Babil
Kenti, Babil Kulesi Mimari ve Ötesi
İnsanlık tarihinde mimarlık merkezli efsanelere esin kaynağı
ve/veya zemin oluşturmuş belki de en önemli yapı Babil Kulesi, en önemli mekan
da Babil kenti olmalı. Tümer, onların anlamsal, ikonolojik ve ikonografik
serüvenini anlatıyor.

Eiffel ya da çağdaş Babil Kulesi (Fotoğraf: Can Tanyeli).
Gürhan Tümer n Aldo Rossi L’architettura della citta (Kentin
Mimarisi) adlı kitabında, “Kentin tarihi, aynı zamanda, mimarlığın da
tarihidir”1 ve “Güzel bir kentten söz etmek, aynı zamanda güzel bir mimariden
söz etmektir”2 diyerek, kentlerle binaların ne kadar sıkı bir ilişki içinde
olduklarını; bir bakıma, bir kentin o kentteki binalardan oluştuğunu ortaya
koyar. Bence Rossi çok haklıdır. Ona inanıyorum.
Mustafa Armağan ise İnsan Yüzlü Şehirler başlığını taşıyan
kitabında, “Ne zaman bir şehir hakkında düşünmeye başlasam, onun maddi, yani
fiziki çehresinin ötesinde bir boyutunun peşine düşmüş olduğumu fark ederim”
der3. Buradaki “maddi”, “fiziki çehre” sözcüklerinin “binalar”, daha iyisi,
“mimari” anlamına geldiğini kabul edersek, o zaman yazarın kentleri anlamak
için mimarinin ötesine geçmekten söz ettiğini açıkça görürüz.
Ben, Armağan’ın da çok haklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü
mimarlığın yalnızca taştan, tuğladan, betonarmeden, çelikten binalar yapmakla
sınırlı olmadığına, bir mimari yapıta yüklenen anlamların, onunla ilgili
imgelerin, simgelerin, öykülerin, efsanelerin, bunların çağrıştırdıkları
kavramların, bunların arasındaki ilişkilerin, bağlantıların da çok büyük önem
taşıdığına inanıyorum.

Edinburgh’daki Babil Kulesi: Bitmemiş Parthenon.
Bu yazımın konusu bir kent, Babil kenti ve o kentteki
yapılardan biri, bir kule, Babil Kulesi olacak. Aşağıda bunları, yukarıda
belirttiğim yaklaşıma uygun olarak, yani Babil kentindeki yapıların, surların,
sarayların, tapınakların, ziguratların, evlerin ve Babil Kulesi’nin
mimarisinden söz ederek ama bu kadarla yetinmeyip, orada kalmayıp ötelere
geçerek incelemeye, irdelemeye ve birtakım öneriler geliştirmeye çalışacağım.

“Kentin tarihi, aynı zamanda mimarlığın da tarihidir” der
Aldo Rossi. Bu, kentin mimari yapılardan oluştuğu anlamına gelir.
Babil kenti
Babil kenti, Mezopotamya’ya can veren iki nehrin, Dicle ile
Fırat’ın birbirlerine en fazla yaklaştıkları yerde, Fırat Nehri’nin ve
Sardis’ten Susa’ya giden ünlü Kral Yolu’nun üzerinde, bugünkü Bağdat’ın
90 km kadar güneyinde, Hile kasabasının yakınında
kurulmuştur.
Herodot, kendi adıyla anılan ve Antik Çağ’dan kalma çok
önemli, çok değerli bir belge niteliğindeki tarih kitabında bu kentten uzun
uzun söz eder: “Asurlular’ın elinde pek çok kent vardı. Bunların en ünlüsü ve
en güçlüsü Babil’dir ve Ninive düştükten sonra, kralları da buraya taşınmıştır;
[…] kuruluşu ve tahkimatı bakımından biz buna benzer bir kent bilmiyoruz”4.
Gerçekten de, Babil’in surları son derece sağlamdır. O kadar
ki, Strabon “uzaktan bile ezici bir görünüm” sunan bu surların, dünyanın yedi
harikası arasında yer alması gerektiğini düşünmüştür5. Strabon’un bu düşüncesi
kabul görmemiştir ama o yedi harikadan biri, Semiramis’in Asma Bahçeleri
Babil’dedir.
Herodot Tarihi’ni okumayı sürdürdüğümüzde, Fırat’ın ikiye
böldüğü kentin sağlam bir köprüyle birleştirildiğini; Kraliçe Nitokris’in kente
saldıracak düşmanın önünü kesmek için bu nehrin kimi bölümlerini açtırdığı
kanallarla bir su labirentine çevirttiğini6; kral sarayının “geniş ve sağlam
bir surla korunan” bir alanın ortasında yer aldığını öğreniriz7.

Babil kentinin şematik planı. Ortada Marduk Tapınağı ve
Kule (Kaynak: Unger).
Joan Oates, Kral Nabukadnezar zamanında Babil’deki büyük
sarayların sayısının üç olduğunu; bunların “Kuzey Sarayı”, “Güney Sarayı” ve
“Yazlık Saray” diye adlandırıldıklarını; ayrıca, kuzey bölümünden ünlü İştar
Kapısı’na bitişik olan Güney Sarayı’nın ana saray olduğunu yazar8.

