bu emirnamede zikredilen
isimlerden Ulisa (Hulitsa, Yeğsa, Yeğisa[pet]) ve Nişan, Sinan’ın akrabalarının
Ermeni olduklarına işaret eder. Belgedeki diğer bir isim, Düğenci de Kayserili
önemli bir Ermeni ailesi tarafından kullanılmaktadır. Tarihçi Kevork
Pamukciyan, Mimar Sinan’dan sonra 17. yüzyılda İstanbul’da faaliyet gösteren 19
Ermeni asıllı hassa ve sair mimar daha tespit eder. Bunlar arasında, muhtemelen
Sinan’ın akrabalarından olan Kayserili bir Düğenci Kalfa da vardır.39
***
Yazının en başındaki alıntıda görüldüğü üzere, 1935
Ağustosunda Mimar Sinan’ın Türklüğü bir tartışma meselesine dönüşmüştür.
Kafatası ölçümlerinin sözde-bilimsel bir saplantı haline geldiği dönemde Akşam
gazetesi 6 Ağustos’ta araştırmayı özetleyen bir habere yer vermiştir: “Türk
tarihi araştırma kurumunun verdiği bu karar üzerine Koca Sinan’ın mezarının
ufak bir kısmı Türk tarihi araştırma kurumunun seçtiği bir heyet önünde [Türk
Tarih Kurumu Başkanı Hasan Cemil Çambel, Şevket Aziz Kansu ve Afet İnan] büyük
bir dikkatle 1/8/1935 tarihinde açılmıştır. Ve ne yazık ki iskeletin pek büyük
bir kısmının çok bozulmuş bir hale geldiği görülmüştür. Zamanın ve tahrip
âmillerinin tesirinden kurtularak bugüne kadar kalabilmiş iskelet kısımlarından
bazıları üzerinde tetkik yapılmış ve yine aynı heyet önünde mezar
kapatılmıştır.” Kurun gazetesi de iskeletin büyük kısmının zedelendiğini
doğrulamış, ancak kafatasının sapasağlam durduğunu aktarmıştır. Şevket Aziz
Kansu, raporunda Sinan’ın kafa karinesinin 89.90 ölçüsüyle Hiper-Brakisefal olduğunu
belirtir. Koca Sinan’ın kafası elbette kocaman olacaktır!
Bu trajikomik konuyu, yazımın başında özetlemeye çalıştığım
dönemin ırka dayalı antropolojik zihniyeti ışığında değerlendirmek gerekir.
Erken Cumhuriyet’in bilim seçkinleri belli bir Türk ırkı tanımlıyor ve bu gruba
aidiyetin bazı ölçümlerle tespit edilebileceğini iddia ediyordu. Tüm bu sürecin
ciddi anlamda kurgusal bir tarafı da olduğu düşünülürse, geçmişe yönelik gurur
yaratacak verilere başvurmaktan kaçınılmamıştır. Bu “şanlı tarih” yazma/yaratma
süreci, “Büyük Türkler” meselesini de beraberinde getirmiştir.
Mimar Sinan’ın devşirme olduğu asla bir sır değilken –zaten
Osmanlı yönetici kadrosunda ve seçkinleri arasında, hele de Halil İnalcık’ın
“Klasik Dönem” dediği 17. yüzyıla kadar uzanan dönemde, devşirilmemiş kaç kişi
vardı?– hâkim düşünce iklimi, Osmanlı tarihinin en belirgin özelliklerinden
birisi olan devşirme sisteminin dahi pozitivist ölçüm yöntemleri karşısında
silikleşeceğini varsaymıştı. Mimar Sinan, sultana hizmetlerinde sadık bir kuldu
belki, Osmanlı mimarisine katkıları da tartışmasız kabul ediliyordu, ancak
“yalnız kültür itibarile değil, ırk itibarile de Türk olduğu”40
ispatlanmalıydı.
***
Bugün ırk denen kategorinin tamamen ideolojik bir kurgu
olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Mimar Sinan’ın kafatası mezarında bulundu mu,
gerçekten ölçüldü mü, netice ne çıktı, öğrenmesek de olur. Şunu bilmek
yetiyor: Türk kafası, Ermeni kafası, Kürt kafası, Rum kafası diye bir şey yok,
nasıl Türk ırkı, Ermeni ırkı, Kürt ırkı, Rum ırkı gibi kavramlar yoksa. n Nazan
Maksudyan, Sabancı Üniversitesi SSBF Tarih Bölümü doktora programı öğrencisi.

Notlar:
1 Akşam, 5 Ağustos 1935. [İtalikler benim.]
Söz konusu araştırmanın Süleymaniye’de, Mimar Sinan
türbesinde olduğu da bir önceki günkü gazetede belirtilmiştir. Akşam, 4 Ağustos
1935: “Süleymaniyede Mimar Sinan türbesinde yeni bir araştırmaya başlanmıştır.
Araştırmada itfaiye de çalışmaktadır. Alâkadarlar çok ketum davranmakta ve
yalnız tarihî tetkikat yapıldığını öne sürmektedirler. Bu araştırmanın zabıtayı
mı, asar-ı atikayı mı alakadar ettiği belli değildir.”
2 Şevket Aziz Kansu, “Hâmid’in Antropolojik Tetkiki”,
Ülkü, 9 (51), Mayıs 1937, s. 183-186.
3 İki ayrı kemikten oluşan alın, 2 yaşlarında bu
kemiklerin birleşmesiyle tek bir kemik haline gelir. Metopizm, bu kemiklerin
iyi birleşememesine, aralarında belli bir boşluk kalmasına verilen addır. Bu
boşluğu beynin büyüklüğünün yarattığı düşünülür.
4 Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Süreya Bey,
M. Mouchet, Hamza Bey, “Türk Irkının Antropolojisi Hakkında, (Mâ-ba’d)”, Türk
Antropoloji Mecmuası, no. 6, Mart 1928, s. 11. [İtalikler benim.]
5 Şevket Aziz Kansu, Türk Antropoloji Enstitüsü
Tarihçesi, İstanbul: Maarif Matbaası, 1940, s. v. [İtalikler benim.]
6 Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, M. Mouchet,
Süreya Bey, İsmail Hakkı Bey, “Bir Türk Antropoloji Tetebbu Merkezi İbdânın
Lüzum ve Faidesine Dair”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 1, Ekim 1925, s. 10.
