25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Nuh’un Gemisi ve Mimarlık

    

Gürhan Tümer, insanlığı ve doğayı kurtaran gemiyi, sayısız mecaz ve göndermesi aracılığıyla gündeme taşıyor.

 

Ronchamp Şapeli’nin gemiye benzetilerek yapılmış çizimi.

 

Bu bina karaya oturmuş bir gemiye benziyor.

 

Çin’de bir yüzer kale.

 

Gürhan Tümer n

 

Tufanlar ve gemiler

Tanrılar tarafından gönderilen ve günlerce, gecelerce süren çılgın, şiddetli yağmurun sonucunda dünyayı suların, sellerin götürmesinden söz eden ünlü Tufan öyküsünün en eski anlatımı arkeologların Mezopotamya’da yaptıkları kazılarda buldukları, çoğu kırık dökük, dolayısıyla tam okunamayan, dolayısıyla eksik bilgiler içeren kil tabletlerde yer alır. Bu tabletlerin Babil’den kalan 12 tanesinin konusu, en az Tufan kadar ünlü olan Gılgamış Destanı’dır. Bu dizinin çok iyi korunmuş, çok iyi durumda bulunan

11. tableti ise yukarıda sözünü ettiğim destanın bir parçası olarak Tufan’a ayrılmıştır.

 

O kaynakta, Şurrupa kentinde toplanan tanrıların aldığı karar uyarınca gerçekleşen bu olay şöyle anlatılır: “Altı gün / Ve yedi gece boyunca / Yeryüzünü kasıp kavurdu / Boralar, şiddetli yağmurlar / Kasırgalar”1. Şu satırlar ise Kutsal Kitap’tan, o kitabın bir parçasını oluşturan Tevrat’ın Tekvin bölümünden alınmıştır: “Ve Rab Nuh’a dedi: […] Yeryüzü üzerine, kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım […] Ve yer üzerinde kırk gün tufan oldu […]

Ve sular yükseldiler ve yer üzerinde ziyadesiyle çoğaldılar […] Ve bütün gökler altında olan bütün yüksek dağlar örtüldüler. Sular on beş arşın daha yükseldiler ve dağlar örtüldüler”2. Kur’an’ın Ankebût Suresi’nin

14. ayetinde ise, “Andolsun biz Nuh’u toplumuna gönderdik […], sonunda onları Tufan yakaladı”3 denilir.

 

Yukarıdakiler en iyi bilinen Tufan efsaneleridir. Ama bu olaydan söz eden daha başka kaynaklar da vardır. Örneğin, yaşamını Mezopotamya kentlerini dolaşarak geçirmiş olan, bu nedenle de çok şey bilen Nur-Aya’nın anlattığı öyküde Tufan şöyle ortaya konulur: “Tufan bir boğa gibi böğürdü / Anıran yaban eşeği gibi uludu rüzgâr. / Kopkoyu bir karanlık vardı, yitmişti güneş”4.

 

Yunan mitolojisine göre Zeus, Tunç Çağı insanlarının yozlaşmalarına, kötülüklere bulaşmalarına5 ya da bir başka söylentiye göre, Pelasgos’un oğlu Lykaon’un tanrıtanımaz oğullarına kızdığı için yeryüzüne Tufan’ı göndermiştir6. Bir Peru efsanesinde tanrı Virakaşa, koyduğu yasalara uyulmadığını görünce insanları, okyanusların yükselmesini, her yerin sular altında kalmasını buyurarak cezalandırır7.

Kongo’da, Dilolo Gölü’nün oluşumu sırasında yeryüzünü suların kapladığına8; Güney Amerika’da Tamendonare ve Ariconte adlı iki kardeşin kavga ettikleri sırada Tamen-donare’nin indirdiği şiddetli darbe sonucunda dünyada Tufan’ın oluştuğuna inanılır9.

