25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Babil Kenti, Babil Kulesi Mimari ve Ötesi

 

İnsanlık tarihinde mimarlık merkezli efsanelere esin kaynağı ve/veya zemin oluşturmuş belki de en önemli yapı Babil Kulesi, en önemli mekan da Babil kenti olmalı. Tümer, onların anlamsal, ikonolojik ve ikonografik serüvenini anlatıyor.

 

Eiffel ya da çağdaş Babil Kulesi (Fotoğraf: Can Tanyeli).

 

Gürhan Tümer n Aldo Rossi L’architettura della citta (Kentin Mimarisi) adlı kitabında, “Kentin tarihi, aynı zamanda, mimarlığın da tarihidir”1 ve “Güzel bir kentten söz etmek, aynı zamanda güzel bir mimariden söz etmektir”2 diyerek, kentlerle binaların ne kadar sıkı bir ilişki içinde olduklarını; bir bakıma, bir kentin o kentteki binalardan oluştuğunu ortaya koyar. Bence Rossi çok haklıdır. Ona inanıyorum.

 

Mustafa Armağan ise İnsan Yüzlü Şehirler başlığını taşıyan kitabında, “Ne zaman bir şehir hakkında düşünmeye başlasam, onun maddi, yani fiziki çehresinin ötesinde bir boyutunun peşine düşmüş olduğumu fark ederim” der3. Buradaki “maddi”, “fiziki çehre” sözcüklerinin “binalar”, daha iyisi, “mimari” anlamına geldiğini kabul edersek, o zaman yazarın kentleri anlamak için mimarinin ötesine geçmekten söz ettiğini açıkça görürüz.

 

Ben, Armağan’ın da çok haklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü mimarlığın yalnızca taştan, tuğladan, betonarmeden, çelikten binalar yapmakla sınırlı olmadığına, bir mimari yapıta yüklenen anlamların, onunla ilgili imgelerin, simgelerin, öykülerin, efsanelerin, bunların çağrıştırdıkları kavramların, bunların arasındaki ilişkilerin, bağlantıların da çok büyük önem taşıdığına inanıyorum.

 

Edinburgh’daki Babil Kulesi: Bitmemiş Parthenon.

 

Bu yazımın konusu bir kent, Babil kenti ve o kentteki yapılardan biri, bir kule, Babil Kulesi olacak. Aşağıda bunları, yukarıda belirttiğim yaklaşıma uygun olarak, yani Babil kentindeki yapıların, surların, sarayların, tapınakların, ziguratların, evlerin ve Babil Kulesi’nin mimarisinden söz ederek ama bu kadarla yetinmeyip, orada kalmayıp ötelere geçerek incelemeye, irdelemeye ve birtakım öneriler geliştirmeye çalışacağım.

 

“Kentin tarihi, aynı zamanda mimarlığın da tarihidir” der Aldo Rossi. Bu, kentin mimari yapılardan oluştuğu anlamına gelir.

 

Babil kenti

Babil kenti, Mezopotamya’ya can veren iki nehrin, Dicle ile Fırat’ın birbirlerine en fazla yaklaştıkları yerde, Fırat Nehri’nin ve Sardis’ten Susa’ya giden ünlü Kral Yolu’nun üzerinde, bugünkü Bağdat’ın

90 km kadar güneyinde, Hile kasabasının yakınında kurulmuştur.

 

Herodot, kendi adıyla anılan ve Antik Çağ’dan kalma çok önemli, çok değerli bir belge niteliğindeki tarih kitabında bu kentten uzun uzun söz eder: “Asurlular’ın elinde pek çok kent vardı. Bunların en ünlüsü ve en güçlüsü Babil’dir ve Ninive düştükten sonra, kralları da buraya taşınmıştır; […] kuruluşu ve tahkimatı bakımından biz buna benzer bir kent bilmiyoruz”4.

 

Gerçekten de, Babil’in surları son derece sağlamdır. O kadar ki, Strabon “uzaktan bile ezici bir görünüm” sunan bu surların, dünyanın yedi harikası arasında yer alması gerektiğini düşünmüştür5. Strabon’un bu düşüncesi kabul görmemiştir ama o yedi harikadan biri, Semiramis’in Asma Bahçeleri Babil’dedir.

 

Herodot Tarihi’ni okumayı sürdürdüğümüzde, Fırat’ın ikiye böldüğü kentin sağlam bir köprüyle birleştirildiğini; Kraliçe Nitokris’in kente saldıracak düşmanın önünü kesmek için bu nehrin kimi bölümlerini açtırdığı kanallarla bir su labirentine çevirttiğini6; kral sarayının “geniş ve sağlam bir surla korunan” bir alanın ortasında yer aldığını öğreniriz7.

 

Babil kentinin şematik planı. Ortada Marduk Tapınağı ve Kule (Kaynak: Unger).

 

Joan Oates, Kral Nabukadnezar zamanında Babil’deki büyük sarayların sayısının üç olduğunu; bunların “Kuzey Sarayı”, “Güney Sarayı” ve “Yazlık Saray” diye adlandırıldıklarını; ayrıca, kuzey bölümünden ünlü İştar Kapısı’na bitişik olan Güney Sarayı’nın ana saray olduğunu yazar8.

 

Babil’in ana sarayı: Güney Sarayı (Kaynak: Koldewey).

 

Evlere gelince, Herodot “Kentin içerisi üç dört katlı evlerle doludur”9 derken, bilimadamı Horst Klengel, Kral Hammurabi ve Babil Günlüğü adlı kitabında Babil evlerinin genellikle düzayak olduğunu, ancak zaman zaman iki kata çıktığını belirtir10.

 

Babil, zamanının metropollerinden, megapollerinden biridir. Bu kent o kadar büyüktür ki, merkezde oturanlar, sınır mahallelerinin düşman saldırısına uğradığını ancak uzun bir zaman sonra öğrenirler11. İlginç olduğunu düşündüğüm için burada şu notu hemen düşmek istiyorum: Bir efsaneye göre, 5. yüzyıldan kalan ve “Balıklı Ayazma” diye adlandırılan bir binada bulunan rahiplerden biri, balık kızartmakta olan bir başka rahibe İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedildiğini haber verir.

Ne var ki, arkadaşı böyle bir haberin gerçekliğine ancak tavadaki balıklar canlanırsa inanacağını söyler. O an balıklar tavadan çıkar ve yakındaki havuzda yüzmeye başlar. Bu öykü, bu efsane, İstanbul’un da Babil gibi geniş bir alana yayılmış büyük bir kent olduğunu göstermektedir.

 

Çok önemli bir politik, kültürel merkez olmasının yanısıra çok önemli bir dinsel merkez de olan Babil’de çok sayıda tapınak ve zigurat bulunmaktadır. Altay Gündüz’e göre bu kentte “elli üç büyük ve altıyüz küçük” tapınak vardır12. Babil dinsel mimarisinin en önde gelen öğelerinden ziguratlar, yaklaşık MÖ 2200 ile MÖ 500 yılları arasında, o yörede yapılmış olan, genellikle kare, kimi zaman da dikdörtgen bir alana oturan ve minareleri andıran, basamaklı piramit biçimindeki kulelerdir.

 

Şimdi, Babil kentinin mimarisiyle ilgili sözlerimi burada kesip kente başka bir açıdan bakmak istiyorum.

 

*          *          *

Arapça’da “kent” anlamına gelen “medine” sözcüğüyle, “uygarlık” anlamına gelen “medeniyet” sözcüğü arasındaki yakın ilişkinin de ortaya koyduğu gibi, kentler, özellikle de kimi büyük kentler, metropoller kültürün, sanatın, bilimin yoğun bir biçimde üretildiği, pazarlandığı, tüketildiği mekanlardır. Günümüzün Paris’i, Londra’sı, New York’u, İstanbul’u, dünün Babil’i, bu tür kentlerdir.

 

Babil’in güney kısmının maketi: tapınak ve kule (Kaynak: Babil Müzesi).

 

Bu nedenle, Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl-ü behâdur / Bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır” diye başlayan, “Kâlâ-yı maârif satılır suklarında / Bazar-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemadır” diye devam eden ünlü kasidesinde İstanbul’a övgüler düzmesi gibi, Tintir adı verilen kil tablette yer alan şu sözler de Babil’i göklere çıkarmaktadır: “Şöhret ve sevinç bahşedilen Babil… Göklerin kudreti Babil… Tuğlası kadim Babil… Tanrıların kralının şehri Babil… Şatafatı tükenmeyen Babil… Halkına barışı getiren Babil… Hakikatın ve adaletin şehri Babil… Tanrıların buluştuğu yer Babil… Gökle aşağı dünya arasındaki bağı kuran şehir Babil… Düşmanlarını yok eden şehir Babil… Marduk’un evi Babil… Tanrı’nın ve insanın yaratıcısı Babil… Kanunları derleyen Babil… Krallığı kuran Babil… Bilgeliğe kavuşmuş Babil… Kutsal şehir Babil… Ülkelerin bağı Babil…”13.

 

British Museum’da bulunan bir başka kil tablette ise Babil dünyanın merkezi olarak görünmektedir ki, bu belge de bu kentin eskiden ne kadar önemli bir kent olduğunun bir başka kanıtıdır14. Bunun tam tersi bir görüşe göre ise kentler, özellikle de büyük kentler, kalabalık metropoller her türlü kötülüğün doğmasına, beslenmesine, yeşermesine yataklık eden, her türlü suçun işlenmesini kışkırtan mekanlardır. Bir bakıma, Rousseau’nun “iyi vahşi” kuramını anımsatan bu yaklaşımdan yana olanlar için kentler, hele büyük kentler, övülmesi değil yerilmesi, tapılması değil lanetlenmesi gereken yerlerdir; onlar şeytanın evleridir, onlar fesat yuvalarıdır.

 

Babil kenti: İştar Kapısı ve Tören Yolu (Kaynak: Babil Müzesi).

 

Onun içindir ki, Nedim’in onca övdüğü İstanbul’u, Tevfik Fikret’in Sis başlıklı şiirinde, “Ey köhne Bizans, ey koca fertül-i müsahhir, / Ey bin kocadan arta kalan biver-i bâkir”15 diyerekten aşağılaması gibi, İsa’nın havarilerinden biri olan Yuhanna da, Yeruşalim’i, yani Kudüs’ü, özellikle de, “Allah’ın izzetini” içeren göksel ve kutsal Kudüs’ü, “yeşim taşı gibi çok değerli bir taşa” benzetirken16, Babil’i, “Büyük Babil, dünyanın fahişelerinin ve çirkinliklerinin anası” olarak niteler17.