Babil’in ana sarayı: Güney Sarayı (Kaynak: Koldewey).
Evlere gelince, Herodot “Kentin içerisi üç dört katlı
evlerle doludur”9 derken, bilimadamı Horst Klengel, Kral Hammurabi ve Babil
Günlüğü adlı kitabında Babil evlerinin genellikle düzayak olduğunu, ancak zaman
zaman iki kata çıktığını belirtir10.
Babil, zamanının metropollerinden, megapollerinden biridir.
Bu kent o kadar büyüktür ki, merkezde oturanlar, sınır mahallelerinin düşman
saldırısına uğradığını ancak uzun bir zaman sonra öğrenirler11. İlginç olduğunu
düşündüğüm için burada şu notu hemen düşmek istiyorum: Bir efsaneye göre, 5.
yüzyıldan kalan ve “Balıklı Ayazma” diye adlandırılan bir binada bulunan
rahiplerden biri, balık kızartmakta olan bir başka rahibe İstanbul’un
Müslümanlar tarafından fethedildiğini haber verir.
Ne var ki, arkadaşı böyle bir haberin gerçekliğine ancak
tavadaki balıklar canlanırsa inanacağını söyler. O an balıklar tavadan çıkar ve
yakındaki havuzda yüzmeye başlar. Bu öykü, bu efsane, İstanbul’un da Babil gibi
geniş bir alana yayılmış büyük bir kent olduğunu göstermektedir.
Çok önemli bir politik, kültürel merkez olmasının yanısıra
çok önemli bir dinsel merkez de olan Babil’de çok sayıda tapınak ve zigurat
bulunmaktadır. Altay Gündüz’e göre bu kentte “elli üç büyük ve altıyüz küçük”
tapınak vardır12. Babil dinsel mimarisinin en önde gelen öğelerinden
ziguratlar, yaklaşık MÖ 2200 ile MÖ 500 yılları arasında, o yörede yapılmış
olan, genellikle kare, kimi zaman da dikdörtgen bir alana oturan ve minareleri
andıran, basamaklı piramit biçimindeki kulelerdir.
Şimdi, Babil kentinin mimarisiyle ilgili sözlerimi burada
kesip kente başka bir açıdan bakmak istiyorum.
* * *
Arapça’da “kent” anlamına gelen “medine” sözcüğüyle,
“uygarlık” anlamına gelen “medeniyet” sözcüğü arasındaki yakın ilişkinin de
ortaya koyduğu gibi, kentler, özellikle de kimi büyük kentler, metropoller
kültürün, sanatın, bilimin yoğun bir biçimde üretildiği, pazarlandığı,
tüketildiği mekanlardır. Günümüzün Paris’i, Londra’sı, New York’u, İstanbul’u,
dünün Babil’i, bu tür kentlerdir.

Babil’in güney kısmının maketi: tapınak ve kule (Kaynak:
Babil Müzesi).
Bu nedenle, Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl-ü
behâdur / Bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır” diye başlayan, “Kâlâ-yı
maârif satılır suklarında / Bazar-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemadır” diye devam
eden ünlü kasidesinde İstanbul’a övgüler düzmesi gibi, Tintir adı verilen kil
tablette yer alan şu sözler de Babil’i göklere çıkarmaktadır: “Şöhret ve sevinç
bahşedilen Babil… Göklerin kudreti Babil… Tuğlası kadim Babil… Tanrıların
kralının şehri Babil… Şatafatı tükenmeyen Babil… Halkına barışı getiren Babil…
Hakikatın ve adaletin şehri Babil… Tanrıların buluştuğu yer Babil… Gökle aşağı
dünya arasındaki bağı kuran şehir Babil… Düşmanlarını yok eden şehir Babil… Marduk’un
evi Babil… Tanrı’nın ve insanın yaratıcısı Babil… Kanunları derleyen Babil…
Krallığı kuran Babil… Bilgeliğe kavuşmuş Babil… Kutsal şehir Babil… Ülkelerin
bağı Babil…”13.
British Museum’da bulunan bir başka kil tablette ise Babil
dünyanın merkezi olarak görünmektedir ki, bu belge de bu kentin eskiden ne
kadar önemli bir kent olduğunun bir başka kanıtıdır14. Bunun tam tersi bir
görüşe göre ise kentler, özellikle de büyük kentler, kalabalık metropoller her
türlü kötülüğün doğmasına, beslenmesine, yeşermesine yataklık eden, her türlü
suçun işlenmesini kışkırtan mekanlardır. Bir bakıma, Rousseau’nun “iyi vahşi”
kuramını anımsatan bu yaklaşımdan yana olanlar için kentler, hele büyük
kentler, övülmesi değil yerilmesi, tapılması değil lanetlenmesi gereken yerlerdir;
onlar şeytanın evleridir, onlar fesat yuvalarıdır.

