Türkiye’de
Tasarlanmış Müze Yapıları
Türkiye Geç Osmanlı döneminden beri sürekli yeni
müzelerin açıldığı bir ülke.
Son yıllardaysa özel müzelerin kurulmaya başlanması alana
geniş bir çeşitlilik ve atılım kazandırmış bulunuyor. Bu metin, müzelerin mimari
içeriğini ve onu vareden etmenleri sorguluyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi (Fotoğraf: Özge Sade).
F. Özge Sade Mete n Müze kavramı, tarih boyunca değişen
koşullar doğrultusunda kendisine yüklenen temsili anlamlar taşımıştır. İlk
biriktirme ve sunma eylemleri MÖ 3000’lere dayandırılır. Babil’de çeşitli
hükümdarların değerli objeleri toplayıp sergiledikleri dile getirilmektedir
(Winter, 1996, s. 1793). Antik dönemde resim ve heykeller biriktirilmiş ve
sergilenmiştir. Özellikle MÖ 3. yüzyıldan itibaren, Yunan felsefesinin geniş
bir coğrafyaya yayılmasına paralel olarak, sanat eserleri ve doğa nesneleri
biriktirilmiş, korunmuş; tapınak meydanlarında, stoalarda ve özel yapılarda
sergilenmiştir. “Müze” sözcüğünün, bu dönemde İskenderiye’de inşa edilen, esin perilerine
(mousa) adanmış bir kültür yapısı olan “Mouseion”dan türediği bilinmektedir
(Cruickshank, 1992, s. 63). Ortaçağ’da kutsal nesneler, ganimetler kiliselerde
ve evlerde özel bölümlerde sergilenmiştir. Rönesans’la birlikte 15.-17.
yüzyıllar arasında akılcı düşünce egemen olmaya başlamış, koruma ve tarih
anlayışı değişmiş, biriktirme ve sergileme çalışmaları, Antik Yunan
felsefesinin araştırılması ve canlandırılması amacıyla yapılmaya başlanmıştır
(McClellan, 2002, s. 48).
Rönesans hareketleri ile birlikte gelişen akılcı düşünce,
18. ve 19. yüzyıllarda dönemin düşünsel altyapısını oluşturan düşünce ve ifade
özgürlüğü, akıl ve bilime duyulan inanç gibi Aydınlanma fikirlerine temel
teşkil etmiştir.
Bu fikirler doğrultusunda 1789 yılında gerçekleşen Fransız
Devrimi demokratikleşmeyi, bu durum ise krallık koleksiyonlarının halka
açılmasını beraberinde getirmiştir. 1793 yılında Louvre Sarayı müzeye
dönüştürülerek halka açılmıştır (Atagök, 1997, s. 1322). Louvre Müzesi,
koleksiyonlarının halka açılması ve eserlerin tasnif edilmesi özellikleri ile
müzecilik tarihinde ilk bilimsel müze kabul edilmektedir. 19. yüzyılın
ortalarına doğru yaklaşıldığında Louvre Müzesi, sanatı milli miras, müzeyi
diğer ulus devletlere örnek teşkil edecek, halka açık bir kurum olarak
tanımlamıştır (McClellan, 2002, s. 59). Bu dönem içerisinde müzeler kentlerin
kültür seviyesinin göstergeleri olmuş,
19. yüzyılın ikinci yarısında hemen hemen her Batılı ulus
bir milli müze veya sanat galerisine sahip olmuştur (Duncan, 1991, s. 88).
20. yüzyıla gelindiğinde, endüstriyel gelişimin ulaştığı
nokta, ekonomide, sosyal hayatta, sanatta önemli değişimlerin gerçekleşmesini
beraberinde getirmiştir. Üretimin hızlanmasının getirdiği artı değerler,
idealist ve faydacı yaklaşımları ön plana çıkarmıştır. 19. yüzyılın sonlarında
sayıları hızla artmış olan sanat müzeleri, elit kültürü temsil eden kurumsal
yapıları ve anıtsal mimarileri ile günlük hayattan ve halktan kopuk kurumlar
olmakla eleştirilmeye başlamıştır. Müzelerin faydalı kurumlar haline getirilmesi,
bunun da müzelerde tarih, teknoloji, kültür, sanat gibi konularda toplumu
eğitici faaliyetlerin gerçekleştirilmesi ile olması gerektiği savunulmuştur
(Vidler, 2003, s. 163).
2. Dünya Savaşı sırasında sanat çalışmaları Amerika Birleşik
Devletleri’ne kaymış ve burada koleksiyonların oluşturulması, yönetilmesi ve
maddi destek bulunması gibi konular için özel girişimler desteklenmiştir.
20. yüzyılın başlarında ABD önemli sanat koleksiyonlarını
barındıran müzelere sahip olmuş, modern sanat koleksiyonlarının pazarı haline
gelmiştir.
20. yüzyılın ikinci yarısında iletişim teknolojileri
gelişmiş; televizyon, bilgisayar gibi araçlar günlük hayata girmiş, bilgi
akışını hızlandırmış ve ekonomik, kültürel, sosyal yaşamı etki altına almıştır.
