25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


Sonraki Sayfa >>

1970’ler Türkiye Modernizmi’ne Giriş: M. Ziya Tanalı’nın Erken Dönem Tasarımları

    

Kararlı bir Modernist mimarın düşüncesi ve inşa ettikleriyle düşüncesinin ilişkisi üzerine bir okuma.

 

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Bağ-Bahçe Bölümü Binası için taslak.

 

Ankara Üniversitesi, Eczacılık Bölümü, genel yaklaşım.

 

Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, iç avludan görünüm.

 

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Bağ-Bahçe Bölümü Binası.

 

Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi, Hukuk, Siyasal ve Eğitim Fakülteleri

Spor Salonu.

 

Güven Arif Sargın “Yoldaşınla da aran bozuk, canın sıkkın belli, ama sen hala ballandıra ballandıra anlatıp duruyorsun; söyle bakalım, bu seyyahlığın en çok nesini sevdin, nesini sevmedin, taban tepmenin ne faydası var” diye bir soru soracak olursanız, ben de size rahatlıkla, “yol boyu, ne yapmak istediğinizi anlıyorsunuz; unutmayı-anımsamayı, umutlanmayı-umutsuzluğu, susmayı-konuşmayı, yürümeyi-durmayı, güzeli-çirkini, ölçüyü-ölçüsüzlüğü ve eşdeğer pek çok şeyi, iki şeyi yan yana koymayı öğreniyorsunuz” diyebilirim ve anlatmak için de, o kuzey kentinden döndüğüm günlere geri gider, olan bitenden söz ederim1.

 

M. Ziya Tanalı bir yazısında, “otantik değerlerin ağır bastığı fiziki bir çevrede, bir iş tasarlarken, bizden önce var olan [mimarî] dile yapılacak atıfların, seçmeci (eklektik) bir düzeyin ötesine geçmesini sağlamaya çalışmak, herhalde pek çok mimarın ortak tutkusudur” der2. Öte yandan ona göre, çağdaş Türkiye mimarlığının içinde bulunduğu, “reddiye” veya “koşulsuz teslimiyet”e saplanan çoktan seçmeli durum, hem eklektisizmden görece uzak arayışları tıkayan, hem de bu tıkanmışlığı aşmaya çalışan kimi tasarımcıyı örseleyen toplumsal bir içekapanıklılığı örgütlemektedir. Seçmeciliğin üstüne çıkarak her seferinde “ya o, ya o” yerine karmaşık olanı hedeflemek, üstelik bunu mimari bir söylem üzerinden kurgulamak, tehlikelerle dolu bir mecrada kaybolmayı beraberinde getirebilir. Tanalı’ya göre, aslında, seçmeciliğin çağrıştırdığı yerleşik göndermelerden uzaklaşmak çok da ürkütücü olmayabilir: Her iki denemesinde de betimlediği gibi, karmaşıklığın arayışı “bazen kaybolmayı da göze alabilmektir”3. Bu noktada denilebilir ki, Tanalı mimarlığında gerçekte öykünülen, “reddiye” veya “teslimiyet”çiliğin kolaycılığına düşmeden ve gerektiğinde ayrık bırakılmayı, yabancılaşmayı içselleştirerek farklı bir düzeni tasarlayabilmenin becerisidir. Bu tür bir becerinin ise, yalın-özgün bir mimari üzerinden ısrarla sınanması gerekir. Bize göre, Tanalı’nın gönderme yaptığı “reddiye”cilik ve “teslimiyet” farklı biçimlerde okunabilir: Bu, Modern’in ve/veya gelenekselin koşulsuz yadsınması ya da her ikisinin sorgusuz kabulüdür. Bu noktada, tasarımcının öngördüğü mimarlık salt gereksinimlerden doğan bir “ifade” arayışına, “üslup”a, bir diğer tanımlamayla, biçeme indirgenmiş bir tasarım oyununun ötesindedir. Üstelik yalın-özgün mimari, doğal ve yapılı çevreye gizlenerek gündelik hayata eklemlenmiş karmaşıklığın dışlanmasını da çağrıştırmaz. Tam tersine, her tasarım sonuçta bir biçem arayışının kendisidir; ancak, tasarım ürününün yalınlığı ve özgünlüğünün irdelenmesi kadar, “tutumu” üreten yöntem ve söylemsel çatkı ve üretim süreçlerinin, karmaşıklığı kabullenilmiş bir bağlam etrafında sorgulanması gerekir. Bir diğer açılımla, yalın-özgün mimarlık, “yapma”yla ilintili yapısal ikililiklerin (binary oppositions) sınanması olarak değerlendirilmelidir. Tanalı’ya göre, karmaşıklık “her daim” sözkonusudur ve mekan aracılığıyla yalın-özgün mimari sonuçlar üretebilmek olasıdır.