Babil kenti: İştar Kapısı ve Tören Yolu (Kaynak: Babil
Müzesi).
Onun içindir ki, Nedim’in onca övdüğü İstanbul’u, Tevfik
Fikret’in Sis başlıklı şiirinde, “Ey köhne Bizans, ey koca fertül-i müsahhir, /
Ey bin kocadan arta kalan biver-i bâkir”15 diyerekten aşağılaması gibi, İsa’nın
havarilerinden biri olan Yuhanna da, Yeruşalim’i, yani Kudüs’ü, özellikle de,
“Allah’ın izzetini” içeren göksel ve kutsal Kudüs’ü, “yeşim taşı gibi çok
değerli bir taşa” benzetirken16, Babil’i, “Büyük Babil, dünyanın fahişelerinin
ve çirkinliklerinin anası” olarak niteler17.
Öte yandan, Babil’le ilgili olumsuz imgenin oluşmasında, bu
kentte bulunan ve bu kentin adını taşıyan bir kulenin, az sonra daha ayrıntılı
bir biçimde değineceğim Babil Kulesi’nin ilginç öyküsünün de payının bulunduğu
yadsınamaz.
Babil Kulesi
Dünyada saat kulelerinden su kulelerine, televizyon
kulelerinden yangın kulelerine, ta 12. yüzyıldan kalan ve Bologna’nın simgesi
sayılan Asinelli ve Garisenda Kuleleri’nden, New York’ta uzun yıllar gururla,
kendine güvenerek ayakta durduktan sonra bir sabah yerle bir oluveren İkiz
Kuleler’e, İstanbul siluetinin vazgeçilmezlerinden olan Galata Kulesi’nden,
Roland Barthes’in dediği gibi, Paris’in hemen her tarafından görülen ve
yapılmasına karşı olanların, Le Temps gazetesinde yayınladıkları bildiride
“Yeni Babil Kulesi” olarak niteledikleri Eiffel Kulesi’ne kadar pek çok kule
vardır.
Evet, yalnızca Paris’i değil, yeri geldiğinde tüm Fransa’yı
simgeleyebilen, her yıl dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca insan
tarafından ziyaret edilen Eiffel Kulesi çok ünlü bir kuledir ama yine de, yarı
gerçek yarı efsane Babil Kulesi ile boy ölçüşemez. Gökleri hedefleyen Babil
Kulesi’yle, yalnızca 300 metreyi bulan Eiffel Kulesi değil, 450 metreye ulaşan
Petronas Kuleleri de, 500 metreyi zorlayan daha yeni gökdelenler de, Wright’ın
1 millik ütopik kulesi de yarışamaz.
O kule, Babil Kulesi, kulelerin kulesidir, kulelerin
atasıdır. Babil Kulesi, o yörede çok sayıda bulunan, kerpiçle ve zift ile
yapılmış ziguratlardan biridir, büyük bir olasılıkla da büyük tanrı Marduk’a
adanmış olan zigurattır.
Herodot Tarihi’nde yer alan şu satırlar, Babil’deki
ziguratlarla, dolayısıyla da Babil Kulesi’yle ilgili bilgiler içermektedir: “Bu
kutsal yerin ortasında, bir stad18 genişliğinde ve bir stad uzunluğunda, sağlam
görünüşlü bir kule yapılmıştır. Bundan daha yukarıda bir tane daha vardır; bu
ikinciden sonra, aynı biçimde bir üçüncü ve böyle böyle, sekizinciye kadar,
hepsi üst üste kurulmuş sekiz kuledir. Üzerine, dıştan sarmalı olarak, bütün
kuleleri dolanan bir merdivenle çıkılır. Çıkışta, aşağı yukarı yarı yolda bir
sahanlık ve oturup dinlenmek için yerler vardır; ziyaretçiler burada oturup
mola verirler. Sonuncu kulenin tepesinde büyük bir tapınak yükselir; tapınağın
içinde, üzerine zengin örtüler örtülmüş bir büyük yatak ve onun yanında da
altın bir masa bulunur […] Hiçbir ölümlü için gece içeride kalmaya izin yoktur;
bu hak, bu tanrının rahipleri olan Khaldealılar’a bakılırsa, yalnız tanrının
bütün kadınlar arasından seçmiş olduğu yerli kadınlara verilmiştir. Yine bu
rahiplere inanmak gerekirse, tanrı kendisi gelir, yatağa yatar dinlenirmiş”19.
Altay Gündüz ise bu yapıyla ilgili olarak şu bilgileri
verir: “Babil Kulesi […] kentin çekirdek bölümünde, tapınakları kapsayan
alandaydı. Kulenin biçimini ve boyutlarını, Eski Yunanlı yazarlardan, Esagila
Tableti’ndeki metinden ve ilgili kazılarda yapılan keşiflerden öğreniyoruz.
Klasik kaynaklara ve anılan tabletteki metne göre Babil Kulesi, kenar uzunluğu
yaklaşık 88 m. olan, kare tabanlı, basamaklı bir kesik piramit ya da özgün
adıyla, bir zigurat ile, bu ziguratın doruğundaki, Babil’in koruyucu tanrısı
Marduk’a adanmış bir tapınaktan oluşuyordu?20.
Şu satırlar ise, Kentlerin Doğuşu adlı kitaptan alınmıştır:
“Kent merkezinde Tören Yolu tanrı Marduk’a adanmış bir grup yapıya teğet
