Nuh’un
Gemisi ve Mimarlık
Gürhan Tümer, insanlığı ve
doğayı kurtaran gemiyi, sayısız mecaz ve göndermesi aracılığıyla gündeme taşıyor.

Ronchamp Şapeli’nin gemiye benzetilerek yapılmış çizimi.

Bu bina karaya oturmuş bir gemiye benziyor.

Çin’de bir yüzer kale.
Gürhan Tümer n
Tufanlar ve gemiler
Tanrılar tarafından gönderilen ve günlerce, gecelerce süren
çılgın, şiddetli yağmurun sonucunda dünyayı suların, sellerin götürmesinden söz
eden ünlü Tufan öyküsünün en eski anlatımı arkeologların Mezopotamya’da
yaptıkları kazılarda buldukları, çoğu kırık dökük, dolayısıyla tam okunamayan,
dolayısıyla eksik bilgiler içeren kil tabletlerde yer alır. Bu tabletlerin
Babil’den kalan 12 tanesinin konusu, en az Tufan kadar ünlü olan Gılgamış
Destanı’dır. Bu dizinin çok iyi korunmuş, çok iyi durumda bulunan
11. tableti ise yukarıda sözünü ettiğim destanın bir parçası
olarak Tufan’a ayrılmıştır.
O kaynakta, Şurrupa kentinde toplanan tanrıların aldığı
karar uyarınca gerçekleşen bu olay şöyle anlatılır: “Altı gün / Ve yedi gece
boyunca / Yeryüzünü kasıp kavurdu / Boralar, şiddetli yağmurlar / Kasırgalar”1.
Şu satırlar ise Kutsal Kitap’tan, o kitabın bir parçasını oluşturan Tevrat’ın
Tekvin bölümünden alınmıştır: “Ve Rab Nuh’a dedi: […] Yeryüzü üzerine, kırk gün
kırk gece yağmur yağdıracağım […] Ve yer üzerinde kırk gün tufan oldu […]
Ve sular yükseldiler ve yer üzerinde ziyadesiyle çoğaldılar
[…] Ve bütün gökler altında olan bütün yüksek dağlar örtüldüler. Sular on beş
arşın daha yükseldiler ve dağlar örtüldüler”2. Kur’an’ın Ankebût Suresi’nin
14. ayetinde ise, “Andolsun biz Nuh’u toplumuna gönderdik
[…], sonunda onları Tufan yakaladı”3 denilir.
Yukarıdakiler en iyi bilinen Tufan efsaneleridir. Ama bu
olaydan söz eden daha başka kaynaklar da vardır. Örneğin, yaşamını Mezopotamya
kentlerini dolaşarak geçirmiş olan, bu nedenle de çok şey bilen Nur-Aya’nın
anlattığı öyküde Tufan şöyle ortaya konulur: “Tufan bir boğa gibi böğürdü /
Anıran yaban eşeği gibi uludu rüzgâr. / Kopkoyu bir karanlık vardı, yitmişti
güneş”4.
Yunan mitolojisine göre Zeus, Tunç Çağı insanlarının
yozlaşmalarına, kötülüklere bulaşmalarına5 ya da bir başka söylentiye göre,
Pelasgos’un oğlu Lykaon’un tanrıtanımaz oğullarına kızdığı için yeryüzüne
Tufan’ı göndermiştir6. Bir Peru efsanesinde tanrı Virakaşa, koyduğu yasalara
uyulmadığını görünce insanları, okyanusların yükselmesini, her yerin sular
altında kalmasını buyurarak cezalandırır7.
Kongo’da, Dilolo Gölü’nün oluşumu sırasında yeryüzünü
suların kapladığına8; Güney Amerika’da Tamendonare ve Ariconte adlı iki
kardeşin kavga ettikleri sırada Tamen-donare’nin indirdiği şiddetli darbe
sonucunda dünyada Tufan’ın oluştuğuna inanılır9.