 

Dolayısıyla, giriş cümlemizde betimlediğimiz seçmecilikten uzak, yalın, ancak bir o kadar da özgün bir mimarlığın üretilebilirliği, mekansalın ötesinde, “toplumsal bir bağlam”ı tasarımcılar için önemli kılmaktadır. M. Ziya Tanalı’nın da denemelerinde ilettiği gibi, bu tür bir bağlamın asıl itici gücü ise, Modernite’nin “sorgulayıcı”, “akılcı” ve “dönüştürücü” ilkeleridir. Modernite, “teslimiyet” veya “reddiye”ye göndermeyle, “öznel-nesnel”, “gelenek-yenilik”, “durağan-dönüşen”, “kalıcı-geçici”, “yer-mekan” vb ikililikler üzerinden, “yerel”, “bölgesel”, “evrensel” veya “tarihsel” olanı sorgular. Modern’in mekanı da bu tür karmaşıklıkları “reddiye”ciliğin veya “teslimiyet”çiliğin tekbiçimci söylemlerinin dışında yeniden üreterek olası çatışmaların izdüşümlerini aramayı hedefler. Bize göre, yukarıda açmaya çalıştığımız “reddiye” ve “teslimiyet” arasında salınan yalın-özgün bir mimarlığın izlerini yakalayabilmek çok da kolay aşılabilecek bir sorun alanı olmayabilir; “Modern’in bu tür bir salınım etrafında kümelendiği ve “ya o, ya o” şeklinde tanımlanan bir eksenleşmeyi değil de, eksenler arasında süregelen bir çatışmayı örgütlediği savı dikkate alınmalıdır ve daha da ötesi, Modern Mimarlığın böylesi bir çatışmanın hem nesnesi hem de aracı olduğu gerçeği kabul edilmelidir”4. Bu noktada, Tanalı’nın söylem ve özellikle erken dönem mimarlığının, tanımladığımız türden bir mekansal arayışı temsil ettiğini savlayabiliriz: Bu bağlamda denilebilir ki, daha sonraları kaleme alınan Sadeleştirmeler ve Sevgili Düşünceler, hem Modernist mimarlığın “epik” anlatıları hem de Modernizm’e tutkulu bir tasarımcının özeleştirisidir5. Ona göre, çağdaş bir toplumun mimarlığı Modernizm içinde saklıdır; kendisi ise, Modern’in ısrarla aşmaya çalıştığı kısır ikililiklerin dışındaki bir “gezgin” olarak tanımlanabilir. Türkiye mimarlığının “reddiye” ve/veya “teslimiyet” kutuplaşmasına başat bir arayışı sürdürerek, kimi mimar için toplumcu bir tasarlama sürecini yeğleyen M. Ziya Tanalı, sonuç olarak, Modernizm’in sosyal boyutuna ve mekanlarına yeniden dikkat çeken bir mimarlığı ve dolayısıyla Modernizm’in birincil sorgulama alanlarına dönülmesini savunan bir söylemi, Türkiye kültür ortamlarında çatkılamaktadır. Denemelerinde betimlediği biçimde, “reddiye”ci ve/veya “teslimiyet”çi yapma biçimlerinin mimari temsiliyetleri, Türkiye mimarlığında uzunca bir süredir yer tutmuş; Modernizm’in çok daha önceleri tasarlamaya çalıştığı, sorgucu, yalın ve olabildiğince özgün mimarisini karşısına alan bir söylemi üretmekten de geri kalmamıştır. Belki de salt bu yüzden, gelenek/yenilik, yerel/evrensel, sahiplenme/dönüştürme, tarih/bellek ve yer/mekan benzeri gelgitler arasında özgün olanı türetmeye çalışan Modernizm’i, mimarlığın “töz”ünü oluşturan “mekan”la, kendi coğrafyasında sınamak ve modern tasarım yöntem ve süreçleriyle ulaşılan son-ürünün, salınan karmaşıklıklara nasıl karşılık verdiğini ortaya koymak gerekir6.