geçmektedir. Asıl adı ‘E.temen.anki’ (Göğün ve Yerin Temelinin Evi) olan, Babil
Kulesi diye tanıdığımız zigurat, burada yükselmekteydi. […] Yapının bütün
izleri silinmiştir. Ancak Alman arkeologlarının temelin çizgilerini bulmuş
olmaları sayesinde, sadece, her bir kenarının 91 metre uzunluğunda bir kare biçimini aldığını, iç inşaatında güneşte kurutulmuş tuğlalar
kullanıldığını biliyoruz”21.
Bütün bu kaynaklar hiç kuşkusuz son derece değerlidirler,
son derece yararlıdırlar; ama yine de, Babil Kulesi’nin Tevrat’ta anlatılan
öyküsü ötekilere kıyasla çok daha ilginçtir. Kutsal Kitap’ta yeri olan bu öykü
şöyledir: “Ve bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki,
[Nuhoğulları] şarka göçtükleri zaman, Şinar diyarında bir ova buldular ve orada
oturdular. Ve birbirlerine dediler: Gelin kerpiç yapalım ve onları iyice
pişirelim. Ve onların taş yerine kerpiçleri ve harç yerine ziftleri vardı. Ve
dediler: Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye, gelin, kendimize bir şehir ve
başı göklere erişecek bir kule bina edelim ve kendimize bir nam yapalım. Ve
Ademoğulları’nın yapmakta oldukları şehri ve kuleyi görmek için Rab indi. Ve
Rab dedi: İşte bir kavmdırlar ve onların hepsinin bir dili var ve yapmaya
başladıkları şey budur ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara
men edilmeyecektir. Gelin inelim ve birbirinin dilini anlamasınlar diye onların
dilini orada karıştıralım. Ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı
ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı, onun adına Babil denildi, çünkü
Rab bütün dünyanın dilini orada karıştırdı ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine
oradan dağıttı”22.
Yazımın bundan sonraki bölümünde, Babil Kulesi’ni, ağırlıklı
olarak, Kutsal Kitap’ta yer alan bu anlatımdan yola çıkarak ele alacağım.
Babil Kulesi’ni kimler, neden ve nasıl yapmaya kalkıştı
Tevrat’a göre Babil Kulesi’ni yapmaya kalkışanlar,
canlıların Tufan sırasında büsbütün yok olmalarını önleyen, böylece dünya üzerinde
yaşamın sürmesini sağlayan, bu nedenle “İkinci Adem” olarak da adlandırılan Nuh
Peygamber’in oğulları Sam, Ham ve Yafet’in oğulları, torunlarıdır.
Bilindiği gibi bu insanlar uzun süre göçebe olarak
yaşamışlardır ve şimdi Şinar diyarında buldukları ovaya yerleşmek
istemektedirler. Yine bilindiği gibi yerleşik düzene geçmek demek, yerleşme
birimleri, köyler, kasabalar, kentler kurmak demektir. Bu süreç anlaşılabilir
bir süreçtir ve Babil bu sürecin sonucunda kurulan bir kenttir.
Nuhoğulları’nın “Bütün yeryüzü üzerine dağılmayalım diye,
gelin kendimize bir şehir bina edelim” demeleri doğaldır, az önce de
vurguladığım gibi anlaşılabilir bir istektir. Oysa bu insanların aynı zamanda
“başı göklere erişecek bir kule” yapma isteği için aynı şey söylenemez.
Sonuç olarak, Babil Kulesi efsanesinin varolmasında büyük
katkıları bulunan Tevrat’ta, bu kulenin yapılma nedeni, bir başka deyişle
işlevi belirtilmemektedir. Oysa hayli yaygın olan bir efsaneye göre,
insanların, “başı göklere erişecek bir kule” yapmayı istemelerinin nedeni, o
yapı aracılığıyla Tanrı katına yükselmek ve Tanrı’nın gizlerine ulaşmak, onları
öğrenmektir. Demek ki onu gökyüzüne dayanmış bir merdiven, gökyüzüne çıkan bir
asansör olarak görebiliriz.
* * *
Daha önce de belirttiğim üzere, Babil Kulesi bir zigurattır
ve kentteki, yöredeki bütün ziguratlar, yalnızca ziguratlar değil, saraylar da,
evler de kerpiçten yapılmıştır. Mezopotamya mimarisi bir kerpiç mimarisidir. Bu
nedenle, yörede kerpiç yapma eylemi çok eski bir eylemdir ve bu iş hiç de kolay
değildir. Ortadoğu güneşi altında çalışmanın ne demek olduğunu düşündüğümüzde
kerpiç yapmanın işkenceye dönüşebileceği kolayca anlaşılır. Tevrat’ın Çıkış
Kitabı’ndaki şu ayetler bu durumu dile getirmektedir: “Ve Mısırlılar,
İsrailoğulları’nı şiddetle işlettiler ve şiddetle işlettikleri bütün işlerde,
tarlada, her çeşit işte, harçta ve kerpiçte, ağır işle hayatlarını acı
ettiler”23.