* * *
Bu öykülerin tümünün değilse de büyük çoğunluğunun ortak
noktası, ortak öğesi, dünyayı kaplayan suların, sellerin yani Tufan’ın herşeyi
yıkan, boğan, yok eden etkisinden kurtulmak için yapılan ve binilen gemilerdir.
Örneğin, Yunan mitolojisindeki Tufan öyküsünün iki
kahramanı, Deukalion ve karısı Pyrrha, Prometheus’un uyarısı üzerine inşa
ettikleri teknede dokuz gün kalmışlar ve bu süre sonunda Parnassos Dağı’na
çıkmışlardır10.
Şu dizeler ise Gılgamış Destanı’nın Tufan’dan söz eden
bölümünden alınmıştır: “Fırat’ın [kıyısına] / Kurulmuş / Şurrupak Kenti /
Tanrıların doluştuğu / eski kent, biliyorsun. / İşte orada Tufan’ı kışkırtmak /
Hevesine kapıldı (en) yüce tanrılar / […] Ey Şurrupak’ın Kralı / Ubar Tutu’nun
oğlu / Yık evini de / Bir gemi yap (kendine)”11. Konunun bir başka özelliği
ise, uyarıyı yapanın geminin nasıl yapılması gerektiğini de belirtmesidir.
Gılgamış Destanı’nda, “Yapacağın geminin / Eni boyuna / Eşit olsun”12 denilir
ki bu bilginin çok az olduğu açıktır.
Kutsal Kitap’ta, kitabın “Tekvin” yani “Yaratılış” başlığını
taşıyan bölümünde yer alan ve Tufan gemilerinin en ünlüsü olan Nuh’un
Gemisi’nin Nuh Peygamber tarafından nasıl inşa edileceğini Tanrı sözüyle
bildiren şu ayetlerin ise daha kapsamlı olduğu bir gerçektir: “Ve Allah Nuh’a
dedi: / […] / Kendine gofer ağacından bir gemi yap; gemide odalar yapacaksın ve
onu içerden ve dışardan ziftle ziftleyeceksin. Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin
uzunluğu üç yüz arşın, genişliği elli arşın ve yüksekliği otuz arşın olacaktır.
Gemiye ışıklık yapacaksın ve onu yukarıya doğru bir arşına tamamlayacaksın ve
geminin kapısını yan tarafına koyacaksın; alt, ikinci ve üçüncü katlı olarak
onu yapacaksın”13.
Gemiler ve binalar
Yukarıdaki başlıktan da anlaşılacağı üzere yazımın bu
bölümünde, genelde ve normal olarak farklı alanlara ait olduğu kabul edilen iki
nesne, gemi ve bina arasındaki ilişkileri; bir başka deyişle, ilk bakışta
mimarlığın dışında duran gemilerin kimi mimarlık kuramları, kimi mimarlık
söylemleri içindeki konumlarını ele almaya çalışacağım.
Gemi, bina, yani gemi-mimarlık ilişkileri, sanıldığından çok
daha yoğun, çok daha zengin, çok daha ilginçtir. Şöyle ki: Bilal Aksoy, Çağdaş
Bilimlerin Işığında Nuh’un Gemisi ve Tufan adlı kitabında şu bilgileri verir:
“Nasıl ki Akadca’da, ‘gemi’ karşılığında bilinen ‘elippu’ ve ‘ekallu’
sözcükleri, hem ‘saray’, hem de ‘gemi’ demek iseler, tıpkı bunun gibi, ‘barça’
da, hem ‘gemi’, hem de ‘ev’ anlamına gelir”14. Fransızca’da ise “bâtiment”
sözcüğü hem “yapı”, “bina” hem de “gemi”, özellikle de “büyük tonajlı gemi”
anlamına gelir. Yine aynı dilde, “vaisseau” sözcüğü hem “gemi” hem de “tapınak
gibi büyük binaların içindeki mekan” demektir.