 

Kimi çağdaşları gibi Tanalı da, Modernizm’in yalın-özgün mimarisini keşfetmeye çalışan bir tasarlama sürecini Türkiye’de çok daha önceleri olumlamaya uğraşmıştır. Erken dönem üniversite yapılarında gözlendiği biçimiyle Tanalı, Modernizm’in aslen sahip çıktığı, “kalıcı” olana ve birbiriyle “benzeşen” mimari biçemlerine göz kırpmış; ancak, Modernizm’in Avrupalı ustalarınca da önkoşul olarak konan, Modernist söylemlerin geçici “mekan”sal örgütlenmelerine ve düzeneğe bağıl “başkalaşım”ına ısrarla yer veren bir mimarlığı üretmekten de kendisini alıkoymamıştır. M. Ziya Tanalı’nın öncül Modernist ilkeleri, Ragıp Buluç ve Ercan Yener’le oluşturduğu bir tür ortaklık süresince de devam etmiştir: Özellikle ikinci konuta yönelik çalışmalarda ortaya konan “yalınlık”, gelenekseli kabaca reddetmeyen, öte yandan mutlak teslimiyeti de içermeyen Modernist bir mimari tutum içerisinde ergimeye başlamıştır. Bu döneme ilişkin çalışmalara kısaca değinmek gerekebilir: Kemal Aran’a göre, Tanalı, Buluç ve Yener’den kurulu Atölye-A’nın tasarımları, görsel ortamda yinelenen düzensizliğe karşı duran bir bilinçle ortaya çıkar ve her üç tasarımcının düzeneği (mimari programı) mekan aracılığıyla soyutlayabilme istenci, düzeni kurabilme sırasında kendisini belli eder. Bir diğer tanımlamayla, karmaşıklık tasarımcı grup tarafından önce dışsallaştırılmakta, daha sonra da karmaşıklığa, özenli bir seçme ile yeniden yer verilmektedir. Üstelik bu yineleme süresince, “yakıştırma güzellik, süsleme ve sahte ifade”nin ısrarla karşısında durulmakta, yalın mimarinin bütüne getireceği olumlu sonucu önceden kestirebilme becerisi de kotarılabilmektedir: Dolayısıyla, Aran’ın belirttiği gibi, Atölye-A imgesel doyumu yalın bir çözüm süresince aramakta, bunu ise yerel, evrensel veya tarihsel tüm imge sistemlerinin seçmeci karmaşıklığı etrafında çatkılamaktadır7.

 

Yinelemek gerekirse, “mimari gönderme”ler mutlak bir biçimde, yerel, bölgesel veya evrensel üzerinden değil, “reddiye” veya “teslimiyet” arasında salınan “karmaşıklık”lık aracılığıyla kurulmaktadır. Bunun yanısıra karmaşıklık, nesneye indirgenmiş bir mimari sorunun ötesinde, kentsel nitelikleri de barındıran büyük ölçekli bir çözüm alanına sürüklenmektedir. Kitleler arası türeyen mekanı olumlanmış bir “alt-ürün”e dönüştürebilme ve mekana dış-iç çelişkisinin varlığında bütüncül bir bakış getirebilme, Stüdyo-A’nın önemli özelliklerinden birisi olarak değerlendirilebilir. Aran’ın konut üzerinden özetlediği bu tutum, çevresel verileri tasarımın bir diğer girdisi olarak gören grup için, ayrıcalıklı bir tutumu sergilemektedir: “Kentsel bir yaşam tarzı, konut çevresiyle bütünleşerek, özel ve kamusal arasındaki ayracın nitelikleri tasarım üzerinden tanımlanmaktadır”8.

 

M. Ziya Tanalı’nın Atölye-A’da sürdürdüğü mimarlığın, aslında çoğu tasarımcıda sıkça rastlanmayan, kültür bağlamlı bir Modernizm sorgulaması olduğu bilinmelidir. Ona göre, mimarlık eninde sonunda bir kültür ortamına gereksinim duyar; Modernizm ise bu tür bir gereksinimi karşılayan asal bir kaynaktır. Hiç şüphesiz, kültürün gelişimi sermaye birikimiyle doğru orantılıdır ve bu süreçte, “bilgi”nin yeri önemlidir; bilgiye ulaşabilmenin aracı ise, “araştırma’nın kendisidir”. Tanalı’nın mimari tutumunda, “müşterek bir kültür” tanımı üzerinde uzlaşmak ve mimariyi, üzerinde bağdaşılan kültürün yaratımında sürekli kılmak gerekir. Burada “eski” ve “yeni”nin öngördüğü kültür kalıplarının, örüntü modellerinin çözülmesi bir yükümlülüktür: Tanalı’nın Zeynep Onur’la yaptığı bir söyleşide dile getirdiği gibi, öykünülmesi gereken “eski”, yerelliğe sıkı sıkıya bağlanmışı değil, “evrensel kültür birikimi”nin içerisinde ergimiş olanın, daha doğrusu “klasik” bilginin varlığını tanımlamalıdır9. İşte bu noktada, bir diğer yanılgının daha giderilmesi gerekir. Geleneksel sözcüğü çoğu zaman “ulusalcılık”la eşanlamlı kullanılmakta, ulusun sözde tasarımında bir araca dönüştürülmektedir10. Tanalı’nın söyleminde, gelenek ve ulusalcılık arasında belirgin bir ayrım sözkonusudur: Türkiye mimarlığı gelenek üzerinden ulusal olanı kurabilme uğruna, Modern’in olanaklarına uzunca bir dönem kayıtsız kalmıştır; gerçekte gelenek, sahteci bir siyasal imgenin ötesinde “asırlar boyu taşı taşın üstüne koyarak elde edilen bir birikime, yani ‘evrensel’e denk düşmelidir”. Bütün bunların ışığında, denilebilir ki, evrensele bağıl toplumsal bir dönüşüm, kendinden önce olup bitenleri hazmetmiş söylemlerle birlikte varolabilecektir; dolayısıyla, süreklilik içeren ve akılcılıkla bezeli bir eleştiri sonucu, gerektiğinde aykırı yanıtların elde edilmesine “icazet” veren bir söyleme ve yapma biçimine gereksinim vardır.

M. Ziya Tanalı’ya göre, “reddiye” veya teslimiyet”in tekelciliğine düşmeden, süreklilik içeren bir sürecin tasarımı, ancak Modernizm’in “eski” ve “yeni”yi harmanlayan “siyasa”sı içerisinde olasıdır. Kalıcı bir “yeni”liğin uzun erimle bir oluşumda yer tuttuğu gözlemlenecektir; üstelik Tanalı’nın savladığı gibi, bireyin yaratıcı olarak algılanması çoğu zaman kendisine bağlı ve bağımlı da değildir. Dolayısıyla, ona göre, devrimci avantgart söylemlere takılarak mimarlık yapılması da gerçekleri yansıtmayabilir. Modernizm hızlı bir değişimi değil, zamana yayılmış bir dönüşümü imler ve tasarımcı da “o” dönüşüme tanıklık ederek beklemek ve beklerken de “yeni”yi araştırmakla yükümlüdür. “Yeni” olarak algılanan ise, dönüşümün zaman ve coğrafyaya bağlı doygunluğunun temsiliyetidir, üstelik bunun biraz da rastlantısal olduğu öne sürülebilir. İşte bu noktada Tanalı, yukarıda açmaya çalıştığımız “sosyal bağlam”a geri dönerek, Modernizm ve toplumsal devinim arasındaki ilişki yüzlerini yeniden okumaya başlar: “Yeni”nin ayrık olduğunun bilinmesi, tasarımcının algı düzeyinin ötesinde bir sorun alanıdır ve bu erekle, toplumsal bilinçle sosyal dokunun doğru resmedilmesi gerekir11.

 

Tanalı mimarlığı, Modern ve avangart arasında da söylemsel ayrımlar olduğunu savlar: Ona göre avangart, bir diğer tanımlamayla “öncü” hareketler, geleneksel olana karşı çıkışın toplumsal bir belirtisidir; “yeni” olarak tanımlanan bilginin dönüştürücü niteliği, çoğu zaman avangardın gizilgücünde saklıdır. Ancak, avangart dönüştürmeden öte, toplumsal sıçramalarda kullanılacak araçların neler olması gerektiği konusunda bir bilgi dağarcığı oluşturmada etkindir. M. Ziya Tanalı için, bu aşamada herhangi bir avangart tutuma eklemlenmek doğru bir seçim gibi görünmemektedir; dolayısıyla avangardın önerdiği yanıtlardan çok, gündeme taşıdığı doğru soruları kullanabilmek, tasarımcıya göre vazgeçilmez bir uğraşı olmalıdır. Modern’in Avrupalı ustalarına atfedilen, “doğru soruyu zamanında sorabilme becerisi”, Tanalı mimarlığı için de geçerliliği olan bir durumdur12. Onur’a aktardığı üzere, “kalıcı olanı bulabilmenin koşulu, sizden önce kalıcı olanların; nerede, hangi soruları sorduğuna, nelere cevap aradığına bakmaktır... Yapılabilecek tek şey, yaptığınız iş aracılığıyla kendi kişiliğinizi sorgulamak ve bunları [mimari] bir ürüne dönüştürebilmektir”13. Avangardın devrimci niteliği, daha da ötesi, içinde yaşadığımız toplum yaşamının sıradan akışını değiştiren bir kopuşu imler; işte bu tür bir kopma, eşzamanlı olarak, sahiplenerek kullandığımız ölçütlerin de içini boşaltmaya başlayacaktır. Tanalı için, kopma, “yeni”yi bulmanın bir aracı olabilir; ancak aynı zamanda, ölçütsüzlüğün getirdiği bir beğenisizliğe de yol açacaktır: Çoğu tasarımcının dışlamaya çalıştığı kitsch, imge düzeneklerinin ürettiği karmaşıklığın aşılamamasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Türk ulusalcılığını temsil eden mimarlıkların aranması sonucu kendini gösteren karmaşıklık, ideolojik veya rastlantısal anlamda, tarihselci teslimiyeti imlemektedir. Tanalı’nın denemelerinde betimlendiği gibi, Türkiye’de uygulanmaya çalışılan Modern-sonrası seçmecilik, ulusalcı seçmeciliğin kötü bir kopyasıdır ve neredeyse beceriksizliğin bir tür itirafıdır. Dolayısıyla, Modernizm’in örgütlemeye çalıştığı evrensel kültür ve ona bağıl mimarlık tek çıkar yol gibi görünmektedir; böylesi bir süreçte ise, “yerel”lik bir “araç”, “evrensel”lik ise bir “amaç” olarak algılanmalıdır. Burada, güncel deneyimlerle evrensel değerler arasında ardışık bir ilişkinin oluşturulması önemlidir: Yerel olan, “konu” ile, evrensel nitelik ise “içerik”le ilintili bir tasarımı tanımlamalıdır. Yerel bir simge üzerinden evrensel bir imge yaratabilmenin becerisi Modernist mimarlığın öykündüğü bir olgudur: Örnek vermek gerekirse, tıpkı Le Corbusier’in Akdeniz mimarisinden hareketle Modern bir imgeyi evrenselleştirebilmesi gibi.

 

Tanalı’nın evrensellik tartışmasıyla birlikte gündeme taşıdığı bir diğer sorun alanı da “özgün”lüktür ve bu sözcüğün kısaca açılması gerekir: Özgün olanın, “görülmedik, işitilmedik, duyulmadık” anlamında kullanılageldiği bilinmektedir. Öte yandan, özgün olma durumu, mimarinin “töz”üyle ilintili bir anlatımı içerir; mekanın nesnelleştirilebilmesindeki başarı ise, Tanalı’ya göre, özgünlüğü anlatır14. Bütün bu tanımlamalara karşın, bu noktada, “mantıksal” bir kırılmanın sınanması gerekir: Eğer evrensellik kalıcı olan son noktayı, yerleşik bir düzeneğin ilkelerini anlatıyorsa ve özgünlük de “mahreç”e, bir diğer tanımlamayla, kaynağa ilişkin bir konuysa, “bağlam” ve “öz” arasında bir “çelişme” sözkonusu mudur? Tanalı’ya göre, bir yerden başlamak ve özü yinelemek arasında bir karşıtlık sözkonusu değildir: Çünkü, evrensel kültüre bağıl bir bağlam kaçınılmazdır; öz ise, her daim geçerli soru-yanıt ikililiğini örgütleyen bir süreç olarak algılanmalıdır.

 

M. Ziya Tanalı, en “az”ın ve en “yalın”ın elde edilmesindeki tek yöntemin Modernizm olduğunu savlar15; bize göre de, özellikle 1965-1975 yılları arasında ürettiği erken dönem kurumsal yapıları bu önermenin sağlamasını beceriyle yapar. Örneğin, 1967-1973 yılları arasında tasarım ve yapımı süren Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi,

1967-1972 yıllarına denk düşen ve aynı üniversite için tasarladığı Ziraat Fakültesi, Bağ-Bahçe Bölümü ve Ankara Üniversitesi Cebeci Yerleşkesi içindeki, 1971-1973 yılları arasında tamamlanan Hukuk, Siyasal ve Eğitim Fakülteleri Spor Salonu, gerçekte Tanalı’nın yukarıda tartışmaya açtığımız mimarlığına ilişkin ipuçlarını verir. 1971-1977 yılları arasında süregelen Fırat Üniversitesi Yerleşke Planlaması ile Veteriner Fakültesi tasarımı ve aynı yıllara denk düşen Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimleri Bölümü Binası da benzer bir arayışı sürdürmesi nedeniyle önemlidir. Bütün bu yapılarda Modern Mimarlığın izlerini sürmek olasıdır; ancak daha da ötesi, kendisinin de itiraf ettiği gibi, bazı Modern tasarımcılara göndermeler de sözkonusudur. Louis Barragan, Aldo Van Eyck, Mies Van der Rohe ve Le Corbusier, Tanalı’nın kamusal yapılarında başvurduğu incelikli ustalardan bazılarıdır ve 20. yüzyılla birlikte yaşanan “kolektif” dönüşümün önemli temsilcileri olarak, kendisinin Modernist tutumunu biçimlendirir. Tanalı’nın Ziraat Fakültesi, Bağ-Bahçe Bölümü için yaptığı taslağa burada özellikle dikkat etmek gerekir. Yakalamaya çalıştığı yalınlık, kendisini olabildiğince duru çizgilerle anlatır: Gereksiz hiçbir karalama yoktur; dahası, yatay çizgilerin içine hapsedilen dolu-boşun birbirine başat oranı da yapının tümünde yakalanmaya çalışılan yalınlığın öncülüğünü üstlenir. Ön-taslak ve tamamlanmış yapı arasında bütüncül bir devamlılık gözlenir; Tanalı bu yöntemle, yukarıda tartışmaya açtığımız bağlam-öz arasındaki karşıtlığa bir yanıt vermeye çalışmıştır. Modernizm’in tasarıları “bağlam”ın asal eksenini oluşturmaktadır; ancak “öz” hep aynıdır ve “dürüst” mekanın nesnelleştirilmesinin arayışına yönelmiştir. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde de benzer bir tutum yakalanarak, gerek mimari düzenek ve kütle yorumu, gerekse yapı tektoniğinde, Modern’in ilklerine dönmeyi öngören bir mimarlık aranır. Yalın, ancak birbiriyle zıtlaşan kütlelerin içi boşaltılarak, çeperle tanımlanan bir iç avlu yaratılır. Bu kez, yataylık, içe-dönük bir düzeneğe yanıtmışçasına yinelenerek, Tanalı’nın onayladığı Modernist bağlamdan uzaklaşılmamaya çalışılmıştır.

 

Öte yandan, M. Ziya Tanalı’nın dönemsel mimarisini en güçlü vurgulayan tasarımlar, belki de, Elazığ Fırat Üniversitesi için yapımını üstlendiği yapılarda kendisini dışavurur: Yerleşkede olabildiğince uzanan ve yatay bir kütleye dönüşen Veteriner Fakültesi Binası, Modern Mimarlığın dramatik bir çerçevede yeniden-üretiminden öte birşey değildir. Ancak, burada unutulmaması gereken şey, Tanalı’nın, yeniden-üretimle kopya arasındaki kırılma noktasının ayırdında olduğudur. Yapı, yeniden-üretime ilişkin bağlamsal gücünü Modern’in yataylığında, duru kütle örgütlülüğünde, yalın tektoniğinde, saydam-opak arasındaki çelişkide ve zemin-çatı çizgisiyle tanımlanan uyumda arar. Tanalı’nın Veteriner Fakültesi’nde sorguladığı tüm bu niteliklerin mimari düzeneğe ve iç mekana ustalıkla sızdığını söylemek kolaycılığa kaçan bir yorum olmayacaktır. Burada özellikle, “bant”laştırılmış açıklıktan süzülen ışığın çeper-mekan arasındaki yaratıcı etkisine dikkat etmek gerekir.

 

Kısacası, Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Binası da onun diğer öncü yapılarının öykündüğü “yalın”lık ve “özgünlük”e dayanan bir tür mimarlığı kotarır. Tasarımları Modernist doğrular üzerine kuruludur ve tartışmaya açtığımız biçimiyle, “eski” ve “yeni” ayracını ısrarla sınamaya çalışır16: Yapılar “yerel”den olabildiğince uzak bir imgeyle yüklenmiştir; düzeneği ise, mimarsız, anlık olanı imleyen yöresel (vernaküler) bir arayışın çok ötesindedir. Bu bağlamda Tanalı mimarisi, “yerel”in imge dünyasını istemleyenlerin, “bütün” düşüncesinden yoksun ve “mektepli” tasarımcıların “aksaklık” diye adlandırdığı bir tür yapma biçimin parçası olduklarını kabul eder; öte yandan, bütünden yoksun bırakılan bir tasarım süreci sonucu ortaya çıkan yanılgıların ne tür araçlarla estetik bir niteliğe dönüştürüldüklerinin de ayırdındadır. Bütün bu ikircikli duruma karşın, “yer”ele duyulan özlemi giderme adına, seçmeci bir tutumu sahiplenmez. Ona göre, “oradan-buradan” derlenen sözde özgün imgeler bir bütün içine yerleştirilebilse bile bunun başarısı sorgulanmalıdır. Öykünülecek yolun, evrensel kültürden geçtiğinin bilinciyle, Avrupa Modernizmi’nin kazanımlarını olabildiğince yapılarında kullanmayı yeğler. Bu noktada, Modernite ve Orta Avrupa merkezli söylem ve yapı yapma biçimlerinin Tanalı mimarlığındaki ayrıcalıklı konumunu ayrıntılarıyla birlikte tartışmaya açmanın gerekli olmadığına inanıyoruz. Bununla birlikte, endüstrileşmeyle kendisini sosyal bir tabana taşıyan Modern Mimarlık dizgesinin ileri sürdüğü “doğruluk, yalınlık, esneklik ve işlevsel akıcılık” benzeri açılımların yukarıda sıraladığımız yapıların asal geometrileriyle birleştirildiği de kayda geçmelidir17. Denilebilir ki, Tanalı’nın Modern mimari yorumu, gelişen teknolojinin yapı sistem ve süreçleri bağlamında yeniliğe kayıtsız kalmamış; bunun yanısıra, gereksiz olandan sıyrılmayı da ilkesel olarak benimsemiştir. Sonuçta, Modern Mimarlığın özünü oluşturan ve kalıcı olduğuna inanılan yalın-özgün bir tutum, bütün bu yapıların imge, düzenek ve tektoniğini ustalıkla çatkılamıştır.

 

Özetlemek gerekirse, yukarıda açmaya çalıştığımız Tanalı mimarlığının, Modernizm’in ısrarla cepheye sürdüğü eleştirel sorgu geleneğine sırtını dayayan bir söylemi içerdiği kuşkusuz bir gerçektir; üstelik Tanalı’ya göre, son 30 yıldır uğraşısını verdiği yapma biçimi, “akılcılıkla bezeli ‘bütüncü’ bir süreci örgütleyerek, Modernizm’in bir anlamda

a priori kabul ettiği ‘sahteci detay ve süslemeden kurtulma’ beklentisine de karşılık vermektedir”. Dolayısıyla, Tanalı’nın özellikle kurumsal yapılarında görülen yalın-özgün olma istenci, asal geometrileri ön plana çıkaran ve tutarsız ayrıntılardan sıyrılarak mimari düzeneğe önem veren Modernizm’in iç dinamikleriyle de örtüşük bir tutumu, kendi deyimiyle, “klasik” olana yeniden dönüşü imlemektedir. Gerek düzenek gerekse biçemde zorlayıcı olmayı istemlemeyen, ancak mimarlığa ilişkin niteliklerin, yüzen-mekanların bütünlüğünde ve yapının yalın “tektonik”inde gizlenmesini öngören Tanalı, Modernizm’in ilkelerini, “tasarımda yalınlığı, esnekliği, işlevsel akıcılık ve kütlesel bütünlüğü” öncelikli kılmaya çalışmasıyla dikkatimizi çekmektedir. Tanalı’nın, Modern’i Türkiye bağlamında yeniden kurmaya çalışan kurumsal mimarisi son bir yüzyılın seçmeci bir kopyasını değil, dönüşüme eklemlenerek zamanını temsil eden “özgün”ü işaretlemektedir. Bu arayışında, Modernite Projesi salt mimari bir çıkışın ötesinde toplumsal bir çatkıyı da sunması açısından dikkat çekicidir: Ona göre Modernite, kavrayamadıklarımızı olabildiğince “minimize” ederek, Tanrı’nın varlığının sorgulanabilmesi olasılığını “akıl” aracılığıyla son 200 yıldır ilan etmektedir. Modern Mimarlığın ilkeleri, bu anlamda, biçimsel olandan ve sahteci gelenekten kurtulmayı muştular: Söylencesel bilgi artık yerini felsefe ve bilime bırakmıştır. Modern Mimarlığın önünü açan evrensel kültür ise, tekbiçimli, yeknesak öğelerin biraradalığı değildir ve sürekli dönüşen niteliklerin tümünü karşılaması nedeniyle de günümüz tasarımcıları için bir gerekliliktir. Ancak, biçimciliğe dönüşebilecek geleneksel kültürün bağlayıcılığından da kurtulmak gerekir. Çoğu tasarımcı için, en küçük ortak bölen gelenekselcilik, dolayısıyla, seçmecilik olabilir. Oysa, Modern Mimarlığın yalın-özgünlüğü, mekanın ne yerelliğinden ne de ulusallığından gelir. Evrensel kültüre yakınlık, kalıcı nitelikleri hem “meşru” kılacak hem de onların sürdürülebilirliğini sağlayacaktır. Tanalı’nın da öne sürdüğü gibi, “dünya, kendisini en iyi kimler tanıyorsa, en çok onları tanımaktadır”18. n Doç.Dr. Güven Arif Sargın, ODTÜ Mimarlık Bölümü.