Antoni Gaudí. Sagrada Familia’nın bitmemiş kulelerinin
her biri bir Babil Kulesi’dir (Fotoğraf: Gülsün Tanyeli).
Evet, Mezopotamya, dolayısıyla da Babil mimarisi bir kerpiç
mimarisidir. Bunun nedeni, hayvan yemi olarak da kullanılan bir tür kamışı
saymazsak, çevrede bulunan tek yapı malzemesinin kerpiç olmasıdır.
Mezopotamya’da kıtlığı çekilen taş ve ahşap ise, dışarıdan getirildikleri için
çok değerli, dolayısıyla da çok pahalıdır. Bu durumun neden olduğu ilginç bir
sonuç, oturdukları evi şu ya da bu nedenle terk edenlerin, binanın ahşap
öğelerini, kapı kasalarını, pencere doğramalarını, kirişleri, merdivenleri yeni
evlerinde kullanmak üzere söküp götürmeleri;24 ahşap malzemenin kira
sözleşmelerinde, miras paylaşımlarında özellikle dikkate alınmasıdır25.

Gaudí’nin 1908 yılında Amerikalı bir işadamının isteği
üzerine New York için tasarladığı 300 metre yüksekliğindeki ütopik otelin eskizi.
Anımsanacağı üzere, Tevrat’ta Babil kentini kurmak, Babil
Kulesi’ni inşa etmek isteyenlerin ellerinde “taş yerine kerpiçleri ve harç
yerine ziftleri vardı” denilir. Gerçekten de, Mezopotamya’da kerpiç ziftle
yapıştırılmaktadır ve Babil’in surlarının yapımında kullanılan bu teknik Babil
Kulesi’nin yapımında da kullanılmıştır.
Herodot Tarihi’nde bu malzemeyle ilgili şu bilgiler yer
alır: “Babil’den yaya sekiz gün çeken başka bir kent vardır; burası İs
kentidir; burada bir dere akar, o kadar büyük değildir, aynı adı taşır. Fırat’a
karışır. Bu İs deresinde, su ile beraber çok miktarda bitüm taneleri de akar;
Babil surlarının yapımında kullanılan katran buradan gelir”26.