7 Bu ilk araştırmada, “Türk Irkı ile İstanbul’da
Yaşayan Diğer Irkların Mukâyesevi Tetkiki”, İstanbul’da yaşayan “diğer
ırklarla” (Ermeni, Rum, Musevi) “Türk ırkının” antropolojik özelliklerini ve
büyüme derecelerini karşılaştırmalı olarak incelemiştir. Araştırmanın sonuçları
dergide üç sayı üst üste yayımlanmıştır.
Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Aime Mouchet, Süreyâ
Ali Kayacan, İsmail Hakkı Çelebi, “Türk Irkı ile İstanbul’da Yaşayan Diğer
Irkların Mukâyesevi Tetkiki”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 2, Mart 1926, s.
5-18; Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Aime Mouchet, Süreyâ Ali Kayacan,
İsmail Hakkı Çelebi , “Türk Irkı ile İstanbul’da Yaşayan Diğer Irkların
Mukâyesevi Tetkiki II: Eşhas ve Efradın İnkışaf ve Nemâsı”, Türk Antropoloji
Mecmuası, no. 3, Eylül 1926, s. 5-39; Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp,
Aime Mouchet, Süreyâ Ali Kayacan, İsmail Hakkı Çelebi, “Türk Irkı ile
İstanbul’da Yaşayan Diğer Irkların Mukâyesevi Tetkiki III: Tevsii”, Türk
Antropoloji Mecmuası, no. 4, Mart 1927, s. 10-19.
Bu araştırmayla ilgili daha detaylı bilgi için, Nazan
Maksudyan, “The Turkish Review of Anthropology and the Racist Face of Turkish
Nationalism”, Cultural Dynamics, vol. 17, no. 3, 2005, pp. 291-322.
8 Bu araştırma dizisi 1927’de yayımlanmaya başlamış
ve üç sayı sürmüştür. Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Aime Mouchet, Süreyâ
Ali Kayacan, “Türk Irkı Hakkında Antropoloji Tedkikâtı”, Türk Antropoloji
Mecmuası, no. 5, Ekim 1927, s. 6-16; Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp,
Süreyâ Ali Kayacan, Aime Mouchet, Hamza Vahit Göğen Bey, “Türk Irkının
Antropolojisi Hakkında, (Mâ-ba’d)”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 6, Mart
1928, s. 5-14; Nureddin Ali Berkol, Neşet Ömer İrdelp, Süreyâ Ali Kayacan, Aime
Mouchet, Hamza Vahit Göğen Bey, “Türk Irkının Antropolojisi Hakkında Notlar”,
Türk Antropoloji Mecmuası, no. 7, Mart 1929, s. 6-12.
9 Dergi ve Türk milliyetçiliği arasındaki ilişkiyi
kitabımda daha ayrıntılı olarak inceliyorum. Nazan Maksudyan, Türklüğü Ölçmek:
Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi, 1925-1939,
Metis,
İstanbul, 2005.
10 Dergiye katkıda bulunanların neredeyse hepsi
doktordur (çoğunlukla anatomist). Her ne kadar derginin adı Antropoloji
Mecmuası ve şemsiye kurumunki de Antropoloji Enstitüsü ise de Cumhuriyetin ilk
yıllarında eğitimli antropologlardan ya da ciddi bir antropoloji araştırma merkezinden
söz etmek mümkün değildir. Ancak 1930’lardan itibaren, antropoloji eğitimi
görmek üzere Avrupa’ya öğrenci gönderilmeye başlanmıştır.
11 Mecmua’nın neredeyse tüm yazarları resmi bir kurum
olan üniversitede önemli pozisyonları ya da devlet bürokrasisinde belli
görevleri olan önemli kişilerdi. Aslında derginin akademik kadroları bazı
durumlarda devletin siyasi kadrolarıyla örtüşüyordu. Bu organik ilişkinin
altını çizmek önemlidir, zira ırkçı bir söylem benimsemiş bu bilimsel seçkin
grubunun devlet kurumlarıyla ve kadrolarıyla sıkı ilişki içinde olması,
1920’ler ve 30’lar Türkiye’sindeki kritik rollerinin altını çizer.
12 Daha ayrıntılı bilgi için bkz.: Nazan Maksudyan,
Türklüğü Ölçmek: Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı
Çehresi, 1925-1939, Metis, İstanbul, 2005.
13 Bazı ölçüm aletleri ve metotları kullanılarak
yürütülen antropolojik araştırmalar pozitif bilimler kadrosuna dâhil edilmişti;
zira 19. yüzyılın ilk yarısında uygulandığı şekliyle, bilimsel antropologların
yöntemleri –sadece gözlemlemek ve tanımlamak değil, saymak, ölçmek ve deney
yapmak– bilimin o zaman için geçerli tanımına tam olarak denk düşüyordu.
Antropoloji insan vücudunun bölümlerini –özellikle kafatası
ama onun yanı sıra kollar ve bacaklar, cinsel organlar, boy, kalp çeperi,
kalçalar– ölçme bilimi haline geldi. Türk Antropoloji Mecmuası da bu
metodolojik yaklaşımların takipçisi olmuştu. Önem verilen ölçümler de
genellikle “değişmez ırkî karakterler” üzerine yoğunlaşmıştır.
14 Nureddin Ali Berkol, vd., “Türk Irkı Hakkında
Antropoloji Tedkikâtı”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 5, Ekim 1927, s. 10.
15 Şevket Aziz, “Antropoloji Tedrisatı Hakkında”,
Türk Antropoloji Mecmuası, no. 12, Eylül 1931, s. 113.
16 Henüz Haydarpaşa’daki merkez.
17 Nureddin Ali Berkol, vd., “Türk Irkı Hakkında
Antropoloji Tedkikâtı”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 5, Ekim 1927, s. 5.
18 Merkez’in Beyazıt’a üniversite kampusuna taşındığı
ikinci dönem.
19 Şevket Aziz Kansu, “Anadolu Kraniyolojisi”, Türk
Antropoloji Mecmuası, no. 17-18, Mart 1935, s. 65; ayrıca Şevket Aziz Kansu,
“Metopisma’nın Kraniyolojik Tetkikine Yardım”, Türk Antropoloji Mecmuası, no.
17-18,
Mart 1935, s. 68.
20 Cumhuriyet, 5 Ağustos 1935.
21 1935’te taşındığı DTCF binasında olmalı.