 

Öte yandan, Babil’le ilgili olumsuz imgenin oluşmasında, bu kentte bulunan ve bu kentin adını taşıyan bir kulenin, az sonra daha ayrıntılı bir biçimde değineceğim Babil Kulesi’nin ilginç öyküsünün de payının bulunduğu yadsınamaz.

 

Babil Kulesi

Dünyada saat kulelerinden su kulelerine, televizyon kulelerinden yangın kulelerine, ta 12. yüzyıldan kalan ve Bologna’nın simgesi sayılan Asinelli ve Garisenda Kuleleri’nden, New York’ta uzun yıllar gururla, kendine güvenerek ayakta durduktan sonra bir sabah yerle bir oluveren İkiz Kuleler’e, İstanbul siluetinin vazgeçilmezlerinden olan Galata Kulesi’nden, Roland Barthes’in dediği gibi, Paris’in hemen her tarafından görülen ve yapılmasına karşı olanların, Le Temps gazetesinde yayınladıkları bildiride “Yeni Babil Kulesi” olarak niteledikleri Eiffel Kulesi’ne kadar pek çok kule vardır.

 

Evet, yalnızca Paris’i değil, yeri geldiğinde tüm Fransa’yı simgeleyebilen, her yıl dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca insan tarafından ziyaret edilen Eiffel Kulesi çok ünlü bir kuledir ama yine de, yarı gerçek yarı efsane Babil Kulesi ile boy ölçüşemez. Gökleri hedefleyen Babil Kulesi’yle, yalnızca 300 metreyi bulan Eiffel Kulesi değil, 450 metreye ulaşan Petronas Kuleleri de, 500 metreyi zorlayan daha yeni gökdelenler de, Wright’ın

1 millik ütopik kulesi de yarışamaz.

 

O kule, Babil Kulesi, kulelerin kulesidir, kulelerin atasıdır. Babil Kulesi, o yörede çok sayıda bulunan, kerpiçle ve zift ile yapılmış ziguratlardan biridir, büyük bir olasılıkla da büyük tanrı Marduk’a adanmış olan zigurattır.

 

Herodot Tarihi’nde yer alan şu satırlar, Babil’deki ziguratlarla, dolayısıyla da Babil Kulesi’yle ilgili bilgiler içermektedir: “Bu kutsal yerin ortasında, bir stad18 genişliğinde ve bir stad uzunluğunda, sağlam görünüşlü bir kule yapılmıştır. Bundan daha yukarıda bir tane daha vardır; bu ikinciden sonra, aynı biçimde bir üçüncü ve böyle böyle, sekizinciye kadar, hepsi üst üste kurulmuş sekiz kuledir. Üzerine, dıştan sarmalı olarak, bütün kuleleri dolanan bir merdivenle çıkılır. Çıkışta, aşağı yukarı yarı yolda bir sahanlık ve oturup dinlenmek için yerler vardır; ziyaretçiler burada oturup mola verirler. Sonuncu kulenin tepesinde büyük bir tapınak yükselir; tapınağın içinde, üzerine zengin örtüler örtülmüş bir büyük yatak ve onun yanında da altın bir masa bulunur […] Hiçbir ölümlü için gece içeride kalmaya izin yoktur; bu hak, bu tanrının rahipleri olan Khaldealılar’a bakılırsa, yalnız tanrının bütün kadınlar arasından seçmiş olduğu yerli kadınlara verilmiştir. Yine bu rahiplere inanmak gerekirse, tanrı kendisi gelir, yatağa yatar dinlenirmiş”19.

 

Altay Gündüz ise bu yapıyla ilgili olarak şu bilgileri verir: “Babil Kulesi […] kentin çekirdek bölümünde, tapınakları kapsayan alandaydı. Kulenin biçimini ve boyutlarını, Eski Yunanlı yazarlardan, Esagila Tableti’ndeki metinden ve ilgili kazılarda yapılan keşiflerden öğreniyoruz. Klasik kaynaklara ve anılan tabletteki metne göre Babil Kulesi, kenar uzunluğu yaklaşık 88 m. olan, kare tabanlı, basamaklı bir kesik piramit ya da özgün adıyla, bir zigurat ile, bu ziguratın doruğundaki, Babil’in koruyucu tanrısı Marduk’a adanmış bir tapınaktan oluşuyordu?20.

 

Şu satırlar ise, Kentlerin Doğuşu adlı kitaptan alınmıştır: “Kent merkezinde Tören Yolu tanrı Marduk’a adanmış bir grup yapıya teğet geçmektedir. Asıl adı ‘E.temen.anki’ (Göğün ve Yerin Temelinin Evi) olan, Babil Kulesi diye tanıdığımız zigurat, burada yükselmekteydi. […] Yapının bütün izleri silinmiştir. Ancak Alman arkeologlarının temelin çizgilerini bulmuş olmaları sayesinde, sadece, her bir kenarının 91 metre uzunluğunda bir kare biçimini aldığını, iç inşaatında güneşte kurutulmuş tuğlalar kullanıldığını biliyoruz”21.

 

Bütün bu kaynaklar hiç kuşkusuz son derece değerlidirler, son derece yararlıdırlar; ama yine de, Babil Kulesi’nin Tevrat’ta anlatılan öyküsü ötekilere kıyasla çok daha ilginçtir. Kutsal Kitap’ta yeri olan bu öykü şöyledir: “Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, [Nuhoğulları] şarka göçtükleri zaman, Şinar diyarında bir ova buldular ve orada oturdular. Ve birbirlerine dediler: Gelin kerpiç yapalım ve onları iyice pişirelim. Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye, gelin, kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim ve kendimize bir nam yapalım. Ve Ademoğulları’nın yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi. Ve Rab dedi: İşte bir kavmdırlar ve onların hepsinin bir dili var ve yapmaya başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirinin dilini anlamasınlar diye onların dilini orada karıştıralım. Ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı, onun adına Babil denildi, çünkü Rab bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı”22.

 

Yazımın bundan sonraki bölümünde, Babil Kulesi’ni, ağırlıklı olarak, Kutsal Kitap’ta yer alan bu anlatımdan yola çıkarak ele alacağım.

 

Babil Kulesi’ni kimler, neden ve nasıl yapmaya kalkıştı

Tevrat’a göre Babil Kulesi’ni yapmaya kalkışanlar, canlıların Tufan sırasında büsbütün yok olmalarını önleyen, böylece dünya üzerinde yaşamın sürmesini sağlayan, bu nedenle “İkinci Adem” olarak da adlandırılan Nuh Peygamber’in oğulları Sam, Ham ve Yafet’in oğulları, torunlarıdır.

 

Bilindiği gibi bu insanlar uzun süre göçebe olarak yaşamışlardır ve şimdi Şinar diyarında buldukları ovaya yerleşmek istemektedirler. Yine bilindiği gibi yerleşik düzene geçmek demek, yerleşme birimleri, köyler, kasabalar, kentler kurmak demektir. Bu süreç anlaşılabilir bir süreçtir ve Babil bu sürecin sonucunda kurulan bir kenttir.

 

Nuhoğulları’nın “Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye, gelin kendimize bir şehir bina edelim” demeleri doğaldır, az önce de vurguladığım gibi anlaşılabilir bir istektir. Oysa bu insanların aynı zamanda “başı göklere erişecek bir kule” yapma isteği için aynı şey söylenemez.

 

Sonuç olarak, Babil Kulesi efsanesinin varolmasında büyük katkıları bulunan Tevrat’ta, bu kulenin yapılma nedeni, bir başka deyişle işlevi belirtilmemektedir. Oysa hayli yaygın olan bir efsaneye göre, insanların, “başı göklere erişecek bir kule” yapmayı istemelerinin nedeni, o yapı aracılığıyla Tanrı katına yükselmek ve Tanrı’nın gizlerine ulaşmak, onları öğrenmektir. Demek ki onu gökyüzüne dayanmış bir merdiven, gökyüzüne çıkan bir asansör olarak görebiliriz.

 

*          *          *

Daha önce de belirttiğim üzere, Babil Kulesi bir zigurattır ve kentteki, yöredeki bütün ziguratlar, yalnızca ziguratlar değil, saraylar da, evler de kerpiçten yapılmıştır. Mezopotamya mimarisi bir kerpiç mimarisidir. Bu nedenle, yörede kerpiç yapma eylemi çok eski bir eylemdir ve bu iş hiç de kolay değildir. Ortadoğu güneşi altında çalışmanın ne demek olduğunu düşündüğümüzde kerpiç yapmanın işkenceye dönüşebileceği kolayca anlaşılır. Tevrat’ın Çıkış Kitabı’ndaki şu ayetler bu durumu dile getirmektedir: “Ve Mısırlılar, İsrailoğulları’nı şiddetle işlettiler ve şiddetle işlettikleri bütün işlerde, tarlada, her çeşit işte, harçta ve kerpiçte, ağır işle hayatlarını acı ettiler”23.

 

Antoni Gaudí. Sagrada Familia’nın bitmemiş kulelerinin her biri bir Babil Kulesi’dir (Fotoğraf: Gülsün Tanyeli).

 

Evet, Mezopotamya, dolayısıyla da Babil mimarisi bir kerpiç mimarisidir. Bunun nedeni, hayvan yemi olarak da kullanılan bir tür kamışı saymazsak, çevrede bulunan tek yapı malzemesinin kerpiç olmasıdır. Mezopotamya’da kıtlığı çekilen taş ve ahşap ise, dışarıdan getirildikleri için çok değerli, dolayısıyla da çok pahalıdır. Bu durumun neden olduğu ilginç bir sonuç, oturdukları evi şu ya da bu nedenle terk edenlerin, binanın ahşap öğelerini, kapı kasalarını, pencere doğramalarını, kirişleri, merdivenleri yeni evlerinde kullanmak üzere söküp götürmeleri;24 ahşap malzemenin kira sözleşmelerinde, miras paylaşımlarında özellikle dikkate alınmasıdır25.

 

Gaudí’nin 1908 yılında Amerikalı bir işadamının isteği üzerine New York için tasarladığı 300 metre yüksekliğindeki ütopik otelin eskizi.

 

Anımsanacağı üzere, Tevrat’ta Babil kentini kurmak, Babil Kulesi’ni inşa etmek isteyenlerin ellerinde “taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı” denilir. Gerçekten de, Mezopotamya’da kerpiç ziftle yapıştırılmaktadır ve Babil’in surlarının yapımında kullanılan bu teknik Babil Kulesi’nin yapımında da kullanılmıştır.

 

Herodot Tarihi’nde bu malzemeyle ilgili şu bilgiler yer alır: “Babil’den yaya sekiz gün çeken başka bir kent vardır; burası İs kentidir; burada bir dere akar, o kadar büyük değildir, aynı adı taşır. Fırat’a karışır. Bu İs deresinde, su ile beraber çok miktarda bitüm taneleri de akar; Babil surlarının yapımında kullanılan katran buradan gelir”26.

 

Samarra’daki Büyük Cami’nin bir zigurratı, bir başka deyişle Babil Kulesi’ni anımsatan minaresi.

 

M.C. Escher’in çizgileriyle Babil Kulesi.

 

Daha “elitist” olanlar, piyasadaki malzeme bolluğundan gözleri kamaşmış olanlar, başka türlü düşünebilirler ama kimi mimarlar,” kerpiçle de mimarlık yapılabileceğini” ileri sürerler ki, Hassan Fathy’nin bu tür mimarların en başarılısı olduğu bilinmektedir.

Evet, kerpiçle de mimarlık yapılabilir, ama kerpiçle Süleymaniye ya da Dünya Ticaret Merkezi yapılamaz. Kerpiçle, başı göklere erecek olan Babil Kulesi de yapılamaz. Onun içindir ki, insanoğlunun o kule aracılığıyla yükselerek tanrısal gizemleri çözme olanağını ele geçirebileceğinden korkmak, bundan tedirgin olmak abestir.

 

Yüksek yapılardan yana olmak:

Babil Kulesi Sendromu - 1

Babil Kulesi’nin yapılma amacıyla, yani işleviyle ilgili görüşlerden yukarıda söz etmiştim. Ancak, konuya başka açılardan yaklaşıldığında farklı birtakım sonuçlara varılabileceği de bir gerçektir. Şöyle ki: İnsanoğlunun yeryüzünden gökyüzüne, yukarılara doğru yükselme merakı ve tutkusu hayli köklü, hayli yaygın bir tutkudur. O kadar ki, onun bir arketip olduğu bile ileri sürülebilir. Birçokları için, yükselmek, daha fazla yükselmek, göğe erişmek kendi içinde bir gizem taşır. Bu aynı zamanda bir ayrıcalıktır. Hz. İsa’nın öldükten sonra, Hz. Muhammed’in henüz yaşarken Miraç gecesi göğe çıktığına ilişkin inanç; Yunan mitolojisinin kahramanlarından İkarus’un, omuzlarına balmumuyla yapıştırılan kanatlarıyla uçarken kendini tutamayıp neredeyse güneşe varacak kadar yükselmesi, yukarıdaki savımı kanıtlayan örneklerdir.

 

Yükseklere çıkmanın, meleklerin önderliğinde yolculuk yapmaktan, kanat takıp gökyüzüne doğru uçmaktan başka yolları da vardır. Yüksek binalar yapmak, göklere bu binalarla, yani mimarlık aracılığıyla yükselmek bu yollardan biridir ve bizi ötekilerden daha fazla ilgilendirmektedir.

 

Şimdi, bütün söylediklerimi dikkate alarak, o insanların Babil Kulesi’ni başka hiçbir nedenle değil ya da başka birtakım nedenlerin yanısıra ağırlıklı olarak, yüksek bir yapı, başı göğe erişecek kadar yüksek bir yapı oluşturmak için inşa etmeye kalkıştıklarının düşünülebileceğine inanıyorum ve yüksek yapıları şu ya da bu nedenle sevmenin, bu sevginin bir tutkuya, bu tutkunun bir çılgınlığa, oraya buraya, yerli yersiz, her boş alana gökdelenler dikme saçmalığına varmasının, bir başka deyişle, bir maniye dönüşmesinin

“Babil Kulesi Sendromu - 1” olarak adlandırılmasını öneriyorum.

 

Bruegel’e göre Babil Kulesi.

 

Bir 15. yüzyıl minyatüründe Babil Kulesi’nin yapımı.

 

Yüksek yapılara karşı olmak:

Babil Kulesi Sendromu - 2

Yüksek yerlerin, yukarıların, gökyüzünün, kutsal varlıkların, kutsal değerlerin, tanrıların mekanları olduğuna ilişkin inanç oldukça yaygındır. Muhammed Peygamber Tanrı’yla yukarılarda bir yerlerde buluşmuştur; Yunan tanrıları yine yükseklerde, Olympos Dağı’nın tepesinde oturmaktadır. Dolayısıyla oralara herkes giremez.

 

Tanrı, Babil Kulesi’nin her gün biraz daha yükselmesinden bu nedenle tedirgin olur, gizlerinin ele geçmesini istemediği için devreye girer ve Kule’nin daha fazla yükselmesini önler. Bu tür önlemlere daha başka örneklerde de rastlanır. Sözgelişi, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun yayınladığı Boğaziçi Koruları adlı kitaptan öğrendiğimize göre, 2. Abdülhamit, jurnalcilerinin de kışkırtmasıyla Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın Çubuklu’da yaptırdığı kasrın kulesinin çok fazla yükselmemesi gerektiğini Hidiv’e gönderdiği bir mektupta şu sözlerle bildirmiştir: “İstanbul gibi, İslâm’ın gözbebeği olan bir şehirde, cami minarelerinden daha yüksek bir kulenin inşası İslâm âlemini gücendirebilir. Yaptırılmakta olan kulenin

152 basamaktan fazla olmaması, arzu-u şâhânemdir”.

 

Yüksek yapılara, depreme dayanıklı olmadıkları; çevreyi olumsuz etkiledikleri; altyapıyı zorladıkları; silueti bozdukları, insanın doğasıyla uyumlu olmadıkları gibi daha başka, daha farklı gerekçelerle de karşı çıkanlar vardır. Yüksek yapılara, “vertigo” gibi özel bir nedenden dolayı uzak duran insanlara bile rastlamak olasıdır.

 

Bense, şu ya da bu nedenle, şu ya da bu gerekçeyle yüksek yapılara kökten karşı olma, bir anlamda onlardan nefret etme, onlardan fobi düzeyinde korkma durumunun “Babil Kulesi Sendromu - 2” olarak adlandırılmasının doğru olacağına inanıyorum.

 

 

Babil Kulesi inşa ediliyor.

 

Bitmemiş her yapı bir Babil Kulesi’dir

Bitmemiş, bitirilememiş, yarım kalmış yapıtlar vardır. Bunlar çeşitli nedenlerden, çeşitli engellerden dolayı bitmemiş olarak kalmışlardır. Kimilerinin engeli para, kimilerinin engeli yasalar, kimilerinin engeli toplumsal baskılar, kimilerinin engeli ölümdür. Bitirilmeme nedenleri tam olarak bilinmeyen, bilinemeyen şeyler de vardır.

 

Bitirilememiş Hassan Camisi, Rabat, Fas.

 

Avusturyalı besteci Franz Schubert’in

8 Numaralı Si Minör Senfonisi Bitmemiş Senfoni olarak anılır, çünkü Schubert, bu senfoninin üçüncü bölümü olan Scherzo bölümünü hiçbir zaman tamamlamamıştır. Reşad Ekrem Koçu’nun, 1950’lerde çıkarmaya başladığı İstanbul Ansiklopedisi, yazarının yaşamını yitirdiği 1975 yılına kadar ancak “G” harfine kadar gelebilmiştir27.

 

Kendi konumuza, kendi alanımıza yani mimarlığa döndüğümüzde de yarım kalmış binalarla karşılaşıyoruz. Bu tür yapıların en iyi bilinen örneklerinden biri, Antonio Gaudí’nin Sagrada Familia’sıdır. Bu kendine özgü İspanyol mimar, üzerinde yıllarca çalışmasına karşın, hem ayrıntılara çok önem vermesi, hem de gerekli parayı bulmakta güçlük çekmesi nedeniyle bu yapıyı bitiremeden ölmüştür.

 

Sir Walter Scott, Henry Cockburn ve Lord Elgin’den oluşan küçük bir topluluk,

1815 Napolyon Savaşları’nın anısını sürdürmek amacıyla, Atina Akropolü’ndeki Parthenon’un aynısını Edinburgh’da inşa ettirmek için girişimde bulunmuşlardır, ama bu ünlü yapının ancak 12 kolonunu ve onların üzerindeki arşitravları yapabilmişlerdir. Bu bitmemiş Parthenon, Edinburgh’un en ilginç yapılarından biridir.

 

Fas’ın başkenti Rabat’ta inşa edilmeye başlanan Hassan Camisi, eğer bitirilebilseydi, İslam dünyasının en büyük camileri arasında yer alacaktı. Hayli ilginç bir başka örnek de, dünyanın çeşitli yerlerinde, bu arada Anadolu’nun kimi bölgelerinde, ev yaptıran bir insanın, evinin yapımı tamamlanmadan ölmeyeceğine inanıldığı için her evde bir yerin bitmeden bırakılmasıdır.

 

Konumuz olan Babil Kulesi de, daha önce belirttiğim nedenden dolayı, Tanrı tarafından engellendiği için bitirilememiş, yarım kalmış bir yapıdır. O, amacına, başarıya ulaşamamış, yenilgiye uğramış mimarlığın simgesidir. Babil Kulesi’nin bu özelliğinden yola çıkarak, küçük bir gecekondudan kocaman bir fabrikaya kadar, herhangi bir nedenle tamamlanamamış her yapının bu Kule’yi anımsattığını, onu çağrıştırdığını; çünkü onun o tür yapıların ilki, atası, prototipi olduğunu; daha da ileri giderek, öyle yapıların doğrudan doğruya birer Babil Kulesi sayılmaları gerektiğini ileri sürmenin ve eğer böyleyse o zaman Sagrada Familia Katedrali’nin ikinci adının “Barcelona - Babil Kulesi” olmasını önermenin herhangi bir sakınca içerdiğine inanmıyorum.

 

Babil Kulesi’ni yapanların dillerini karıştırmak ve cezalandırmak

Bir zamanlar, “dünyanın dili bir, sözü birken”, Tanrı’nın Babil Kulesi’nin yapımında çalışan insanların dillerini, birbirlerini anlamasınlar diye karıştırdığı Tevrat’ta çok açık seçik bir biçimde belirtilmiştir. Dünyada neden bu kadar çok, bu kadar farklı dil bulunduğunu mucizevi bir biçimde de olsa ortaya koyan bu öykü ya da efsane, aynı zamanda o kente neden Babil dendiğini de açıklamaktadır. Şöyle ki: Dictionnaire des symboles’de (Simgeler Sözlüğü) belirtildiği üzere, “Babil” sözcüğünün kökeninde, “karıştırmak” anlamına gelen “bll” sözcüğü bulunmaktadır. AnaBritannica’ya göre ise, kule tapınağı belirten “Babel” ya da “Bavel” sözcüğünün, “karıştırmak” anlamındaki “Balal” ile karıştırılması sözkonusudur.

 

Öte yandan Birleşmiş Milletler, uluslararası diplomatik toplantılar, uluslararası kongreler, sempozyumlar, dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle dolu büyük kentler, metropoller sözkonusu olduğunda insanların farklı farklı diller konuşmaları, bugün de birtakım iletişim sorunlarıyla karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır ama öte yandan da, günümüzde dünyada birçok dilin bulunmasının kültürel bir zenginlik sayılması, kimi dillerin yok olup gitmemesi için çeşitli önlemler alınması gerektiğinin bilincine varılmıştır.

 

*          *          *

Babil Kulesi’yle ilgili efsane açısından bakıldığında, onun yapımında çalışanların dillerinin karıştırılması bir önlem olarak görülür. Ancak bu önlemin aynı zamanda bir ceza olduğu da yadsınamaz. Tanrı’nın insanı, işlediği birtakım suçlardan dolayı cezalandırması oldukça yaygın bir uygulamadır. Yunan mitolojisinin en büyük tanrısı Zeus, günahkarları yıldırımıyla çarparak cezalandırır. Tevrat ve Kur’an bu bağlamda tehditlerle doludur. Bunların birçoğu çok korkunçtur, çok ürkütücüdür.

 

Tanrı’nın biçtiği cezaların kimileri yalnızca insanlara, kimileri ise hem insanlara hem de kentlere ve binalara yöneliktir. Örneğin Tufan, Nuh’un Gemisi’ne binmeyen ya da binemeyen canlıların yanısıra tüm yerleşmeleri de yok etmiştir. Şu Tevrat ayetleri de konumuzla ilgili bilgiler vermektedir: “Ve Rab, Sodom üzerine ve Gomorra üzerine, […] göklerden kükürt ve ateş yağdırdı ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını altüst etti”28.

 

Bu cezanın şiddetine, ağırlığına bakarak o iki kentin işlediği suçların çok büyük olduğu sonucuna varılabilir. Babil Kulesi’ni yapmaya girişenlerin, Tanrı katına yükselmek, Tanrı’nın “haremine” girmek; bunları yapmayı hedeflemek suçunun ise, aslında büyük bir suç olmasına karşın, oldukça hafif, en azından şiddet içermeyen bir cezayla cezalandırılmış olması biraz şaşırtıcıdır.

 

Evet, Babil Kulesi’nin sorumsuzca yükselmesi Babil’in yerle bir edilmesine yol açmamıştır ama yazımın başlarında belirttiğim gibi, onun görkemli bir metropol olmasına karşın lanetlenmesi, verilen cezanın o kadar da hafif olmadığını düşündürebilir.

 

Bu arada, kentleri yalnızca tanrıların değil, hükümdarların da cezalandırdıklarını, örneğin, Romalılar’ın Kartaca’yı, Hitler’in Varşova’yı haritadan silmek için ellerinden geleni yaptıklarını anımsatmak istiyorum. Böyle bir olayın bir zamanlar Babil’de de yaşandığını, bu kentin kralı olan oğlu öldürülünce çılgına dönen Sennaçerib’in Babil’i ne kadar gaddarca cezalandırdığını, Bavian Yazıtı’nda yer alan şu sözlerden öğreniyoruz: “Fethine karar verdiğim Babil’in üstüne doğru hızla yürüdüm […], şehri ve evleri tepeden tırnağa yıkıp ateşe verdim. Ne kadar iç duvar, dış duvar, tapınak ve tanrı, tuğladan ve topraktan yapılmış ziggurat varsa, hepsini yerle bir edip Fırat’a attım […] Şehre Tufan’ın vermediği kadar zarar verdim”29.

 

Öte yandan, eski zamanların metropollerinden biri olan Babil’in, Babil Kralı Hammurabi’nin adını taşıyan ünlü yasalar nedeniyle aynı zamanda hukuk tarihine de katkıda bulunduğu; bu yasaların kimi maddelerinin mimarlıkla ilişkili olduğu, çünkü o maddelerde, işini iyi yapmayan mimarlara verilecek cezaların yer aldığı da unutulmamalıdır.

 

19. yüzyılda Galata Kulesi.

 

Kafka, Bruegel ve Babil Kulesi

Babil Kulesi’nin imgesi evrensel bir imgedir. O nedenle, bu kuleyle yalnızca arkeologlar, mimarlar ya da Kutsal Kitap’ta yer aldığı için dinbilimciler ilgilenmemişlerdir; Babil Kulesi başkalarının, yazarların, ressamların da ilgisini çekmiştir. Örneğin, ünlü İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’ın Babil Kulesi adını taşıyan bir kitabı vardır. Dürrenmatt, o kitabının bir yerinde, Babil Kulesi’nden “evrenin boşluğuna sokulan bir kule” diye söz eder30.

 

Kafka’nın yapıtlarında ise, yarı gerçek yarı efsane bir kule olan Babil Kulesi daha gizemli bir havaya girer, doğal olarak “Kafkaesk” bir niteliğe bürünür. Kafka ayrıca, adından da belli olduğu üzere Babil’de yani Mezopotamya’da, Ortadoğu’da bulunan bu yapıyı Çin Seddi ile ilişkilendirerek o ülkeye, Uzakdoğu’ya kaydırır. Böyle bir yer değiştirme, konuya gerçeküstü bir boyut kazandırır.

 

Şimdi, Kafka’nın kaleminden çıkan şu hayli tuhaf satırları birlikte okuyalım: “[…] Bir bilgin […] bir kitap yazmıştı […] Bu kitapta, Babil Kulesi’nin, amacına hizmet veremediğini ispat etmeye çalışıyordu. Kanıtlarını yalnız yazılı belgelerle raporlardan çıkarmayıp, kulenin bulunduğu yerde araştırmalar da yaptığı için, bu başarısızlığın, daha önce bütün dünyaca bilinen sebeplerden veya bu sebepler arasında, en önemlisinin bulunmamasından ileri gelmediğini; tek sebebin, temelin zayıflığından ibaret olduğunu iddia ediyordu […] O [bilgin], Büyük Sed’din, insanlık tarihinde ilk defa olarak, yeni bir Babil Kulesi için sağlam bir temel olabileceğini ileri sürüyordu”31.

 

“Babil Kulesi’nin inşasında, ilkin bütün işler oldukça bir düzen içinde yürüyordu; hatta belki olurundan fazla bir düzendi bu; yol göstericiler, tercümanlar, işçi barınakları, bağlantı yolları üzerinde, olurundan çok durulmuştu, sanki yüzyıllar sürecek bir iş vardı ortada. Hatta o zamanlar hüküm süren bir kanıya göre, bu işte ne kadar ağır davranılsa yine azdı; ama bu kanıyı da asla pek aşırılığa vardırmamak, kulenin temellerini atmaktan ürkmemek gerekiyordu […] Ama […] insanlığın bilgi dağarcığı kabarıp duruyordu boyuna; mimarlık sanatı gelişmeler kaydetmişti ve daha da gelişecekti; bizim bir yılda çıkardığımız bir iş, yüzyılın sonunda, belki altı ayda yapılacaktı; üstelik daha iyi, daha dayanıklı. O halde, şimdiden bütün gücünü seferber edip didinmek neye? […] Hatta bakarsın, bundan sonra gelecek ilk kuşak, daha mükemmel bilgilerden ötürü, kendinden önceki kuşağın işçiliğini kötü bulacak ve yeni baştan yapmak için, yapılanı yıkacaktı. İşte bu tür düşünceler, insanın elini kolunu bağlıyor, bu yüzden de kuleden çok, işçi kentinin inşasına çalışılıyordu. Ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen her topluluk, en güzel siteyi kendisi almak istiyor, dolayısıyla, en kanlı çatışmalara kadar varan kavgalar başgösteriyordu”32.

 

Mimar olan, ama belki de daha çok, yazdığı milliyetçi romanlarıyla tanınan Abdullah Ziya Kozanoğlu ise, 1951 yılında, Arkitekt dergisinin 3. ve 4. sayısında, Babil Kulesi’nin öyküsünün, Babil kentinde çalışmak üzere o kente getirilen evsiz barksız, yoksul insanların, kentlilere ev yapmayı istemeyip başkaldırmalarının öyküsünden başka birşey olmadığını ileri sürerek konuya bambaşka bir boyut kazandırır.

 

Abdülhak Şinasi Hisar, Babil Kulesi’nin yapımı sırasında, dillerin karışması nedeniyle, kimsenin birbirini anlamadığına ilişkin efsaneye ustaca bir gönderme yaparak, aynı evde yaşayan iki insanın, daha özelde karı-kocanın, birbirlerinden birbirlerini anlamayacak kadar uzaklaşabildiğini şu sözlerle dile getirir: “Hiçbir kadın, kocasının umduğuna benzemez. Hiçbir koca, karısının beklediğine erişemez […] Adam için, belki cennetten kovulduğundan beri, istediği gibi anlaşılmak saadeti kalmamıştır. Bir Babil Kulesi’ne dönüşmemiş hangi ev vardır?”33

 

*          *          *

Babil Kulesi’yle ressamlar da ilgilenmişler, bu mimari yapıtın resimlerini yapmışlardır. Bu resimlerin hemen hepsinde Kule, yapımı sürmekte olan bir zigurat olarak gösterilmiştir. Ancak, her resimdeki zigurat aynı zigurat değildir, farklıdır ve bunların her biri, o ressamın kendi düşlerindeki ziguratı, kendi Babil Kulesi’ni yansıtır:

 

Evet, 15. yüzyıldan kalan bir minyatürdeki Babil Kulesi’nin mimarisiyle, M.C. Escher’in çizgilerindeki Babil Kulesi’nin mimarisi arasında, her ikisinin de bir ziguratı çağrıştırması dışında pek belirgin bir benzerlik yoktur. Minyatürdeki Babil Kulesi, beyaz kremalı, katlı bir düğün pastasını andırırken, Escher’inki bir kaleye benzemekte, ayrıca piramit biçiminde çatılar ve kubbeler içermektedir.

 

Pieter Bruegel’in 1563 yılında yaptığı, şimdi Viyana’da, Kunsthistorsches Museum’da bulunan 114x155 cm boyutlarındaki resimde gördüğümüz Babil Kulesi, türünün bence en etkileyici, en başarılı ve en tanınmış örneğidir. Keith Roberts’ın belirttiği üzere Bruegel, daha başka resimlerinde olduğu gibi bu resminde de, “en ince ayrıntıları işleyerek, yabancı olanı tanıdık hale getirmektedir”.

 

Bu resmi ben de çok severim. Öyle ki, “Babil Kulesi” denilince, aklıma ilk elde, hemen, Tevrat’ın Tekvin bölümünün 11. babının ilk 9 ayetinde anlatılan öykü, bir de Bruegel’in o resmindeki kule gelir. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü.

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


64912 - unknown - 38.107.179.236