Samarra’daki Büyük Cami’nin bir zigurratı, bir başka
deyişle Babil Kulesi’ni anımsatan minaresi.

M.C. Escher’in çizgileriyle Babil Kulesi.
Daha “elitist” olanlar, piyasadaki malzeme bolluğundan
gözleri kamaşmış olanlar, başka türlü düşünebilirler ama kimi mimarlar,”
kerpiçle de mimarlık yapılabileceğini” ileri sürerler ki, Hassan Fathy’nin bu
tür mimarların en başarılısı olduğu bilinmektedir.
Evet, kerpiçle de mimarlık yapılabilir, ama kerpiçle
Süleymaniye ya da Dünya Ticaret Merkezi yapılamaz. Kerpiçle, başı göklere
erecek olan Babil Kulesi de yapılamaz. Onun içindir ki, insanoğlunun o kule
aracılığıyla yükselerek tanrısal gizemleri çözme olanağını ele
geçirebileceğinden korkmak, bundan tedirgin olmak abestir.
Yüksek yapılardan yana olmak:
Babil Kulesi Sendromu - 1
Babil Kulesi’nin yapılma amacıyla, yani işleviyle ilgili
görüşlerden yukarıda söz etmiştim. Ancak, konuya başka açılardan
yaklaşıldığında farklı birtakım sonuçlara varılabileceği de bir gerçektir.
Şöyle ki: İnsanoğlunun yeryüzünden gökyüzüne, yukarılara doğru yükselme merakı
ve tutkusu hayli köklü, hayli yaygın bir tutkudur. O kadar ki, onun bir arketip
olduğu bile ileri sürülebilir. Birçokları için, yükselmek, daha fazla
yükselmek, göğe erişmek kendi içinde bir gizem taşır. Bu aynı zamanda bir
ayrıcalıktır. Hz. İsa’nın öldükten sonra, Hz. Muhammed’in henüz yaşarken Miraç
gecesi göğe çıktığına ilişkin inanç; Yunan mitolojisinin kahramanlarından
İkarus’un, omuzlarına balmumuyla yapıştırılan kanatlarıyla uçarken kendini
tutamayıp neredeyse güneşe varacak kadar yükselmesi, yukarıdaki savımı
kanıtlayan örneklerdir.
Yükseklere çıkmanın, meleklerin önderliğinde yolculuk
yapmaktan, kanat takıp gökyüzüne doğru uçmaktan başka yolları da vardır. Yüksek
binalar yapmak, göklere bu binalarla, yani mimarlık aracılığıyla yükselmek bu
yollardan biridir ve bizi ötekilerden daha fazla ilgilendirmektedir.
Şimdi, bütün söylediklerimi dikkate alarak, o insanların
Babil Kulesi’ni başka hiçbir nedenle değil ya da başka birtakım nedenlerin
yanısıra ağırlıklı olarak, yüksek bir yapı, başı göğe erişecek kadar yüksek bir
yapı oluşturmak için inşa etmeye kalkıştıklarının düşünülebileceğine inanıyorum
ve yüksek yapıları şu ya da bu nedenle sevmenin, bu sevginin bir tutkuya, bu
tutkunun bir çılgınlığa, oraya buraya, yerli yersiz, her boş alana gökdelenler
dikme saçmalığına varmasının, bir başka deyişle, bir maniye dönüşmesinin
“Babil Kulesi Sendromu - 1” olarak adlandırılmasını öneriyorum.

Bruegel’e göre Babil Kulesi.

Bir 15. yüzyıl minyatüründe Babil Kulesi’nin yapımı.
Yüksek yapılara karşı olmak:
Babil Kulesi Sendromu - 2
Yüksek yerlerin, yukarıların, gökyüzünün, kutsal
varlıkların, kutsal değerlerin, tanrıların mekanları olduğuna ilişkin inanç
oldukça yaygındır. Muhammed Peygamber Tanrı’yla yukarılarda bir yerlerde
buluşmuştur; Yunan tanrıları yine yükseklerde, Olympos Dağı’nın tepesinde
oturmaktadır. Dolayısıyla oralara herkes giremez.
Tanrı, Babil Kulesi’nin her gün biraz daha yükselmesinden bu
nedenle tedirgin olur, gizlerinin ele geçmesini istemediği için devreye girer
ve Kule’nin daha fazla yükselmesini önler. Bu tür önlemlere daha başka
örneklerde de rastlanır. Sözgelişi, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun
yayınladığı Boğaziçi Koruları adlı kitaptan öğrendiğimize göre, 2. Abdülhamit,
jurnalcilerinin de kışkırtmasıyla Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın Çubuklu’da
yaptırdığı kasrın kulesinin çok fazla yükselmemesi gerektiğini Hidiv’e
gönderdiği bir mektupta şu sözlerle bildirmiştir: “İstanbul gibi, İslâm’ın
gözbebeği olan bir şehirde, cami minarelerinden daha yüksek bir kulenin inşası
İslâm âlemini gücendirebilir. Yaptırılmakta olan kulenin
152 basamaktan fazla olmaması, arzu-u şâhânemdir”.
Yüksek yapılara, depreme dayanıklı olmadıkları; çevreyi
olumsuz etkiledikleri; altyapıyı zorladıkları; silueti bozdukları, insanın
doğasıyla uyumlu olmadıkları gibi daha başka, daha farklı gerekçelerle de karşı
çıkanlar vardır. Yüksek yapılara, “vertigo” gibi özel bir nedenden dolayı uzak
duran insanlara bile rastlamak olasıdır.
Bense, şu ya da bu nedenle, şu ya da bu gerekçeyle yüksek
yapılara kökten karşı olma, bir anlamda onlardan nefret etme, onlardan fobi
düzeyinde korkma durumunun “Babil Kulesi Sendromu - 2” olarak adlandırılmasının doğru olacağına inanıyorum.