Sanatla gündelik yaşam arasındaki sınırlar kalkmaya, popüler kültür
yaygınlaşmaya başlamıştır. 20. yüzyılın ilk yarısında halkı kendine çekmek için
çalışmaya başlayan müzeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında bu çalışmaları
hızlandırarak devam ettirmiş, farklı kültür ve kimliklerden ziyaretçileri
müzeye çekmeyi amaçlamıştır (Camgöz, 1996, s. 95-107). Koruma, araştırma,
eğitim gibi işlevleri geri planda kalmaya başlayan müzeler kitle iletişim
araçlarına dönüşmüştür. Kalıcı koleksiyonlar yerlerini sürekli uzun mesafelere
nakledilen geçici koleksiyonlara bırakmıştır. Müze, gündelik yaşamda daha geniş
kitlelerin ilgisini çekmeye başlamış; eski kent merkezlerinin geçmişin özgün
verilerine uygun restorasyonu, müzeye dönüştürülmüş köyler, müzelere konu
olabilecek her türlü obje veya mekanın dijital ortama aktarılması ile
oluşturulan sergi nesneleri, müze kurumunun tanımının net olarak yapılamamasını
beraberinde getirmiştir. Kültürel eğitimde olması beklenen ciddiyet ve
titizlik, yerini nostaljik canlandırmalara, çarpıcı gösterilere, abartılı
deneyimlere bırakmış ve müzeler tüketim merkezlerine dönüşmüştür (Huyssen,
1999, s. 27).
Müze kurumunun dönüşümü kabaca göz önüne alındığında, müze
kavramına yüklenen anlamların dönemlerin sosyal özellikleri ile paralelliği
gözlenmektedir. Bu durum müze yapılarının temsili özelliklerini ön plana
çıkarmaktadır. Bu çerçevede Türkiye müzeleri incelendiğinde ortaya son derece
dinamik ve özgün bir profil çıkmaktadır. “Türkiye’de Tasarlanmış Müze Yapıları”
adlı tez kapsamında hazırlanan, 1846-2000 yılları arasında kurulan yaklaşık 300
adet müzenin koleksiyon ve bina özelliklerini içeren veritabanına göre, Osmanlı
ve Türkiye müzelerinin koleksiyon ve bina özelliklerinin değişimi, sosyal ve
politik gelişmelerle paralellik göstermektedir (Sade, 2005, s. 4-5). Geç
Osmanlı döneminde İmparatorluk Müzesi olarak kurulan -bugünkü adıyla İstanbul
Arkeoloji Müzeleri- çokuluslu bir imparatorluğun yeni ve modern kimliğini
temsil etmiştir. Erken Cumhuriyet dönemindeki müzecilik faaliyetleri yeni bir
ulus devletin kurulması çabalarında yerini almıştır. 1960-1980 yılları
arasında, kalkınma planları çerçevesinde Anadolu’nun çeşitli illerinde çok
sayıda arkeoloji müzesi inşa edilmiştir. 1980 yılından itibaren muhafazakar bir
koruma anlayışının belirdiği, müze inşa etme işinin durduğu, çok sayıda müze
binasının tarihi binalardan dönüştürülerek elde edildiği gözlenmiştir.
Osmanlı müzeleri ve İstanbul Arkeoloji Müzesi
Saraylarda el yazmaları, imparatorlara hediye edilen veya
ganimet olarak elde edilen altın, gümüş, porselen objeler biriktirilmiş, Aya
İrini’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bir silah deposu oluşturulmuş olmakla
birlikte, Osmanlı’da müze bir kurum olarak, Batılılaşma hareketleri ile
birlikte belirmiştir. Önceleri eski silahlar Aya İrini’de korunmuştur. Bu binada
tarihi eserlerin biriktirilmesine ise 1846 yılında başlanmıştır (Shaw, 2004, s.
19). 1869 yılında müze yenilenip İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümayun) adı
altında açılmış, 1880’de tarihi eserler silah koleksiyonlarından ayrılıp Çinili
Köşk’e taşınmış, 1881’deyse İmparatorluk Müzesi’nin gelişimine büyük katkısı
olacak olan Osman Hamdi Bey, müdür olarak atanmıştır. Osman Hamdi Bey döneminde
İmparatorluk Müzesi arkeoloji koleksiyonu önemli bir gelişme kaydetmiş ve müze
bir binaya sahip olmuştur.
Askeri Müze, Deniz Müzesi ve Türk ve İslam Eserleri Müzesi
de bu dönemde kurulmuş olmakla birlikte, arkeoloji dönemin en önemli koleksiyon
konusu olmuş; İmparatorluk Müzesi dışında Konya (1901), Bursa (1904), Çanakkale
(1911) ve Antalya’da (1922) yeni müzeler kurulmuştur. Arkeolojinin Batı’da
taşıdığı anlamlar Osmanlı’yı etkilemiştir. Louvre ile başlayarak Avrupa’da yeni
ulus devletleri temsil eden arkeoloji, Osmanlı’da da çokuluslu bir
imparatorluğun yeni ve modern kimliğini temsil etmiştir. Ayrıca, Batılı uluslar
arkeolojiyi emperyalist ve sömürgeci politikalarının bir parçası haline
getirmiş, müzelerini Osmanlı İmparatorluğu ve Doğu ülkelerinden getirdikleri
değerli eserler ile zenginleştirmişlerdir (Akın, 1992, s. 237). Osmanlı
İmparatorluğu, sahip olduğu tarihi eserlere modernliğinin ifadesi olarak
duyarlılık göstermiştir. Bunun yanında Shaw’a göre, Osmanlı bu eserlerin
bulunduğu topraklar üzerindeki egemenliğini ifade etmeyi amaçlamıştır (Shaw,
2004, s. 106).
İmparatorluk Müzesi binası bu amaçlar doğrultusunda inşa
edilmiştir. Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan bina 1891 ve 1907 yılları
arasında üç aşamada tamamlanmıştır. İlk aşamada, iki büyük ana salondan oluşan
bina inşa edilmiş, 1891’de açılmıştır (Cezar, 1995, s. 261). Müze binasının
inşasındaki ikinci aşama, başta genişleyebileceği düşünülmüş olan binanın
kuzeydoğusuna bir bölüm daha inşa edilmesidir. Bu ikinci bölümün açılışı 1903
yılında yapılmıştır. Üçüncü aşamada ise binanın güneybatı yönüne 1907’de
tamamlanacak bir ek daha yapılmıştır (Cezar, 1995, s. 274).
İmparatorluk Müzesi’nin kent içindeki konumu, müzenin temsil
ettiği kavramlar ve bunların sunumu hakkında ipuçları taşımaktadır. 19.
yüzyılda Batı’daki müzeler kentin prestijinin, yüksek kültür seviyesinin
ifadesi olmuş; din, yönetim ve kültür yapıları Avrupa kentlerinde genellikle
birarada konumlanmışlardır. (Giebelhausen, 2003, s. 5). Topkapı Sarayı, o
dönemki işlevi ile Ayasofya ve Sultanahmet Camisi ile birarada bulunan İstanbul
Arkeoloji Müzesi’nin konumunun Batı’daki örneklerle benzerlik gösterdiği
söylenebilir. Müze bu konumda, Osmanlı elitinin eğitimini ve Batı’dan gelen
devlet adamlarına imparatorluğun modern kimliğini sunmayı amaçlamıştır. Gülhane
Parkı’nın 1910’larda halka açıldığı göz önünde bulundurulursa, bu tarihe kadar
sıradan halkın müzeyi dışardan bile seyredemediği söylenebilir.
Müze, görsel özellikleri bakımından Batı’daki örneklerle
önemli benzerlikler göstermektedir. Bu dönemde Batı müzeleri tapınak mimarlığı
öğeleri kullanılarak tasarlanmış, yüksek kültürün ifadesi olan anıtsal
cephelere sahiptir. Batılı bir kurum olarak doğan İmparatorluk Müzesi’nin de
Antik Yunan canlandırmacı cephe özellikleri önemlidir. Alınlıklı girişlere
sahip olan cephe, bir modülün tekrar edilmesiyle oluşturulmuştur. Bu modül,
strüktürel eksenleri karşılayan dörtgen, yatay kesitli bir pilastr ile zemin ve
birinci kat pencerelerinden oluşmaktadır. Pencerelerin sağ ve sol yanlarında
bulunan, başlığındaki volüt, gövdesindeki yivler ve oturduğu kaide ile iyon
sütunu özelliklerini taşıyan iki gömme sütun, bu iki pencereyi bütün bir birim
haline getirmektedir.
İmparatorluk Müzesi binasının iç mekan tasarımı,
koleksiyonun sürekli büyümesi göz önünde bulundurularak ileride eklerle
genişletilmek üzere ve içinde sergilenecek olan eserlerin boyutlarına uygun yükseklikte
yapılmıştır. Yapının planı basit, lineer bir geometriye sahiptir. Birinci kat,
sergi mekanları arasındaki geçişleri kapı boşlukları ile sağlayacak şekilde
bölmelendirilmiştir. Kapı boşluklarının kat yüksekliğine uyarlanması ve
mekanlar arası sürekliliğin sağlanması için lentoların üzeri açılmış ve
buralara iki alçak sütun, iki paye yerleştirilmiştir (Batur, 1993,
s. 311). İkinci katın yüksekliği daha azdır ve mekanlar
arasındaki sınırlar tamamen kapalıdır. Bu katta ikinci aşamada yapılan bölümde
bulunan kitaplık, malzemesi ve ölçüleri ile yapının bütününden farklılıklar
göstermektedir. Kargir bir yapı olan bu binadaki kitaplıkta ahşap ve demir
kullanılmıştır. Ayrıca anıtsal ölçülere sahip olan yapı içinde kitaplık daha
mütevazı boyutlandırılmıştır. Bu yaklaşımın sergileme ile okuma/araştırma
işlevlerinin farkını yansıttığı düşünülmektedir (Batur, 1993, s. 311). Yapının
basit bir geometriye sahip olan planı dönemin Batılı örnekleriyle
karşılaştırıldığında farklar ve benzerlikler göze çarpmaktadır. Bu dönemde
Avrupa müze mimarlığında ışıklıklı kubbelerle örtülü merkezi plan şeması
yaygınlaşmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ise lineer bir plana sahip olup
sergi salonları ikinci katın döşemesi ile örtülüdür. Aydınlatma, cephedeki
pencerelerle sağlanmıştır. Lineer plan tipi ise Avrupa’da bazı resim
gelerilerinde (Alte Pinakothek gibi) izlenmektedir. Koleksiyonun belirlediği
ihtiyaçlar doğrultusunda tasarlanan İmparatorluk Müzesi’nin özgün bir plan
tipine sahip olduğunu belirtmek gerekir.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, 1893 (üstte) ve 1908 (altta)
yıllarındaki yapım aşamaları.

Ankara Etnoğrafya Müzesi.

Ankara Etnoğrafya Müzesi planı.

Berlin Altes Museum.
Erken Cumhuriyet müze binaları
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte müze
kurumuna yüklenen anlamlar değişti. Daha önce çokuluslu bir imparatorluğu
temsil eden müze, laik bir devletin yeni ulus kimliğini oluşturma çabalarının
önemli bir parçası oldu. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra arkeoloji
-amacı değişse de- önemini korumaya devam etmiş, etnoğrafya
yeni bir koleksiyon konusu olarak önem kazanmıştır. Arkeoloji ve etnoğrafya,
temellerini Anadolu kültüründen alan yeni ulusun yaratılmasında birlikte rol
oynamıştır. Bu dönemde çok sayıda depo müze kurulmuştur1. Ayrıca bu dönemde
tasarlanan iki müze projesi, dönemin iki farklı milliyetçilik anlayışını
yansıtmaktadır. Bunlardan birincisi, Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından
tasarlanan ve 1925-1927 yılları arasında inşa edilen Ankara Etnoğrafya Müzesi,
ikincisi ise, 1933 yılında Ernst Egli tarafından tasarlanan fakat uygulanmayan
Milli Müze projesidir.
Etnoğrafya konusu, Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan
Türkçülük akımı ile birlikte dile getirilmeye başlanmış, ilk önemli çalışmalar
ise 1925 yılında, bir “milli” müze kurulması amacı çerçevesinde
gerçekleştirilmiştir. Macar Türkolog Prof. Meszaros yönetiminde sürdürülen bu
çalışmalarla Anadolu’nun çeşitli yörelerinden getirilen eserlerle bir
etnoğrafya koleksiyonu elde edilmiş ve Ankara Etnoğrafya Müzesi kurulmuştur.
Ankara Etnoğrafya Müzesi, daha sonra eski kent diye
adlandırılacak olan kuzey bölgesi ile 1930’lu yıllarda devlet yapılarının
yoğunlaşacağı güneydeki yeni kent arasında, Namazgah adı verilen şehre egemen
tepede konumlanmıştır. Müzenin inşa edildiği yılların Ankara kent planı
(1924-1925 Lörcher Planı) ile ilgili çalışmalara bakıldığında (Cengizkan, 2002,
s. 37-59), bu kent planında müzenin yeri ile ilgili bir kararın bulunmadığı
anlaşılmaktadır. Kente egemen olan bu konum, 1927-1930 yılları arasında müzenin
hemen yanına Türk Ocağı’nın da inşa edilmesi ile, dönemin milliyetçi
fikirlerine uygun bir mekan olarak değerlendirilebilir.
Ankara Etnoğrafya Müzesi, “Milli Mimari Rönesansı” etkisinde
tasarlanmıştır. Yapının görsel kimliğini klasik Osmanlı mimarisi öğeleri oluşturmaktadır.
Girişi, üç tarafından basamaklarla ulaşılabilen bir portik ile vurgulanmıştır.
Portik dört sütundan oluşmaktadır ve sütunların araları sivri kemerlerle
geçilmiştir. Sütun başlıkları, 1873 yılında yazılan “Usul-i Mimari-yi Osmani”de
“tarz-ı mimari-yi mücevheri” olarak adlandırılan anlayıştadır2. Etnoğrafya
Müzesi’nin ön görünüşüne bakıldığında, anıtsal merdivenler, giriş portiği ve
giriş portiğinden sonraki merkezi mekanı örten yarım küre şeklindeki Osmanlı
kubbesinin simetri ekseninde bulunduğu görülmektedir. Bu eksenin iki
tarafındaki pencereler ve dekoratif öğeler, Osmanlı dini mimarisi
elemanlarından seçilmiştir (Aslanoğlu, 2001,
s. 200).

Milli Müze, Milli Kütüphane ve Bilimler Akademisi
tasarımı maket fotoğrafı (Nikolai, 1998, s. 38).

Antalya Bölge Müzesi’nin kentsel konumunu ifade eden
eskiz çalışması, Mimarlar: Doğan Tekeli-Sami Sisa-Metin Hepgüler.

Antalya Bölge Müzesi maket fotoğrafı, güneybatı yönünden
bakış, Mimarlar: Doğan Tekeli-Sami Sisa-Metin Hepgüler.

Niğde Müzesi.
Bir podyum üzerine oturtulmuş olan Etnoğrafya Müzesi’nin
portiğinden içeri girildiğinde, üzeri kubbe ile örtülü merkezi mekana ulaşılır.
Bu mekanın devamında sırasıyla, ortasında havuz bulunan, yapıldığında üzeri
açık olan avlu ve yönetim birimlerinin bulunduğu mekan bulunmaktadır. Havuzlu
avlu, Osmanlı dini mimarlık örneklerindeki, su öğesi barındıran avluları
hatırlatmaktadır. Bu hattın iki tarafında, sergi mekanları simetrik olarak
yerleştirilmiştir. Sabit dörtgen mekanlar olarak tasarlanmış sergi alanları
arasında kemerli geçitler vardır. Yani sergiler kesintisiz olarak tek rota
izlenerek gezilebilir.
Yapının plan şeması ve kubbesi, 19. yüzyıl Batı müzeleri ile
benzerlik göstermektedir.
19. yüzyılda Avrupa’da, kubbe ile örtülü merkezi mekana
sahip dörtgen planlı müze yapıları yaygınlaşmıştır. Ankara Etnoğrafya
Müzesi’nin Berlin Altes Museum mekan kurgusu ile olan benzerliği dikkat
çekicidir. Bununla birlikte, Avrupa müzelerinin kubbeleri tepe aydınlatmalıdır.
Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde tepeden aydınlatmanın olmayıp cephedeki
pencerelerle aydınlatılması önemli bir farktır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti 1930’lu yıllardan itibaren
Anadolu kültürü ve Hitit medeniyetini de hesaba katan bir milliyetçilik
anlayışı benimsemiştir. Bu dönemde ortaya atılan ve Hititler’in Türkler’in
ataları olduğunu öne süren Türk Tarih Tezi, arkeoloji çalışmalarının ana
eksenini oluşturur. Milli Eğitim Bakanlığı, 1933 yılında Ankara’da bir Milli
Müze, Milli Kütüphane ve Bilimler Akademisi’nin kurulmasına karar vermiş, bu
kararı duyuran haber 11 Şubat 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde
yayınlanmıştır. Kurumun amacı, Hitit medeniyetini araştırmak ve sergilemek
olarak belirlenmiştir. Haberde bu üç kurumun tek binada bulunacağı, binanın
Çankırı Caddesi üzerinde inşa edileceği, projenin Ernst Egli tarafından
tasarlandığı yazılmıştır (Cumhuriyet, 1933).
Cumhuriyet gazetesinde, avan proje olarak
değerlendirebileceğimiz ilk proje şöyle anlatılır: Bina dikdörtgen bir avlu
etrafındaki mekanlardan oluşacak ve üç katlı olacaktır. Binaya geniş bir
merdivenle çıkılacak, merdiven sahanlığının üzeri örtülü olacaktır. Girişe,
Hitit üslubunda iki büyük granit aslan heykeli konacaktır. Binanın cephesi,
kazılarda çıkan büyük Hitit kabartmaları ile süslenecektir. Binanın birinci
katında cepheye tesadüf eden kısımlar müze, kütüphane ve akademinin idari
bürolarına tahsis edilecektir. Binanın ortasında bulunan dikdörtgen şeklindeki
avlunun etrafı, üstü örtülü, yanları açık bir koridorla çevrelenecek ve bu
koridorda Türk tarihinin safhalarını gösteren çini ve kabartmalar bulunacaktır.
Ayrıca bu eserler arasına Türk büyüklerinin büstleri konacaktır. Binanın alt
katının büyük bir bölümü müzeye ayrılmıştır. Ayrıca bu katta bir konferans
salonu olacaktır. (Bu paragraf, gazetedeki yazı fazla değiştirilmeden, bugünün
Türkçesine dönüştürülerek yazılmıştır; Cumhuriyet, 1933).
Projenin maket fotoğrafına bakıldığında, gazetede çıkan
haberde sözü edilen dikdörtgen avlu makette görülmektedir. Yazıda üç katlı
olduğu belirtilen bina, maket fotoğrafında dört katlı olarak algılanmaktadır.
Binanın girişinde bulunacağı yazılan anıtsal merdiven, makette sembolik olarak
gösterilmiştir. Üstü örtülü, kolonatlı merdiven sahanlığı ve avlu etrafında olacağı
belirtilen yarı açık kolonatlı sergi mekanı da makette görülmektedir. Bu
fotoğrafa göre, anıtsal, kolonatlı sahanlıktan geçildikten sonra dikdörtgen
avluya, bir kat yüksekliğindeki iki geniş kütlenin arasında oluşan geçitle
ulaşılmaktadır. Bu geniş kütleler de, yazıda bahsedilen, büyük bir kısmı müzeye
ayrılmış birinci kat olmalıdır. Simetrik bir kurguya sahip olan tasarımda,
kolonatlı sahanlık, iki geniş kütle arasındaki geçit, dikdörtgen avlu ve
binanın giriş saçağından oluşan giriş hattı yapının simetri eksenidir.
U şeklindeki büyük kütle ve kolonatlı girişin arkasındaki
müzeye ayrıldığı tahmin edilen tek katlı geniş kütlelerin çatılarındaki
yarıklar, tepe aydınlatması olabilir.
Milli Müze, Milli Kütüphane ve Bilimler Akademisi yapısı
için Çankırı Caddesi’nin konum olarak belirlenmesinin üzerinde de durmak
gerekir. Dönemin modern devlet yapıları genellikle kentin güneyine inşa
edilmiştir. Bazı bakanlıklar Kızılay Meydanı’nın güneyine, yine eğitim yapıları
da Atatürk Bulvarı üzerine yerleşmiştir (Bozdoğan, 2002, s. 61, 86). Müzenin
ise, bu devlet yapılarının kuzeyinde ve onlarla ilişki kurmayan bir konumda yer
alması düşünülmüştür.
Gerçekleştirilmemiş olan bu proje 1930’lu yılların mimari
yaklaşımlarını yansıtması, hem içerik hem de mimari açıdan dönemin
düşüncelerini temsil etmesi açısından önemlidir. Milli Müze, Milli Kütüphane ve
Bilimler Akademisi tasarımında izlenen düz çatılar, bezemesiz yüzeyler,
simetrik düzenleme, pencere dizileri, yüksek kolonatlı anıtsal giriş, klasik
bir mimari yaklaşımın göstergeleridir. Bu özellikler, dönemin devlet
politikaları doğrultusunda şekillenen mimari anlayışı yansıtmaktadır. Egli’nin
bu tasarımı, geçmişe referans vermeyişi, anıtsal görselliği ile, yüksek kültüre
sahip yeni ulusu temsil etmek üzere şekillendirilmiştir.
1925 yılında yapımına başlanan Ankara Etnoğrafya Müzesi’nin
aslında Milli Müze olarak tasarlandığı, fakat daha sonra bir karar değişikliği
ile Etnoğrafya Müzesi’ne dönüştürüldüğü çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir
(Önder, 1990, s. 256). Bu karar değişikliğinin sebebi olarak, 1930’lu yıllara
yaklaşılırken ve Osmanlı kültüründen hızla uzaklaşılırken, Osmanlı mimarlığı
elemanlarına sahip bir binanın milli kimliği temsil etmesinin istenmeyişi
olabilir.
1960-1980 yılları arasında Türkiye müzeleri
Erken Cumhuriyet döneminde hızla devam eden müzecilik
faaliyetleri 1950-1960 yılları arasında kesintiye uğramıştır3.1960’ların
başında müzeler yeniden kültür politikalarında yer edinmiş, 1960-1980 yılları
arasında çok sayıda yeni müze binası inşa edilmiştir4. Türkiye 1963 yılında
planlı kalkınma dönemine girmiş, kültür çalışmaları da kalkınma planlarındaki
yerini almıştır (Kongar, 2003, s. 51). Planlı kalkınma, 27 Mayıs 1960 askeri
müdahelesi sonucunda yürürlüğe giren 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu bir
gelişmedir (Tekeli, 1998, s. 15). 1961 Anayasası, özgürlükçü ve demokratik bir
yapıya sahiptir. Bu nedenle, kültür yapıları olan müzelerin bu dönemde inşa
edilmiş olmalarını bu yeni anayasanın sağladığı ortama bağlayabiliriz. Hükümet
programları ve kalkınma planlarındaki kültür konulu maddeler incelendiğinde, bu
dönemde müzelerin amacının halkın eğitilmesi olarak dile getirildiği
gözlenmektedir. Ayrıca Türkiye’de ilk turizm faaliyetlerinin bu dönemde
başlamış olması, müze binalarının inşa edilmesinin çok önemli bir nedenidir.
Türkiye müzeleri çoğunlukla kazı alanlarına yakın şehir merkezlerinde
kurulmuştur. İncelenen örnekler değerlendirildiğinde, Türkiye müzelerinin kent
içindeki konumları ile ilgili genel bir politikanın olmadığı ya da uygulamaya geçemediği
söylenebilir. Örneğin İzmir Resim ve Heykel Müzesi, Edirne Müzesi ve Adana
Müzesi, bulunduğu şehrin kültür merkezinde, Niğde Müzesi diğer devlet yapıları
ile birarada konumlanmıştır. Antalya Bölge Müzesi, Çanakkale Arkeoloji Müzesi
ve Amasya Müzesi şehir dışında inşa edilmiş, fakat sonradan kentin büyümesiyle
şehir içinde kalmıştır. Bu anlamda belli bir politika olmaması ile birlikte
önemli bir nokta da, Türkiye müzelerinin kentle kütlesel bir ilişki kurma
çabasında olmayışıdır. Yani kentsel kurgu ile bütünleşip ziyaretçileri kendine
yöneltmeyi hedefleyen yaklaşımlara rastlanmamıştır. Bazı müzelerin (Çanakkale
Müzesi, Niğde Müzesi gibi) girişlerinde geniş meydanların bulunduğunu veya
peyzaj tasarımlarının olduğunu belirtmek gerekir, fakat bunlar kentle ilişki
kurmakta başarısız görünmektedir.
1960-1980 yılları arasında tasarlanan müzelerin görsel
özelliklerinin dönemin çeşitli mimari anlayışlarını yansıttığı söylenebilir.
Düzgün geometriye sahip kütleler, yatay pencereler, düz çatılar, taşıyıcı sistem
elemanlarının vurgulanması gibi yaklaşımlar içeren müze binalarından bazıları
tarihsel referanslar da barındırmaktadır.
1960’lı yılların başında, 1950’lerde yaygınlaşan rasyonalist
ve evrensel olarak nitelenen mimari tutum, çevreye uyum sağlamaması, insan
ölçeğine uygun olmaması gibi nedenlerle eleştirilmeye başlanmış ve alternatif
çözümler aranmıştır. Bu arayışlar genelde, kütlelerde parçalanma, cephelerde
hafif etkiler yaratma çabaları olarak belirmiştir.
Doğan Tekeli-Sami Sisa-Metin Hepgüler tarafından tasarlanan
ve bir yarışma projesi olan Antalya Bölge Müzesi, dönemin Kültür Bakanlığı
mimarlarından Ayşe Erten Altaban tarafından tasarlanan Niğde Müzesi, Çanakkale
Müzesi, Amasya Müzesi ve mimarı bilinmeyen Adana Müzesi binaları taşıyıcı
sistemleri cephede vurgulanmış, düz çatılı, net geometriye sahip kütlelerden
oluşmaktadır. Doluluk oranı fazla olan cephelere sahip bu müzelerin pencereleri
yatay veya düşey yarıklar şeklindedir. Ayrıca cephede sıkça kullanılan bir
eleman olan ve içeride loş bir aydınlatma sağlayan kafesler, cephe
kompozisyonlarındaki yerini almıştır.
1965 yılında ilki Yalvaç’ta uygulanan müze tip projesi ile
1967 yılında tasarlanan İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nin ortak görsel
özellikleri, geleneksel öğelere yapılan göndermelerdir. İzmir Resim ve Heykel
Müzesi’nde kütle hareketleri, geleneksel Türk evindeki çıkmaları, vurgulanan
konsol kirişler ise yine geleneksel Türk evi çıkmalarını taşıyan dirsekleri
hatırlatmaktadır. Binanın güneybatısında bulunan lojman cephesindeki pencere düzeni
de yine geleneksel Türk evi pencerelerine yapılan bir gönderme olarak
nitelenebilir. Çeşitli illerde uygulanmış olan tip projenin revaklı açık sergi
alanı ise, Osmanlı mimarlığına bir gönderme olarak değerlendirilmektedir
(Yıldız, 2001, s. 69).
Dönemin müze plan şemalarının oluşturulmasında, sergilenecek
objelerin göz önünde bulundurulduğu yaklaşımlar mevcuttur. Niğde Müzesi,
Çanakkale Müzesi gibi binaların mimarı olan Erten Altaban’ın tasarıma bu
şekilde yaklaştığı, kendisiyle yapılan görüşmelerde öğrenilmiştir. Antalya
Bölge Müzesi yapısının planı da bu doğrultuda gelişmiştir (Tekeli, Sisa, 1994,
s. 91). Analiz edilen müze binası örneklerinin plan tiplerinde ortak
özelliklerin olması da dikkate değer bir durumdur. Genelde çok parçalı plan
tipi kullanılmıştır. Antalya Bölge Müzesi küçük parçaların biraraya gelmesinden
oluşan bir plan tipine sahiptir. Ayrıca, yarışmada ödül alan diğer projelerde
de plan tiplerinin parçalı bir yaklaşımı barındırdığı gözlenmektedir. İkincilik
ödüllü projenin planimetrisi karelerin, üçüncülük ödüllü proje ise beşgenlerin
biraraya getirilmesinden oluşmaktadır. Niğde Müzesi ve Çanakkale Arkeoloji
Müzesi planlarında da kare mekanlar, Adana Müzesi planında ise hem kare hem
dikdörtgenler biraraya getirilmiştir.

Çanakkale Arkeoloji Müzesi (Fotoğraf: Özge Sade).

Amasya Müzesi (Fotoğraf: Mustafa Sade).
Parçalı plan tipi bu dönemde pek çok binada görülmektedir.
Yukarıda da bahsedildiği gibi, 1960’lı yıllarda alternatif arayışlar ortaya
çıkmıştır. Rasyonalist mimarlığın doğal çevre ve geleneksel dokuyla uyum
sağlamaması gibi sorunları üzerinde durulmuştur. Böylece, büyük kütlelerin
parçalanması ve insan ölçeğine uygun şekilde boyutlandırma çabaları gündeme
gelmiştir. Mekanlar, uzun koridorlar yerine holler etrafında küçük parçalar
halinde yerleştirilmiş, böylelikle, hareketli formlar ortaya çıkmıştır. Bu plan
tipinin, bölge ve fonksiyon ayrımı yapmadan, dönemin ödüllü mimari projelerinde
yaygın olduğu görülmektedir (Kortan, 1971, s. 70).
Müze tasarımlarının 18. yüzyılda Batı’daki ilk örnekleri ile
başlayan aydınlatma tekniği olan tepe aydınlatması, İzmir Resim ve Heykel
Müzesi, Niğde Müzesi ve Çanakkale Arkeoloji Müzesi’nde farklı anlayışlarla
kullanılmıştır. Mekanların aydınlatılması için kullanılan bir diğer aydınlatma
yöntemi de ışığı yatay veya düşey yarıklardan almak şeklindedir. Antalya Bölge
Müzesi ve Adana Müzesi’nde olduğu gibi üst kota yatay pencerelerin
yerleştirilmesi ve Niğde Müzesi’ndeki düşey pencereler, bu yöntemi
örneklemektedir. Ayrıca tip projede olduğu gibi, cephede açılan dikdörtgen
pencereler de mevcuttur. Loş ışık istenen mekanların cephelerinde ise kafesler
bulunmaktadır. Müzelerde görevli kişilerle yapılan görüşmelere göre, doğal
aydınlatma müzeciler tarafından istenmemektedir. Edirne Müzesi’nin büyük pencereleri
koyu renk jaluzilerle kapatılmış, Antalya Bölge Müzesi ve Amasya Müzesi’nin tüm
pencereleri kapatılmış, Niğde Müzesi’nin düşey pencereleri duvar örülerek
kapatılmış, tepe aydınlatmaları üzerine beşik çatı inşa edilmiştir. 1960-1980
yılları arasında, kültür yapıları olan müzelere kaynak ayrılmış olmasının
dönemin kültürel gelişmelere önem veren demokratik yapısı ile ilişkili olduğu
düşüncesinden daha önce söz edilmişti. Erken Cumhuriyet döneminin ilerici
fikirleri ile Halkevleri’nin kadın mimarları (Leman Tomsu, Münevver Belen)
arasında kurulan ilişki, bu dönemde de müze mimarlığında kaydadeğer etkinlik
gösteren bir kadın mimar olan Erten Altaban için düşünülebilir.
1980 sonrası
1980 yılındaki iki gelişme Türkiye’de önemli değişimlerin
gerçekleşmesine neden olmuştur. Bunlardan ilki, 1960’lı ve 70’li yıllarda içe
dönük ekonomi politikaları üreten ülkenin, 1980’den itibaren ekonomide
liberalleşmeye ve dışa açılmaya başlamasıdır. İkincisi ise,
12 Eylül askeri darbesi ile siyasi sistemdeki değişimdir. 1960-1980
yılları arasındaki özgürlükçü ve demokratik anlayış, 1980 sonrasında yerini
askeri kaynaklı ve muhafazakar bir yönetime bırakmıştır. Bu değişimler kültürel
hayatı, dolayısıyla müzeleri de büyük ölçüde etkilemiştir.
1980 sonrasında, önceki dönemden farklı olarak arkeoloji ve
etnoğrafya dışındaki konuların çeşitlenmeye başladığı gözlenmektedir. Örneğin,
bu dönemde çok sayıda ev-müze açılmıştır. Tablo verilerine göre bu dönemde, 17
tanesi Atatürk Müzesi olmak üzere toplam 37 adet ev-müze açılmıştır5. Atatürk
Müzeleri’nin artışı, askeri yönetimin yaygınlaştırmaya çalıştığı, sembolleri ön
plana çıkaran Atatürkçülük anlayışının bir sonucudur. 27 Eylül 1980 tarihinde,
askeri yönetimin hükümet programında kültür konusuna eğilen şu ifade bu duruma
açıklık getirmektedir:
“Atatürk milliyetçiliği yolunda ülkeyi çağdaş medeniyet
seviyesine çıkarmak hedefini güden büyük Atatürk’ün 100. doğum yıldönümü
münasebetiyle ve bu yıldönümünü kendisinin yüceliği seviyesinde kutlamak için
bütün imkanlar seferber edilecektir.” (1920-1989 T.C. Hükümet Programlarında
Kültür Politikası, 1990, s. 199).
Ev-müzelerin önemli bir diğer bölümü ise, Amasya’daki
Hazeranlar Konağı, Tokat’taki Latifoğlu Konağı gibi Osmanlı dönemi sivil mimari
örneklerini müzeye dönüştürmektedir. Ev-müzelerin bir kısmı belli bir
koleksiyon barındırmakla birlikte, büyük ölçüde kendi kendisini
sergilemektedir. Konaklarda etnoğrafya eserleri denebilecek nesneler varsa da,
bu evlerde Osmanlı dönemindeki gündelik yaşamın canlandırılmasına dayalı bir
teşhir anlayışı olduğu söylenebilir. Daha önce de bahsedildiği gibi, bu tip
nostaljik yaklaşımlar 1980’li ve 1990’lı yıllarda Batı’da da artış göstermiştir
ve artık, müze tanımının net olarak yapılamamasının sebeplerinden biri olarak
değerlendirilmektedir (Huyssen, 1999, s. 27). 1983 yılında, üç yıllık askeri
yönetimin ardından göreve başlayan Özal hükümeti, hazırladığı programda kültür
konusuna yaklaşımını şu şekilde tanımlamıştır: “Muhafazakarlık anlayışımız,
milli, manevi ve ahlaki değerlerimize, kültürümüze, tarihimize, örf, adet ve
geleneklerimize bağlılığımızın bir ifadesidir.” (1920-1989 T.C. Hükümet
Programlarında Kültür Politikası, 1990,
s. 205). “Eski eserlerin korunmasını, yaşatılmasını, tarihi
ve kültürel mirasımıza saygının tabii bir ifadesi olarak görürüz.” (1920-1989
T.C. Hükümet Programlarında Kültür Politikası, 1990, s. 205).
1980 öncesinde eski eserlerin korunmasının, uygulamaya
geçirilememiş de olsa toplumun eğitimi gibi demokratik yaklaşımlar içerdiği,
oysa 1980’li yılların başlarındaki, kültürle ilgili muhafazakar yönde bir
değişim olduğu söylenebilir. Bu dönemde kurulan arkeoloji müzesi sayısı, önceki
dönemlere oranla çarpıcı bir düşüş göstermiştir6. 1980 yılına kadar arkeoloji
müzesi ihtiyacının giderilmiş olduğunu düşünmek gerçekçi bir yaklaşım olmayacağı
için, hükümet programlarındaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bu dönemde
geleneksel değerlerin ön plana çıkarılıp arkeolojinin geri planda bırakıldığı
görülmektedir. Dönemin bir diğer önemli gelişmesi de, ekonomide liberalleşmeye
paralel olarak, özel müze kurmanın serbest bırakılması ve desteklenmesidir.
Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren bazı sanayici aileler özel koleksiyonları
ile müze kurmaya başlamışlardır. Bu mekanların hepsi ve 1980 sonrasında kurulan
müzelerin büyük çoğunluğu tarihi yapıların dönüştürülmesi ile elde edilmiştir.
n F. Özge Sade Mete, University of Washigton College of Architecture and Urban
Planning Doktora Programı.
Notlar:
1 “Türkiye’de Tasarlanmış Müze Yapıları” adlı tez kapsamında
oluşturulan veritabanından elde edilen Tablo 4.1 ve 4.2’de dönemin koleksiyon
konularının dağılımı ve kurulan depo müzeler izlenmektedir (Sade, 2005, s.
50-51, s. 54-55).
2 “Usul-i Mimari-yi Osmani” 1873 Viyana Uluslararası
Sergisi’ne gönderilen, Osmanlı klasik mimarisi elemanlarının sistematik olarak
anlatıldığı, geometrik kurallarının metne döküldüğü kitaptır. Osmanlı
mimarisinin Avrupa ülkelerinin mimarisine alternatif olabilecek niteliklere
sahip olduğunu ilan etmesi açısından önemli bir girişimdir (Bozdoğan, 2002, s.
37).
3 “Türkiye’de Tasarlanmış Müze Yapıları” adlı tez kapsamında
oluşturulan veritabanından elde edilen Tablo 4.1’de izlenmektedir (Sade, 2005,
s. 50-51).
4 A.e., Tablo 5.2.
5, 6 Adıgeçen tezdeki Tablo 6.1’de izlenmektedir (Sade,
2005, s. 123-126).
Kaynaklar:
Akın, N. (1993), “Osman Hamdi Bey, Asar-ı Atika Nizamnamesi
ve Dönemin Koruma Anlayışı Üzerine”, Osman Hamdi Bey ve Dönemi, Sempozyum,
17-18 Aralık 1992, ed.: Zeynep Rona, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.
Aslanoğlu, İ. (2001), Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı
1923-1938, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara.
Atagök, T. (1997), “Müzecilik”, Eczacıbaşı Sanat
Ansiklopedisi, cilt: 2, YEM Yayınları, İstanbul.
Batur, A. (1993), “Arkeoloji Müzeleri Binası”, Dünden Bugüne
İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, cilt: 1, İstanbul.
Bozdoğan, S. (2002), Modernizm ve Ulusun İnşası, Erken
Cumhuriyet Türkiye’sinde Mimari Kültür, çev.: Tuncay Birkan, Metis Yayınları,
İstanbul.
Camgöz, N. (1996), Museums: Concept, History and
Architecture with a Special Survey on the Turkish Case, Yüksek Lisans Tezi,
ODTÜ,

Niğde Müzesi kısmi planı.

Antalya Bölge Müzesi,üçüncülük ödülü alan proje,vaziyet
planı.

Antalya Bölge Müzesi,ikincilik ödülü alan proje, vaziyet
planı.

Adana Müzesi giriş cephesi.

Yalvaç Müzesi,tip proje.