22 Şevket Aziz Kansu, Türk Antropoloji Enstitüsü
Tarihçesi, Maarif Matbaası, İstanbul, 1940, s. 6.
23 Burada ilginç olan, kısa zaman içerisinde
Haydarpaşa’dan Beyazıt’a, ardından İstanbul’dan Ankara’ya taşınan Türk
Antropoloji Enstitüsü’nün pek de ufak olmayan kemik koleksiyonlarını nasıl
yanında götürebildiğidir.
24 Jacques Barzun, Race: A Study in Superstition,
Harper & Row, New York, 1965, s. 38.
25 Annemarie De Waal Malefijt, Images of Man: A
History of Anthropological Thought, Knopf, New York, 1974, s. 260.
26 Araştırmacıdan araştırmacıya ufak değişimler
göstermekle birlikte, Sefalik Endeks 75’ten küçük olursa Dolikosefal, 75-80
arasıysa Mezosefal, 80’in üzerindeyse Brakisefal kafa denmektedir.
27 Kafa ölçüsü/oranı, sefalik endeks anlamında
kullanılıyor.
28 Nureddin Ali Berkol, vd., “Türk Irkı Hakkında
Antropoloji Tedkikâtı”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 5, Ekim 1927, s. 15.
29 A.g.e., s. 21.
30 İki ayrı kemikten oluşan alın, 2 yaşlarında bu
kemiklerin birleşmesiyle tek bir kemik haline gelir. Metopizma, bu kemiklerin
iyi birleşememesine, aralarında belli bir boşluk kalmasına verilen addır. Bu
boşluğu beynin büyüklüğünün yarattığı düşünülür.
31 Nureddin Ali Berkol, vd., “Türk Irkı Hakkında
Antropoloji Tedkikâtı”, Türk Antropoloji Mecmuası, no. 6, Mart 1928, s. 10.
32 A.g.e., s. 11.
33 A.g.e., s. 10.
34 A.g.e., s. 10-11.
35 A.g.e., s. 5.
36 A.g.e., s. 13.
37 Kitabın eleştirel yeni basımı: Yapılar Kitabı,
Tezkiretü’l - Bünyan ve Tezkiretü’l - Ebniye, Koç Kültür Sanat Tanıtım,
İstanbul, 2003.
38 Türk Tarih Encümeni Mecmuası, no 1, Haziran
1930-Mayıs 1931, s. 10.
39 Kevork Pamukciyan, “Mimar Sinan’la İlgili Bazı
Açıklamalar” ve “17. Yüzyıl İstanbulu’nda Ermeni Asıllı Mimar ve Kalfalar”,
Zamanlar, Mekânlar, İnsanlar içinde, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2003, s.
149-151 ve 163-172.
40 Akşam, 5 Ağustos 1935.
“Sinan’ın Heykelini Yapınız”
İyi de, Neden ve Nasıl?
Uğur Tanyeli n Bu sözler, Atatürk tarafından verildiği kendi
elyazısıyla düştüğü bir kayıtla da kanıtlanmış bir direktif. Peki, ama
fizyonomisi hakkında hiçbir şey bilinmeyen bir tarihsel kişiliğin1 heykelini
nasıl, ve daha da önemlisi, neden yapmamız gerekiyor? Her halükarda gerekçesi
ve yöntemi ne olursa olsun, buyruğun hevesle yerine getirildiği kesin. Bugün
biblo boyutundan büste, madalyona, boy heykeline ve resme dek çok sayıda Sinan
betisi var. Hepsinde, benzer özellikler gösteren, neredeyse aynı insanı tasvir
ettiğine inanılabilecek bir görünümle karşılaşılıyor. Bu düşsel Sinan, sağlam
yapılı, kalın kemikli, çıkık elmacık kemikleri bulunan, kırpılmamış uzun
sakallı, kalın kaşlı bir yaşlı adam. Kafasında daima Osmanlı üst
yöneticilerinin aşırı büyük tören sarığı var. Neye benzediği bilinmeyen birinin
sanki aynı fotoğraftan yapılmış gibi özdeş betimlendiği bir görsellik
üretimiyle yüzyüzeyiz.
Fizyonomisinden habersiz olunan tarihsel kişiliklerin resim
ve heykellerini yapma alışkanlığı –Türkiye’de aksi geçerliyse de– yeni değil.
Tüm Hıristiyan ikonografisi peygamberleri, azizleri, azizeleri böyle
betimliyordu. Hepsinde betimlenen kişiliğin betisi onun ölümünden yıllar, bazen
yüzyıllar sonra yapıldığından, gerçeklikle ilgisi yok denecek kadar azdır.
Böyle bir benzerlik ilişkisi arandığı da söylenemez. İkonografik betiler
natüralist olmak zorunda değillerdir. Onların varolması için o dinsel kişiliğin
içinde yer aldığı ve herkes tarafından bilinen bir öykünün, meselin, sahnenin
betimlenmesi gerekir ve yeter. Bakanlar, o sahneyi zaten bildiklerinden,
içindeki “kadro”yu da ait oldukları o bağlam sayesinde tanırlar. Bir çarmıha
gerilme sahnesinde İsa’nın kim olduğunu anlamak için onun gerçek fizyonomisini
bilmek gerekmez. Atının üzerinde bir ejderhayla mücadele eden her erkek Aziz
George’dur. Çıplak bir erkekle kadının Adem ile Havva’dan başka bir çift olduğu
akla bile gelmez.
Bu ikonografik tanıma kolaylığı, yeni bir saygın kişilikler
“nomenclatura”sı vareden ulusalcılıklar çağında gündemden düşer. Ulusalcı
ideolojiler her yerde yalnız güncel kahramanlar değil, retrospektif bir bakışla
ulusal tarihsel kişilikler de üretirler. Alman ulusçuluğu Roma ordularını milat
yıllarında perişan eden Arminius’tan yola çıkarak Hermann’ı, Fransızlar
İngilizlerle savaşan Jeanne d’Arc’ı, Çekler Jan Hus’u, Ruslar Polonyalıları
Moskova’dan süren Minin ve Pojarsky’yi keşfederler2. Hepsinin de fizyonomisi
meçhuldür. Ama ulusalcı ideolojilerin kendi geleneklerini icat etmekle3 meşgul
olduğu 19. yüzyılda bu önemsenmeyecek kadar küçük bir dezavantajdır. Hepsi için
uygun birer fizyonomi icat edilir. Daha doğrusu, gelenek icadıyla ulusal
kahraman keşfi ve ulusal kahramanların keşfiyle onlara fizyonomi üretme
etkinliği bağlantılıdır. Ulus inşaatı kahramansız, kahraman üretimiyse
fizyonomik bir görüntü olmaksızın gerçekleştirilemez. Kült ikonsuz olmaz.
Kahramanlar kültünün onun için belirli kişiliklere göndermede bulunan ikonları
yapılır.
İkonları temellendirecek fizyonomilerin üretimi kolaydır
da... Antik dünyadan beri varlığını sürdüren kimi basit tanıma/tanıtma araçları
hala işe yararlar. Athena’nın miğferi, Hermes’in kanatlı sandalları,
Herkules’in budaklı lobutu onların kimliğine işaret eder. Her tanrının
kimliğini ortaya koyan bu gibi “atribü”leri olduğu gibi, her modern kült
kahramanın da atribüleri icat edilir. Ya da atribü icat etme olanağı veren
kahramanların resim ve heykelleri daha verimli bir malzeme oluşturur. Minin ve
Pojarsky’yi herhangi iki adamdan farklı kılmak için tasvirlerinin altına
adlarını yazmak dışında pek az seçenek vardır. Onun için bu iki bahtsız
kahramanın pek az heykeli bulunur. Ama Jeanne d’Arc’ı betimlemek için bir dizi
atribüden yararlanma şansı vardır. Ulusalcı asabiyet sürdüğü müddetçe betileri
çoğalır durur. Zırhlar kuşanmış, eli bayraklı her güzel genç kız kuşkusuz
Jeanne d’Arc; her eli kılıçlı, boynuzlu miğfer giymiş, uzun saçlı, iriyarı adam
Arminius/Hermann’dır. Jeanne d’Arc’ın güzel, Hermann’ın ufarak olup olmadığı
sorulmaz. Sözkonusu olan ikonik ulusal kült betisiyse, birincinin çopur,
ikincinin kısa boylu olması olanaksızdır.
Bu gözle bakınca, gerçek fizyonomisi bilinmeyen ulusalcılık
çağı kahramanlarının görselliklerinin oldukça basit bir mekanizmayla üretildiği
söylenebilir. Türün güzel ya da yakışıklısının üstüne, o çağa ait olduğu
varsayılan ve minimum bilgi birikimiyle tarihsel aidiyeti kavranabilecek kılık
giydirilir. Çünkü ulusal kahramanı yalnız uzmanlar değil, o ulusun en az
eğitimli üyeleri de tanımalıdır. O yüzden, tarihsel ayrıntıları doğru olmasa
da, zırh ve bayrak her kız heykelini Jeanne d’Arc yapmaya, koca bir sarık ve
sakal her yaşlı ve bilge görünüşlü adamı Sinan kılmaya yeter.
Ne var ki, ulusalcılıklar çağı dünyasındaki kahraman keşfi
ya da icadı etkinlikleri içinde mimar kimlikli eşhas tipik değil. Ulusal
kahramanlar hemen her yerde politik ve askeri kimlik taşıyanlardır. Çeklerin
Jan Hus’u gibi dinsel kahramanlar da arızi gözükür, ama ulusalcı
“nomenclatura”da mimara rastlamak istisnai bile değil. Demek ki Sinan’ın
heykellerini yapmaktaki bu ısrarın arka planını araştırmakta yarar var.
İtalya’da gerçekte neye benzediği iyi bilinen Michelangelo’nun ya da
Palladio’nun, İngiltere’de Wren’in sadece birkaç heykeli varken, buradaki Sinan
heykellerinin mebzuliyeti neden?
Sorunun yanıtı, Sinan’ın daha önemli olduğu biçiminde
olamaz. Soru, tam aksine, Sinan’ın neden bu denli önemsendiği, neden bu ulusal
pantheondaki yeri en tartışılmaz kahramanlardan biri sayıldığı biçiminde
sorulmalıdır. Ulusal ya da ulusalcı Türk pantheonunun çok çok dar tutulmuş
kadrosu burada özellikle yaşamsal önemde gözükür. Örneğin, Türkiye’nin en çok
kullanılan sokak adları sıralamasında ulusal kahramanlar şöyle diziliyor4:
1. Atatürk (3000), 3. Fatih (2100),
5. İnönü (1120), 8. Mimar Sinan (1000), 9. Barbaros (925).
Diğer dereceler kişi adı olmadıklarından burada zikredilmedi. Siyasal ve askeri
önderleri ön plana alan benzer listeler hemen her ülke için yapılabilirdi.
Ancak, mimarları kült figürü kılmakta çok tereddütlü bir dünyada neredeyse tek
istisnanın niçin Türkiye ve Sinan olduğu sorulmaya değer bir sorudur. Neden
Praksiteles, Mansard, Ledoux, Bramante, Vasari, Vanbrugh, Neumann vs. birer
ulusal kült figürü değil de Sinan öyle? Neden onların heykeli yok? Neden
onların da heykeli başında törenler yapılıp nutuklar irad edilmiyor? Neden
onlara layık evlatlar olmaktan, onların fiziksel çevre duyarlılıklarına layık
çevreler yaratmaktan söz edilmiyor? Neden İtalya’da bir Serlio ya da Alberti
Üniversitesi mevcut değil de burada bir Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
bulunuyor? Neden mimar olmayanlar her karşılaştıklarında mimarlara, bugün
Türkiye’de niçin Mimar Sinan gibi yüce bir mimar daha yetişmediğini sormadan
edemiyorlar? Ve nihayet, neden bu ulusalcı kült figürü, bugünün mimarlarının
asla kazanamayacağı bir yarışın ebedi galibi gibi duruyor?
Bunların hepsi de Sinan’ın heykelini yapmamız gerekliliğiyle
bağlantılı gözükür. Yanıt belki de ulusalcı kült kadrosunun darlığında ve
konstrüksiyonunda gizli. Ortada o denli küçük tutulmuş bir pantheon, o denli iktisatlı
oluşturulmuş bir heykeli yapılabilir, kült nesnesi haline getirilmiş kişiler
listesi var ki, ona girmeyi başaranlar çok az sayıda olmaları sayesinde bile
bir kutsallık ediniyorlar.
Ne kadar az sayıda olurlarsa o kadar kutsallaşacaklar, çünkü
kutsallık paylaştırıldıkça azalır. Dolayısıyla, çok iyi seçilmeleri, her
birinin çok belirgin temsili bir kimliği olması, hepsinin de tartışma dışı
kalacak kadar yüce bir varlığı bulunması gerekiyor. Sözgelimi, şöyle bir
karşılaştırma örneği anlamlı olur: Londra’da National Portrait Gallery de,
ulusal meşhurları görselleştirir ve doğal olarak da kutsar, ama orada binlerce
kişilik bir liste vardır. Onlarca mimar, ressam, hukukçu, tarihçi, kaşif,
politikacı, hükümdar, aristokrat, müzisyen, bilim insanı, edebiyatçı, duvarları
resimleriyle, mekanları heykelleriyle doldurur. Ne var ki, bu ulusalcı görsel
anlatının bir merkezi olmadığı gibi, hiyerarşisi de yoktur. Kimse diğerinden
önemli değildir. Churchill, adını hiçbir Türk’ün bilmediği ve pek az İngiliz’in
tanıdığı romancı Bulwer-Lytton’la aynı önemseme düzeyinde yer tutar. Waterloo
kahramanı Wellington, kadın hakları konulu ilk kitabı kaleme alan Mary
Woolstonecraft’tan daha önemsenerek temsil edilmez. Paris’te
3. Cumhuriyet’in kamusal heykel repertuarını oluşturan ünlü
kişiler, kahramanlar için de aynı eşdeğerlik ve hiyerarşiden yoksunluk durumu
geçerlidir. Hatta bugün artık izi bile kalmamış
19. yüzyıl Berlin’inin kamusal heykel birikimi bile,
genişletilmiş bir katılım olanağının varlığını akla getiriyordu.
Türkiye’deki ulusal pantheonsa, merkezinde tüm kutsallıkları
bünyesinde barındıran rakipsiz bir kahramanın, Atatürk’ün konumlandığı tenha
bir pantheon. Bu görselleştirilmiş tarih anlatısının merkezini de o
oluşturuyor. Geriye kalan kahramanlar ya da kült figürleri ve onların ikonları,
merkezden uzaklaşıldıkça önemlerinin de azaldığı bir hiyerarşiye tabiler.
Türkiye’yi (aslında Osmanlı’nın yükselme dönemi olarak tarif edilen evreyi)
varedenler Atatürk’ü kuşatan bir minör figürler dizisi halindeler. Atatürk ise
onların varettiği ama sonraki yüzyıllarda “aymazların” tahrip ettiği; ülkeyi,
toplumu, kültürü yeniden inşa eden tekil kahraman. Dolayısıyla bu pantheondaki
her kahraman Atatürk’le hiyerarşik ilişkisi çerçevesinde tanımlı. Onlar da olsa
olsa Fatih, Sinan, Barbaros gibi birkaç kişiden ibaret. Tüm ikonlar gibi onları
da gerekçelendiren birkaç indirgenmiş değer var. Neredeyse birer alegorik figür
olarak biçimlendirildikleri, o birkaç belli başlı değerin personifikasyonu
oldukları söylenebilir. Fatih, Osmanlı’yı vareden tüm siyasal, ekonomik,
kültürel başarıların personifikasyonu. Barbaros tüm askeri zaferleri,
yitirilmiş uzak coğrafyalara ait anıları kişileştiriyor. Ve nihayet Sinan da,
estetik, fiziksel çevre ve mühendislik adına çağdaş Türk insanı ne tahayyül
edebiliyorsa hepsinin personifikasyonu niteliğinde.
Hepsinin Türkiye dışında da tanınıyor olmaları
yüceliklerinin gerekçelerinin başında yer alıyor. Zaten bu ulusalcı yücelikler
pantheonu, bir gereksinmeyi iki biçimde karşılamak için inşa edilmiş bir ideolojik
yapı: Birincisi, ulusalcı ideolojinin yerli yücelik talebine yanıt veriyor.
İkincisi, o talebi ancak “öteki” olarak tanımlı Batı’nın onaylayabileceği bir
grup tarihsel kişilik aracılığıyla karşılıyor. Orada bir biçimde
onaylanamayacak olanlar burada yüceltilmiyorlar. Örneğin, bir divan şairinin,
bir Osmanlı müzikçisinin pantheona girme fırsatını asla bulamayacağı aşikar.
Bunların kimileri, sözgelimi divan şairleri, başka ulusalcı/modernleşmeci
ideolojik bariyerlere de takılıyorlar: Ulusalcı talebe, ürünlerinin yapısal
özellikleri nedeniyle yeterince ulusal kimlikli sayılmadıklarından uygun
düşmüyorlar. Kimileriyse, kendisini uluslararası bir kültürel yarış içinde
düşleyen Türk ulusçuluğuna yeterli çapta ve önemde gelmiyor.
Sonuçta, bu tüm üyeleriyle yeni bir mitoloji. Onu varedenler
artık tarihsel kişilikler olmaktan çok, belirli onaylanmış, tartışılmaz
güçlerin, değerlerin kişileştirilmiş figürleri. Üstelik bu pantheonda belirli
değerlerin ve rollerin yokluğu, mevcutları daha da büyütmek ve abartmak
sonucunu veriyor. Örneğin, onların yanına bir Türk kaşif, önemine ikna
olunabilir bir Türk bilim insanı, hatta edebiyatçı yerleştirilemeyince,
pantheondakiler ulusalcı asabiyetin yoğunluğu oranında abartılmış devasa bir
kutsallığı kendi aralarında paylaşıyorlar. Artık onları olağan ölümlülerin tabi
olduğu kurallarla değerlendirme, tarihselleştirme, dolayısıyla kutsallıklarını
ortadan kaldırıp gerçek insanlara dönüştürme şansı da sözkonusu olamıyor.
Onları insanlaştıramayınca, simgelemek, simgelemek için onları görselleştirmek,
görselleştirmek için sadece ikonlarını yaratmak olanağı kalıyor geriye. Bu
pantheondakilerin hepsinin natüralist izlenimi veren betilerinin gerçekte
natüralist olmayışı bundan. Örneğin, hiçbirinin heykelinde bir karakter
analizinin izine bile o nedenle rastlanmıyor. Hepsi birer donuk stereotip
sadece. Hepsi de sadece bir dizi kutsallığı temsil ediyor; hiçbirinin asla
temsil etmediğiyse, adını taşıdıkları gerçek tarihsel kişinin historiyoğrafik
kişiliği. Onun için bu pantheondakilerin yalnızca ikonları var. İnananların
iman tazelemesine, inancın yeniden üretimine aracılık eden simgesel figürler
bunlar. Ama ortada ikonlar varsa, orada artık tarihyazımından değil,
hagiografiden sözetme olanağı vardır. Veya mitolojiden söz ediliyorsa, orada
sadece tanrılar ve yarıtanrılardan konuşulabilir. Türkiye’de de çoğunlukla
böyle oluyor. n Uğur Tanyeli.
Notlar:
1 Sinan’a ait olduğu sanılan ve dönemine ait tek imge ise
şurada: Lokman bin Seyyid Hüseyin, Tarih-i Sultan Süleyman, Chester Beatty
Library, Dublin, Ms. T413, v. 115b. Ne var ki, onun gerçekçi olma iddiası
bulunmayan bir Klasik Osmanlı minyatürü olması nedeniyle, çağdaş Türkiye’deki
görsellik patlamasına kaynaklık etmesi söz konusu olmamıştır.
2 Bu konuyu Fransa ve 3. Cumhuriyet özelinde inceleyen bir
çalışma olarak bkz.: Juna Hargrove, “Shaping the National Image: The Cult of
Statues to Great Men in the Third Republic”, Nationalism in the Visual Arts,
ed.: R.A. Etlin, National Gallery of Art, Washington, Hanover ve Londra, 1991,
s. 49-63.
3 İcat edilmiş gelenekler için bu historiyoğrafik kavramın
ilk kez kullanıldığı şu iki çalışmaya bakınız: Eric Hobsbawm, “Introduction:
Inventing Traditions” ve “Mass-Producing Traditions: Europe, 1870-1914”, The Invention of Tradition, ed.: E. Hobsbawm ve T. Ranger, Canto, Cambridge, 1992, s. 1-14,
263-308.
4 “En çok kullanılan 10 sokak ismi”, Radikal, 7 Nisan 2007
Cumartesi.
Koruma Uzmanı, Restoratör Sinan

Senem Doyduk n Tarih yazını içinde Sinan’ın nasıl yer
aldığını anlamak için, metinlerde kullanılan sıfatlara bakmak anlamlı olabilir:
Dahi sanatçı, usta mimar, gücün doruğundaki mimar, taşla konuşan mimar, en
büyük sanat adamımız, yeterince kavranamayan sanatçı, Osmanlı mucizesi, Sinan
Mimarlık Okulu vb. gibi. Tanımlamaların içinde en çarpıcı olanlarından biri,
kuşkusuz, “Çağdaşımız Sinan” ifadesidir. Çağdaşımız olarak görülen bir Osmanlı
mimarı doğal olarak çağımıza ait kavramlar kullanılarak tariflenir. Ancak,
Sinan’ı ve Osmanlı mimarlığını ve de Osmanlı dünyasını modern kavramlarla kurgularsak,
tarihselliğini teslim etme şansımızı yitiririz. İlerleme, gelişme, yaratıcılık
vs. gibi koruma-restorasyon da modern kavramlardır. Dolayısıyla, Sinan’ın
onarım uygulamalarına dayanılarak, 16. yüzyıl
Osmanlı’nın gerçekleri günümüz gerçeklerinden oldukça
farklı. Osmanlı dünyasını olağanlaştırmak için, öncelikle o dönemde geçerli
olan “süreklilik” kavramına dikkat çekilmelidir. Premodern dünyada genelde
sürekli bir eskiye dönme beklentisi ve isteği geçerlidir. Değişim bozulmayı
içinde barındırır. Bu nedenle, her olgunun en yetkin halinin, kaynağındaki hali
olduğunu düşünen bir zihniyet söz konusudur. Aslolan, o ilk halin
sürekliliğinin sağlanması ve değişimin engellenmesi ile bozulmanın ve
dağılmanın gerçekleşmesinin önlenmesidir. Dolayısıyla, yenilikçi, özgün,
ilerici gibi sıfatlar modern dünyaya aittir ve Sinan için çok sonradan inşa
edilmiştir. Osmanlı dünyasında zaman zaman ortaya çıktığı gözlemlenen
yenilikler, bilinçli bir gelişme iradesini ya da evrimi temsil edemezler. Çünkü
yenilik getiren örnekler, yenilikçi bir zihniyeti oluşturmak ve yeniden üretmek
için gerçekleştirilmezler. Yenilik denilenlerin gözlemlendiği örneklerin hemen
ardından en geleneksel sistemlere kolayca dönülür. Çünkü yetkin olan, yeni olan
değil, geleneksel yöntemle uygulanandır. Sinan mimarlığını anlamlandırmak için
kurgulanan evrim ve gelişim şeması günümüze ait bir değerlendirme biçimidir.
Sinan ve Osmanlı mimarlığı için kullanılan modern
kavramların yanısıra, metinlerdeki tepkisel dil de dikkat çeker. Elde Osmanlı
mimarlığı ile ilgili çok sayıda yayın olmakla birlikte, çoğunluğu “Sinan
Kitapları” oluşturur. Zaten 16. yüzyıl Osmanlı mimarlığı içinde sadece Sinan
anlatılır. “İcat edilmiş” olan Altın Çağ çerçevesinde ele alınan Sinan
mimarlığı anlatımı için de, siyasal ve ekonomik girdilerle birebir
ilişkilendirilen bir tarih kurgusu geçerli olur. Bu çerçevede Sinan ilerici,
yenilikçi, tasarımcı bir mimar olarak yer alır ve sürekli Sinan’ı savunan,
evrenselliğini ispatlamaya çalışan bir ısrarın varlığından söz edilebilir. Çok
sayıda yayının ana temasını Sinan mimarlığının özgünlüğü, taklit olmadığı,
verileri rasyonel kullandığı ve bu verileri sentezlediği oluşturur. Kullanılan
dil bu yanıt verme psikolojisiyle oluşturulur: Sinan yapılarının harika bir
cevap olduğu, onun büyük anıtlarla yaptığı hesaplaşmadan daima kazançlı
çıktığı, yeni buluşlar peşinde koşarak bizlere en güzel dersi verdiği (Özer,
B., 1988, s. 199-208) ve prensipleri ile dünya sanatkarlarına kitap olacak
mahiyette eserler sunduğu (Kocainan, 1939, s. 43-44) gibi ifadeler sayısız kez
kullanılmıştır.
Özetle, Sinan’a yaşadığı dönem itibarıyla gerçek olamayacak
bir kılıf giydirilmeye çalışılmıştır. Sinan için kullanılan modern kavramlar
arasında “korumacı” sıfatı da yer alır. Sinan’ın korumacı yönünü irdelemeden önce,
Osmanlı’nın önceki dönemlere ait tarihi yapılara karşı ideolojik bir tutumunun
olup olmadığını sorgulamak faydalı olacaktır. Tekeli; Osmanlıların, geçmiş
topluluklara ait yapılara ve kültürel simgelere yönelik tahrip edici bir
yaklaşım içinde olmadıklarını, bunun en belirgin örneklerini de işgal edilen
kentlerin oluşturduğunu belirtmiştir. İşgal edilen kentlere yeni nüfus
yerleştirilerek var olan yapı stoku kullanılmış; örneğin, kiliseler (tümü
olmamakla birlikte) çeşitli eklerle camiye çevrilmiştir (Tekeli, 1985, s. 162).
Madran ise Osmanlı toplumunun bugün “kültür varlığı” olarak tanımlanan eserlere
karşı takındığı tutumu olumlu ve olumsuz tavırlar olarak ikiye ayırır ve
bunların nedenlerini irdeler. Olumsuz tavırların nedenlerini “bilgisizlik”,
“finansman zorluğu” ve “fiziksel etkenler” başlıkları altında toplar. Olumlu
tavırların nedenlerinin de “dinsel değer yargıları”, “yapıların eskilik
değeri”, “yapıların işlevsel ve ekonomik değerleri” ve “vakıf kurumunun
etkileri” olduğunu belirtir (Madran, 1988, s. 126). Madran, günümüz koruma
kavramlarının Osmanlı İmparatorluğu’nda geçerli olmadığını, yapıların kullanım
değerinden dolayı korunduğunu belirtmektedir. Ancak, Osmanlı medreselerinde
tarih bilincini oluşturacak bir eğitimin verilmemiş olması, onarıma gerekli
finansın ayrılmamış olması gibi tespitler de, yine yalnızca modern dünyada
karşılığını bulabilecek beklentilerdir.
Osmanlı’da kendi daha önceki dönemlerde inşa edilmiş
yapılara karşı, olumlu ya da olumsuz içerikli bir yaklaşımın olması bir yana, ideolojik
bir tutumun varlığından söz etmek de güç gözükür. Dolayısıyla, tahrip edici bir
özgül ideoloji varolmamakla birlikte, tahribat, doğrudan yıkımdan çok, binanın
işlevini yitirmesi ve terkedilmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Osmanlı dünyası
kendi çağının ve yönetiminin yapılarını inşa ederken, etraftaki yapılardan
kullanılabilir olanları onarmak suretiyle faydalanmayı sürdürmüştür. Bunu bir
koruma bilinci içinde yapmadığı gibi; bazı yapıların inşası için eski yapıların
malzemelerini kullanırken de yine bilinçli bir tahrip eylemi içinde
bulunmamıştır. Yapı malzemelerinin yeniden kullandığı yapılar arasında kendi
kültürüne ait olmayan yapılar bulunduğu gibi, erken dönem Osmanlı yapılarının
malzemelerinin yeniden işlevlendirildiği örnekler de mevcuttur. O nedenle,
Osmanlıların, onararak kullanmayı sürdürdüğü ya da tahrip ettiği yapılara karşı
sistemli bir ideolojik tavır içinde olmadıkları söylenebilir. Kaldı ki, 16.
yüzyıl Osmanlı dünyasından böyle bir ideolojik üretkenlik beklenemez.
Öyleyse, Sinan dönemindeki eski yapıların ne onarılmasını ne
de tahrip edilmesini bir koruma yaklaşımı çerçevesinde değerlendirmek mümkün.
Eski eserlerle ilgili olarak bilinçli bir koruma tavrının oluşmasını ortaya
koyan en erken tarihli yasal düzenleme 1869 yılında çıkan “Asar-ı Atika
Nizamnamesi”dir. Sinan’ın onardığı yapıları koruma bilinci çerçevesinde
değerlendirmek, dönemin tavır ve yaklaşımlarının olağanlığının görmezden
gelinmesine yol açmış gözüküyor. Sinan’ın (ve çağdaşlarının) diğer mimarlık
etkinliklerine karşı alınan historiyoğrafik tutum, onardığı yapılar için de
sürdürülmüş, Sinan’a bir korumacı bilinç atfedilmiştir. Sinan’ın onardığı
yapıların çoğunluğunu camiler oluşturmaktadır. Kuran, Sinan’ın onardığı
camilerin dökümünü yaptığı çalışmasında, Sinan’ın onardığı bazı camilerin kendi
eseri olarak kayıtlara geçtiğini belirtir (Kuran, 1982, s. 195). Sinan yaptığı
onarımlarda, yeni yapı inşasından farklı bir yaklaşıma sahip olamayacağı için,
doğal olarak, yeni yapıda kullandığı teknikleri uygulamıştır. Bunun yanısıra,
Sinan’ın korumacı yönüne yapılan vurgular, 1538 yılında başmimar olduğu
dönemden sonraki zaman diliminde yoğunlaşmaktadır. Başmimar olmadan önce
katıldığı seferlerde gerçekleştirdiği onarımlar sadece birer “onarım” olarak
yorumlanırken, başmimar olduğu dönemdeki “onarımlar” içinse Sinan’a korumacı
sıfatı atfedilmektedir. Örneğin, Irakeyn Seferi sırasında, ordunun Bağdat’ta
bulunduğu sürede, Kanuni’nin emriyle onarılan Ebu Hanife ve Abdülkadir
Geylani’nin makamlarını yenileme faaliyetinde Sinan’ın etkin bir rol oynadığı
düşünülmektedir (Kuran, 1986, s. 19). Kuran, bu seferlerdeki etkinlikleri
“onarım”, başmimar olduktan sonra yaptığı uygulamaları ise birer “koruma
projesi” olarak değerlendirmektedir.
Sinan’a atfedilen koruma bilinci tek yapı ölçeği ile sınırlı
kalmaz. Yakın çevreyi kapsayan bir bağlamsalcı koruma anlayışı için, Sinan’ın
yaşadığı dönemden çok daha uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. Tek yapı
korumadan kültürel değer alanı olarak geniş ölçekli korumaya geçiş neredeyse
ancak 1973 tarihli 1710 sayılı eski eserler yasası ile gerçekleşmiştir. Ancak,
Sinan’ın 16. yüzyılda tarihi yapıları yakın çevrelerinde yer alan köhne
yapılardan temizleme uygulamaları da yakın çevre ile birlikte koruma
uygulamaları arasında açıklanmaktadır: Sinan’ın eski eserlere büyük önem
vermesinin yanısıra, bu eserleri “çevreleri ile birlikte ele alması” onun bu
konuda ne kadar ileri görüşlü olduğunu ortaya koymaktadır. Rumeli Hisarı’nın
içerisinde ve çevresinde yer alan yapılar ile Zeyrek Camisi cephesini kapatacak
yakınlıkta inşa edilmiş olan yapıların temizlenmesi gibi örneklerle Sinan
sadece eski eserleri korumakla kalmamış, onları yakın çevreleri ile de ele
almıştır (Özer, F., 1988, s. 209-210). Özer, Sinan’ın “mimari mirasa”
gösterdiği saygıya dikkat çektikten sonra, Sinan’ın kendi eserlerine onun
“korumaya” çalıştığı diğer yapılara gösterdiği saygının gösterilmemiş olmasına
serzenişte bulunmaktadır. Osmanlı mimarlığı tarihini inceleyen kimi güncel
metinlerin içinde onarım ya da tamirat yerine, yenileme, koruma, hatta restorasyon
terimi bile kullanıldığı görülür. Bu kavram karmaşasının vardığı en uç nokta
ise, Sinan’ın tek yapı ölçeğini aşarak yakın çevre ölçeğinde gerçekleştirdiği
koruma bilincinden ve disiplininden söz edilmesidir.
Mimarlık tarihi ve koruma disiplinine ait çalışmalarda
Sinan’a böyle bir bilinç ve duyarlılık misyonu yüklemekteki amaç ne olabilir?
Bu soruyu yanıtlamak için şuna dikkat çekmekte yarar var: Koruma konusunda
yazılmış kimi güncel metinlerde, Sinan’ın bu alanda gösterdiği hassasiyet ve
saygının günümüz koruma pratiğinde bulunmayışına sıklıkla işaret edilmektedir.
Günümüzde koruma disiplini, modern kent ihtiyaçlarının gereklilikleri ile
çeliştiği ve gelenekçi yaklaşımı nedeniyle kentsel dönüşüme engel teşkil ettiği
konularında eleştirilere maruz kalmıştır, kalmaktadır. Bu tür eleştirilerin
geçerliliği ya da anlaşılırlığı başka bir çalışmanın konusu olmakla birlikte;
anlaşılan o ki, koruma disiplini, kendi söylemini meşrulaştırmak adına, “dahi”
bir meslek adamı olduğu konusunda hemfikir olunan Mimar Sinan’ın da bu
disiplini savunup uyguladığını ispatlamaya çalışmıştır. Kaldı ki, böyle bir
yöntemle korumanın meşrulaştırılmasındaki tek araç Mimar Sinan olarak da
kalmaz. 1965 tarihinde basılmış olan Mimar Sinan Hayatı, Eseri başlıklı yayının
Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Uluğ İğdemir imzalı önsözünde, 29 Temmuz 1935
tarihinde kurumun asbaşkanı Prof.Dr. Afet İnan’ın Sinan hakkında bir eser
çıkarılmasını önerdiği ve bu önerinin kurumun başkanı tarafından Atatürk’e
iletildiği yazmaktadır. İğdemir’e göre, Atatürk öneriyi olumlu karşılar ve
başkan Hasan Cemil Çambel’e el yazısı ile “Sinan’ın heykelini yapınız” yazılı
bir not iletir. Aynı zamanda, Süleymaniye Camisi ile birlikte çevresindeki
yapıların restore edilerek bir “Sinan Sitesi” meydana getirilmesini arzu
ettiğini “söyler”. Görüldüğü üzere, mit haline getirilmiş iki ayrı kişilik
hakkında üstüste ve içiçe geçmiş yeni kurgular da üretilmiştir. Bir olgu
ve/veya kişiliği merkeze alan bir mit oluşturulmaya başlanınca, sonu gelmeyen,
sürekli birbirine eklenen yeni mitoslar yaratma sürecine de girilmektedir.
Oysa, Osmanlı dünyasını ve Sinan mimarlığını tarihselleştirmek için o dönemin
kavramlarını ve zihniyetini anlamaya çalışan tarihsel kurguların yapılması
gerekir. n Y.Mimar Senem Doyduk, YTÜ Mimarlık Fakültesi Restorasyon Anabilim
Dalı.
Kaynaklar:
Kocainan, Ziya, Mimar Sinan ve XX. Asır Mimarisi, Kenan
Basımevi, İstanbul, 1939.
Kuran, Aptullah, “Mimar Sinan’ın Onardığı Camiler”, Boğaziçi
Üniversitesi Dergisi Hümaniter Bilimler, sayı 8-9, İstanbul, 1982, s. 195-215.
Kuran, Aptullah, Mimar Sinan, Hürriyet Vakfı Yayınları,
İstanbul, 1986.
Madran, Emre, “16. Yüzyılda Osmanlı Devletinde Restorasyon
Etkinlikleri”, Uluslararası Mimar Sinan Sempozyumu Bildirileri / Ankara 24-27
Ekim 1988, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1996, s. 125-130.
Özer, Bülent, “Cami Mimarisinde Çoğulculuğun Ustası Mimar
Sinan”, Mimar Sinan Dönemi Türk Mimarlığı ve Sanatı, İş Bankası Kültür
Yayınları, İstanbul,
1988, s. 199-208.
Özer, Filiz, “Mimar Sinan’ın Korumacı Yönü”, Mimar Sinan Dönemi
Türk Mimarlığı ve Sanatı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1988, s.
209-217.
Tekeli, İlhan, “Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye
Cumhuriyeti’nde Kent Planlama Pratiğinin Gelişimi ve Kültürel Mirasın
Korunmasındaki Etkileri”, İslam Mimari Mirasını Koruma Konferansı Bildirileri,
İstanbul, 1987, s. 159-173.