Babil Kulesi inşa ediliyor.
Bitmemiş her yapı bir Babil Kulesi’dir
Bitmemiş, bitirilememiş, yarım kalmış yapıtlar vardır. Bunlar
çeşitli nedenlerden, çeşitli engellerden dolayı bitmemiş olarak kalmışlardır.
Kimilerinin engeli para, kimilerinin engeli yasalar, kimilerinin engeli
toplumsal baskılar, kimilerinin engeli ölümdür. Bitirilmeme nedenleri tam
olarak bilinmeyen, bilinemeyen şeyler de vardır.

Bitirilememiş Hassan Camisi, Rabat, Fas.
Avusturyalı besteci Franz Schubert’in
8 Numaralı Si Minör Senfonisi Bitmemiş Senfoni olarak
anılır, çünkü Schubert, bu senfoninin üçüncü bölümü olan Scherzo bölümünü
hiçbir zaman tamamlamamıştır. Reşad Ekrem Koçu’nun, 1950’lerde çıkarmaya
başladığı İstanbul Ansiklopedisi, yazarının yaşamını yitirdiği 1975 yılına
kadar ancak “G” harfine kadar gelebilmiştir27.
Kendi konumuza, kendi alanımıza yani mimarlığa döndüğümüzde
de yarım kalmış binalarla karşılaşıyoruz. Bu tür yapıların en iyi bilinen
örneklerinden biri, Antonio Gaudí’nin Sagrada Familia’sıdır. Bu kendine özgü
İspanyol mimar, üzerinde yıllarca çalışmasına karşın, hem ayrıntılara çok önem
vermesi, hem de gerekli parayı bulmakta güçlük çekmesi nedeniyle bu yapıyı
bitiremeden ölmüştür.
Sir Walter Scott, Henry Cockburn ve Lord Elgin’den oluşan
küçük bir topluluk,
1815 Napolyon Savaşları’nın anısını sürdürmek amacıyla,
Atina Akropolü’ndeki Parthenon’un aynısını Edinburgh’da inşa ettirmek için
girişimde bulunmuşlardır, ama bu ünlü yapının ancak 12 kolonunu ve onların
üzerindeki arşitravları yapabilmişlerdir. Bu bitmemiş Parthenon, Edinburgh’un
en ilginç yapılarından biridir.
Fas’ın başkenti Rabat’ta inşa edilmeye başlanan Hassan
Camisi, eğer bitirilebilseydi, İslam dünyasının en büyük camileri arasında yer
alacaktı. Hayli ilginç bir başka örnek de, dünyanın çeşitli yerlerinde, bu
arada Anadolu’nun kimi bölgelerinde, ev yaptıran bir insanın, evinin yapımı
tamamlanmadan ölmeyeceğine inanıldığı için her evde bir yerin bitmeden
bırakılmasıdır.
Konumuz olan Babil Kulesi de, daha önce belirttiğim nedenden
dolayı, Tanrı tarafından engellendiği için bitirilememiş, yarım kalmış bir
yapıdır. O, amacına, başarıya ulaşamamış, yenilgiye uğramış mimarlığın
simgesidir. Babil Kulesi’nin bu özelliğinden yola çıkarak, küçük bir
gecekondudan kocaman bir fabrikaya kadar, herhangi bir nedenle tamamlanamamış
her yapının bu Kule’yi anımsattığını, onu çağrıştırdığını; çünkü onun o tür
yapıların ilki, atası, prototipi olduğunu; daha da ileri giderek, öyle
yapıların doğrudan doğruya birer Babil Kulesi sayılmaları gerektiğini ileri
sürmenin ve eğer böyleyse o zaman Sagrada Familia Katedrali’nin ikinci adının
“Barcelona - Babil Kulesi” olmasını önermenin herhangi bir sakınca içerdiğine
inanmıyorum.
Babil Kulesi’ni yapanların dillerini karıştırmak ve
cezalandırmak
Bir zamanlar, “dünyanın dili bir, sözü birken”, Tanrı’nın
Babil Kulesi’nin yapımında çalışan insanların dillerini, birbirlerini
anlamasınlar diye karıştırdığı Tevrat’ta çok açık seçik bir biçimde
belirtilmiştir. Dünyada neden bu kadar çok, bu kadar farklı dil bulunduğunu
mucizevi bir biçimde de olsa ortaya koyan bu öykü ya da efsane, aynı zamanda o
kente neden Babil dendiğini de açıklamaktadır. Şöyle ki: Dictionnaire des
symboles’de (Simgeler Sözlüğü) belirtildiği üzere, “Babil” sözcüğünün
kökeninde, “karıştırmak” anlamına gelen “bll” sözcüğü bulunmaktadır.
AnaBritannica’ya göre ise, kule tapınağı belirten “Babel” ya da “Bavel”
sözcüğünün, “karıştırmak” anlamındaki “Balal” ile karıştırılması sözkonusudur.
Öte yandan Birleşmiş Milletler, uluslararası diplomatik
toplantılar, uluslararası kongreler, sempozyumlar, dünyanın dört bir yanından
gelen turistlerle dolu büyük kentler, metropoller sözkonusu olduğunda insanların
farklı farklı diller konuşmaları, bugün de birtakım iletişim sorunlarıyla karşı
karşıya kalmamıza neden olmaktadır ama öte yandan da, günümüzde dünyada birçok
dilin bulunmasının kültürel bir zenginlik sayılması, kimi dillerin yok olup
gitmemesi için çeşitli önlemler alınması gerektiğinin bilincine varılmıştır.
* * *
Babil Kulesi’yle ilgili efsane açısından bakıldığında, onun
yapımında çalışanların dillerinin karıştırılması bir önlem olarak görülür.
Ancak bu önlemin aynı zamanda bir ceza olduğu da yadsınamaz. Tanrı’nın insanı,
işlediği birtakım suçlardan dolayı cezalandırması oldukça yaygın bir
uygulamadır. Yunan mitolojisinin en büyük tanrısı Zeus, günahkarları
yıldırımıyla çarparak cezalandırır. Tevrat ve Kur’an bu bağlamda tehditlerle
doludur. Bunların birçoğu çok korkunçtur, çok ürkütücüdür.
Tanrı’nın biçtiği cezaların kimileri yalnızca insanlara,
kimileri ise hem insanlara hem de kentlere ve binalara yöneliktir. Örneğin
Tufan, Nuh’un Gemisi’ne binmeyen ya da binemeyen canlıların yanısıra tüm
yerleşmeleri de yok etmiştir. Şu Tevrat ayetleri de konumuzla ilgili bilgiler
vermektedir: “Ve Rab, Sodom üzerine ve Gomorra üzerine, […] göklerden kükürt ve
ateş yağdırdı ve o şehirleri ve bütün havzayı ve şehirlerde oturanların hepsini
ve toprağın nebatını altüst etti”28.
Bu cezanın şiddetine, ağırlığına bakarak o iki kentin
işlediği suçların çok büyük olduğu sonucuna varılabilir. Babil Kulesi’ni
yapmaya girişenlerin, Tanrı katına yükselmek, Tanrı’nın “haremine” girmek;
bunları yapmayı hedeflemek suçunun ise, aslında büyük bir suç olmasına karşın,
oldukça hafif, en azından şiddet içermeyen bir cezayla cezalandırılmış olması
biraz şaşırtıcıdır.
Evet, Babil Kulesi’nin sorumsuzca yükselmesi Babil’in yerle
bir edilmesine yol açmamıştır ama yazımın başlarında belirttiğim gibi, onun
görkemli bir metropol olmasına karşın lanetlenmesi, verilen cezanın o kadar da
hafif olmadığını düşündürebilir.
Bu arada, kentleri yalnızca tanrıların değil, hükümdarların
da cezalandırdıklarını, örneğin, Romalılar’ın Kartaca’yı, Hitler’in Varşova’yı
haritadan silmek için ellerinden geleni yaptıklarını anımsatmak istiyorum.
Böyle bir olayın bir zamanlar Babil’de de yaşandığını, bu kentin kralı olan
oğlu öldürülünce çılgına dönen Sennaçerib’in Babil’i ne kadar gaddarca
cezalandırdığını, Bavian Yazıtı’nda yer alan şu sözlerden öğreniyoruz: “Fethine
karar verdiğim Babil’in üstüne doğru hızla yürüdüm […], şehri ve evleri tepeden
tırnağa yıkıp ateşe verdim. Ne kadar iç duvar, dış duvar, tapınak ve tanrı,
tuğladan ve topraktan yapılmış ziggurat varsa, hepsini yerle bir edip Fırat’a
attım […] Şehre Tufan’ın vermediği kadar zarar verdim”29.
Öte yandan, eski zamanların metropollerinden biri olan
Babil’in, Babil Kralı Hammurabi’nin adını taşıyan ünlü yasalar nedeniyle aynı
zamanda hukuk tarihine de katkıda bulunduğu; bu yasaların kimi maddelerinin
mimarlıkla ilişkili olduğu, çünkü o maddelerde, işini iyi yapmayan mimarlara
verilecek cezaların yer aldığı da unutulmamalıdır.