Gerçekten de bir gemi, büyük bir gemi, kocaman bir
transatlantik, kamaralarıyla yani yatak odalarıyla, alışveriş ve eğlence
mekanlarıyla, balo salonlarıyla, restoranlarıyla, kafeteryalarıyla, oyun
odalarıyla, teraslarıyla, havuzlarıyla, karada inşa edilmiş beş yıldızlı bir
otele, suyun üzerinde yüzmesi dışında, çok benzer. Örneğin, “Aquitania” adlı
transatlantiğin boyu Notre-Dame de Paris Katedrali’nin cephesinin yaklaşık beş
katıdır; “Normandie”nin içinde ise
95 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde, 7,5 metre
yüksekliğinde bir yemek salonu vardır. Orada 700 kişi yemek yiyebilmektedir.
Kimi ülkelerde ise, kimisi zengin kimisi yoksul birtakım
insanlar son derece lüks yatları ya da salaş tekneleri ev olarak kullanır. Bir
zamanlar bir gazetede yayınlanan “Rus kruvazörü barınak oluyor” başlıklı
yazıda, İskoçya’da konut sorununun Rusya’dan alınacak bir kruvazörün ev olarak
kullanılmasıyla bir ölçüde çözülebileceğinin düşünüldüğü bildirilmiştir15.
Bilindiği gibi, kongre, sempozyum türü toplantılar, bu işler
için özellikle tasarlanmış mekanlar, salonlar içeren kültür merkezleri, kongre
salonları, kongre otelleri gibi binalarda yapılır. Oysa Uluslararası Modern
Mimarlık Kongresi (CIAM IV), 1932 yılında, Stalin yönetiminin isteksiz
davranması nedeniyle, Moskova yerine Marsilya-Atina arasında sefer yapan Patris
II adlı gemide gerçekleştirilmiştir.
Fourier’nin ütopik fikirlerini benimsemiş ve onun düşlediği
falansterleri gerçekleştirmek için çok büyük çabalar harcamış olan Victor
Considerant, okyanusun üzerinde 1.800 kişiyi barındıran gemiler yapabildiğimize
göre, karada da o kadar insanın gereksinimini sağlayabilecek binalar
yapabileceğimizi savunur16.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucusu ve ilk başkanı
George Washington’un yarı çıplak bir heykelini yapan, yalnızca yapmakla
kalmayıp onu Amerikan Hükümeti’ne satmayı da beceren Horatio Greenough adlı
heykeltıraş, 19. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı “Structure and
Organization”, “American Architecture” başlıklı makalelerinde mimarların da
gemileri inşa edenler kadar sorumlu davranmaları halinde, tıpkı günümüz savaş
gemilerinin Argonotlar’ın gemilerinden üstün olması gibi, yeni binalarımızın da
Parthenon’u geride bırakacak kadar başarılı olacağını ileri sürer17.
Greenough’un bu yazılarından haberdar olan James Fergusson da 1849 yılında,
yani Greenough’un ikinci makalesinden bir yıl sonra yayınlanan “Historical
Inquiry” (Tanrısal İnceleme) adlı yapıtında aynı savı dile getirir. Fergusson
ayrıca, bina yapımı ile gemi yapımı arasındaki ilişkilerden de söz eder18.
Gemileri yapanların ta 14. Louis zamanından kalma ilkeleri
değil, yeni ilkeleri, yeni malzemeleri, yeni biçimleri dikkate aldığını,
binaları yapanların ise daha tutucu davrandığını ileri süren bir başka mimar
da, 1863 yılında Entretiens sur l’architecture adlı bir kitap yayınlamış olan
Viollet-le-Duc’tür19.