 

Notlar:

1 M.Z. Tanalı, Sevgili Düşünceler, Mimarlar Derneği-1927, Ankara, 2002, s. 126.

2 M.Z. Tanalı, Stüdyolar, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Öğrencileri Stüdyo Çalışmaları 1993-1993, ODTÜ MFY, Ankara, 1993, s. 3.

3 M.Z. Tanalı, a.g.e, 2002; M.Z. Tanalı, Sadeleştirmeler! 1982-1998, Alp Yayınevi, Ankara, 2000.

4 Modernite Projesi’nin ikircikli yapısını sorgulayan önemli bir yazar David Harvey’dir: D. Harvey, The Condition of Postmodernity, Blackwell Publishing, Londra, New York, 1990.

5 M.Z. Tanalı, a.g.e., 2002; M.Z. Tanalı, a.g.e., 2000.

6 Daha önceki bir yazımızda, Modernizm’in benzer bir ikililik üzerine oturduğu savıyla Le Corbusier mimarlığını yeniden tartışmaya açmıştık: G.A. Sargın, “Le Corbusier ve Kent; Devrimci ve Tutucu Söylenceye Dair...”, Sanat Dünyamız, İstanbul, Haziran 2003, s. 188-97.

7 K. Aran, Stüdyolar, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Öğrencileri Stüdyo Çalışmaları 1993-1993, ODTÜ MFY, Ankara, 1993, s. 12.

8 K. Aran, a.g.e., 1993.

9 Söyleşi notları: Z. Onur, “ZT Edited”, 2003.

10 Türk ulusalcılığı ve mimarlık arasında süregelen politik ilişkinin boyutları farklı yazarlar tarafından gündeme taşınmıştır. Örneklemek gerekirse, bkz.: S. Bozdoğan, Modernism and Nation Building, Turkish Architectural Culture in the Early Republic, University of Washington Press, Seattle, Londra, 2001; S. Bozdoğan, R. Kasaba, Rethinking Modernity and National Identity in Turkey, University of Washington Press, Seattle, Londra, 1997;

İ. Aslanoğlu, Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı

1923-1928, ODTÜ MFY, Ankara, 2001; G.A. Sargın, “Kamu Adına “Örgütlü” Unutma ve Yeniden-Anımsama”, Arredamento Mimarlık, 100+52, İstanbul, Kasım 2002,

s. 46-50; Ankara’nın Kamusal Yüzleri: Başkent Üzerine Mekan-Politik Tezler (ed.: G.A. Sargın), İletişim Yayınları, İstanbul, 2002; T. Elvan (Altan) Ergut, “The Forming of the National Architecture”, Journal of Faculty of Architecture, ODTÜ MFY, Ankara, 1999, s. 31-43.

11 Söyleşi notları: a.g.e., 2003.

12 U. Tanyeli, “Le Corbusier Hâlâ Güncel mi?”, Sanat Dünyamız, sayı: 87, İstanbul, 2003, s. 97-108.

13 Söyleşi notları: a.g.e., 2003.

14 Söyleşi notları: a.e., 2003.

15 M.Z. Tanalı, a.g.e, 2000, s. 81.

16 M.Z. Tanalı, a.e., 2000, s. 160.

17 Modern Mimarlığın öncüleri üzerine nitelikli bir sosyal tarih araştırması için: K. Frampton, Modern Architecture: A Critical History, Oxford University Press, New York, Toronto, 1980; R. Banham, Theory and Design in the First Machine Age, MIT Press, Cambridge Massachusetts, 1980; U. Conrads, Programs and Manifestoes on 20th-Century Architecture, MIT Press, Cambridge Massachusetts, 1977. Modernizm ve Türkiye mimarlığı arasındaki ilişki yüzleri için, bkz.: U. Tanyeli, “Türkiye’de Avantgart Niye Yok?”, Arredamento Mimarlık, 100+22, İstanbul, Şubat 2000;

U. Tanyeli, “Modernizmin Sınırları ve Mimarlık”, Modernizmin Serüveni, YKY, İstanbul, 1997; U. Tanyeli, “Türk Modernleşmesinin Kentsel Sahnesini Yeniden Düşünmek”, Arredamento Mimarlık, 90, İstanbul, Mart 1997.

18 M.Z. Tanalı, a.g.e., 2000, s. 208.

 

Fırat Üniversitesi Yerleşkesi ve Veteriner Fakültesi Binası.

 

Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, yapıya yaklaşım.

 

Fırat Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, dış görünüş.

 

Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi, iç görünüş.

Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66794 - unknown - 38.107.179.238