19. yüzyılda Galata Kulesi.
Kafka, Bruegel ve Babil Kulesi
Babil Kulesi’nin imgesi evrensel bir imgedir. O nedenle, bu
kuleyle yalnızca arkeologlar, mimarlar ya da Kutsal Kitap’ta yer aldığı için
dinbilimciler ilgilenmemişlerdir; Babil Kulesi başkalarının, yazarların,
ressamların da ilgisini çekmiştir. Örneğin, ünlü İsviçreli yazar Friedrich
Dürrenmatt’ın Babil Kulesi adını taşıyan bir kitabı vardır. Dürrenmatt, o
kitabının bir yerinde, Babil Kulesi’nden “evrenin boşluğuna sokulan bir kule”
diye söz eder30.
Kafka’nın yapıtlarında ise, yarı gerçek yarı efsane bir kule
olan Babil Kulesi daha gizemli bir havaya girer, doğal olarak “Kafkaesk” bir
niteliğe bürünür. Kafka ayrıca, adından da belli olduğu üzere Babil’de yani
Mezopotamya’da, Ortadoğu’da bulunan bu yapıyı Çin Seddi ile ilişkilendirerek o
ülkeye, Uzakdoğu’ya kaydırır. Böyle bir yer değiştirme, konuya gerçeküstü bir
boyut kazandırır.
Şimdi, Kafka’nın kaleminden çıkan şu hayli tuhaf satırları
birlikte okuyalım: “[…] Bir bilgin […] bir kitap yazmıştı […] Bu kitapta, Babil
Kulesi’nin, amacına hizmet veremediğini ispat etmeye çalışıyordu. Kanıtlarını
yalnız yazılı belgelerle raporlardan çıkarmayıp, kulenin bulunduğu yerde
araştırmalar da yaptığı için, bu başarısızlığın, daha önce bütün dünyaca
bilinen sebeplerden veya bu sebepler arasında, en önemlisinin bulunmamasından
ileri gelmediğini; tek sebebin, temelin zayıflığından ibaret olduğunu iddia
ediyordu […] O [bilgin], Büyük Sed’din, insanlık tarihinde ilk defa olarak,
yeni bir Babil Kulesi için sağlam bir temel olabileceğini ileri sürüyordu”31.
“Babil Kulesi’nin inşasında, ilkin bütün işler oldukça bir
düzen içinde yürüyordu; hatta belki olurundan fazla bir düzendi bu; yol
göstericiler, tercümanlar, işçi barınakları, bağlantı yolları üzerinde,
olurundan çok durulmuştu, sanki yüzyıllar sürecek bir iş vardı ortada. Hatta o
zamanlar hüküm süren bir kanıya göre, bu işte ne kadar ağır davranılsa yine
azdı; ama bu kanıyı da asla pek aşırılığa vardırmamak, kulenin temellerini
atmaktan ürkmemek gerekiyordu […] Ama […] insanlığın bilgi dağarcığı kabarıp
duruyordu boyuna; mimarlık sanatı gelişmeler kaydetmişti ve daha da
gelişecekti; bizim bir yılda çıkardığımız bir iş, yüzyılın sonunda, belki altı
ayda yapılacaktı; üstelik daha iyi, daha dayanıklı. O halde, şimdiden bütün
gücünü seferber edip didinmek neye? […] Hatta bakarsın, bundan sonra gelecek
ilk kuşak, daha mükemmel bilgilerden ötürü, kendinden önceki kuşağın işçiliğini
kötü bulacak ve yeni baştan yapmak için, yapılanı yıkacaktı. İşte bu tür
düşünceler, insanın elini kolunu bağlıyor, bu yüzden de kuleden çok, işçi
kentinin inşasına çalışılıyordu. Ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen her
topluluk, en güzel siteyi kendisi almak istiyor, dolayısıyla, en kanlı
çatışmalara kadar varan kavgalar başgösteriyordu”32.
Mimar olan, ama belki de daha çok, yazdığı milliyetçi
romanlarıyla tanınan Abdullah Ziya Kozanoğlu ise, 1951 yılında, Arkitekt
dergisinin 3. ve 4. sayısında, Babil Kulesi’nin öyküsünün, Babil kentinde
çalışmak üzere o kente getirilen evsiz barksız, yoksul insanların, kentlilere
ev yapmayı istemeyip başkaldırmalarının öyküsünden başka birşey olmadığını
ileri sürerek konuya bambaşka bir boyut kazandırır.
Abdülhak Şinasi Hisar, Babil Kulesi’nin yapımı sırasında,
dillerin karışması nedeniyle, kimsenin birbirini anlamadığına ilişkin efsaneye
ustaca bir gönderme yaparak, aynı evde yaşayan iki insanın, daha özelde
karı-kocanın, birbirlerinden birbirlerini anlamayacak kadar uzaklaşabildiğini
şu sözlerle dile getirir: “Hiçbir kadın, kocasının umduğuna benzemez. Hiçbir
koca, karısının beklediğine erişemez […] Adam için, belki cennetten kovulduğundan
beri, istediği gibi anlaşılmak saadeti kalmamıştır. Bir Babil Kulesi’ne
dönüşmemiş hangi ev vardır?”33
* * *
Babil Kulesi’yle ressamlar da ilgilenmişler, bu mimari
yapıtın resimlerini yapmışlardır. Bu resimlerin hemen hepsinde Kule, yapımı
sürmekte olan bir zigurat olarak gösterilmiştir. Ancak, her resimdeki zigurat
aynı zigurat değildir, farklıdır ve bunların her biri, o ressamın kendi
düşlerindeki ziguratı, kendi Babil Kulesi’ni yansıtır:
Evet, 15. yüzyıldan kalan bir minyatürdeki Babil Kulesi’nin mimarisiyle,
M.C. Escher’in çizgilerindeki Babil Kulesi’nin mimarisi arasında, her ikisinin
de bir ziguratı çağrıştırması dışında pek belirgin bir benzerlik yoktur.
Minyatürdeki Babil Kulesi, beyaz kremalı, katlı bir düğün pastasını andırırken,
Escher’inki bir kaleye benzemekte, ayrıca piramit biçiminde çatılar ve kubbeler
içermektedir.
Pieter Bruegel’in 1563 yılında yaptığı, şimdi Viyana’da,
Kunsthistorsches Museum’da bulunan 114x155 cm boyutlarındaki resimde gördüğümüz
Babil Kulesi, türünün bence en etkileyici, en başarılı ve en tanınmış
örneğidir. Keith Roberts’ın belirttiği üzere Bruegel, daha başka resimlerinde
olduğu gibi bu resminde de, “en ince ayrıntıları işleyerek, yabancı olanı
tanıdık hale getirmektedir”.
Bu resmi ben de çok severim. Öyle ki, “Babil Kulesi”
denilince, aklıma ilk elde, hemen, Tevrat’ın Tekvin bölümünün 11. babının ilk 9
ayetinde anlatılan öykü, bir de Bruegel’in o resmindeki kule gelir. n Prof.Dr.
Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü.