Milano
Fiera
Aydın Polatkan, Milano Mobilya ve Tasarım Fuarı’na ilişkin
gözlemlerinden yola çıkarak, nesneleri fetişleştiren ve “tüketen” öznenin
karmaşık modern tarihini anlatıyor.
Aydın Polatkan n Milano Mobilya ve Tasarım Fuarı’na ilişkin
bazı öznel yorumları içeren bu metin ortaya çıkış sebebini www.arkitera.com’da
fuarın bu yılki kapanışından hemen sonrasında tarafımdan yazılan bir köşe
yazısının genelgeçer içeriğine borçlu. Bahsi geçen köşe yazısının politik bir
rengi olmadığından ve hayli öznel bazı özet değerlendirmeleri içerdiğinden,
gelen tepkiler ya nedensiz olumlama ya da Milano’nun kentsel niteliklerine
duyulan hayranlıkla motive olmuş okuyucuların, fuarın kentle, Milano ile
kurduğu ilişkiden bahsederken kaçınamadığım olumsuz bir toplumsal değerlendirmeye
duydukları tepki biçimindeydi. Burada okuyacağınız metin ise, fuara ait görsel
malzemenin yardımıyla bu içeriklerin daha derinlikli olarak ele alınmasından
oluşan, daha kapsamlı bir girişimin ürünü; yine öznellikle yüklü ve apolitik
bir yaklaşımla biçimlenmiş bir şekilde.
Bu içerikleri ele almadan önce
W. Benjamin ve yapıtı hakkında bazı sorular sormayı denedim.
Zira görünen o ki, ticari bağlantılar kurmak amacında olan veya evini, işyerini
dekore etmek isteyenler dışında fuarın hizmet verdiği büyük bir alımlayıcı
kitle mevcut. Bu kitle, yine görünüşe göre, gönüllü veya gönülsüz
flaneur’lerden oluşmakta. Fuar, son iki yıl içinde kenti kısmen de olsa içine
alarak gelişme göstermiş bir organizasyon. Benjamin’den sırf bu yüzden bile
olsa faydalanmak yerine onu sorgulamak istememin bir nedeni, akademik veya
değil, mimari ve estetikle ilgili literatüre neredeyse son 20 yıldır damgasını
vurmuş olması. Gün geçmiyor ki kaleme aldığı satırlar, bir makalede, lisansüstü
tezlerinde, bildirilerde zikredilmesin, referans verilmesin, farklı söylemleri
meşru kılmak için kullanılmasın. Kanımca Benjamin çılgınlığının patolojisinde
asıl ilginç çerçeveyi onun sözlerinden ve anlattıklarından çok ona olan
ilgimiz, ondan vazgeçemeyişimiz oluşturmakta. Bu bölümde son olarak, kendi
tarihçesinde Il Salone del Mobile adıyla anılan fuar etkinliğinin aslen Milano
Fuarı (Fiera di Milano) başlığıyla oluşturulan ve her sene tekrarlanan bir dizi
başka fuar düzenlemesinden birini oluştururken, günümüzde Milano Tasarım
Haftası’na (Milano Design Week) dönüşümünü anmak istiyorum. Ben ondan
bahsederken kısaca (fuar organizasyonundan sorumlu kuruluşun bazı yayınlarına
referansla) Fiera terimini kullanacağım.
Fiera: Benjamin’in seçimi
W. Benjamin hakkında temel bilgi vermek popülerliğini
düşününce anlamlı değil. Acaba onun kategorilerini, söylemini, sergi, fuar gibi
olgulardan sık sık bahsetse de1 Fiera bağlamında kullanmak ne kadar meşru?
Acaba Benjamin hakkında yapılan yorumlar, onun notlarından yapılan alıntılarla
ulaşılan yargılar onun yazdıklarından daha mı önemli? İlk olarak, Arjantinli
akademisyen
B. Sarlo’nun 2001 yılında kaleme aldığı sert eleştiriyi,
okuyucunun toleransına duyduğum güvenle özetleyerek başlamak istiyorum.
Sarlo kendi ülkesinde 80’li yıllarda akademik bir modaya
dönüşen, kültürel çalışmalar, edebi eleştiri ve göstergebilim alanlarında
ortaya çıkan kent üzerine çalışma tutkusu ve Benjamin çılgınlığından şikayet
eder. Yabancılar, marjinal karakterler, komplocular, pasajlar, vitrinler,
alışveriş merkezleri, mankenler, modernlik, modernliğin harabeleri gibi
birbiriyle ilişkisiz kavramların flaneur ve flaneur’lükle ilişkilendirip
kamusal alandaki her hareketi açıklayıcı araca dönüştürülmelerinden özellikle
şikayetçidir. Berman, Sennett gibi kuramcı ve yorumcuların eserlerini
Benjamin’le bir tutup tekrar tekrar okumak, Foucault, Deleuze, Derrida gibi
isimlerle harmanlamak, onda Postmodernlik’in ifadesini bulmak yanlıştır. Bu en
başta Benjamin’in özgünlüğüne zarar vermiştir. Benjamin kuramının amacına
(gerçi bu amacın ne olduğundan bahsetmez) en uygun alan olduğundan kenti
seçmiştir; kente duyduğu meraktan değil. Paris’e analizlerinin nesnesini
bulmaya gitmemiştir, Paris ona gelmiştir… Flaneur onun yapıtında bir dizi
başlıktan sadece birisidir; yapıtının temeli onun etrafında oluşturulamaz.
“Modernliğin içeriklerinde, örneğin moda kavramında bulduğu sonsuz geri
dönüşleri” kötücül olanla, şeytanilikle bir tutmuştur; olumlamamıştır. Hepsi
bir yana “flaneur, koleksiyoncu, aynalar, moda, kentsel görünüm” gibi kavramlar
bütüncül kategoriler değildir; keyfi bir şekilde Paris’ten alınıp başka bir
yere (örneğin Sarlo’nun deyişinde San Juan’a) taşınamazlar. Benjamin bütüncül
felsefeye karşı değildir; aslında hep onun peşinde olmuştur; krizin
ifadecisidir, havarisi değil… Hem zaten yaşamın içeriklerini bölen fragmanlar,
bellek ve tarihle ilgili sorunlar ve kalabalık-kitle her zaman varolacaktır2.


Milano Fuarı, Rho-Pero kompleksinden görünümler (M.
Fuksas, 2006).
Benjamin’in gerçekten temel, paradigmatik bir söylemi vardır
da, günümüz kuramcısı, yorumcusu onda farklı birşeyler bulmuştur, bu bütüncül
felsefeyi görememiştir. Peki ya onda toplumsal söylemin bezdiriciliği dışında
kendi yaşamımıza, kendi dünyamıza ait canlı içerikler buluyorsak? Ya da onun
bitmemiş eserinin malzemesini karıştırırken, temayüllerine, motivasyonuna vakıf
oluyor ve anlattıkları değil, üstü kapalı arzularına kapıldığımızdan dolayı,
ancak onda Postmodernlik’in, kente baktığımızda deneyimlediğimizin canlı
ifadesini bulduğumuzu itiraf edebiliyorsak? Paris Benjamin’e geliyorsa, eğer
fırsatı olsaydı (vakit kalmaması, fırsat olmaması sorunu Benjamin
çalışmalarında malum nedenlerle önemli bir kalemdir) San Juan da belki ona
gelebilecekti; ya da ona gelemeyen metropol alanlarını ölümünden sonra biz ona
gönderiyoruz. Eğer Benjamin’de kendi çözümsüzlüğümüzün ifadesini buluyor ve
bundan coşku duyuyorsak, belki de çözüm istediğimiz şüphelidir. Daha önemlisi,
Benjamin’in seçimi kuşkuludur3.
Tutarsızlık; özellikle yaşanan an’a, bugünün içeriklerine
karşı alınan tavır bağlamında Benjamin’i okuyup yorumlarken ortaya çıkan
tutarsızlık, şimdiki zamana ilişkin bazı görüntülerin en yakın veya en uzak
geçmişe ilişkin diğerleri ile belli ilişkiler kurduğunu düşünen ve bu
bağlantılara diyalektik imge adını veren Benjamin’in okuyucu ve yorumcularının
neredeyse ortak kaderi gibidir. Aslında bu tutarsızlığın bir sebebi Benjamin’in
diyalektik imgeleri sıralarken ortaya koyduğu, adeta bir roman kahramanı gibi
oluşturduğu nesne ve konularını tarihsel sürecin dışına çıkartma çabasıdır.
Buna verilebilecek tipik bir örnek, Passagenwerk’in yerine ilgi alanını
kaydırdığı Baudelaire çalışması için kaleme aldığı ünlü eskiz metindir4. S.
Buck-Morss daha 1986 yılında Passagenwerk’e ait deneme ve notların tümünün R.
Tiedemann tarafından derlenip, basımından dört yıl sonra, ona ait alıntılarla
flaneur’lük ve aylaklığın politikasını çizmek istemiş, ancak net bir şema da
ortaya koyamamıştır5.

2005 ve 2006 organizasyonlarında Acerbis standlarından
dolaplar ve Glas Italia standından ışık bantları.



2006 organizasyonunda Giulio Manelli, Former, Misura Emme
standları.
Buck-Morss’un bazı alıntılarına ve değerlendirmelerine
bakalım: Örneğin, pasajlarda ağır ağır dolanan flaneur,
20. yüzyılda trafik ve modern yaşamın dinamiği nedeniyle
kaldırımlara, parklara, metro geçitlerine itilmiş, hani neredeyse şüpheli bir
karaktere dönüşmüştür. Benjamin’in nostalji ile bir ilişkisi yoktur; zaten
“kapitalist-mal toplumunda hepimiz flaneur, koleksiyoncu ve fahişeyiz” ve
günümüze ait bazı flaneur’lük tezahürleri bağlamında Adorno’nun kanal arayan
radyo dinleyicisinin de aura flaneur’ü olduğuna değinişini, televizyonun çağdaş
izleyiciye sunduğu çeşitlilikle farklı kanalların içerikleri arasında
gezinebilmesini hatırlamak gerekir6. Flaneur’ün çağdaş dünyadaki bir tezahürü
de berduşlardır. Peki, evsiz, sefil bir şekilde sokaklarda sürüklenen bu
insanlarla Benjamin’in Baudelaire’in etrafında kurduğu romantik dünyada
anıtsallaşan flaneur’ü ilişkilendirmek, okuyucuda bir çeşit sıkıntı
yaratmayacak mıdır? Ya da bu sıkıntıyı gidermenin tek yolu berduşluğun
doğallaştırılması mıdır?7 Dahası, Benjamin’in flaneur ve onu çevreleyen dünyaya
ilişkin, Postmodern okuru hayli cezbeden içerikleri faşizmin yükselişi ve özgür
dünyaya saldırışı ile birden değişir ya da bu içeriklere Benjamin’in bakışı
değişir8. Acaba Benjamin’in söylemine onun kendi özeli gereğinden fazla mı
karışmaktadır? Bu durum en çok Buck-Morss’un fahişelik kavramı bağlamında
Benjamin’den yaptığı alıntılarda ortaya çıkar: Fahişelik bir taraftan kadını
burjuva ahlakının beklentilerinden, annelik ve çocuğa ilişkin organik
zorunluluklardan kurtarır, öbür yandan da bedenin parçalanışına, şeyleşmesine
neden olur. Cinselliğin aurasının parçalanışı ile iktidarsızlık, sadizm
arasında yakın ilişkiler bulmak mümkündür9. Buck-Morss’un tüm bu olguların
ardından söz ettiği, flaneur’ün “dönüp dolaşıp arındıktan sonra evinin soğuk
yalnızlığına dönüşü” ile ilgili otobiyografik paragrafı Benjamin hakkında bir
dizi soru sordurtur10. Buck-Morss “tarihsel bilgi ile bireyin düşten uyanacağını”,
bu bilgi ile onu kabus olarak yorumlayacağını, ya da arzuya dönüştürüp
gerçekleştireceğini yazar. Başka bir yerde ise kapitalist endüstrileşmenin
başka hiçbir toplumsal biçimde olmadığı kadar cennet düşü yarattığını not eder
ve dipnotta Marx’ın üstyapıdaki çarpıklığın sebebinin altyapı olduğuna ilişkin
saptamasına Benjamin’in dolu mideyle görülen düş alegorisi ile cevap verişini
anar: Üstyapının durumu yansıma değil, dışavurumdur; başka bir açıdan bakarak
düşün olumlanması da mümkündür11.
Benjamin dolaysız deneyimle yola çıktıysa, hiç kuşkusuz
televizyonda kanal zaplamayı veya internette sörf yapmayı flaneur’lükle
ilişkilendirmek anlamsızdır. Herşeyden öte Benjamin okuyucusu okuduğunu
kendiliği içinde değerlendirirse, sık sık flaneur ve onunla ilişkilendirdiği
dünyada bir çeşit gizli olumlamanın izini hemen fark etmektedir. Bu belki de
Adorno ve Horkheimer’in Benjamin’in önüne Marx’ı sürerek arındırmak
istedikleri, Passagenwerk’in ilk denemelerinin sahip olduğu rapsodik naiflik ve
romantik biçimle ilişkilidir ki, Benjamin eserinin metafizik ve teolojik
özelliklerini radikal Marksizm’e karşı savunmak zorunda kalmıştır12.
Benjamin’i tüketimin olumlanmasına karşı uyaran Adorno, onun
her çağın bir sonrakini düşlediği deyişini de eleştirir:
O Benjamin’in “kolektif bilinçle ilgili” kuramından hoşnut
değildir13. “Düşlemeye ilişkin bu önerme, diyalektik imgeyi kolektif denilen
bilincin ürününe, geleceği bir çeşit doğrusal süreç ve evrimin nesnesine,
tarihsel dönemi ise bu bilincin içeriğine ve kendi bütünlüğünde kapalılığa
dönüştürür. Bu durumlardan hiçbirisi kabul edilemez; zira özünde diyalektik bir
sürece izin vermemektedirler”. Malın fetiş karakteri bilincin ürünü değil, onu
üretendir. Bilinç veya bilinçaltı düş görür gibi onu üretmez, korku veya arzuyla
ona cevap verir. Diyalektik imge 19. yüzyıl için bilincin içkinliğinden
çıkartılamaz, bilincin içkinliği iç mekan olduğu oranda diyalektik imge
yabancılaşmadır14.
Başka bir deyişle, Passagenwerk ile Benjamin’den mutlaka
prima philosophia bekleyen Adorno15, geçmiş ve bugünün ilişkisinde aydınlanma
ve arınma, evrim bekleyen bir zihnin anlayamayacağı ve yanlış bulacağı
noktalara parmak basar. Ama Benjamin’in okuyucusu sürekli bir esriklik içinde
yaşayan ve bunun farkında olan bir zihne sahipse, patolojik unsur kimseyi
rahatsız etmez. Sorun şudur: Yaşadığını hem analiz edip, hem de zevkini çıkaran
bu küçük burjuvanın
-Benjamin’i kastediyorum- esrikliğinde anlaşılabilir olan
bize uygun mudur, değil midir? Eğer uygunsa, cevap ancak fetişizmin konturları
içinde bulunacaktır.
Fiera: Fetişizmin konturları
Fuarın fetiş kavramı ile ilişkisini anlamak adına öncelikle
Benjamin’in kültürün mal olma özyapısına ilişkin 19. yüzyıl değerlendirmesi
hatırlanabilir. Kültürel varlıklarda onun fantazmagori-aldatıcı görüntü olarak
adlandırdığı aslında bir çeşit çiftanlamlılıktır. Benjamin’in hevesle peşinden
gittiği ise “ideolojik eleştiri veya ideolojinin içeriği” değil, ideolojinin
yanıltma ile vaatleri birarada içeren, (dolaysız varoluşları nedeniyle duyusal
olarak yüceltilen) yüzeyi ya da dış görünüşüdür16. S. Zizek 1997 yılında
Marx’ın “mal fetişizminin” malın öznenin dışında bir gerçeklik olması, kendinde
(in itself) olarak tanımlanabilecek dış, maddi gerçekliği ve
ona “dıştan yüklenen fetişist aura” ile ilişkili olduğundan bahseder: Mal bu
şekliyle hem değerini, hem de kapitalizm öncesindeki toplumsal ilişkilerin
bedenlenişini taşır17. Bununla beraber, Marx’ın ilkel toplumlardaki fetişist
inanç ve yaşama ilişkin referansları, bu toplumlara bir çeşit “bütünüyle
dışarıdan (J. Lacan’ın kuramında büyük harfle yazılan Öteki18) bakış”,
dolayısıyla Batı toplumunun en üst seviyeyi gösterdiği evrimin en alt
basamağına ilişkin hiyerarşik bir anlayışı da gösterir. Bu dışarıdan bakış
ilkel toplumdan kapitalist topluma, oradan da ilişkilerin şeffaflaştığı
komünist topluma evrimi öngörmüştür ki burada Marx’ın göremediği sorun, para,
altın gibi sembolik nesneleri kullanan kitlenin şuursuz olmaması, doğaüstü
nitelikler atfedildiği düşünülen mal dünyasına hakim olmak için bu nesneleri
kullandığının farkında olmasıdır19. Başka bir deyişle, aslen sadece malın
kendindeliği ve ancak bu kendindelik içinde belirginleşen bir anlamı ifade
edişi esastır.
Fiera’nın konumunda görünüşe göre iki tür fetişizm
mekanizması çalışmaktadır. Bunlardan birincisi doğal olarak
alıcı-tüketici/alımlayıcı flaneur’ün fuar standlarındaki mallar ile
ilişkisindedir. Ancak bu konumda alımlayıcının durumu ile Benjamin’in metninde
Baudelaire üzerinden anlattığı flaneur’ün, kalabalığı bir uyuşturucu olarak
kullanan, terk edilmişliğinde ortaya çıkan ve kendini esrikliğine bıraktığı mal
olma durumu arasında fark vardır. Baudelaire hem başkalarının kimliğine
bürünür20, hem de onun şiiri başkaları için başka mekan, konum, zamanlarda
kullanılabilir niteliktedir21. Fiera’da alımlayıcı kendini mal olarak pazara
çıkarmaz; ama tezgah gerisinde veya eserinin başında olmasa da her mamulün
yanında ismi bulunan tasarımcı veya firma mala biçim veren bir kaynak olarak
kendini pazara çıkartır. Marx’ı alıntılayan ve eleştiren Zizek’in, kitlenin
onun fetiş olarak öne sürdüğü para ve altının başka fetişist tezahür alanları
için ara-sistem olma özelliklerinin bilincinde olmasına dikkat çekişini
hatırlayalım: Mamulü alımlayan ve bundan zevk alan, tasarımındaki belagatle
empati kuran için tasarımcının ediminin Öteki’nin edimi olduğu sonucuna varmak
zor görünmemektedir. Ve bu durum da, bizi Öteki’nin (yine Lacan’cı bir kavram
olan) jouissance - zevke gelmişliği yoluyla gösterenlerin temsiliyetinde açığa
çıkan öznenin konumuna götürecektir22.
Bu çerçeve içinde Fiera’nın içerikleri arasında fetişizmin
pek çok tezahürüne rastlamak olanaklıdır. Örneğin Şekil 2’de görülen dolapların
soyut geometrilerinin ortaya konuş biçimleri paranteze alınabilir: Eski,
çöplükten toplanmışa benzeyen eklektik üsluplu sandalyelerden oluşan yığından
bir arkaplan; nesnenin arkasında ışıklandırma ile oluşturulan bir arkaplan ve
onu bir fantezi kutusuna dönüştüren teknik aydınlatma detayları… Her durumda
nesnenin mükemmel geometrisine ilişkin fetişist ve kendinde içerik, ahşap,
metal kaplama veya lake yüzeylerin ancak daha dayanılmaz hale getirdiği bir
duruma ilişkindir. Ancak bu noktada, bahsi geçen eşyaların kullanıcı tarafından
belli bir mekana yerleştirileceği gerçeğinden uzağız. Nesneler biçimlerine
ilişkin fantazmagorileri en güçlü şekilde sergileyebilecekleri katkılarla
mekansallaştırılmışlardır. Böyle bir katkıya ihtiyaç duyulmadan kendindeliğe
yaslanarak fetişizmin ayırdına varılabileceği örnekler olarak da dil biçiminde
bir şezlong, el veya dudak biçiminde koltukları da öne sürebiliriz. İnsan
uzuvlarının yapay eğretilemelerine ilişkin cinsel çağrışımlar bir tarafa
bırakılırsa, bu örneklerin ancak kendiliklerinde paranteze alındıklarında
anlaşılabilecek fetişist nitelikleri
S. Zizek’in Lacan kuramına ilişkin notlarında kolayca
tespitlenebilir:

2006 organizasyonunda, Sawaya Moroni, solda fuar
kompleksinden, sağda şehir içindeki showroomundan görünümler.
Kendiliğinde ele alma hali aslında bize göre olma halinin
öznelliğine karşıttır23. P. de Man’ın Romantizm tanımına referansla, “tarihsel
gerçeklik söylemin üretiminin belagatli bir şekilde biraraya gelmesinden”
kaynaklanır. Naif tarihselci gerçekçi yaklaşım her üretimi maddi pratiğe bağlar
ve metinsel idealizmi dilin hapishanesini fetişleştirmekle suçlar. Özne tarafından
konumlandırılmayan, aranmayan maddi gerçekliği kabul etmeyen idealistler
açısından ise tarihselci gerçekçiler ya da materyalistler söylem öncesine ait
durumları (her ne olursa) fetişleştirmektedirler ve aslında metindışı hiçbir
şey yoktur. Zizek bu özete Marksist tarihsel materyalistlerin taşkın öznenin
kendisini fetişleştirdiği eleştirilerini, dekonstrüksiyonist göstergeci
materyalistin ise dış gerçekliğin taşkın özneden aşağı kalmayan bir referans
noktası olduğunu öne sürüşünü ekler. Ancak Marksistler mutlak Metin gerçeğini
de fetiş addeder, tarihsel materyalist pratikten çıkartırlar. Lacan ise dış
gerçekliğin tarihsel pratiğin anlaşılmasında tek çıkış noktası olarak
yetersizliği bağlamında idealistlerle uzlaşır, gerçeğin simgesel olarak
arandığını kabul eder. Ancak tüm bu ideolojik kutupların buluştuğu tuhaf bir
arakesiti, bildiğimiz gerçek kavramı ile (büyük harfle) Gerçek kavramını
ayırarak saptar: Gerçek, dil ve kültür öncesine; doğanın tanımlanmamışlığı,
kontrol altına alınamamışlığına; bebeğin konuşma ve imge dünyası ile bağ
kurmamışlığına; simgesel olanın alanına giremeyen imkansızlıkların bütününe;
dolayısıyla Ölüm deneyiminin özüne de ilişkin olandır. Eğer bu Gerçeğin
konturlarını seçeceksek, fetişizm olgusunda dolanıp durmaktan kaçınamayız24.
Burada Lacan’a göre Gerçek’le beraber öznelliğin üç
görünümünü oluşturan İmgesel ve Simgesel’den de bahsetmek gerekecektir. İmgesel
olan dil ve kültür öncesi çocuğun yönelmişliğinde, ayna imgesinde “ölü-donuk
görünümün Gerçeğin dinamik yaşam sürecinin yerine geçişi, aşırı sabitliğe
dönüşmesidir”. Doğal olarak bu anlayış “suni bir çevrenin yaratılışında da”
sözkonusu olacaktır25. Sözü edilen fenomen Şekil 3’te, kübik siyah deri ve krom
metal mobilyalar, lake panellerin ardındaki dolaylı ışık kaynağındaki minimalist
tavırda açıktır. Bu indirgemeci alanda belli bir mekan diline ait uyarıcı
unsurlar dışında algıyı toplayan hiçbir nesne, detay yoktur. Işık kaynağı da bu
algıyı bozmayacak, ayrı bir nesne, aparat gerektirmeyecek şekilde
tasarlanmıştır. Aslında belli bir mekan dilinin seçimi yukarıdaki tartışmada
idealist-metin temelli yaklaşıma da ilişkindir. Ancak böyle bir mekana
sokulacak sıradışı bir nesnenin yaratacağı etki ne olacaktır? Örneğin bir
geometrik cam masa, lake dolaplardan oluşan kurgudan, lambalar nedeniyle
farklılaşan bir görünüme
(Şekil 3)… Fiber veya epoksi gibi modern malzemelerle elde
edilen keyfi eğrisel konturlardan oluşan üçboyutlu sandalyeler, lambalar,
heykelsi nesneler, geometrik, minimalist mekanda bir çeşit anlamsız odak
noktası/noktalarına dönüşmeyecek midir? Burada sadece “geometrik yüzey ve
biçimler” olarak tanımlanabilecek bir anlayışın ötesinde, uyaranların algı
düzeyinde azamide soyuta indirgendiği bir görünümden söz etmekteyim. Ve bu
görünümler, sadece “geometrik olan” teriminin her zaman ifade etmekte yeterli
olmayabileceği niteliktedir. Bu son örneklerde sadece katı bir mekan dilinden
değil, belli bir dilde tasarlanmış mekanda algıyı toplayan sıradışı nesnelerden
söz etmekteyim ki kişi, Mies’in Barcelona Pavyonu ve ABD’ye göç etmeden önceki
erken döneminde Almanya’da tasarladığı kent villalarının perspektiflerindeki
heykelleri rahatça hatırlayabilir. Ve bu durum da, aslında İmgesel olandan
Simgesel olana geçilen yerdir.


2006 organizasyonu; solda banyo düzenlemesi, Milldue
firması standı; sağda Büro Vormkrijgers adlı tasarım stüdyosunun yarattığı
Cultivate isimli seriden lamba.
Zizek, Simgesel olanla ilgili Lacan değerlendirmesinde,
“metinselliğin sözkonusu olduğu noktada doğal olarak öznenin özdeşleştiği bir
dilbilgisel, kültürel sistem”den söz etmektedir. Odak noktası ise, Zizek’in boş
gösteren ya da gösterileni muğlak ancak sistem düzeyinde izafi olarak ayırdına
varılan nesne olarak anladığıdır. Bu durum tasarım düzeyinde en dar çerçevede
bile sözkonusu olabilir. Şekil 4’te, çerçevesiz ayna üzerinde yer alan
fetişleşmiş ve ölçeksiz Barok-Rokoko kolaj kıvrımları ya da benzer bir iri
motifin aslen geometrik-minimalist hafif bir pleksi dolaba yapıştırılması…
Aslında tarihsel dilden bir motifin alınarak soyutlanması hatta ölçeğinin
saptırılması, kültürel bir örgüde yaratılan gösterilensiz bir odak noktasına
dönüştürülüşüne modern tasarımın içeriksiz, popülist tarihçesinde sıkça
rastlanır. Loos’un Chicago-Tribune önerisini kent bağlamında düşünmek veya
klasisist motifleri abartan Art Deco estetiğini hatırlamak yeterli gibi.
Bu bölümde son olarak ele alacağımız fetişizm tezahürü bir
çeşit hayalet fenomenine ilişkin. Zizek’in saptamalarından önce, doğrudan
örneklerle başlamak istiyorum: Örneğin Şekil 4’te görülen geleneksel bir
şamdanın imgesinin iç içe geçen pleksi panellerden oluşan bir kurgu ile tekrarı
ya da
Şekil 5’te, geleneksel abajurlu, ayaklı bir lambanın
tekrarı. Öyle ki, abajurun içerdiği ve floresan bir lambadan kaynaklanan ışık
kaynağı, malzemenin prizmatik niteliği kullanılarak nesnenin bütününe yayılmış
ve biçime ilişkin vurgu güçlendirilmiştir. Başka bir örnek ise, Şekil 6’da,
plastik kökenli malzemeden imal edilmiş, ancak buzdan kalıplanarak elde
edilmişe benzeyen tuğlalardan üretilmiş kiosk veya buzdan oyulmuşa benzeyen
geleneksel ajurlu bir çerçevedir. İlk iki örnekte geleneksel eşyalara,
gereçlere, nesnelere ilişkin atıf sözkonusudur. Bu nesnelerin Bauhaus ve Le
Corbusier tezgahından geçmiş, geometrik, modern karşılıkları ortada yoktur.
Ancak bu örneklerde geleneksel olanın kendisi de gerçekte ortada yoktur. Kiosk
ve çerçevede, eğer buzdan kalıplarla oluşturulmuş, oyulmuş mekan ve nesneden
söz etseydik, bu ancak bir çeşit yenilik olarak nitelendirilebilirdi; ancak
buzun kendisi de mevcut değildir.

2006 organizasyonunda “Sturm und Plastic” standında kiosk
ve ayna.
Bu durum Zizek’in Lacan okumasında, fetiş nesnenin iki
yokluğun örtüşmesinden ortaya çıkışına ilişkin saptamasında açıklığa kavuşur.
Radikal bir yoksunlukta değişken bağlantıların düzenindeki simgesel durumda,
nesnenin pozitif hale gelişi, yoksunluğun doldurulmasında değil, tam tersine
başka bir yoksunluğun (dolduracak olan eşdeğerli bir başka nesne) da buna
eklenmesinde sözkonusudur26. Tasarımın alımlayıcının arzusunda fetişleşmesi
gereken çerçevesinin tanımı da budur. Kiosk ve çerçevede buzun kendisi değil,
ancak taklidi vardır. Bu çerçevenin içine girebilecek en iddialı örneklerde
ölçek büyüyebilir; diyelim idealistlerin tutumuna uygun olarak mekanın belli
bir dile göre şekillendirilmesinde çifte yoksunluk farklı şekillerde tezahür
edebilir: Geçmiş yüzyılların eklektik veya üslupçu mekanlarına ait bir
görünümün güncel bir banyoya uyarlanmasında bu kuram hayli aydınlatıcıdır.
Şekil 5’de görülen ıslak mekanda, geleneksel olan altın varaklı, ajurlu çerçeveler,
avizeler ve mermer yüzeyler yeniden yorumlanmış, ancak yaşama alanlarına ait
uyarıcı detaylar banyoda tekrarlanarak hem geleneksel ıslak mekanın, hem de
Modernist tezahürlerin yokluğunun üst üste gelişinde ortaya çıkan fetişizm
yarığının içi, alımlayıcı/tüketici için en tuhaf şekilde doldurulmuştur.
Fiera: Minimalizm, Pop-Art, 60’lı yıllar
Minimalizm ve Pop-Art kavramlarının Fiera’nın içerikleri
arasında belirgin olduğu herhangi bir entelektüel sorgulama yapılmadan, sadece
yukarıda referans verilen imgelerden bile kolayca farkedilebilir. Kaldı ki, bu
içeriklerin her sene tekrarlanan bir fuarın standlarında sadece 2006 yılına ait
olmadıkları da ortadadır. 2004 yılındaki organizasyondan sonra, “Resmi Bakış
Açısı” adıyla yayınlanan bir derleme şu deyişle başlar: Tasarım dünyasında
kendini göstermek giderek zorlaşan bir iş. Birçoğumuz, tüm şüpheleri yok edecek
net ve hakiki bir akım bekliyor; öyle ki tartışmasız “ilerleme” olarak
adlandırılabileceğimizi yeniden tanımlayacak… Diğerleri ise “laf kalabalığından”
kurtulmak için minimalizm arayışında zararsız bir çaba içinde. En cesur olanlar
da décor’un baştançıkarıcılığının güç gösterisine, “neo-barok”a, kendi hakkını
savunan sanat formu olarak biçime dayanıyor. Derlemenin fuarı ancak çeşitli
pavyon ve stand düzenlemelerinin, sergilerin, sergilenen tasarımların algı
içeriklerine insan yaşamındaki çocukluk, ergenlik, olgunluk vs. gibi yaş
gruplarının ifade ettiği bazı genelgeçer anlamlar atfedilmesi ile
değerlendirebilmesi ilginçtir27. Minimalizm kavramının ifade ettiği ve buna
karşıt ikonografisi anlam yönünden sığ olsa da zengin bir görselliğe sahip
Pop-Art’ın estetik belagatlerinin karşı karşıya gelişinin modern estetiğin
tarihselliğinde 60’lı yıllardan bu yana sözkonusu olması ise, aslında
fetişizmin Fiera’nın içeriklerinde nereden beslendiğini anlamak adına başka
fırsatlar sunar. Ancak burada işaret edilecek olan, bu kavramların ifade
ettikleri estetik kuram, tarihsellik veya sanat ürünleri değil, güncel yaşamda,
gerçek tezahürlerinde birbirleriyle kurdukları algı düzeyindeki diyalektik
ilişkidir.

J. Colombo, Sormani için mekan ve cabriolet yatak, 1969.
Çağdaş literatür Minimalizm ve Pop-Art’ın 60’lı yıllarda,
yaklaşık aynı dönemde ortaya çıkarak yaygınlaştıklarını ve sanatsal açıdan
ağırlıklı olarak Soyut Dışavurumculuk’a tepki olduklarını yazar. Gelenek veya
yeni repertuarların ikonik, çıplak, popüler modellerini kitle iletişim
araçlarının ortamı ile kaynaştıran Pop-Art ile estetik üretimde bir çeşit sıfır
noktasına dönmek amacındaki Minimalizm aynı zamanda simetrik bir anlam
arayışıdır28. F. Carmagnola ve
V. Pasca 90’lı yılların mobilya ve endüstriyel tasarımında
Minimalizm’i konu alan makalelerinde 1994 Venedik Bienali’ndeki iki pavyonu
karşılaştırırlar. B. Wilson tasarımı pavyon üçe bölünmüşse de “kör bir pencere
ile biten boş bir alandır”; ancak kişi yürüdükçe “ses oyunları sayesinde gerçek
boyutlar görsel olarak algılanandan bütünüyle farklılaşır”. Almadovar’ın
pavyonu ise “parlak renklere sahip, ağzına kadar nesneler, resimler, heykeller,
Pop-Art, Neosembolizm, Warhol, Sottsass, heteroseksüel ve eşcinsel erotisizm,
yaşam ve ölümle doludur”29. Pop-Art denildiğinde aklımıza Warhol’un
fotoğrafları, Lichtenstein’ın resimli roman tekniğini alıntılaması ya da
Rauschenberg’in market ürünlerinden yaptığı düzenlemeler geliyorsa, popüler
ikonların cevap verdikleri, eleştirdikleri estetik gündemin sorunları bir
tarafa bırakılırsa ve “Art” takısı düşürülürse, Pop’un mimari eşdeğerliği, C.
Jencks’in metafor ve anlam denizinin keşfinde Postmodernizm doğrultusunda
belirlediği sığ ikonografiyi de içeremez mi? (Aklımıza daha çok Jencks’in
şöhrete kavuşturduğu, Amerikan taşrasının ünlü Pop ürünlerinin, çörek, ördek,
sosisli sandviç şeklindeki yapıların gelmesinde herhalde mahzur yoktur).
Buradaki bir sorun, elbette ki mimarlıkta anlamla ilgili yüksek düzeyli
beklentilerimizdir30. Gelgelelim Venturi’nin ünlü Las Vegas’tan Öğrenmek’inin
basıldığı yıl (1972), erken avangart modernlere referans veren ünlü New York
Beşlisi (Eisenman, Meier, Hejduk, Gwathway, Graves) de sahneye çıkıvermiştir.
Bugün bu isimlerin farklı yönlere gittiklerini de, yaşlandıklarını da
biliyoruz. New York Beşlisi’nin kariyer analizi ile ilgilenmek niyetinde
değilim, ancak 70’li yıllarda mimari tasarımda ortaya çıkan Minimalizm
fenomeninin bir biçimde sürekli 20’li yılların modern mimarlığına referansla
anılması, 80’li, 90’lı yılların kuramcı ve eleştirmenlerince Yirmiler
Canlandırmacılığı, Neomodernizm, Geç Modern Akım gibi tanımlarla anılması31 ise
başka yönden semptomatiktir.
Pop-Art ve Minimalizm’in birbirlerine tamamen zıt
yöntemlerle estetik üretimde tüm kişisel dışavurumu, her türden entelektüel ve
metafizik anlamı, farklı malzemelerde ve üretim sürecinin ötesinde
reddettiklerini32 bir daha tekrarlamakta da fayda vardır. Başka bir deyişle, sanatsal
dışavurumun veya toplumsal vaatlerin derinliği ortadan kalktığında, Modernizm,
Minimalizm/Postmodernizm, Pop-Art kavram çiftlerinin ilişkileri hakkında
sorulacak sorular, tüketici ve alımlayıcıyı uzun zamandır oyalayan bir
kısırdöngünün açıklamasına giden yolu da açabilir görünmektedir.
Peki, bu iki kavramın, üretim biçiminin 60’lı yıllarda aynı
anda, sözde birbirlerini eleştirerek, zıtlaşarak, ama aynı amaca yönelerek,
sanatsal çerçevenin entelektüel sınırları dışında, yaşanan çevre bağlamında
işbirliği içine girdiği düşünülebilir mi? Ve Fiera’nın küçük ölçekli dünyasında
bu örneklenebilir mi?

J. Colombo, Milano’da kendi dairesi, 1963.
Başlangıç olarak, Pop-Art denildiğinde estetik bir akımdan
bahsetmeyi göze alsak bile33, böyle bir hareketin mimari karşılığını bulabilir
miyiz? Elbette ki çağdaş literatürün bu konuda belli kabulleri vardır. Örneğin,
Alison ve Peter Smithson’un ünlü 1956 tarihli sergi düzenlemesi Geleceğin
Evi34, Archigram grubu ve C. Price’ın hipotetik tasarımları… C. Jencks’in 1973
tarihinde Pop’u sadece İngiltere bağlamında görmesine rağmen, Camp adı verilen,
“acayip olduğu, tasarımcısını yapıtının önünde bir şöhrete ulaştırdığı,
endüstriyel uygarlığı bir çeşit vahşi doğaya veya fantezi diyarına
dönüştürebildiği ölçüde başarılı addeden” Amerikan mimari örneklerine boşvermek
doğru mudur?35. Ben, 2. Dünya Savaşı’nın maddi-manevi yıkımını, Soğuk Savaş’ın,
dönemin ABD Dışişleri Bakanı’nın Küba Krizi ve ardarda yapılan nükleer
denemeleri kastederek ne soğuğu, basbayağı sıcak savaştı dediği36 küresel
peyzajın yarattığı anksiyeteyi bir kenara bırakmak37 istiyorum. Geleceğin
Evi’nde, ne yatağın yatak, ne de masanın masa veya küvetin küvet gibi imal
edilmediği ve hatta kullanılmadığı, adeta tek defada dökülmüşe benzeyen eğrisel
konturlardan oluşan, steril, kapalı, tabuların dışında yaşam süren bireylerine
ait plastik konut; Archigram’ın kapsül veya değiştirilebilen parçalardan oluşan
teknoloji ormanları; Warhol’un fotoğrafları, Lichtenstein’ın resimli roman
tekniğinden ürettiği tuvaller ya da Rauschenberg’in market ürünlerinden yaptığı
düzenlemeler;
M. Webb’in eğrisel kafes-cam sistemi, tüm mekanik aksamın
görünür olduğu atipik biçimden oluşan Günah Merkezi (Sin Center38); Archigram
ekibinin 1963 tarihli Yaşayan Kent Sergisi (Living City) ile ilişkili olarak W.
Chalk tarafından Living Arts dergisinde yayınlanan enstalasyon “Yaşayan Kent
Yaşam Destek Takımı”nda (Living City Survival Kit) Playboy dergisinin bir
sayısından içki şişesi, caz plakları, sigara paketi, otomobil ve ruja kadar
çeşitlilik gösteren, nesneler veya aynı sergide sokak fotoğraflarındaki
kadınların sergiledikleri erotizm39… Bu tasarımların çağdaş literatürün
kuramcılarının saptadığı, tarihsel açıdan irdelendikleri çerçeveye göre
çeşitlilik gösteren anlamları artık can sıkıcı hale gelmiştir: Warhol elbette
Pop’tur ve ısrarla birşey eleştirmediğini, sadece herşeyi sevdiğini söylese de
(devir eleştiri devridir) derdini anlatamaz40. Brütalist Smithson’lar sonradan
benzer bir tasarım gerçekleştirmezler; atık, bulunmuş nesnelere olan tutkuları
en eleştirel tasarımlarının kapitalizm-tüketim olumlaması olarak
değerlendirilmesine neden olur41. Archigram aslında Megastrüktür
tasarlamaktadır42. 60’ların avangardında ütopya kendi üzerine kapanmıştır,
Modernizm’i bir çeşit şeytan çıkarma ayinine dönüştürmüştür43. “Yaşayan Kent
İlkyardım Takımı” heteroseksüel erkeğin zevk paketidir44 vs.
Asıl sorun, eğer Pop-Art hiç olmazsa İngiltere’de ortaya
çıkış biçiminde teknoloji tutkusu, popüler imgelerin kabulü ve estetik üretime
katılımı, bilimkurgu ürünleri ve üretiminin olumlanması, Amerikanlaşma
(Amerikalı olmayanlar için elbette), kapitalist refah toplumunun yaşam
pratiklerinin olumlanması, yüksek Modernist-ütopyacı veya regresif toplumcu
söylemlerin tabu kabul ettiği popüler kültürün, en somut ve sığ anlamıyla
gerçekliğin, sokak yaşamının kabulü ise45, bu 60’larda mimarlığın reddine kadar
varmışsa da toplumsal-politik-ekonomik-tarihsel paydaların ötesinde bir
fenomene de işaret edebilir. Ya da 60’ların ötesine, bugüne dek gelen süreç
düşünüldüğünde, anlamın toplumsallıktan, kültürel derinlikten aşama aşama
sıyrılarak, en önemlisi farklı alanlara sürekli daha güçlü bir şekilde
yayılarak geçirdiği mutasyondan bahsedilemez mi? 1959 yılında, İngiliz
Pop-Art’ının başlattığı kabul edilen “Bağımsız Grup”un üyesi R. Hamilton’ın
Londra Çağdaş Sanatlar Enstitüsü’nde verdiği derslerde bahsettiği, tasarımcının
nesnelerin, eşyaların, makinelerin görünüşünde uzman olması gerektiğine ilişkin
argümanları; H. Van Doren’ın 1940 yılında tasarımın tüketim nesnelerini dayanılmaz,
arzulanır kılması gerektiğine ilişkin yazıları; endüstriyel tasarımın Freudçu
anlamda bilinçaltına, fetişizm beklentisine cevap vermesi gerektiğine ilişkin
A. Drexler’ın 1957 tarihli metni kanımca bu sürece ilişkindir46. Bu süreç bizi
Zizek’in anladığı şekilde kendinde
(in itself) gerçeklik olarak, Öteki’nin veya öznenin
jouissance’ı olarak Fiera’nın alımlayıcı flaneur’lerinin bakarak dolandıkları
Fiera’nın içeriklerine getirir. Geçmiş yüzyılların taklit veya deforme edilmiş
ajurlu koltukları, tek bir klasik profilin abartılışıyla elde edilmiş nesneler,
abartılı parabolik epoksi biçimler, fantazmagorik şezlonglar… Başka bir
deyişle, günlük yaşam ve insan bedeni değişmediği sürece değişmeyecek fetiş
nesnenin sürekli gerçeği...


Piazza di Duomo, Piazza Diaz, Via Marconi’den görünümler
ve Stüdyo BBPR tasarımı Torre Velasca’ya ait görünümler.
Mekanın düzenlenmesinde bu nesneleri çevreleyen, eşya nesne
tasarımı ya da endüstriyel tasarımda 90’lı yıllara damgasını vuran Minimalizm’i
anlamak içinse D. Judd’un 1970’lerin başına tarihlenen, pleksi ve metalden
ürettiği, eşbiçimli prizmaların üst üste duvara asılmasından ibaret olan
İsimsiz adlı düzenlemesine bakmak yeterlidir. Malevich’in başka hiçbir şeye
ihtiyacı olmadan, kendi kendine, kendi için varolabilen Süprematizm’i,
Tatlin’in gerçek mekan ve gerçek malzeme ile güncel malzeme, renk, mekanla
yaratılmasını talep ettiği heykel estetiği, Mondrian’ın “eserin gerçekleşmeden
bütünüyle akılda tamamlanması gerektiği” fikri 60 ve 70’lerin Minimalizm’i ile
ilişkilendirilir47. Mimarlıkta Minimalizm’den bahsedildiğinde ise, görünüşe
göre Mies van der Rohe önemli bir duraktır.
C. Rowe’un 1950’li yıllarda onda bulduğu Neoklasisizm’i,
onun tarzının “klasik sanatın inşa edilmiş anlam, düzenler, perspektifle ilgili
önceliklerini ortaya koyduğu kozmoloji” ile ilgisi olmadığını belirterek
olumsuzlamak, “Minimalizm’in mimarideki tezahürünü Mies van der Rohe’de bulmak”
kadar anlaşılabilir bir bakış açısıdır… Ancak bunun tek açıklamasının “onun
doğrudan materyalist bir yaklaşımla hareket ettiğine inanmak”, “duyarlılığının
alımlayıcıyı duyuların uyarılmasından algılamaya, algıdan kavrama taşıdığını”
öne sürmek, yapıtının ancak sanat eserinin kendinde önem arz eden bağımsız
varoluşu anlayışı ile bir tutulabileceği, bu anlamda Judd gibi minimalistlerle
akraba olduğu, eserinin sadece kendine referans verdiği ve “etik temelinin
şeffaflık, ekonomi, açıklık, dürüstlük” olduğu48 yetersiz argümanlardır.
Bu argümanlara, örneğin, Smithson’ların 1954 tarihli, hem
Mies üslubunda, hem rasyonalist, hem modern-Palladio’cu neoklasik Hunstanton
Lisesi daha çok uymamakta mıdır? Hunstanton Lisesi minimalist sanatçıyı
heyecanlandırmaz. Zira tüm sıhhi ve mekanik tesisat, yapı malzemeleri ve
konstrüksiyon görünür durumdadır; ve mimarlar canlı-kendinde-maddi gerçekliği
dışında bir belagat atfetmedikleri tasarımlarının dergilere basılırken insansız
ve eşyasız fotoğraflanmalarını arzulamışlardır49. Mies’in geç 20. yüzyıl
Minimalizm’i ile ilişkisinin ipuçlarını asıl veren, görünüşe göre 1980’lerde K.
Frampton’ın ünlü tarihçesinde, Mies’i Malevich Süprematizm’i ile
ilişkilendirmesidir. Ancak Mies mimarlığında minimalist estetikle ilgili, ama
sanat olarak Minimalizm’le ilişkisiz başka bir gerilim daha sözkonusudur.
Bu gerilim en basit anlamıyla mimarlığın mekanla ilişkili
olması, eninde sonunda nesneler ve insan bedenleriyle ilgili bir dışavurum
bağlamında birşeyler ortaya koymak zorunda olmasıdır. Ve soyut geometriye
indirgenmiş mekansal bir belagatin ürününde, bu dile uymayan herşey, hatta
insan bedenleri bile şeyleşmekte, nesneleşmektedir50. Bu en basit anlamıyla,
önceki bölümde bahsi geçtiği üzere Mies’in Berlin şehir evlerinde veya
Barcelona Pavyonu’ndaki heykellerinde görülebilir. Bu heykellerin kendilerinde,
somut gerçekliklerinde vücut bulan ve ancak Öteki’nin jouissance’ı olarak
alımlayıcıya sunulan anlamları, ancak minimalist ortam sayesinde
gerçekleşebilmektedir.
60’lı yılların tasarımını özetlemek, bir tarafta Bauhaus ve
Avrupalı savaş öncesi Modernizm’in geometrik, rasyonalist, işlevci estetiğinin,
başta Bauhaus’ta eğitim görmüş M. Bill’in yönetiminde Ulm, Hochschule für
Gestaltung’un kuruluşu ve üretiminde anmak; öbür tarafta Pop-Art’ın estetik
alana soktuğu iddialı renkler, Pop imgelerin türevlerinin yer aldığı grafikler
veya yüzey kompozisyonları, gençlik modasından Pop müziğe, televizyon ve tüm
medyanın ucuz üretiminden erotizme her türden popülist imge, tema ve daha çok
yaşam biçiminden bahsetmek demektir; ki bu kaynaklardan birisi de, dönemin
Amerikan ve Sovyet uzay programlarının, uzay ve Ay’a seyahatin yarattığı
popülizmden beslenen, elbiseden yüzey kaplamasına dek popülerleşen uygulama
alanlarına sahip beyaz renk ve malzeme olarak da kurşuni metaldir. 60’lı
yılların bu iki kaynakla ilişkisi en güzel biçimde, J. Colombo tarafından altı
yıl arayla tasarlanan ve Şekil 7-8’de görülen mekanlarla özetlenebilir.


Corso Matteotti’den bina, Merkez İstasyon, Casa degli
Omenoni Palazzo Castiglioni’den detaylar.
2000’li yıllarda 60’lı yılların Modernizm ve Popülizm’i ne
anlama gelmektedir? Bu belki Postmodernizm’in iyi ya da kötü Klasisizm’i
alıntılaması gibi piyasayı beslemesi umulan bir canlandırmacılıktır. Belki de
Fiera’nın standlarında toplumcu bir zihnin amaçlarına aykırı fiyatlarla satışa
ve seyre sunulan, Le Corbusier’nin 1929 yılında Salon d’Automne’da sergilediği
fauteuil-confort’u, şezlongu,
E. Gray’in koltuk, lamba, halı veya aynaları, W. Gropius’un
sandalye, lamba ve mobilyaları, Eames kardeşlerin lounge-chair’i, W. Panton’un
polyester ve fiberden döktüğü, eğrisel konturlu 1960 tarihli sandalyesinin,
Minimalizm, fetişizm, malzeme ve insan bedeninin sınırında üretildiklerinden
yinelenebilmeleridir. Ya da minimal estetiğin kendisi fetişleşmemişse bile (ki
bu durumda bile insan bedenleri ve günlük yaşam fetişleşebilmektedir), popüler
imgenin fetişleşebileceği en uygun ortamı yaratabilmesidir. Fiera bir İtalyan
fenomenidir. Bu yüzden de, 60’lı yılların arzu patlamasına başarılı biçimde
cevap verebilen ve markalaşabilen İtalyan tasarımının eski klasiklerini de
standlarda görmek çok şaşırtıcı değildir. Örneğin hem bir sergileme aracı, hem
de mal olarak alımlayıcıya sunulan Achille ve Pier Castiglioni’nin Flos firması
için 1962 yılında ürettikleri Arco lambası ya da
Le Corbusier’nin fauteuil-confort, şezlong, dolap ve
masalarını yeniden üreten Cassini firmasının şehir showroomunda tamamlayıcı
olarak yerleştirilmiş, video kaydına bağlanmış, Le Corbusier üzerine kimsenin
seyretmediği belgeseller gösteren Marco Zanuso, Richard Sapper’in 1964 tarihli
Brionvega firması için tasarladıkları Algol televizyon setleri…
Fiera: Barok Milano
Fiera bildiğimiz şekilde bir mobilya, tasarım ve iç mekan
ürünlerine ilişkin bir fuar olarak ilk kez 1961 yılında düzenlenir. Ancak
Fiera, Milano’da yıl boyunca kurulan ve farklı sektörlere hizmet veren bir dizi
fuarı kapsayacak şekilde ele alınırsa, mobilyadan içkiye ve makineye dek
coğrafi bir alanın endüstriyel üretiminin bütününü uluslararası bir düzenleme
içinde ortaya koyan ticari bir organizasyon olarak Fiera di Milano, ya da Fiera
Campionaria Internazionale di Milano ilk kez 1920 yılında düzenlenir. Fuar, 2.
Dünya Savaşı’nı izleyen onyıllara dek kentin Barok şemasının rekreatif
görüntülü boş alanlarında veya yeni gelişen bölgelerinde, bu alanların
gelişimine kentsel bir katkı doğrultusunda kurulur. Görünüşe göre
başlangıcından bu yana Milano bağlamında kentsel bir fenomendir ki, fuarın
fenomenolojisine ilişkin 2004 tarihli, M.F. Flory imzalı satırlarda bazı ilginç
saptamalar bulunur.
Fuar, “başlığı Milano olan bir kitabın bölümlerinden
birisidir. Kitap hep yaşanan anda okunur ve geleceğe ilişkin sayfası yoktur; ya
da tamamlanmamıştır”. Ticaretin olduğu yerde her zaman alışkanlıklar ve mitos
vardır. Değiş-tokuş bu alandaki kavramsallığın temelidir. Değiş-tokuş
iletişimdir, Öteki’nin yorumlanmasıdır; zira diyalog, tartışma, farklılık ve
sonuçta karar vermeyi gerekser51. Flory Benjamin’in kararsızlığında devam eder:
“Belleğin kıyıları bireysel zamanın olduğu kadar kolektif zamanın da eğrilerini
içerir”: Yalnız arzularız, ama düş hayli kalabalıktır52. Fuar kent içinde kent
düşüncesidir ve “kentin sınırlarını ekonomik olarak kaldırdığı noktada kent
fuara dönüşür”53. Bu düşüncelerin farklı biçimlerde, mimari literatürde
tekrarlandığını biliyoruz ve toplumcu eleştirilerinden özellikle kaçınacağız.
Ancak fuar-kent olgularının iç içe geçmişliğinin başka bir yönünü de burada
vurgulamakta fayda vardır.


Casa Berri Meregalli, Adalet Sarayı, Palazzo
Castiglioni’den detaylar; Corso Venezia’dan bina.
Fiera, M. Fuksas’ın serbest düzende atipik bir şekilde üst
üste yerleştirdiği prizmatik kütleleri, bunları bağlayan, standart dışı veya
Art Nouveau hayaleti, çelik-cam şeffaf örtüyle kapattığı merkez aksı, Archigram
kapsüllerine benzeyen ve nehir böceği ile Pop uzay kapsülü arası LEM’lerinin
estetik konturlarını çizdiği yeni alanında ilk kez 2006 yılında
düzenlenmiştir54. Bu alan kentin son onyılda gelişen endüstriyel bölgesidir.
Daha öncesinde yine kuzeyde, yine endüstriyel görünümlü rasyonalist kütlelerden
oluşan ve M. Bellini’nin 1998 yılında anıtsal bir postmodern-klasisist
alınlıklı cephe ile taçlandırarak büyüttüğü alanda gerçekleşmektedir. Bu fuar
alanları kent merkezine metro ile 10-15 dakika uzaklıktaysa da, kişi otomobil
veya başka bir toplu taşıma aracı ile ulaşabilir. Ancak Fiera, son iki yıldır
çeşitli firmaların bazen ortaklaşa, bazen bağımsız bir şekilde kent içindeki
showroomlarda, dokunmadan bakmayı taahhüt eden flaneur’lere de event (olay) adı
altında açıktır. Kente bu yayılım ister istemez kentin alımlanmasını da
flaneur’lüğün kapsamına almıştır. Bununla beraber işin tuhaf yönü de tam bu
noktada ortaya çıkmaktadır.
Event’ler tüm kente yayılmışsa da, daha yoğun olarak Duomo
adı verilen kent katedrali, Piazza di Duomo, kentin en önemli niteliksel işlev
ve alanını oluşturan ve ünlü moda merkezlerini, alışveriş noktalarını da
içeren, Corso di Vittorio Emmanuel II, Via Matteotti, Via Manzoni, Piazza
Scala, Piazza San Stefano ve Corso Garibaldi çevresinde düzenlenmektedir. Başka
bir deyişle
S. Boeri’nin 2003 yılında Domus dergisinde yayınlanan
makalesinde şikayet ettiği gibi, Milano, havaalanından veya otobandan gelen
kişiler için Alpler’in eteklerine dek bir dizi uydu kentle bağlantının,
endüstriyel ve konut alanlarının dağınık bir şekilde saçıldığı bir örgünün
içinden geçtikten sonra, sur duvarlarının izi ve çevreyollarından “giriverilen”
eski kent merkezinin yoğunluğu ile kendine özgüdür. Eski kent geçmişinde
sürekli yeniden biçimlendirilmiş, ancak “bir önceki müdahalelerin tamamen
ortadan kaldırılmadığı” bir cümbüşe dönüşmüştür. Üniversite, ticaret odası,
moda, reklamcılık ve diğer sektörler “kendi kentsel iç mekanlarını” yaratarak
bu merkezde yuvalanmış, küçük gettolar meydana getirmiştir. Büyük bir kitle,
uzak veya yakın çevreden her gün bu merkeze akmakta, park meselesi ise artık
edepsizliğe dönüşebilmektedir; her İtalyan kentinden daha fazla olarak
Milano’da bekleyen, kuyruk oluşturan kitle ruhsuzluğuna Boeri dikkat çeker55.
Başka bir deyişle bu, steril modern bir kentsel-mekansal belagatin değil, maddi
ve estetik anlamda artığın yeniden kullanıldığı bir Ortaçağ etiğinin
katmanlaşmasından oluşan deneyimin ifadesidir. Fiera deneyimi bu sebeple hem
event’lerin başta yoğunlukla gerçekleştiği kentsel alanı, hem de merkezle ulaşım
ilişkisi içinde Fuksas’ın Rho-Pero fuar alanını da içine alacak şekilde,
şahsına münhasır bir flaneur’lük sahasına ilişkin olarak düşünülmelidir. Gerçek
Milano, Milanolular’ın günlük rutinlerini yaşadıkları büyük ve dağınık kentin
dışında bir mekan deneyiminden bahsetmekteyim; elbette ki, bir anlamda
gettolaşmış bir deneyim alanı ki özellikle Fiera zamanı Milanolu olmayan
aylaklar için sahneye dönüşmekte...
Bu noktada bahsi geçen saptamayı bir tarafa bırakarak başka
bir temel olguyu irdelemek gerekmektedir. Fiera bir iç mekan tasarım
fenomenidir. Dolayısıyla gerçek yaşamda iç mekanın sürekliliği, varoluş
sorunlarına katkısı bellidir: Sürekli değişkenlik, yenileme, değişim… İç
mekanda modernliğin gerilimlerine ilişkin G. Teyssot’nun 1996 tarihli makalesi,
sözü geçen duruma ilişkin semptomatik bir çerçeve çizmemize yardımcı olabilir.
Teyssot öncelikle içinde yaşanan dairelere, evlere ilişkin
patolojik unsurların ne olduğunu sorar ve bir dizi olguyu sıralar: Anksiyete,
nostalji, melankoli, klostrofobi, agorafobi, sıla hasreti; ya da modern bir
fenomen olarak can sıkıntısı… Teyssot, modernliğin ürettiği, iç mekana ilişkin
iki tür taşkınlıktan birini, Benjamin-Baudelaire üzerinden “flaneur’lük” olarak
belirler. İkincisi ise özellikle S. Kierkegaard’ın kişiliğinde belirginleşen,
“küçük burjuvanın içe dönüklüğünde biçimlenen melankoli”dir. Teyssot, bu
sonuncu durumla ilişkili olarak J.E. Hummel’in 1825 tarihli, Biedemeier
tarzında simetrik olarak döşenmiş, simetrik bir biçimde resmedilmiş bir salonu
betimleyen tablosunu örnek verir. “Aynanın, aynaların çoğalttığı, sonsuza
uzattığı görünümlere” ise, özellikle 19. yüzyıl burjuvazisinin yaşantısında
mekanı biçimlendirişindeki önemini vurgulayarak dikkat çeker. Can sıkıntısı ise
20. yüzyılda yaşandığı ve ifade edildiği biçimde
“alışkanlıkların zararına” gelişen, umutsuzlukla ve “perspektifsiz, bu yüzden
adeta gelecek vizyonu olmadan betimlenmeyle” ilişkilidir. Teyssot
alışkanlıkların sarsılması ile ilgili olarak 1970’li, 80’li, 90’lı yıllara ait
bazı sergi ve gösterilerde sanatçılar tarafından gerçekleştirilen
enstalasyonlara referans verir. Bu enstalasyonlarda bazen ev, artık mevcut
olmayan kullanıcıların alışkanlıklarına ilişkin herşeyin olduğu gibi
bırakılmasıyla, bazen kapalı olması gereken tüm alanlardaki engellerin
(kapılar, dolap kapakları) çıkartılmış olmasıyla, bazen de gerçekliğinin,
içindeki eşyalarla beraber ikiye bölünmüş, duvar, tavan, zemin ve duvarların
eşyalarla kesilerek alımlayıcının şoke edilmesi biçiminde sorgulanmasıyla
sergilenir56.
Başka bir deyişle, Teyssot’nun söyleminde yaşanan iç mekan,
evin sürekliliği ve gerçekliği sorgulanır; modernliğin sıkıştırması sonucu özne
ya flaneur’e dönüşmekte ve kendini dışarı atmakta,
ya da içe dönerek, iç mekanda felç geçirmektedir ki hem
flaneur’lüğün bir tezahürü, hem de bu felce karşı (kötücül sonuçları da olsa)
fetişizm mekanizmalarını çalıştırarak neredeyse bir çeşit uyuşturucu görevi
görerek öznenin yaşamına devam etmesini sağlayan Fiera, onun da söylemi içine
yerleşebilmektedir57. Bu konumlanma elbette ki kalıcılığa, alışkanlıklara
ilişkin değildir. Bir bakıma, 60’lı yıllarda yollara düşerek Amerikan taşrasını
keşfe çıkan Beat Kuşağı’nın, Archigram’ın “Yaşayan Kent Yaşam Destek Takımı”nın
süreklilik ve aidiyet göstermeyen nesnelerinin, yaramaz çocuklar uslandıktan
veya sustuktan sonra üretim ve tüketimin küresel ekonomiyle etik uyumunun
içinde göverebileceği yegane çerçeve olan fetişizmin 90’lı yıllarda dönüşmüş
biçimidir. Başka bir deyişle, iç mekan-bina-kent arasındaki kopukluk aslında
sadece Fiera’nın flaneur’lerini beslemiştir.
Tekrar Milano’ya döndüğümüzde, dar sokakların, caddelerin
her iki yanında yükselen cephelerin oluşturduğu her türden modern
Gesamkunstwerk alıştırmasının anlaşılır metinsel belagatinden arınmış kentsel
mekana dikkat çekmek istiyorum. Event’lerin daha çok zeminde yer alan mağazalar
ve showroomlarda gerçekleşmesi yanında, özellikle yukarıda bahsi geçen alan
çevresinin bir özelliği, cadde ve sokaklarla orantısız bina kütleleri,
cephelerinin yarattığı klostrofobik etki ve yine bahsedildiği üzere, 19.
yüzyıldan bu yana farklı üslupların oluşturduğu, ancak bir bütün olarak
algılanabildiğinde anlamlı olan kolajdır. Aslında bu bahsi geçen durum en güzel
şekilde, R. Scott’ın, özellikle mimarlar için Postmodern mekanın ifadesi
doğrultusunda külte dönüşen 1982 tarihli yapıtı Blade Runner’dır.
Filmin aslen mimar olan tasarımcısı
L.G. Paull, 1992 yılında yayınlanan bir röportajında
“olayların geçtiği kentin nasıl birşey olması gerektiğinin” işe başlarken temel
sorunu olduğunu söyler. “21. yüzyılda yeryüzünü dünyadışı koloniler için terk
eden orta sınıfın ardından kalan kitle, işçiler veya evsiz-barksız, mesleksiz,
vasıfsız bir kitledir. Kent merkezi aşırı kalabalık, genel ortam karanlık,
sürekli asit yağmuru, yıpranma, çöküş ve kirlilik içindedir. Hemen hiçbir şeyin
onarım ve bakımını yapacak vasıflı ekipler olmadığından, mekanik ve teknik
açıdan kullanılan ve devreden çıkan atılmaktadır; ya da çalışan bir sistem
oluşturmak için başka bir mekanizma mevcut mekanlara monte edildiğinden kentsel
görünümün grafik yoğunluğu hayli fazladır. Kentin Los Angeles olması sonradan
düşünülmüştür. Ama amaçlanan, sürekli kullanılan, inşa edilen ve yaşananın üst
üste birikmesidir”. İşin ilginç yönü, Paull arzuladığı kentsel mekana ilişkin
bazı hususları Milano’ya yaptığı bir geziden sonra bulur. Gerçi faşist mimarlık
örneklerini sevmemiştir; ancak kentin bazı bölümlerinde, bloklar boyunca
yürünen pasajlar, revaklar, binaların dar sokak ve caddelerde kaldırımlardan
taşmasını izleyince aradığını bulmuştur58. Kastettiği, ağırlıklı olarak
yukarıda bahsi geçen alanlardır. Paull, tasarlarken filmdeki kentin bütününü
düşünmediğini, sadece senaryo ve çekimlerin gerektirdiği yerdeki mekansal
kurgularla ilgilendiğini söyler59.
Bu, doğrudan sinematografik bir deneyime göre kente bakmanın
ifadesidir ve girişi-çıkışı belli olmadan kendinizi içinde bulduğunuz Milano
merkezinde, Fiera event’lerinin gerçekleştiği bölgelerde dolaşmak Blade
Runner’vari bir atmosferin yakalanabilmesini sağlar. Ayrıca kişi modern
mimarlığın farklı dönemlerine ait plastik ve üslupsal özelliklerin ölçek, algı
gibi unsurların dışında, üstelik üçüncü boyutta ürkütücü bir şekilde
mekansallaşarak, kentsel duvarların ve yer yer parçalanan ya da perspektif gibi
klasik amaçlarını kaybetmiş bir Barok şemanın çizdiği çok boyutlu konturlar
içinde kolaja dönüşmesini de izleyebilmektir. Bu deneyim, mimarlığın toplumsal,
politik ve ekonomik paydalarda oluşan tarihçesinin sergilendiği bir açıkhava
müzesi de değildir; aksine, üslupların geçmişin Ortaçağ imarının antik şema ve
dokuları dönüştürüşü kadar vahşi, kaba ancak romantiktir ve en eski ile en yeni
beraberce, alımlayıcı için tıpkı Fiera standlarındaki nesneler gibi pazara
çıkmıştır.
Şekil 10’da yer aldığı şekilde, simetrik ve katedral eksenli
olarak 19. yüzyılda düzenlenen Piazza di Duomo ve ancak 19. yüzyıl başında
Barok bir şekilde tamamlanan katedral cephesi; 19. yüzyıla tarihli Galleria’nın
iki katlı mütevazı Haussmann öncesi kentte blok içlerinden alternatif güzergah
oluşturan Paris pasajlarının ölçeği ile ilişkisiz kapısının ölçeği (Şekil 10);
kapının neoklasik/eklektik detaylarının karşısında, Via Marconi ve Piazza Diaz
çevresinde Mussolini dönemine dek gerçekleştirilen modern
klasisist/Novocento/kübik/soyutlanmış revaklar, cepheler; Piazza Mussori ve Corso
di Porta Romana çevresinde cephelerin ardında görülebilen, döneminde Ortaçağ
kulelerine referans vermek ve Historisizm’le (!?) suçlanan Stüdyo BBPR’nin 1958
tarihli Velasca Kulesi (Şekil 10); Barok kentten kalan kalıtla yan yana duran
30’lu veya 50’li yılların Uluslararası Üslubu; Galleria’nın adeta kolaj gibi
Piazza di Scala’ya açılıveren arka girişi ve kütlesi; eğrisel yüzeyi ile
Scala’nın klasik cephenin ardında görülen M. Botta’nın ek binası (Şekil 9);
Corso di Vittorio Emmanuel II boyunca uzanan brütalist, klasisist cepheler;
1987 yılında kentin sinematografik historisist ve soyut indirgemeci estetiği
ile uyumlu (bu estetiğe en ciddi katkıyı yapanın
20. yüzyıl totaliter mimarlığı olduğunu söylemeye gerek yok;
ama bu başka bir metnin konusudur) bir şekilde yeniden Novocento’vari bir
şekilde cephesi biçimlendirilen ve otopark-servis binasından oluşan ek
konstrüksiyonun taş cephesi üzerinde M. Rosselo’nun modern ve Barok heykel
düzenlemesini (taş kaplama duvar üzerine tutturulmuş uçan güvercinler) içeren
Il Rinoscente alışveriş merkezi, Piazza San Babila çevresinden devam eden dev
revaklar ve Mussolini modernliği (Şekil 11); Corso Matteotti üzerinde faşist
Klasisizm; Via Manzoni üzerinde eski surların izinde 1. yüzyıldan kalma Roma
mezarlarından alınan büstlerin yer aldığı Porta Nuova; Corso Garibaldi’de, 1985
tarihli ve kent rehberlerinde Aldo Rossi öykünmeciliği olarak anılan, L.
Scacchetti’nin modern-klasisist büro ve konut binası (Şekil 13); M.
Piacentini’nin ünlü Adalet Sarayı, Porta Venezia’da R. Vantini’nin Aydınlanma
ve Barok Klasisizmi’nin ardında kolaj oluşturan, G. Ponti’nin Art Deco Rasini
Kulesi; 16. yüzyıla tarihli Casa degli Omenoni’nin cephesindeki ünlü ürkütücü
heykeller, Corso Venezia’da Art Deco-Novocento detaylarını neredeyse hiçbir yere
çıkmayan, anıtsal bir kapı ile tamamlayan bina, Merkez İstasyon’un tuhaf
Historisizm’i, G.U. Arata’nın Casa Berri Meregalli’sinin üstünden bakan
bebekler, G. Sommaruga’nın Palazzo Castiglioni’sinin ürpertici detayları ve
Piazza Missori’nin ortasında, arkada yükselen Milano Modernizmi’nin tam önünde,
14. yüzyılın San Giovanni in Conca’sının harabesi…
Bu görüntülerin ne anlama geldiğini, Blade Runner’ın Los
Angeles’ını tasarlayan Paull’un sözlerinde yakalamak mümkün görünüyor: O
yaşanmışlığın ve geçmişin fark edildiği bir vizyonu öyküde geçen ve neresi
olduğu belli olmayan kente uyarlamak istemiş, örneğin genetikçi Sebastian’ın
konutunu barındıran Bradbury mağazası gibi, seyircinin empati kurabileceği
detaylar doğrultusunda Los Angeles’a karar vermiştir. Herşeyden öte, Milano’ya
yaptığı geziden fotoğraflardan oluşan bir imge yığını ile dönmüş; pasajların,
revakların, sütunların, Klasik şeylerin ve tüm o mimarinin fotoğraflarını
getirmiş, (…) Mısır mimarlığından Deco’ya, Streamline Modern’e, Klasiğe, Frank
Lloyd Wright’dan Antonio Gaudi’ye gitmişlerdir60.
Bununla beraber kastedilen deneyimi Carmagnola ve Pasca’nın
1980’li yılların Postmodern tasarımında buldukları ve Neoromantizm adını
verdikleri çeşitlilikle, duygu ve duyumsal patlamayla, büyük söylemlerin
çöküşüyle, kolektif olanı her engelden arınmış öznellik dışavurumu biçiminde
anlamakla, açık, parçalı, lirik biçimlerle, ve bu yüzden de banal, kitsch,
altkültürlerin dilleri ile ilişkilendirmek çok zor değildir. Bu hedonizm,
reklamcılık, moda ya da modern tüketim kültürü ile de, sinema ve edebi üretimde
bilim ve teknolojinin gücü ile de ilişkilidir; yazarların tabiriyle, Blade
Runner’ın kara Romantizm’inden siberpunk’a; ya da 80’lerin genel olarak tarif
edildiği biçimde Barok olmakla61…
Burada bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekir. Carmagnola
ve Pasca’nın da Romantizm veya Barok gibi kavramları kullanırken, bu
kavramların tarihselliği karşısındaki ürkekliğini anlamak gerekmektedir. Barok
dendiğinde, örneğin Barok’un Rönesans’ı takip etmesinden veya Rönesans’ın
girmediği coğrafyalarda Historisizm’i manipüle edişinden söz etmemekteyiz. Ya
da tarihsel, 18.-19. yüzyıl Romantizm’indeki gibi öykücülüğün bilinçli bir
şekilde üretimi, masa başında üretilmiş ulusçuluk vs. konuları
kastetmemekteyiz. Gündelik, popüler veya sıradan olanın, tarihin, öznelliğin
biçimlendirdiği bir motivasyonla yaşamı, mekanı, mimarlığı, düşünce ve eylem
şekillerini belli formüllere göre biçimlendirecek her türden büyük söylemlerin
yokluğundan, bu yokluk ve sadece pragmatik nedenlerle yapılan müdahalelerin
ürünlerinden söz etmekteyiz. Milano’da sokak ortasında kalmışa benzeyen bir
harabenin ardındaki bloklar, ölçeksiz revaklar ve sokaklar, sade bir kemer veya
basit bir kübik silmeye indirgenmiş soyut Klasisizm; ya da Blade Runner’ın Los
Angeles’ında fütüristik ama daha çok abartılı mekanizmaları ile 20. yüzyıl
fütürizminden farklı otomobillerle 1957 model bir Chevrolet’nin aynı caddelerde
dolanmasında sözkonusu olan fenomenden söz etmekteyiz. Dolayısıyla Carmagnola
ve Pasca’nın kastettiği vizyon Postmodernizm’in kuramsallığını aşmakta ve Barok
farklı bir anlama gelmektedir. G. Deleuze’ün Barok kavramına ilişkin Leibniz’in
felsefesi üzerinden yaptığı okumada aslında bu fenomeni anlamak adına farklı
saptamalar yer almaktadır.
Deleuze daha eserinin başında Leibniz’e referansla maddi ve
ruhsal olanın adeta iki farklı seviye olarak ayrımından söz eder. “Bu iki
seviye iletişimde bulunmaktadırlar. Aşağıda hayvani, duyarlı ruhlar yer
almaktadır. Madde üst üste katlanarak onları çevreler, kaplar. Bu durum
ruhların dışarıyla bir açıklık yoluyla iletişim kuramadığını ve yukarı kattaki
akılcı ruhların hiçbir açıklığın olmadığı karanlık hücrelerini anlamak adına
bir fırsattır. Leibniz’in başarısı aşağı katta pencereli, açıklıklı,
görülebilir hareketlerin gerçekleştiği alanla, yukarıda kapalı, karanlık, bu
hareketlerin ses biçiminde yankılandığı, adeta seslere tercüme edildiği alan
arasındaki Barok montajı gerçekleştirmektir”62. Deleuze eserinin daha en
başından mekansal ve mimari metaforları kullanır ve Barok’un felsefi anlamda
anlaşılması adına mimarlığın metaforik olduğu kadar önemli bir tezahür alanı
olduğunu sık sık yineler. Başka bir yerde Leibnizci monad kavramından söz eder.
Leibniz 1700 tarihli bir mektubunda, monad’ların herhangi birşeyin girip çıkacağı
pencereleri olmadığını, delikleri veya kapıları olmadığını yazar. Pencere-kır
manzarası sistemi monad’larda kent-bilgi panosuna (tablosuna) dönüşmektedir.
Barok’un tezahür alanlarında buna uygun pek çok model sözkonusudur: Hücreler,
adak alanları, kiliseler, yeraltı mezarları, tiyatrolar; “en yukarıda açılmış
bir delikten penceresiz alana ışık ve görüntüler girer ki bu görüntüler,
birisi, her türden optik oyunlar yaratabilecek ve adeta bir resim düzlemine
dönüşecek eğrisel olmak üzere iki ayna yardımı ile yansıtılır”63. Bununla
beraber iç mekanın kendi kendine yeterliliği, “dışarısının olmadığı bir iç
mekan veya dış cephenin de özgürlüğünü, iç mekanı olmayan bir dışsallığı da”
gündeme getirmektedir. Böyle bir durumda Barok yapının dış cephesi, strüktürle
hiçbir ilişki kaygısı taşımadan sadece kendi için varolur64. Deleuze kat adını
verdiği ve Barok mekanda yukarısı-aşağısı, dış-iç gibi kavram çiftlerinde, her
bir olguyu (iç veya dış vs.) kendiliğinde sonsuz kılan (iç için dış yoktur ve
aşağısı için yukarısı yoktur) kesiklerin ayırdığını “birleştiren” bir
kavramsallığı irdelemektedir.
Başka bir deyişle, tarihsel Barok kent kuramsal olarak
sonsuzdur. Doğa, kentin ötesindeki coğrafya ile ilişki yönünde mekansal
söyleminin bize söyleyebileceği hiçbir şey yoktur. Akslar, meydanlar, anıtlar,
geçitlerden oluşan kurgunun ötesinde ancak bu kurgunun benzer formüllerle
büyütülmesinden söz edilebilir. Tıpkı uydu-kentler, otobanlar, dış mahallelerle
ilişkisiz Milano kent merkezinde ve Rho-Pero alanında tezahür eden Fiera ve
Fiera flaneur’lerinin gettosu, parkuru gibi; ya da Blade Runner’da sadece belli
shot’lara ait mekanları tanımlayan, kentin bütününü düşünmeyen L.G. Paull’un
vizyonu gibi… Bu olguların her ikisi de kendilikleri içinde birer monad’dırlar.
Başka bir yönden de, Fiera flaneur’lerinin kent meydanlarındaki gösterilere,
sergilere katılımı, zemin kotlarındaki showroomlarda event’leri izlemeleri,
dışarıyı görmeyen iki katlı büyük hangarlarda veya metro durakları ve
otoparklar dışında bir yerle ilişki kurmayan iki katlı Rho-Pero, Fuksas
tasarımında yaşadıkları açıkça bu monad’da aşağısıdır. Oysa aynı bölgede
gezinen kişi kentte yukarıda tarif edilen üçüncü boyuttaki mimari-mekansal
gerilimlere vakıf olduğu anda yaşadığı farklı bir deneyimdir. Ya da Blade Runner’da
gerçek insan veya genetik olarak insanlar tarafından üretilmiş (fiziksel yaşam
formu olarak görülse de) kopya-insan olmak arasındaki varoluşçu arakesiti
seyirciye sorgulattıran tüm sahneler, kopyaları üreten firmanın sahibi
Tyrell’ın piramit biçimindeki binasının tepesindeki özel dairesinde geçen
diyaloglar ve katliam, genetik uzmanı Sebastian’ın konutundaki mücadele ya da
Deckard’ın numarası binli sayılarla ifade edilen dairesinde kopya Rachel ile
yaşadığı erotizm hep yukarıda geçmektedir. Bu yukarıların içerikleri, kent
zeminindeki bar, gece kulübü, pazaryeri veya caddelerde akan kitleye ilişkin
yüzeysel içeriklerden farklıdır.
Aslında aynı yerde dolanıp durmaktayım; son ve özet bir
ifadeyle Fiera nesneleri, tasarımları, mekansal düzenlemelerini Milano
caddeleri ve Fuksas’ın kompleksinde gezinen kitleye sunarken, aynı anda
Milano’nun sıradışı kentsel plastiği de ortaya çıkar. Bu plastiğin doğal olarak
her binaya girip ofisleri, konutları taciz etmeye çalışmayan kitle için benzer
şekilde pazara çıkmış cephe estetiğinden öte anlamı yoktur. Milano’nun dar
sokakları, meydanları ve kolaja dönüşmüş kentsel duvarlarında, Barok Roma’nın
caddelerinin, hatta kütle yükseklikleri ve kat aralarının izlerine dek
oran-orantı hassasiyeti gösteren Haussmann’ın perspektif kaygısı da yoktur.
Kişi bu yüzden kentin ölçeğinin, yukarılarda olup bitenlerin farkına geç varır.
Farklı bölgeleri, mahalleleri, meydanları monad haline getiren de budur.
Sonuç
W. Benjamin’in kararsızlığı, kuşkulu seçimi, Fetişizm ve
Milano’nun karanlık yönü ile bir tasarım fenomenine dönüştürebilmek için
sürekli kapsamı genişletilen bir mobilya, banyo, aksesuar fuarından bahseden
bir yazının toplumsal vaatler, analizler, sosyo-ekonomik, sosyo-politik
vaazlarla dolu bir sonuç söylemi olamaz. Hemen her gün dünyanın herhangi bir
tarafından dinden kabileciliğe kadar geniş bir yelpazede sözde nedenselliğe
dayanan katliam haberleri gelirken, Cebelitarık Boğazı üzerinde otoban ve köprü
projelerine girişecek, sanal ortamda avatarlarla konuşacak teknoloji ve
konstrüksiyon yeteneğine kavuşmuşken, yine de doğal afetlerle başımız dertte
değil mi? Üstelik tarlalar veya fabrikaların süslediği bir fon üzerinde aynı
amaç için yürüyen kitlelerin romantizmi de çoktan gerilerde kaldı; yerlerini
aynı duaları mırıldanarak öldüren gölgelere bıraktı…
S. Kubrick’in 1999 tarihli unutulmaz yapıtı Eyes Wide
Shut’ın, geniş açılı objektifli kameralarla çekilen, geniş, boş, ama öykünün
yürek daraltıcılığında klostrofobik bir deneyime dönüşen mekanlarına referans
vermek istiyorum. New York elitinin toplu cinsel eylem ve dinsel ritüel arası
tuhaf ayinlerine kaçak olarak katılan Bill’in (Tom Cruise), bu ayinlerde
kullanılan genç bir modelin vahşice öldürülmesi yüzünden içine düştüğü dehşeti,
ihanet ettiği eşi ile paylaştığında sadece toplumsal kozasının sahte
duvarlarının değil, özel yaşamının da içeriden altüst oluşu karşısında içine
düştüğü çaresizliğe, Alice’in (Nicole Kidman) verdiği unutulmaz yanıtı anmak
istiyorum. Özgün senaryoda Alice, başlarına birşey gelmediği için şükrettikten
sonra hiçbir zaman geleceğe bakmamaları gerektiğinden bahseder. Daha sonra ise
çift yaşamaya, mutlu bir aile imgesi çizmeye devam eder. Ama çekilen senaryoda
bu konuşma bir alışveriş merkezindeki oyuncakçıda geçer. Alice şükreder; ama
ardından yapmaları gereken son birşey kaldığını söyler…
Ki her iki son da, aslında bir anlamda aynı fenomenolojik
parantez içinde ele alınabilir. Bu sahnenin ifade ettiği ile, Milano Malpensa
Havaalanı’ndan veya Merkez İstasyonu’ndan koşup bir şehir event’ine ev
sahipliği yapan lüks bir konfeksiyon mağazasının bodrum merdivenlerinde, Eames
Kardeşler’in Herman Miller firması için yaptıkları fiberglas kabuk sandalyenin
dore kaplamalı kitsch türevi ile karşılaştığında kendinden geçmek arasında ne
fark var bilemiyorum. Belki bir gün yeniden insanlığa yakışacak bütüncül
tasarım, sanat kuramları yazılacak, denemeler yapılacak, belagat dolu
girişimler yaşamın her karesini baştan tasarlayacak… Ya da kalemler, mouse’lar
fırlatılıp atılacak, yüksek bir yere çıkılacak, aşağı bakılacak ve varolmanın
anlamı yeniden düşünülecek; o günlere kadar, galiba fetişlerle oyalanılacak… n
Araş.Gör.Dr. Aydın Polatkan, İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tarihi Anabilim
Dalı.
Notlar:
1 Uluslararası sergiler, ya da bugün bildiğimiz adlarıyla
Expo’lar veya uluslararası fuarlar Benjamin’in Passagenwerk’inden kalan
külliyat içinde, bilindiği üzere hayli popüler bir konudur. Pasajlar yapıtı
tasarımının 1935 ve 1938 eskizlerinde de bahsettiği bu sergilerin, farklı
ülkelerin, farklı firma ve ürünlerini uluslararası pazar için vitrine
çıkartarak bir çeşit prestij ve güç gösterisine dönüştürdükleri kapsamlı
organizasyonlar oldukları unutulmamalıdır. Expo’lar Crystal Palace veya Paris
Champs Elysees’deki ünlü dökme demir ve cam yapıdan bu yana giderek kentin
içinde, kente katkıda bulunarak ve ona bazı yapıları (Habitat, Montreal, 1967;
Eiffel Kulesi, Paris 1889; Palais de Chaillot, Paris, 1937, hatta asla
gerçekleşmeyen E-42, EUR, Roma vs.) miras bırakarak gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla her sene gerçekleşen Fiera ile bir paralellik saptamak hem doğru,
hem de hatalı bir yaklaşım olabilir.
2 B. Sarlo, “Forgetting Benjamin”, Cultural Critique, Güz
2001, sayı: 49, s. 84-92.
3 S. Buck-Morss’un Benjamin’den yaptığı şu alıntı ilginçtir:
Bir yazarın yapıtı hakkında ne söylediğine asla güvenmemek gerekir (V, 1046).
Bkz.: S. Buck-Morss, “The Flaneur, the Sandwichman and the Whore: The Politics
of Loitering”, New German Critique, Güz 1986, sayı: 39, s. 99-140 (100).
Buck-Morss’un metninden ileride bahsedilecektir.
4 Örneğin, Charles Baudelaire Kapitalizmin Yükseliş Çağında
bir Lirik Şair adlı metnin flaneur adlı ikinci bölümüne baktığımızda (W.
Benjamin, Pasajlar, YKY, İstanbul, 2000, s. 95-177), düz yazı biçimindeki metni
kendiliği içinde değerlendirdiğimizde, en az ünlü Tek Yön kadar “fragmanter”
(parçalı) içeriklerden oluştuğu görülür: 1840’lı yıllarda doruğa ulaşan ve
burjuva iktidarının kontrol altında tutmaya çalıştığı toplumsal gerilimleri
emen tefrika yazını olan physiologie’lerle, onları yaratan nesilden gelen
Baudelaire’in bu yazına uzak oluşu; öte taraftan ağır ağır dolanan flaneur’ün
bulvarların inşası ve pasajların gözden düşmesi ile şüphe çeken bir duruma
gelmesi, Poe’nun temsil ettiği detektiflik öykücülüğünün nesnesi olması, bu
türe ait pek çok temel unsura sahip olsa da kurucu öğenin Baudelaire’de
olamayışı; caddelerin flaneur için iç mekana dönüşmesi ve iç mekan olan
diğerlerinin de (alışveriş merkezi gibi) dış mekana dönüşmesi şeklinde kente
yazgılı ve kentsel alanı tümüyle benimseyen bir insan tipi; bir tarafta Poe’nun
betimlediği soylular, tüccarlar, borsacılardan oluşan mekanik bir kitle, öbür
tarafta Baudelaire’in döneminde Seine Nehri’nde kurulan tahtırevanlar, sallar;
bir tarafta kente yayılan ve Poe’nun iç mekanda olumladığı elektrik ampulünün
ışığı, öbür tarafta Baudelaire’in döneminde titrek ışıklı gaz lambaları; bir
tarafta kitleyi seçmeni olarak gören ve derinliğini öven politikacı V. Hugo ile
ondan bıktığını yazan, sürekli adres değiştiren, kalabalık içinde yalnız
kalmayı seven, henüz proleterleşmediğini üstüne basa basa yazan Benjamin’in
açıkça kendini yansıttığı Baudelaire vs. Tüm bu içeriklerde Baudelaire ne
regresif ve giderek ruhsuzlaşan burjuva toplumuna aidiyet göstermekte, ne de
ütopyacı sosyalist kanadın beklentilerine cevap veren aydınlanmanın belirtilerini
göstermektedir. Kişi kolaylıkla metni Baudelaire, flaneur’lük, gece hayatı,
kitlenin verdiği zevkle sarhoş olmuşluğa övgü olarak okuyabilir.
5 S. Buck-Morss, a.g.e.
6 Adorno’nun Radio Physiognomik adlı makalesine atıf için
bkz.: S. Buck-Morss, a.e., s. 105. Bu fikre herhalde “internet sörfçüsü”nü de
eklemek gerekir.
7 Flaneur’ün Benjamin’in notlarında ve onun yaşadığı dönemde
son mekanı alışveriş merkezleri ve iki plakadan oluşan ilanları kuşanarak
sokakta canlı reklam tahtası olarak gezen berduşlar olan sandviç adamlardır.
Kumarbaz ve işçi arasında sosyal konumlarına aldırmadan mekanik hareketlerinin
paydasında özdeşlik kuran bir analitik göze ait bir saptamadır bu. Durumunu
bilinçli olarak seçen ve acıma duygusuyla yapılacak bir yardımın ancak mal
ekonomisini besleyeceği berduşlarla flaneur arasında elbette bir ilişki vardır.
Zira bir tek berduş varsa, ki örneğin Paris’te hep olacaktır, mitos da vardır.
Bkz.: S. Buck-Morss, a.e., s. 105-114.
8 Bu değişim açıkça zedelenmedir: Buck-Morss 1933 tarihinden
sonra Benjamin’in kitleden olumlu bir şekilde bahsetmediğini yazar. O artık
Baudelaire’de bile anti-semitik öğeler bulmakta, flaneur-sandviç adam-satılmış
gazeteciyi (Buck-Morss’un alıntılarında kastedilen bir komploya karışmış faşist
gazeteci, H. Beraud’dur) bir süreç olarak görmektedir. Bkz.: S. Buck-Morss,
a.e. Başka bir deyişle, Passagenwerk’in bütüncül bir felsefesi var mıdır, yoksa
bu felsefenin motivasyonu fazlasıyla Benjamin’in iç dünyasıyla ilişkili midir
sorularının cevapları, en azından Buck-Morss’un saptamalarında tartışmalıdır.
Kaldı ki son bakışta aşkın erotizmi zehirlemesine ilişkin düşünce
(S. Buck-Morss, a.e., s. 110) doğrudan erotizm merkezli bir
önerme olarak bile okunabilir. Son bakışta fark edilen, flaneur’ün berduş veya
faşist gazeteciye dönüşmesi ile zehirlenen, onun 19. yüzyıldaki tezahürü ile
Benjamin’in kendi üzerinden kurduğu özdeşleşme midir?
9 Baudelaire okuyucusu erkektir; flaneur kadın olursa ona
fahişe gibi bakılır. Fahişelik erotik arzuyu yabancılaştırır; arzulananı değiş-tokuş
değerine dönüştürür. Emeğin satılması fuhuştur. İş fuhuşa benzedikçe, aslen
işgücünün değil zevk kapasitesinin satılması olan fuhuş işe dönüşür. Kadının
kapitalist dünyadaki özgürleşmesi cinsel çekiciliğin nesneleşmesine, mala
dönüşümüne neden olur. Moda da kişilikten arınmış kadının mala dönüşmesi olup,
makineleşmenin, tek tip kadının, organik olmayan dünyanın zaferidir. Benjamin
burjuva ailesini savunmaz, ama cinsel özgürlüğün cinselliği mekanikleşmeye
götüreceğini ve auranın parçalanmasıyla parçalanan erkek iktidarının
besleyeceği sadizmi körükleyeceğini düşünür. Erotik yaşamın çarpılması, faşizm
ve politik iktidarsızlık kavramları arasında organik ilişkiler vardır. Bu süreç
ve femme-fatale, erkeği hadım eden kadın imgesi arasında da paralellik vardır.
Eğer kitleyi kendini anlatmanın bir zevk aracı olarak görmek yerine onun
parçası olmak seçilirse, yaşanacak yabancılaşma işkenceye dönüşecektir (S.
Buck-Morss, a.e., s. 118-126, 137). Bu saptamaların bütününde gerçekte neyin
olumlanıp neyin olumsuzlandığı belli değildir. Benjamin’in çocukluğuna ilişkin
metinlerinde ortaya çıkan, kendi çocukluğunun tarihçesi ile kolektif tarihçenin
kaynaşmasının, onun kuramının aydınlatmadığı bir niteliği olduğu ya da bireyin
kendi anımsaması ile kolektif yaşamın deneyimlenmemiş içeriklerinin
anımsanmasının nasıl bağdaştırıldığının belli olmaması ilginç saptamalardır (S.
Buck-Morss, a.e., s. 133). Kolektif tarih ve bireysellik arasında izafi bir
ilişki olması işi daha da karmaşıklaştırır. Başka bir deyişle, sorun Benjamin’in
kendisinin düşten uyanıp uyanmamayı seçtiğinin pek de belli olmamasıdır.
10 S. Buck-Morss, a.e., s. 128-129. Bu deyişe, Benjamin’in
çocukluğunda anne baskısı nedeniyle caddelerin kurtarıcılığına kaçışına ilişkin
notları da eklenirse (S. Buck-Morss, a.e., s. 135), Baudelaire metninde hiç
kuşkusuz kendisi ile özdeşlik kurduğu şairin, gerçek yaşamında üvey babası ve
annesi ile kurduğu sorunlu ilişki (Bkz.: C. Brunet,, “Presentation”, Baudelaire
Critique d’art içinde, s. I-XXXVIII, Gallimard, Collection folio/essais, Paris,
1992) arasında Freudçu paralellikler kurulabilir.
11 S. Buck-Morss, a.e., s. 133, 137.
12 R. Tiedemann, “Pasajlar Yapıtı’na Giriş”, Pasajlar
içinde, YKY, İstanbul, 2000, s. 20, 21, 25: Benjamin 1929 yılında Adorno ve
Horkheimer’le yaptığı konuşmalarda, onların mutlaka Marx’ı okuması
doğrultusundaki tavsiye ve tembihlerine maruz kalır. Tiedemann, 1935 tarihli
Passagenwerk eskizi 19. Yüzyılın Başkenti Paris’te bile Benjamin’in Marx’ın
yapıtına hakim olduğu konusunda kuşkuludur. Benjamin’in 1927-1929 yılları
arasında aldığı Passagenwerk notlarının kategorileri olan caddeler, moda,
reklam, fahişelik, büyük mağazalar, panoramalar, dünya sergileri, ışıklandırma,
koleksiyoncu, kumarbaz, can sıkıntısına, Marx ile beraber Haussmannlaştırma, barikat
savaşları, trenler, çıraklık, borsa, ekonomi tarihi, komün gibi kategoriler
eklenir. Tiedemann Benjamin’in eserinin metafizik ve teolojik kökenden gelen
unsurlarını ortodoks Marksizm’den gelen eleştirilere karşı ayakta tutmaya
çalıştığından söz eder.
13 Bahsi geçen eleştiriler, Adorno’nun Pasajlar yapıtının
1935 tarihli eskizi olan 19. Yüzyılın Başkenti Paris adlı denemeyi okuduktan
sonra kaleme aldığı 2 Nisan ve 5 Ağustos 1935 tarihli mektubundandır. Bkz.:
T.W. Adorno, Sur Walter Benjamin, Editions Allia, Paris, 1999 (1970), s. 110,
111.
14 Adorno, a.e.
15 Beni ciddiye almayacaksınız ama, doğrusunu isterseniz
pasajlar üzerine çalışmayı tarihsel ve sosyolojik bir araştırma olarak değil,
terime verdiğiniz anlamda felsefe temelinde (prima philosophia) olarak
varsaymayı tercih ederim. Benjamin’in yapıtın yöntemi ve çalışmanın seyri
hakkında bilgilendirdiği, ancak henüz bir taslak göndermediği Adorno’nun 20
Mayıs 1935 tarihli mektubundan. Bkz: T.W. Adorno, a.e., s. 100, 101.
16 Kastedilen Marksizm’dir. Bkz.: R. Tiedemann, a.g.e.,
s. 22-23.
17 S. Zizek, The Plague of Fantasies, Verso, Londra, 1999
(1997), s. 97, 100, 101.