Le Corbusier’nin kaleme aldığı ve CIAM’ın yayınladığı Atina
Bildirgesi ile birlikte, modern mimarlığın amentüsünü oluşturduğu kabul edilen
Vers une architecture (Bir Mimarlığa Doğru) adlı kitap ise bu konuya son derece
vurgulu bir biçimde değinir. O kitabın sayfalarında, özellikle de “Görmeyen
Gözler -I- Yolcu Gemileri” başlıklı bölümünde çok sayıda transatlantik
fotoğrafına ve şu tür yazılara rastlanmaktadır: “Mimarlar, okulda öğretilen sınırlı
bilgilerle yetinerek, yeni inşa kurallarını bilmeden yaşıyorlar ve
anlayışlarını öpüşmek üzere olan güvercin süslemelerinin ötesinde, bilinçli
olarak geliştirmiyorlar. Öte yandan, yolcu gemilerini yapan yürekli ve bilgili
kişiler [ki onlara ‘gemi mimarları’ diyebiliriz], katedrallerin yanlarında
küçücük kaldığı saraylar yapıyorlar, sonra da bunları suya atıp
yüzdürüyorlar20. Eğer bir anlığına, geminin bir taşıma aracı olduğunu unutup,
ona yeni bir gözle bakacak olursak, korkusuzluğun, disiplinin, uyumun, sakin,
diri ve güçlü bir güzelliğin temsilcisi karşısında olduğumuzu duyumsarız […]
Gemiye (organizmaların yaratıcısı) mimar gibi bakan ciddi bir mimar, onda
yüzyıllardan beri süregelen lânetli tutsaklıktan kurtuluşunu bulacaktır”21.
Marmaris’te yapılan bir otelin tasarım ilkelerini, bu
ilkelerin gemi, transatlantik kavramlarıyla nasıl örtüştüğünü açıklayan şu
satırların da konumuz açısından hayli ilginç, yukarıdaki saptamalara son derece
uygun olduğunu düşünüyorum: “1987 yılında, Marmaris Grand Azur Oteli’nin
projelerinin yapımına başladığımızda, bilinçli olarak ‘tematize’ edilmiş bir
mimari amaçladık […] serüven isteğini, konfor ve teknoloji ile en mükemmel
biçimde birleştiren […] dönemin en yaygın gözde ulaşım aracı olan
‘transatlantik’ objesini tema olarak seçtik. Birçoğunun isimleri bugün bile
hâlâ belleklerde yaşayan bu mükemmel devlerin yapım mantığı, bir üst düzey
otelin yapım mantığı ile tümüyle örtüşüyordu”22.
Görüldüğü gibi, o beş yıldızlı otelin mimarları o yapıyla
bir transatlantik arasında tasarım bağlamında bir benzerlikten söz etmektedir.
Ama gemileri binalara, binaları gemilere benzeten örneklere mimar olmayanlar
arasında da rastlanmaktadır. Edebiyatçıların benzetmeleri ise özellikle
ilginçtir. Sözgelişi, Ahmet Hamdi Tanpınar Ankara Kalesi’ni bir gemi
küpeştesine23, bu kentteki Sovyet Büyükelçiliği’ni bir vapura24, İstanbul,
Eminönü’ndeki Yeni Cami’yi ise bir masal gemisine25 benzetir.
Nedim, İstanbul’un camilerinin her birinin bir “kûh-i
tecelli” (görünen dağ) olduğunu söylerken, İstanbul’u 19. yüzyılın sonlarında
ziyaret etmiş olan Norveçli yazar Knut Hamsun, o binaları “Nuh’un Gemisi’nin
bir benzeri” olarak niteler26. Fransız filozof Gaston Bachelard
La poetique de l’espace (Mekanın Poetikası) adlı kitabında
Paris’i dalgalı bir denize, Paris’teki evini de o dalgalara karşı koyan,
direnen, taştan yapılma bir gemiye benzetir27.
Frank Lloyd Wright, Tokyo’da Imperial Hotel’i inşa etmeden
önce zeminin bir tür çamur ya da bataklık olduğunu saptamış ve bölgenin deprem
bölgesi olduğunu da dikkate alarak binayı o yumuşak zemin üzerinde, “bir
geminin tuzlu suyun üzerinde yüzdüğü gibi yüzecek biçimde” yapmaya karar
vermiştir28.
Kısa bir süre sonra gerçek olan ütopyalarıyla ünlü Fransız
yazar Jules Verne de, Une ville flottante (Yüzen Kent) başlıklı romanının
başkahramanı olan “Great Eastern” adlı dev transatlantiği kocaman bir binaya
benzettiğini şu sözlerle ortaya koyar: “İşçiler güverte girişinde son bulan çok
basamaklı merdiveni aceleyle tırmanmaya başladıkları sırada, ben, tıpkı yüksek
bir yapıyı inceleyen bir turist gibi, vücudumu arkaya vermiş, Great Eastern’in
çarklarını seyrediyordum”29. Jules Verne, adından da anlaşılacağı üzere, o
romanında daha da ileri giderek Great Eastern’i bir kente benzetir. Şu satırlar
romanın bu yönünü açıkça ortaya koymaktadır: “[Kamarot] beni yalnız
bıraktığında, bu uçsuz bucaksız karınca yuvasının [Great Eastern’in] tüm
deliklerini gözden geçirmeye karar verdim ve hiç tanımadığı bir şehri dolaşan
bir turist gibi gezinmeye başladım. Güvertenin zemini, İngiliz kentlerine özgü
siyah bir çamurla kaplıydı. Sağda solda, kokuşmuş su birikintileri vardı. İnsan
kendini Londra Köprüsü’nün yakınlarındaki Upper Thames Street’in en berbat
geçitlerinden birinde sanabilirdi. Arka güverte boyunca uzanan kamaralara doğru
sürtünerek ilerledim. Geminin her iki yanında, bu kabinlerle küpeşte arasında
kalan ve çalışanların kalabalığından dolayı, üzerinde güçlükle ilerlenen iki
geniş cadde, daha doğrusu, iki geniş bulvar vardı”30.
Gemileri kentlere, kentleri gemilere benzetmek bağlamında
daha pek çok örnek verebilirim. Sözgelişi, 19. yüzyılın ikinci yarısında,
İmparator
3. Napoléon’un desteğini de arkasına alarak Paris’i
neredeyse baştan aşağıya değiştiren Haussmann’a çok kızan Héron de Villefosse,
bu kızgınlığını “Yaşlı Paris gemisi, Baron Haussmann tarafından torpillenmiş ve
onun egemenliği sırasında batmıştır”31 diyerek açığa vurur.
Ünlü Rönesans mimarı Alberti de ünlü yapıtı De re
aedificatoria’nın yedinci kitabının birinci bölümünde sur duvarlarının yapımını
anlatırken, eskilerin bu işe çok önem verdiklerini, çünkü kentlerin her zaman
için denizlerde, dalgalar üzerinde sallanan bir gemi gibi tehlikede olduğuna
inandıklarını yazar.
Bu fikirler çağımızda birtakım ütopik önerilere dönüşmüştür.
“Groupe d’étude d’architecture mobile” (GEP; Devingen Mimarlık Çalışma Grubu)
üyesi Paul Maymont’un piramit biçimli yüzen kent önerileri, Japon mimar Kenzo
Tange’nin “Deniz üstünde Tokyo” ve İtalyan Manfredi Nicoletti’nin “Deniz
üstünde Monaco” tasarımları bu türden yapıtlar arasında sayılabilir.
Nuh’un Gemisi ve mimarlık
Gemi-bina yani gemi-mimarlık ilişkisinin çok özel ve bir o
kadar da ilginç bir örneği, Tufan’dan korunmak için inşa edilen gemilerin, en
azından kimi tufan efsaneleri sözkonusu olduğunda gemi değil bina oldukları
savıdır. Bu savlardan biri, Tevrat’taki Tufan olayının kaynağı olan Gılgamış
Efsanesi’ndeki Tufan öyküsünde karşımıza çıkar. Daha önce de belirttiğim üzere,
o efsaneye, o öyküye göre, Utnapiştim’in gemisinin bütün boyutları eşittir,
yani küp biçiminde bir gemi sözkonusudur. Böyle bir biçimin ise bir gemi için
pek elverişli olmadığı açıktır. Raphael Patai’nin The Children of Noah-Jewish
Seafaring in Ancient Times (Nuh’un Çocukları - Eski Zamanlarda Yahudiler’in
Deniz Yolculukları) adlı kitabında Utnapiştim’in gemisini “kübik bir strüktür,
boyutları abartılmış bir ev”32 olarak nitelemesinin nedeni de budur.
Huneyn bin İshak’ın Yunancadan Arapçaya çevirdiği “Salaman
ve Absal” adlı öyküde de konumuzla ilgili bir bölüm vardır. Bu öykünün
kahramanlarından biri olan “İklikolas el-İlahi”, kadınlarla ilişki kurmaktan
nefret ettiği halde bir çocuk sahibi olmak isteyen Kral Hermanus
el-Sofestiki’ye bir tür tüp bebek yapma konusunda yardım ettiği için Kral
tarafından ödüllendirilir. Burada önemli olan, Tufan’ın olacağını önceden bilen
bilge İklikolas’ın Kral’dan bir gemi yapmak için değil de, bir bina, hem de
yedi katlı bir bina yapmak için izin ve yardım istemesi, böylece Tufan’ın
yalnızca gemilerle bağlantılı olmadığını, gemi yerine bina da yapılabileceğini,
dolayısıyla Nuh’un Gemisi’nin bir bina olabileceği olasılığını da
güçlendirmesidir.
Öykünün konumuzla ilgili bölümü şöyledir: “Kral Hermanus
nefret ettiği kadınlarla ilişki kurmadan böyle bir çocuğa sahip olmaktan son
derece memnun oldu. İklikolas’a bir ödül vermek istedi. İklikolas, ateşin
yakamayacağı, suyun yıkamayacağı bir yapı kurması konusunda kendisine yardım
etmesini istedi. Çünkü İklikolas, Tufan olacağını biliyordu. Bilimsel yasaları
saklamak için, böyle yanmaz ve yıkılmaz bir yapıya gereksinimi vardı. Bu
yapının içindeki şeylere yalnız filozofların ulaşabilmeleri için, kapıyı gizli
yapacak ve yedi katlı olacak bu yapının her katının arası tam ikiyüz kulaç
yükseltilecekti. Çünkü kendisi de Tufan sırasında bu yapıya sığınacaktı”33.
Tufan gemilerinin en ünlüsü, en iyi tanınanı olan Nuh’un
Gemisi’ne gelince; Kutsal Kitap’a göre o nesnenin uzunluğu 300 kübit, genişliği
50 kübit, yüksekliği ise 30 kübittir. Bu ölçüleri 1 kübitin 0,489 metre
olduğunu kabul ederek metrik sisteme çevirdiğimizde 146,7x24,45x14,67 metrelik
bir gemiyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ne var ki çeşitli kaynaklarda da
vurgulandığı üzere, o tarihlerde bu boyutlarda bir geminin yapılması
olanaksızdır. Raphael Patai, daha sonraları, Yunan ve Roma gemilerinin bile 37
metreyi aşmadığını söyler34. Yine bu nedenledir ki, Eski Mezopotamya tarihi ve
Sami dilleri uzmanı, aynı zamanda da Asurbilim profesörü olan Jean Bottéro,
Gılgamış Destanı’nda sözü edilen geminin bir tür “mini mekan” olduğunu ileri
sürer35.
Bütün bunlar, Nuh’un Gemisi’nin mimari bir yapıt, bir bina
olduğunu kanıtlamamaktadır ama onun bir gemi olmayabileceği olasılığını
güçlendirmektedir. Dr. G.G. Coulton, Studies in Medieval Thought (Ortaçağ
Düşüncesi Üzerine Düşünceler) adlı yapıtında, “Bütün insanlar, Nuh’un
Gemisi’nin, Tanrı’nın Kilisesi tipinde olduğunu her zaman bilmişlerdir” der.
Bu örnekte, Tanrı’nın Kilisesi’nin mecazi bir anlamı vardır
ama daha yalın bir yaklaşımla, Nuh’un Gemisi ile Tanrı’nın Kilisesi’nin binası
arasında bir ilişki bulunduğuna, dolayısıyla da tıpkı kilise gibi, o sözümona
geminin de bir bina olduğuna inanılabilir.
Ünlü Rönesans mimarı Alberti, eskiden binaları oluşturan
mimari öğelerin, örneğin kolonların ölçülerinin insan bedeninin, o bedeni
oluşturan organların boyutlarına göre saptandığını, Nuh’un Gemisi’nin yapımında
da aynı ilkenin uygulandığını belirtir. Bizse aynı şeyi kabul eden iki şeyin
belli sınırlar içinde de olsa birbirine benzediğini kabul edebiliriz.
Bir gemiye ya da daha küçük ölçekte kalarak bir tekneye
benzeyen ama aslında bir bina olan yapıtlara deniz kıyısında yaşayan birçok
toplumda rastlanır. Bu toplumlarda, ters çevrilmiş tekneleri, onların havaya
kalkan burunlarını anımsatan ve bir evin gemi olarak algılanmasına neden olan
yapıtlar vardır36.
Nuh’un Gemisi’nin bir gemi değil, mimari bir yapıt olduğunu
daha kararlı bir biçimde, daha kesin bir dille ortaya koyanlar da vardır. La
vie des architectes (Mimarların Yaşamı) adlı kitabın yazarı André Félibien bu
gibilere bir örnektir. Félibien, Yahudilerin mimarlığa özel bir önem verdiğini,
çünkü “Evren’in Mimarı”nın yani Tanrı’nın bu sanatı Nuh Peygamber’e mimari bir
yapıt olan Tufan gemisinin nasıl yapılacağını anlatarak öğrettiğini söyler37.
Londra’da, Portal Gallery’de açılan bir sergide Nuh Tufanı ile ilgili 42 resim
yer almıştır. Ressam Toby Lyons’un bu sergideki resminde Nuh’un Gemisi bir ev
olarak gösterilmiştir38.
Son olarak, konumuzla çok yakından ilgisi olan bir binadan
söz açacağım. Bu bina, Merih Karaaslan’ın Nuh Peygamber’in Cizre’de olduğuna
inanılan mezarını gördükten sonra tasarladığı ve “1200, 450, 200 kişilik
kongre, tiyatro ve konser amaçlı salonları, açık ve kapalı sergi alanları,
araştırma ve yönetim bölümleri, kütüphane, kent müzesi, konukevi, kafeterya”39
gibi mekanları içeren Akdeniz Medeniyetleri Kongre ve Kültür Merkezi’dir. Merih
Karaaslan’ın yorumu ve deyimiyle bu yapı, Nuh’un Gemisi’ni çağrıştıran, “yaşamı
ve kültürü var eden, yayan, yüzyıllar öncesinden kalan ve doğanın etkilerine
direnen bir gemi, bir kültür gemisi’dir”40.
Nuh’un Gemisi’nden yola çıkılarak tasarlanan bu gemi-binanın
ya da bina-geminin inceleyegeldiğimiz konuya önemli bir katkı sağladığını
düşünüyorum. n Prof.Dr. Gürhan Tümer, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Bölümü.
Notlar:
1 Jean Bottéro, Gılgamış Destanı-Ölmek İstemeyen Büyük
İnsan, çev.: Orhan Suda, YKY, İstanbul, 2006, s. 197.
2 Anonim, Kutsal Kitap-Tekvin, 7:1, 17-20.
3 Anonim, Kur’an-ı Kerim, Ankebût Suresi, Ayet: 14.
4 William Ryan, Walter Pitman, Nuh Tufanı - Tarihi
Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Bilimsel Keşifler, çev.: Dursun Bayrak, Arkadaş
Yayınevi, Ankara, 2003, s. 308.
5 Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü, çev.: Sevgi Tamgüç,
Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1997, s. 151.
6 Robert Graves, Yunan Mitleri, çev.: Uğur Akpur, Say
Yayınları, İstanbul, 2004, s. 157.
7 Bilal Aksoy, Çağdaş Bilimlerin Işığında Nuh’un Gemisi ve
Tufan, İnsanlık Yolu Yayınları, Ankara, 1987, s. 28.
8 Anonim, New Larousse Encyclopedia of Mythology, Hamlyn,
Londra, 1990, s. 481.
9 Anonim, a.g.e., s. 447, 448.
10 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 27.
11 Jean Bottéro, a.g.e., s. 189, 190.
12 Jean Bottéro, a.e., s. 190.
13 Anonim, Kutsal Kitap-Tekvin, 6: 13-16.
14 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 167, 168.
15 Cumhuriyet gazetesi, İstanbul, 4 Aralık 1993, s. 7.
16 Michel Ragon, Histoire de l’architecture et de
l’urbanisme modernes-1, Casterman, Paris, 1986, s. 76.
17 Peter Collins, Changing Ideals in Modern Architecture,
Faber and Faber, Londra, 1965, s. 160.
18 Peter Collins, a.g.e., s. 160, 161.
19 Peter Collins, a.e., s. 164.
20 Le Corbusier, Bir Mimarlığa Doğru, çev.: Serpil Menzi,
YKY, İstanbul, 2003, s. 117.
21 Le Corbusier, a.g.e., s. 127.
22 Gürhan Tümer, “Binalar ve Gemiler”, Tasarım, sayı: 43,
İstanbul, s. 76.
23 Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yayınları,
İstanbul, 1976, s. 224.
24 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 215.
25 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.e., s. 42.
26 Knut Hamsun, Hans Christian Andersen, İstanbul’da İki
İskandinav Seyyah, çev.: Banu Gürsaler Syvertsen, YKY, İstanbul, 1998, s. 92.
27 Gaston Bachelard, Poetics of Space, çev.: Maria Jolas,
Beacon Press, Boston, 1969, s. 28.
28 Geoffrey Broadbent, Design in Architecture-Architecture
and the Human Sciences, John Wiley and Sons, Londra, 1975, s. 44.
29 Jules Verne, Yüzen Şehir, çev.: Volkan Yalçıntoklu,
İthaki Yayınları, İstanbul, 2004, s. 11.
30 Jules Verne, a.e., s. 14, 15.
31 Héron de Villefosse, Histoire de Paris, Grasset, Paris,
1955, s. 360.
32 Raphael Patai, The Children of Noah-Jewish Seafaring in
Ancient Times, Princeton University Press, Princeton, 1999, s. 3.
33 İbn Sina, İbn Tufeyl, Hay bin Yakzan,
çev.: M. Şerafettin Yaltkaya, Babanzade Reşid, YKY,
İstanbul, 1997, s. 18.
34 Raphael Patai, a.g.e., s. 5.
35 Jean Bottéro, a.g.e., s. 190.
36 Ronald Lewcock, Gerard Brans, “The Boat As An
Architectural Symbol”, Shelter, Sign and Symbol, Barrie and Jenkins, Londra,
1975, s. 107-116.
37 Denis Hollier, Against Architecture-The Writing of George
Bataille, çev.: Betsy Wing, MIT Press, Massachusetts, 1995, s. 33.
38 Bilal Aksoy, a.g.e., s. 146.
39 Merih Karaaslan, Yapıtlar, Anılar 1, Karaaslan Mimarlık
Ltd.Şti., Ankara, 2001, s. 239.
40 Merih Karaaslan, a.g.e., s. 239.

Bir yüzer otel, tıpkı bir gemi gibi...

Çin’de “yüzen bir köy”. Ona “gemi-köy” de diyebiliriz.

Paris’in merkezinde, Seine Nehri’nde konumlanan Ile de la Cité bir gemiyi andırır.

A. Rossi, “yüzen tiyatro”.

Le Corbusier’de bina-gemi ilişkisi.

Bu resimde Nuh’un Gemisi’nin şantiyesi bir binanın şantiyesinden
farksız.

Bir transatlantiğin içindeki salonlardan biri.

Endonezya’da çatısı gemi biçiminde bir ev.

Bir gemideki salonlardan biri.