 

*          *          *

Bu öykülerin tümünün değilse de büyük çoğunluğunun ortak noktası, ortak öğesi, dünyayı kaplayan suların, sellerin yani Tufan’ın herşeyi yıkan, boğan, yok eden etkisinden kurtulmak için yapılan ve binilen gemilerdir.

 

Örneğin, Yunan mitolojisindeki Tufan öyküsünün iki kahramanı, Deukalion ve karısı Pyrrha, Prometheus’un uyarısı üzerine inşa ettikleri teknede dokuz gün kalmışlar ve bu süre sonunda Parnassos Dağı’na çıkmışlardır10.

 

Şu dizeler ise Gılgamış Destanı’nın Tufan’dan söz eden bölümünden alınmıştır: “Fırat’ın [kıyısına] / Kurulmuş / Şurrupak Kenti / Tanrıların doluştuğu / eski kent, biliyorsun. / İşte orada Tufan’ı kışkırtmak / Hevesine kapıldı (en) yüce tanrılar / […] Ey Şurrupak’ın Kralı / Ubar Tutu’nun oğlu / Yık evini de / Bir gemi yap (kendine)”11. Konunun bir başka özelliği ise, uyarıyı yapanın geminin nasıl yapılması gerektiğini de belirtmesidir. Gılgamış Destanı’nda, “Yapacağın geminin / Eni boyuna / Eşit olsun”12 denilir ki bu bilginin çok az olduğu açıktır.

 

Kutsal Kitap’ta, kitabın “Tekvin” yani “Yaratılış” başlığını taşıyan bölümünde yer alan ve Tufan gemilerinin en ünlüsü olan Nuh’un Gemisi’nin Nuh Peygamber tarafından nasıl inşa edileceğini Tanrı sözüyle bildiren şu ayetlerin ise daha kapsamlı olduğu bir gerçektir: “Ve Allah Nuh’a dedi: / […] / Kendine gofer ağacından bir gemi yap; gemide odalar yapacaksın ve onu içerden ve dışardan ziftle ziftleyeceksin. Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır. Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarıya doğru bir arşına tamamlayacaksın ve geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak onu yapacaksın”13.

 

Gemiler ve binalar

Yukarıdaki başlıktan da anlaşılacağı üzere yazımın bu bölümünde, genelde ve normal olarak farklı alanlara ait olduğu kabul edilen iki nesne, gemi ve bina arasındaki ilişkileri; bir başka deyişle, ilk bakışta mimarlığın dışında duran gemilerin kimi mimarlık kuramları, kimi mimarlık söylemleri içindeki konumlarını ele almaya çalışacağım.

 

Gemi, bina, yani gemi-mimarlık ilişkileri, sanıldığından çok daha yoğun, çok daha zengin, çok daha ilginçtir. Şöyle ki: Bilal Aksoy, Çağdaş Bilimlerin Işığında Nuh’un Gemisi ve Tufan adlı kitabında şu bilgileri verir: “Nasıl ki Akadca’da, ‘gemi’ karşılığında bilinen ‘elippu’ ve ‘ekallu’ sözcükleri, hem ‘saray’, hem de ‘gemi’ demek iseler, tıpkı bunun gibi, ‘barça’ da, hem ‘gemi’, hem de ‘ev’ anlamına gelir”14. Fransızca’da ise “bâtiment” sözcüğü hem “yapı”, “bina” hem de “gemi”, özellikle de “büyük tonajlı gemi” anlamına gelir. Yine aynı dilde, “vaisseau” sözcüğü hem “gemi” hem de “tapınak gibi büyük binaların içindeki mekan” demektir.

 

Gerçekten de bir gemi, büyük bir gemi, kocaman bir transatlantik, kamaralarıyla yani yatak odalarıyla, alışveriş ve eğlence mekanlarıyla, balo salonlarıyla, restoranlarıyla, kafeteryalarıyla, oyun odalarıyla, teraslarıyla, havuzlarıyla, karada inşa edilmiş beş yıldızlı bir otele, suyun üzerinde yüzmesi dışında, çok benzer. Örneğin, “Aquitania” adlı transatlantiğin boyu Notre-Dame de Paris Katedrali’nin cephesinin yaklaşık beş katıdır; “Normandie”nin içinde ise

95 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde, 7,5 metre yüksekliğinde bir yemek salonu vardır. Orada 700 kişi yemek yiyebilmektedir.

 

Kimi ülkelerde ise, kimisi zengin kimisi yoksul birtakım insanlar son derece lüks yatları ya da salaş tekneleri ev olarak kullanır. Bir zamanlar bir gazetede yayınlanan “Rus kruvazörü barınak oluyor” başlıklı yazıda, İskoçya’da konut sorununun Rusya’dan alınacak bir kruvazörün ev olarak kullanılmasıyla bir ölçüde çözülebileceğinin düşünüldüğü bildirilmiştir15.

 

Bilindiği gibi, kongre, sempozyum türü toplantılar, bu işler için özellikle tasarlanmış mekanlar, salonlar içeren kültür merkezleri, kongre salonları, kongre otelleri gibi binalarda yapılır. Oysa Uluslararası Modern Mimarlık Kongresi (CIAM IV), 1932 yılında, Stalin yönetiminin isteksiz davranması nedeniyle, Moskova yerine Marsilya-Atina arasında sefer yapan Patris II adlı gemide gerçekleştirilmiştir.

 

Fourier’nin ütopik fikirlerini benimsemiş ve onun düşlediği falansterleri gerçekleştirmek için çok büyük çabalar harcamış olan Victor Considerant, okyanusun üzerinde 1.800 kişiyi barındıran gemiler yapabildiğimize göre, karada da o kadar insanın gereksinimini sağlayabilecek binalar yapabileceğimizi savunur16.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucusu ve ilk başkanı George Washington’un yarı çıplak bir heykelini yapan, yalnızca yapmakla kalmayıp onu Amerikan Hükümeti’ne satmayı da beceren Horatio Greenough adlı heykeltıraş, 19. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı “Structure and Organization”, “American Architecture” başlıklı makalelerinde mimarların da gemileri inşa edenler kadar sorumlu davranmaları halinde, tıpkı günümüz savaş gemilerinin Argonotlar’ın gemilerinden üstün olması gibi, yeni binalarımızın da Parthenon’u geride bırakacak kadar başarılı olacağını ileri sürer17. Greenough’un bu yazılarından haberdar olan James Fergusson da 1849 yılında, yani Greenough’un ikinci makalesinden bir yıl sonra yayınlanan “Historical Inquiry” (Tanrısal İnceleme) adlı yapıtında aynı savı dile getirir. Fergusson ayrıca, bina yapımı ile gemi yapımı arasındaki ilişkilerden de söz eder18.

 

Gemileri yapanların ta 14. Louis zamanından kalma ilkeleri değil, yeni ilkeleri, yeni malzemeleri, yeni biçimleri dikkate aldığını, binaları yapanların ise daha tutucu davrandığını ileri süren bir başka mimar da, 1863 yılında Entretiens sur l’architecture adlı bir kitap yayınlamış olan Viollet-le-Duc’tür19.

 

Le Corbusier’nin kaleme aldığı ve CIAM’ın yayınladığı Atina Bildirgesi ile birlikte, modern mimarlığın amentüsünü oluşturduğu kabul edilen Vers une architecture (Bir Mimarlığa Doğru) adlı kitap ise bu konuya son derece vurgulu bir biçimde değinir. O kitabın sayfalarında, özellikle de “Görmeyen Gözler -I- Yolcu Gemileri” başlıklı bölümünde çok sayıda transatlantik fotoğrafına ve şu tür yazılara rastlanmaktadır: “Mimarlar, okulda öğretilen sınırlı bilgilerle yetinerek, yeni inşa kurallarını bilmeden yaşıyorlar ve anlayışlarını öpüşmek üzere olan güvercin süslemelerinin ötesinde, bilinçli olarak geliştirmiyorlar. Öte yandan, yolcu gemilerini yapan yürekli ve bilgili kişiler [ki onlara ‘gemi mimarları’ diyebiliriz], katedrallerin yanlarında küçücük kaldığı saraylar yapıyorlar, sonra da bunları suya atıp yüzdürüyorlar20. Eğer bir anlığına, geminin bir taşıma aracı olduğunu unutup, ona yeni bir gözle bakacak olursak, korkusuzluğun, disiplinin, uyumun, sakin, diri ve güçlü bir güzelliğin temsilcisi karşısında olduğumuzu duyumsarız […] Gemiye (organizmaların yaratıcısı) mimar gibi bakan ciddi bir mimar, onda yüzyıllardan beri süregelen lânetli tutsaklıktan kurtuluşunu bulacaktır”21.

 

Marmaris’te yapılan bir otelin tasarım ilkelerini, bu ilkelerin gemi, transatlantik kavramlarıyla nasıl örtüştüğünü açıklayan şu satırların da konumuz açısından hayli ilginç, yukarıdaki saptamalara son derece uygun olduğunu düşünüyorum: “1987 yılında, Marmaris Grand Azur Oteli’nin projelerinin yapımına başladığımızda, bilinçli olarak ‘tematize’ edilmiş bir mimari amaçladık […] serüven isteğini, konfor ve teknoloji ile en mükemmel biçimde birleştiren […] dönemin en yaygın gözde ulaşım aracı olan ‘transatlantik’ objesini tema olarak seçtik. Birçoğunun isimleri bugün bile hâlâ belleklerde yaşayan bu mükemmel devlerin yapım mantığı, bir üst düzey otelin yapım mantığı ile tümüyle örtüşüyordu”22.

 

Görüldüğü gibi, o beş yıldızlı otelin mimarları o yapıyla bir transatlantik arasında tasarım bağlamında bir benzerlikten söz etmektedir. Ama gemileri binalara, binaları gemilere benzeten örneklere mimar olmayanlar arasında da rastlanmaktadır. Edebiyatçıların benzetmeleri ise özellikle ilginçtir. Sözgelişi, Ahmet Hamdi Tanpınar Ankara Kalesi’ni bir gemi küpeştesine23, bu kentteki Sovyet Büyükelçiliği’ni bir vapura24, İstanbul, Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi ise bir masal gemisine25 benzetir.

 

Nedim, İstanbul’un camilerinin her birinin bir “kûh-i tecelli” (görünen dağ) olduğunu söylerken, İstanbul’u 19. yüzyılın sonlarında ziyaret etmiş olan Norveçli yazar Knut Hamsun, o binaları “Nuh’un Gemisi’nin bir benzeri” olarak niteler26. Fransız filozof Gaston Bachelard

La poetique de l’espace (Mekanın Poetikası) adlı kitabında Paris’i dalgalı bir denize, Paris’teki evini de o dalgalara karşı koyan, direnen, taştan yapılma bir gemiye benzetir27.

 

Frank Lloyd Wright, Tokyo’da Imperial Hotel’i inşa etmeden önce zeminin bir tür çamur ya da bataklık olduğunu saptamış ve bölgenin deprem bölgesi olduğunu da dikkate alarak binayı o yumuşak zemin üzerinde, “bir geminin tuzlu suyun üzerinde yüzdüğü gibi yüzecek biçimde” yapmaya karar vermiştir28.

 

Kısa bir süre sonra gerçek olan ütopyalarıyla ünlü Fransız yazar Jules Verne de, Une ville flottante (Yüzen Kent) başlıklı romanının başkahramanı olan “Great Eastern” adlı dev transatlantiği kocaman bir binaya benzettiğini şu sözlerle ortaya koyar: “İşçiler güverte girişinde son bulan çok basamaklı merdiveni aceleyle tırmanmaya başladıkları sırada, ben, tıpkı yüksek bir yapıyı inceleyen bir turist gibi, vücudumu arkaya vermiş, Great Eastern’in çarklarını seyrediyordum”29. Jules Verne, adından da anlaşılacağı üzere, o romanında daha da ileri giderek Great Eastern’i bir kente benzetir. Şu satırlar romanın bu yönünü açıkça ortaya koymaktadır: “[Kamarot] beni yalnız bıraktığında, bu uçsuz bucaksız karınca yuvasının [Great Eastern’in] tüm deliklerini gözden geçirmeye karar verdim ve hiç tanımadığı bir şehri dolaşan bir turist gibi gezinmeye başladım. Güvertenin zemini, İngiliz kentlerine özgü siyah bir çamurla kaplıydı. Sağda solda, kokuşmuş su birikintileri vardı. İnsan kendini Londra Köprüsü’nün yakınlarındaki Upper Thames Street’in en berbat geçitlerinden birinde sanabilirdi. Arka güverte boyunca uzanan kamaralara doğru sürtünerek ilerledim. Geminin her iki yanında, bu kabinlerle küpeşte arasında kalan ve çalışanların kalabalığından dolayı, üzerinde güçlükle ilerlenen iki geniş cadde, daha doğrusu, iki geniş bulvar vardı”30.

 

Gemileri kentlere, kentleri gemilere benzetmek bağlamında daha pek çok örnek verebilirim. Sözgelişi, 19. yüzyılın ikinci yarısında, İmparator

3. Napoléon’un desteğini de arkasına alarak Paris’i neredeyse baştan aşağıya değiştiren Haussmann’a çok kızan Héron de Villefosse, bu kızgınlığını “Yaşlı Paris gemisi, Baron Haussmann tarafından torpillenmiş ve onun egemenliği sırasında batmıştır”31 diyerek açığa vurur.

 

Ünlü Rönesans mimarı Alberti de ünlü yapıtı De re aedificatoria’nın yedinci kitabının birinci bölümünde sur duvarlarının yapımını anlatırken, eskilerin bu işe çok önem verdiklerini, çünkü kentlerin her zaman için denizlerde, dalgalar üzerinde sallanan bir gemi gibi tehlikede olduğuna inandıklarını yazar.

 

Bu fikirler çağımızda birtakım ütopik önerilere dönüşmüştür. “Groupe d’étude d’architecture mobile” (GEP; Devingen Mimarlık Çalışma Grubu) üyesi Paul Maymont’un piramit biçimli yüzen kent önerileri, Japon mimar Kenzo Tange’nin “Deniz üstünde Tokyo” ve İtalyan Manfredi Nicoletti’nin “Deniz üstünde Monaco” tasarımları bu türden yapıtlar arasında sayılabilir.

 

Nuh’un Gemisi ve mimarlık

Gemi-bina yani gemi-mimarlık ilişkisinin çok özel ve bir o kadar da ilginç bir örneği, Tufan’dan korunmak için inşa edilen gemilerin, en azından kimi tufan efsaneleri sözkonusu olduğunda gemi değil bina oldukları savıdır. Bu savlardan biri, Tevrat’taki Tufan olayının kaynağı olan Gılgamış Efsanesi’ndeki Tufan öyküsünde karşımıza çıkar. Daha önce de belirttiğim üzere, o efsaneye, o öyküye göre, Utnapiştim’in gemisinin bütün boyutları eşittir, yani küp biçiminde bir gemi sözkonusudur. Böyle bir biçimin ise bir gemi için pek elverişli olmadığı açıktır. Raphael Patai’nin The Children of Noah-Jewish Seafaring in Ancient Times (Nuh’un Çocukları - Eski Zamanlarda Yahudiler’in Deniz Yolculukları) adlı kitabında Utnapiştim’in gemisini “kübik bir strüktür, boyutları abartılmış bir ev”32 olarak nitelemesinin nedeni de budur.

 

Huneyn bin İshak’ın Yunancadan Arapçaya çevirdiği “Salaman ve Absal” adlı öyküde de konumuzla ilgili bir bölüm vardır. Bu öykünün kahramanlarından biri olan “İklikolas el-İlahi”, kadınlarla ilişki kurmaktan nefret ettiği halde bir çocuk sahibi olmak isteyen Kral Hermanus el-Sofestiki’ye bir tür tüp bebek yapma konusunda yardım ettiği için Kral tarafından ödüllendirilir. Burada önemli olan, Tufan’ın olacağını önceden bilen bilge İklikolas’ın Kral’dan bir gemi yapmak için değil de, bir bina, hem de yedi katlı bir bina yapmak için izin ve yardım istemesi, böylece Tufan’ın yalnızca gemilerle bağlantılı olmadığını, gemi yerine bina da yapılabileceğini, dolayısıyla Nuh’un Gemisi’nin bir bina olabileceği olasılığını da güçlendirmesidir.

 

Öykünün konumuzla ilgili bölümü şöyledir: “Kral Hermanus nefret ettiği kadınlarla ilişki kurmadan böyle bir çocuğa sahip olmaktan son derece memnun oldu. İklikolas’a bir ödül vermek istedi. İklikolas, ateşin yakamayacağı, suyun yıkamayacağı bir yapı kurması konusunda kendisine yardım etmesini istedi. Çünkü İklikolas, Tufan olacağını biliyordu. Bilimsel yasaları saklamak için, böyle yanmaz ve yıkılmaz bir yapıya gereksinimi vardı. Bu yapının içindeki şeylere yalnız filozofların ulaşabilmeleri için, kapıyı gizli yapacak ve yedi katlı olacak bu yapının her katının arası tam ikiyüz kulaç yükseltilecekti. Çünkü kendisi de Tufan sırasında bu yapıya sığınacaktı”33.

 

Tufan gemilerinin en ünlüsü, en iyi tanınanı olan Nuh’un Gemisi’ne gelince; Kutsal Kitap’a göre o nesnenin uzunluğu 300 kübit, genişliği 50 kübit, yüksekliği ise 30 kübittir. Bu ölçüleri 1 kübitin 0,489 metre olduğunu kabul ederek metrik sisteme çevirdiğimizde 146,7x24,45x14,67 metrelik bir gemiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ne var ki çeşitli kaynaklarda da vurgulandığı üzere, o tarihlerde bu boyutlarda bir geminin yapılması olanaksızdır. Raphael Patai, daha sonraları, Yunan ve Roma gemilerinin bile 37 metreyi aşmadığını söyler34. Yine bu nedenledir ki, Eski Mezopotamya tarihi ve Sami dilleri uzmanı, aynı zamanda da Asurbilim profesörü olan Jean Bottéro, Gılgamış Destanı’nda sözü edilen geminin bir tür “mini mekan” olduğunu ileri sürer35.

 

Bütün bunlar, Nuh’un Gemisi’nin mimari bir yapıt, bir bina olduğunu kanıtlamamaktadır ama onun bir gemi olmayabileceği olasılığını güçlendirmektedir. Dr. G.G. Coulton, Studies in Medieval Thought (Ortaçağ Düşüncesi Üzerine Düşünceler) adlı yapıtında, “Bütün insanlar, Nuh’un Gemisi’nin, Tanrı’nın Kilisesi tipinde olduğunu her zaman bilmişlerdir” der.

Bu örnekte, Tanrı’nın Kilisesi’nin mecazi bir anlamı vardır ama daha yalın bir yaklaşımla, Nuh’un Gemisi ile Tanrı’nın Kilisesi’nin binası arasında bir ilişki bulunduğuna, dolayısıyla da tıpkı kilise gibi, o sözümona geminin de bir bina olduğuna inanılabilir.

 

Ünlü Rönesans mimarı Alberti, eskiden binaları oluşturan mimari öğelerin, örneğin kolonların ölçülerinin insan bedeninin, o bedeni oluşturan organların boyutlarına göre saptandığını, Nuh’un Gemisi’nin yapımında da aynı ilkenin uygulandığını belirtir. Bizse aynı şeyi kabul eden iki şeyin belli sınırlar içinde de olsa birbirine benzediğini kabul edebiliriz.

 

Bir gemiye ya da daha küçük ölçekte kalarak bir tekneye benzeyen ama aslında bir bina olan yapıtlara deniz kıyısında yaşayan birçok toplumda rastlanır. Bu toplumlarda, ters çevrilmiş tekneleri, onların havaya kalkan burunlarını anımsatan ve bir evin gemi olarak algılanmasına neden olan yapıtlar vardır36.

 

Nuh’un Gemisi’nin bir gemi değil, mimari bir yapıt olduğunu daha kararlı bir biçimde, daha kesin bir dille ortaya koyanlar da vardır. La vie des architectes (Mimarların Yaşamı) adlı kitabın yazarı André Félibien bu gibilere bir örnektir. Félibien, Yahudilerin mimarlığa özel bir önem verdiğini, çünkü “Evren’in Mimarı”nın yani Tanrı’nın bu sanatı Nuh Peygamber’e mimari bir yapıt olan Tufan gemisinin nasıl yapılacağını anlatarak öğrettiğini söyler37. Londra’da, Portal Gallery’de açılan bir sergide Nuh Tufanı ile ilgili 42 resim yer almıştır. Ressam Toby Lyons’un bu sergideki resminde Nuh’un Gemisi bir ev olarak gösterilmiştir38.

 

Son olarak, konumuzla çok yakından ilgisi olan bir binadan söz açacağım. Bu bina, Merih Karaaslan’ın Nuh Peygamber’in Cizre’de olduğuna inanılan mezarını gördükten sonra tasarladığı ve “1200, 450, 200 kişilik kongre, tiyatro ve konser amaçlı salonları, açık ve kapalı sergi alanları, araştırma ve yönetim bölümleri, kütüphane, kent müzesi, konukevi, kafeterya”39 gibi mekanları içeren Akdeniz Medeniyetleri Kongre ve Kültür Merkezi’dir. Merih Karaaslan’ın yorumu ve deyimiyle bu yapı, Nuh’un Gemisi’ni çağrıştıran, “yaşamı ve kültürü var eden, yayan, yüzyıllar öncesinden kalan ve doğanın etkilerine direnen bir gemi, bir kültür gemisi’dir”40.

 

Nuh’un Gemisi’nden yola çıkılarak tasarlanan bu gemi-binanın ya da bina-geminin inceleyegeldiğimiz konuya önemli bir katkı sağladığını düşünüyorum. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.

 

Notlar:

1 Jean Bottéro, Gılgamış Destanı-Ölmek İstemeyen Büyük İnsan, çev.: Orhan Suda, YKY, İstanbul, 2006, s. 197.

2 Anonim, Kutsal Kitap-Tekvin, 7:1, 17-20.

3 Anonim, Kur’an-ı Kerim, Ankebût Suresi, Ayet: 14.

4 William Ryan, Walter Pitman, Nuh Tufanı - Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Bilimsel Keşifler, çev.: Dursun Bayrak, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2003, s. 308.

5 Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü, çev.: Sevgi Tamgüç, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1997, s. 151.

6 Robert Graves, Yunan Mitleri, çev.: Uğur Akpur, Say Yayınları, İstanbul, 2004, s. 157.

7 Bilal Aksoy, Çağdaş Bilimlerin Işığında Nuh’un Gemisi ve Tufan, İnsanlık Yolu Yayınları, Ankara, 1987, s. 28.

8 Anonim, New Larousse Encyclopedia of Mythology, Hamlyn, Londra, 1990, s. 481.

9 Anonim, a.g.e., s. 447, 448.

10 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 27.

11 Jean Bottéro, a.g.e., s. 189, 190.

12 Jean Bottéro, a.e., s. 190.

13 Anonim, Kutsal Kitap-Tekvin, 6: 13-16.

14 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 167, 168.

15 Cumhuriyet gazetesi, İstanbul, 4 Aralık 1993, s. 7.

16 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de l’urbanisme modernes-1, Casterman, Paris, 1986, s. 76.

17 Peter Collins, Changing Ideals in Modern Architecture, Faber and Faber, Londra, 1965, s. 160.

18 Peter Collins, a.g.e., s. 160, 161.

19 Peter Collins, a.e., s. 164.

20 Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, çev.: Serpil Menzi, YKY, İstanbul, 2003, s. 117.

21 Le Corbusier, a.g.e., s. 127.

22 Gürhan Tümer, “Binalar ve Gemiler”, Tasarım, sayı: 43, İstanbul, s. 76.

23 Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1976, s. 224.

24 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 215.

25 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.e., s. 42.

26 Knut Hamsun, Hans Christian Andersen, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, çev.: Banu Gürsaler Syvertsen, YKY, İstanbul, 1998, s. 92.

27 Gaston Bachelard, Poetics of Space, çev.: Maria Jolas, Beacon Press, Boston, 1969, s. 28.

28 Geoffrey Broadbent, Design in Architecture-Architecture and the Human Sciences, John Wiley and Sons, Londra, 1975, s. 44.

29 Jules Verne, Yüzen Şehir, çev.: Volkan Yalçıntoklu, İthaki Yayınları, İstanbul, 2004, s. 11.

30 Jules Verne, a.e., s. 14, 15.

31 Héron de Villefosse, Histoire de Paris, Grasset, Paris, 1955, s. 360.

32 Raphael Patai, The Children of Noah-Jewish Seafaring in Ancient Times, Princeton University Press, Princeton, 1999, s. 3.

33 İbn Sina, İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan,

çev.: M. Şerafettin Yaltkaya, Babanzade Reşid, YKY, İstanbul, 1997, s. 18.

34 Raphael Patai, a.g.e., s. 5.

35 Jean Bottéro, a.g.e., s. 190.

36 Ronald Lewcock, Gerard Brans, “The Boat As An Architectural Symbol”, Shelter, Sign and Symbol, Barrie and Jenkins, Londra, 1975, s. 107-116.

37 Denis Hollier, Against Architecture-The Writing of George Bataille, çev.: Betsy Wing, MIT Press, Massachusetts, 1995, s. 33.

38 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 146.

39 Merih Karaaslan, Yapıtlar, Anılar 1, Karaaslan Mimarlık Ltd.Şti., Ankara, 2001, s. 239.

40 Merih Karaaslan, a.g.e., s. 239.

 

Bir yüzer otel, tıpkı bir gemi gibi...

 

Çin’de “yüzen bir köy”. Ona “gemi-köy” de diyebiliriz.

 

Paris’in merkezinde, Seine Nehri’nde konumlanan Ile de la Cité bir gemiyi andırır.

 

A. Rossi, “yüzen tiyatro”.

 

Le Corbusier’de bina-gemi ilişkisi.

 

Bu resimde Nuh’un Gemisi’nin şantiyesi bir binanın şantiyesinden farksız.

 

Bir transatlantiğin içindeki salonlardan biri.

 

Endonezya’da çatısı gemi biçiminde bir ev.

 

Bir gemideki salonlardan biri.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


66795 - unknown - 38.107.179.239