18 Öteki, Lacan’ın psikanaliz kuramında hayli önemli ve ufuk
açıcı bir kavramdır. Ancak bu metnin sınırları içinde etraflıca özetlenmesine olanak
yok. Burada büyük harfle yazılan Öteki’nin, öznenin içinde konumlandığı,
varolduğu simgesel sistemin bütünü olduğunu belirtmek yeterlidir. Lacan,
“Descartes’ın zaman içinde düşünüyorum’unun, varım’ı ile bir öz ilişkisi
kurmadığını fark edişine” dikkat çeker. “Bu ilişki daha çok düşünüyorum’un
diğerine sarılıvermesi veya yapışmasıdır. Descartes da, kendi kuramının ancak
hakikatin nesnelliğini garanti altına alan, iki kere ikinin beş ettiğini
söylese bunun gerçek kabul edileceği bir çeşit Öteki ile mümkün olduğunu fark
etmiştir. Bu doğrultuda onun Öteki’si ancak mükemmel Tanrı olabilmektedir.
Freud sayesinde ise bilinçaltı kavramı yerleşmiş, hatta bir çeşit düşünen
bilinçaltı gündemimize gelmiştir. Bu yüzdendir ki aldatan bir Öteki değil,
aldatılan bir Öteki’den bahsetmemiz gerekir”. Bkz.: J. Lacan, The Seminar, Book
XI, W.W. Norton & Company, New York, Londra, 1998, s. 36, 37. Zizek’in
başka bir eserinde bu doğrultuda gizli savaşlarımızı ancak Öteki onların
farkına varmadığı sürece sürdürebileceğimiz, Öteki’nin herşeyi bilmemesi
gerektiği; bu sonucunun totaliter-olmayan alanın münasip bir tanımı olduğu
deyişi, Marksizm’le kurduğu sorunlu ilişki adına başka bir yönden de
aydınlatıcı olabilir. Bkz.: S. Zizek, Yamuk Bakmak, Popüler Kültürden Jacques
Lacan’a Giriş, Metis Yayınları, İstanbul, 2004,
s. 103.
19 S. Zizek, , a.g.e., 1999, s. 99.
20 Benjamin’in yukarıda bahsi geçen Baudelaire metnine
referansla bkz.: W. Benjamin, a.g.e., s. 130, 131. Şairin malolma durumu ile
başkalarının kişiliğine girebilmesi, ancak şiir üzerinden gerçekleşen bir çeşit
aktarım (psikanalitik bir kavram olan transferans yerine kullanılmıştır)
sayesinde olacaktır.
21 İnsan, M. Radford’un yönettiği 1994 tarihli film
Il Postino’da, M. Troisi’nin oynadığı Mario Ruoppolo
karakteri ile P. Noiret’nin oynadığı P. Neruda’nın arasında geçen şu diyaloğu
hatırlamadan edemiyo: MR: Bana dilimi pul yalamak dışında da kullanmayı
öğrettin. Aşık olduysam bu senin suçun. PN: Hayır benle hiç ilgisi yok. Sana
kitaplarımı verdim… Ama şiirlerimi çalmana izin vermedim. Mathilde’e yazdığım
şiiri Beatrice’e verdiğini düşünürsen…MR: Şiir onu yazana ait değildir; ona
ihtiyacı olana aittir. PN: Bu hayli demokratik deyişi kabul ediyorum; şimdi git
uyu bakalım.
22 S. Zizek, , a.g.e, 1999, s. 111.
23 Kant’ın Hegelci eleştirisi. Zizek, bu önermenin sorunlu
olduğuna dikkat çeker: “Aslında her historisist yaklaşımdan daha fazladır ki,
her öznel girişim (yıkıcı bile olsa), bizi kendindeliğe biraz daha
yaklaştırır”. Lacan, filozofların aslında hep Hegel’i yorumladıklarını yazar.
Mesele aynı zamanda onu değiştirmektir. Zizek, Lacan’ın bu durum ile
“psikanalistlerin Lacan’a dek sürekli semptomlarla ilgilendiklerini, meselenin
aynı zamanda fantezilerin içinden geçmek olduğu” düşüncesi arasında paralellik
kurar. Bkz.: S. Zizek, a.g.e., s. 96.
24 S. Buck-Morss, a.e., s. 96, 97, 98.
25 S. Buck-Morss, a.e., s. 94.
26 S. Zizek’in bu duruma verdiği yaşamsal örnekler; ünlü
Hollywood filmlerinin yapım sürecini anlatan başka filmlerin (Making of… gibi)
asıl yapımların büyüsünü arttırması; para gibi fetiş aradeğerlerin ortadan
kalkarak kredi kartı gibi araçlarla dijital, elektronik ortamdaki sanal
değerlere dönüşümü; ya da örneğin, Eski Mısırlıların sırlarının Mısırlarının
kendileri için bile sır olması gibisinden paradokslardır. Bkz.: S. Zizek, ,
a.e., 1999,
s. 102, 103.
27 B.G. Tacchini, P. Calcagni, L.L. Lazzara, R. Rinetti, The
Official Point of View, Milano Funiture Fair 2004, Enorme Film Arts, Milano,
2004, s. 5.
28 I. de Sola Morales, “Mies van der Rohe and the Degree
Zero”, Lotus, 81, 1994, s. 24.
29 F. Carmagnola, V. Pasca, “Minimalism and Design in the
Nineties”, Lotus, 1994, sayı: 81, s. 98.
30 Mimarlıkta metaforu adlandırmak, şakayı açıklamak gibi
tatsız birşeydir. Örneğin bir otoban büfesi üzerindeki dev ahşap çörek, düz ifadesi
olan yiyeceğin dışında her anlama yorulur, adeta bir Magritte nesnesine dönüşür
ki aslında sadece şekerli bir kahvaltı durağını gösterir. Bkz.: C. Jencks, The
Language of Postmodern Architecture, Academy Editions, Londra, 1981 (1977), s.
45, 46.
31 C. Melhuish, “On Minimalism in Architecture”, Aspects of
Minimal Architecture, AD Profile, M. Toy (ed.), 1994, sayı: 10, s. 9, 10.
32 C. Melhuish, a.e.
33 E. Lucie-Smith’in “gerçekte Pop resim olarak birşeyin
olmadığı, Pop’un üsluba düşman bir edim olduğu, aslında Kübizm gibi Pop-Art
diye bir akımdan da söz edilemeyeceği ve daha çok popüler kültürden,
performanstan, anında değişen bir olayın (event) donmuş ve bir kez görüldüğünde
bir daha bakılmayan görüntüsünden bahsedilmesi gerektiğine” ilişkin 1974 tarihli
değerlendirmesi. Bkz.: E. Lucie-Smith “Pop-Art”, Concepts of Modern Art içinde,
N. Stangos (ed.), Thames & Hudson, Londra, 1988 (1981), s. 228, 231, 233.
34 Smithson’ların Geleceğin Evi’ni Pop-Art’la ilişkilendiren
1966 tarihli ünlü eserinde R. Banham’dir. Bkz.: R. Banham, Le Brutalisme en
architecture, ethique ou esthetique?, Dunod, Paris, 1970, s. 62-64.
35 C. Jencks, Modern Movements in Architecture, Penguin
Books, Oxford, 1977, s.191-193. Jencks, Camp için,
P. Rudolph’tan E. Saarinen ve P. Soleri’ye bir dizi ünlü
firma ve tasarımcının eserlerinden örnekler verir.
36 E. Morris’in 2003 tarihli The Fog of War adlı belgesel
filminde yer alan bir söyleşide, R. McNamarra, SSCB’ye yönelik histerik
korkunun neticesinde Pasifik’te ardarda yapılan nükleer denemelerden
bahsettikten sonra bu cümleyi sarfeder.
37 1950’li ve 60’lı yılların mimarlığında savaş ve yeniden
inşa anksiyetesi üzerine bir deneme için bkz.: A. Polatkan, “Bir Anksiyete
Ortamı Olarak Modern Mimarlıkta Brütalizm ve Brütalist Çevre Üzerine Sorular”,
Betonart, 2006, sayı: Kış 2006, s. 57-73.
38 C. Jencks, a.g.e., s. 282.
39 Belli başlı nesnelerin yanyana getirilişi ile
fotoğraflanmasından oluşan “Yaşam Destek Takımı” enstalasyonu Pop-Art’la
ilişkilendirilmez; zira resimle ilişkili değildir, ama bir biçimde mimarlığın
olmadığı mimarlıkla ilişkilidir. Bkz.: S. Sadler, “The Living City Survival
Kit: a portrait of the architect as a young man”, Art History, Eylül 2003,
cilt: 26, sayı: 4, s. 556, 559.
40 J. Myers, İngiliz Pop’unun yaratıcısı olarak kabul edilen
Alison ve Peter Smithson, N. Henderson,
E. Paolozzi, L. Alloway, R. Hamilton gibi isimlerden oluşan,
“Bağımsız Grup” (Independent Group-IG) adı verilen, aslında 1950’li yıllarda
İngiliz avangardını destekleyen ve bir anlamda buluşma yeri olan Londra Çağdaş
Sanatlar Enstitüsü’nde biraraya gelen eleştirmen, mimar, fotoğrafçı ve
ressamlardan oluşan toplulukla ilgili 2000 tarihli makalesinde, politik anlamda
Warhol’un eleştiren yönüne kuşkuyla yaklaşır; devir 60’lardır, o da
eleştirmeliydi. Bkz.: J. Myers, “The Future as Fetish”, October, The
Independent Group, Güz 2000, cilt: 94, s. 67. Warhol’un Philadelphia Sanat
Müzesi’nde 1965 yılında açılan retrospektif sergisinin kataloğuna yazan bir
eleştirmen, “Warhol’un çalışmalarının sürekli arz nedeniyle görsel gücünü
kaybeden nesnelerin farkına varmamızı sağladığını” yazar. Aktaran: E.
Lucie-Smith, a.g.e., s. 67.
41 Smithson’lar ve modern mimarlıkta Brütalizm’in kapitalizm
paydasında toplumsal eleştirisi ve ilgili kaynaklar için bkz.: G. Akın, “İki
Brütalizm”, Betonart, Sonbahar 2005, 8, s. 49-70.
42 R. Banham, Megastructure, Thames & Hudson, Londra,
1976, s. 84 vd.
43 K. Frampton, Modern architecture, a critical history,
Thames & Hudson, World of Art Series, Londra, 1994,
s. 280.
44 S. Sadler, a.g.e., s. 561.
45 J. Myers, a.g.e.
46 J. Myers, a.e., s. 73, 74.
47 S. Gablik, “Minimalism”, Concepts of Modern Art,
N. Stangos (ed.), Thames & Hudson, World of Art Series,
Londra, 1988, s. 244, 245.
48 I. de Sola Morales, a.g.e., s. 25, 26.
49 Hunstanton’ın yapı kadar önemli görsel tanıtım biçimi
için bkz.: Architectural Review, Eylül 1954, cilt: 3, sayı: 693, s.148,
152-153.
50 C. Melhuish, a.g.e., s. 12.
51 M.F. Flory (cur.), La Fiera di Milano, Memoria e immaginazione, Skira, Milano, 2004, s. 29, 30, 31.
52 M.F. Flory, a.e., s. 32.
53 M.F. Flory, a.e., s. 33, 34.
54 Fuksas’ın ünlü eğrilerine yakın, zaman-mekan-fraktal
geometri-malzeme üzerinden mimari anlamda daha entelektüel ancak kuramsal
önerilerden oluşan, Paris, Centre-Pompidou’da 2004 ilkbaharında açılan “Architectures
Non Standards” sergisi hakkında yapılan bir yorum. Bkz.: C. Catsaros, “Les
normes du non Standard”, artpress +, Mayıs 2005, s. 57-58. Ki hem sergi, hem de
yorum daha detaylı bir incelemeyi haketmektedir. LEM ise, bilindiği üzere Ay’a
inişi sağlayan Apollo uzay programında, önceleri “Ay Araştırma Modülü” (Lunar
Excursion Module) olarak adlandırılan, ama sonra “Apollo Ay Modülü” (Apollo
Lunar Module) olarak tanımlanan araca verilen kısaltılmış addır. Bu doğrultuda,
60’lardan bu yana gizem ve yüksek teknolojiyi birleştiren bir simgeyi
barındırdığını söylemek çok yanlış olmayacaktır.
55 S. Boeri, “Le tre anime di Milano”, Domus, Mayıs 2003,
sayı: 859, s. 72-77.
56 G. Teyssot, “Boredom and Bedroom: The Suppression of the
Habitual”, Assemblage, Ağustos 1996, sayı: 30,
s. 46, 50, 51, 55 vd.
57 Teyssot’nun can sıkıntısının modern zamanlarda, Hummel’in
tablosuna zıt dışavurumu adına verdiği örnekler, R. Hamilton veya D. Hockney
gibi Pop sanatçıların perspektifsiz betimlenen yapıtlarıdır. Makalesinde, bu
yapıtlarla paralellik saptadığı, D. Byrne’nin 1986 tarihli filmi “Gerçek
Öyküler”den (True Stories) bir sahnenin görüntüsüne de yer verir. Fotoğrafta,
yatakta oturan bir kadının, yapılı saçlarından geceliğine, komodin, yatak başı
ve abajurlara kadar her nesnenin abartılı bir şekilde ajurlu ve kitsch olarak
tasarlandığı, abartılı ve iri nesnelerin tüm mekan duygusunu çarpıttığı bir
görüntüsü yer almaktadır. “Tembel kadının yatak odası perspektifsizdir ve
dolayısıyla geleceği yoktur. Herhangi bir odanın niteliklerine sahiptir; belki
de bir motel odasının…”. Bkz.: G. Teyssot, a.e., s. 54, 55.
58 V. LoBrutto, By Design, Interviews with Film Production
Designers, Praeger Pub., Westport, Connecticut, Londra, 1992, s.169, 170.
59 V. LoBrutto, a.e., s. 172.
60 V. LoBrutto, a.e., s. 171.
61 F. Carmagnola, V. Pasca, a.g.e., s. 99.
62 G. Deleuze, Le Pli, Liebniz et le Baroque, Les Editions
de Minuit, Paris, 1988, s. 5-6.
63 G. Deleuze, a.e., s. 38, 39.
64 G. Deleuze, a.e., s. 40.