|
Küreselleşme Etkisi
Altında Mimarlığın Kültürel Bileşenleri
Sayısız yanlış anlama,
çarpıtma ve imayla iyice bulanmış bir kavramı güncel toplumbilim yazınındaki
kavramsal analizler aracılığıyla “temizleme”ye, saydamlaştırmaya ve mimari uzanımlarını
tartışmaya yönelik bir deneme.
Reyhan Varlı Görk n İnsanlar, gündelik yaşamlarını
sürdürebilmek için, gereksinim ve isteklerini karşılayan gündelik eylemler
denilebilecek eylemlerde bulunurlar. Çevresel ve kültürel etkenler insanın
herhangi bir eylemini etkileyen unsurlardır. Fiziksel çevre; topoğrafyayı,
insan emeğini, atölye donanımını ve araçlarını veya fabrika otomasyonunu,
makineleri, enerji ve hammadde diye tanımlayabileceğimiz girdileri içerdiğinden
oldukça değişkendir. Bu yazıda, çevresel etkenlere çok fazla değinilmeden,
mimarlığı etkileyen kültürel bileşenler ele alınacaktır. Pultar (2000, s. 158),
mimarlığı etkileyen başlıca kültürel etkenleri bilgi, teknoloji ve değer
sistemi olarak tanımlar. Giderek küreselleşen dünyamızda mimarlık eylemini etkileyen
bu üç kültürel bileşeni yeniden tanımlayabilmek için öncelikle “küreselleşme”
kavramının anlaşılması gerekmektedir. Farklı yaklaşımlarla açıklanmaya
çalışılan küreselleşme kavramı, Sosyoloji Sözlüğü’nde en genel anlamıyla
aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır:
“Küreselleşme kuramı, küresel çaplı bir kültürel sistemin
ortaya çıkışını inceler. Bu kurama göre küresel kültürü ortaya çıkaran çok
çeşitli toplumsal ve kültürel gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz: dünya çapında
uydu enformasyon sisteminin varlığı; küresel tüketim ve tüketimcilik
kalıplarının ortaya çıkması; Olimpiyat oyunları, [...] gibi dünya çapındaki
spor dallarının gelişmesi; ulus-devletin hakimiyetinin gerilemesi; küresel bir
askeri sistemin ortaya çıkması; [...] Birleşmiş Milletler gibi siyasal
sistemlerin kurulması; [...] dünyayı tek bir yer olarak kavrayan yeni bir
bilincin şekillenmesi [...] ve bu doğrultuda bir bütün olarak dünyanın somut
yapılaşması [...] ekseninde tarif edilmiştir.
Demek ki küreselleşme, uluslararası ilişkiler sosyolojisinden
öte bir olgudur. Küreselleşme, küresel düzeydeki iktisadi karşılıklı
bağımlılığın artışını analiz eden (ve kültürel küreselleşmenin iktisadi
küreselleşmenin sonucundan başka birşey olmadığına dikkat çeken) dünya
sistemleri kuramından farklı bir olgudur. [...] Çağdaş küreselleşme kuramına
göre, küreselleşme bütünüyle çelişkili olan türdeşleşme ve farklılaşmayla
oluşur. Yerelleşme ile küreselleşme arasında karmaşık bir etkileşim sözkonusu
olduğu gibi, küreselleşme süreçlerine karşı çıkan güçlü direniş hareketleri
vardır [...]”
Küreselleşme tartışmalarında öncelikle, birbiriyle çatışan
iki ana yaklaşım tanımlanmaktadır. Bunlardan ilki küreselleşmeciler
(globalists), ikincisi gelenekselciler (traditionalists) olarak
adlandırılmaktadır. Bir üçüncü yaklaşımın savunucuları olan dönüştürmeciler
(transformationalists) ise, ilk iki gruptan farklı bir görüş
sergilemektedirler. (Cochrane & Pain, 2000, s. 22).
Küreselleşmeciler, küreselleşmenin kaçınılmazlığına
inanarak, karşı konulmaz gerçekliği karşısında birbiriyle çelişen iki farklı
tutum takınmaktadırlar. Küreselleşmeyi olumlayanların yer aldığı ilk gruptaki
pozitivistler ya da optimistler, küreselleşmenin faydalarından söz ederek,
sonuçlarının bir kazanım olduğu varsayımıyla küreselleşmeyi savunurlar. Küreselleşmeciler;
küreselleşmenin toplumun yaşam kalitesini ve standardını yükselttiğine,
toplumları biraraya getirdiğine inanarak, toplumsal ilişkilerin böylelikle küre
boyunca yayılabileceği, bunun sonucunda da kültürlerarası paylaşımın ve dünya
üzerindeki ulusların birbirlerini anlamasının mümkün olacağı tezi üzerinde
odaklanırlar. Teknolojik gelişmelere paralel olarak yaşam standardının
yükseleceği tezi, optimist küreselleşmecilerin dilinde pelesenk olmuş,
böylelikle “dünya-sistemi”nin göbeğine oturtularak mitleştirilmiştir
(Wallerstein, 2002, s. 48). Öte yandan, pesimist küreselleşmeciler, tüm bu
gelişmelere eleştirel bakarak, dünya kültürlerinin giderek aynılaştığı tezi
üzerinde odaklanmaktadırlar.
Gelenekselciler, küreselleşme sürecinin gerçekliğine kuşkuyla
bakarlar. Bu grupta yer alanlara göre, küreselleşmenin yeni bir fenomen
olduğuna dair abartılı iddialar bir söylenceden ibarettir. Gelenekselcilerin
vurgulayarak savundukları en önemli tez, geçmişle gelecek arasındaki
devamlılıktır. Gelenekselciler, mal ve paranın dolaşımının küresel boyuttaki
artışının, uzak bir tarihten beri ulusların birbirleriyle gerçekleştirdiği
ekonomik ve toplumsal karşılaşmalar, alışverişler ve etkileşimlerden çok da
farklı olmadığı görüşünde birleşirler (Cochrane & Pain, 2000, s. 23).
Malların ve kültürlerin değiş-tokuşu çok eski zamanlara kadar uzandığından,
gelenekselciler ekonomik ve toplumsal eylemlerin çoğunun küresel olmaktan
ziyade bölgesel olduğunu ileri sürerek, ulus-devletin önemini hala koruduğuna
inanmaktadırlar.
Üçüncü yaklaşımı savunan dönüştürmeciler ise küreselleşmeci
ve gelenekselci kutuplaşmasının ötesine geçmeye çalışmaktadırlar (Cochrane
& Pain, 2000, s. 23). Bu grupta yer alanlar, ulus-devletlerin askeri,
ekonomik ve siyasi güçleriyle varlıklarını sürdürdükleri, çağımızda küresel
karşılaşmaların ve etkileşimlerin sonuçlarının çok daha karmaşık, çeşitli ve
tahmin edilemez olduğu görüşünde birleşirler.
Küreselleşmenin kavramsal zemini
Küreselleşmeciler ve dönüştürmeciler, küreselleşmenin bir
gerçeklik olduğunu kabul etseler bile, küreselleşmenin nedenleri ve sonuçlarını
farklı perspektiflerde değerlendirirler. Her ne kadar küreselleşmenin tek bir
tanımı olmasa da, küreselleşme kuramını tanımlamak, kavramı “uluslararasılaşma”
(internationalization) kavramından ayırt etmekle başlar. Sosyolojide
küreselleşme fenomeni hakkındaki çalışmalar iki ana grup altında
toplanmaktadır. Bunlardan ilki üretim, finans ve tüketime dair “yeni sistemler”
üzerine dayalı küreselleşmiş ekonominin ortaya çıkması; ikincisi ise küresel
kültür düşüncesinin ortaya çıkması ile şekillenir (Sklair, 1999, s. 146).
Küreselleşmeyi ekonomik bir olgu olarak ele alan birinci grupta yer alanlar,
“dünya sistemi” ve “küresel kapitalizm” yaklaşımları ile ikiye ayrılırlar.
Küreselleşmeyi kültürel bir olgu olarak ele alanlar da “küresel kültür” ve
“küresel toplum” yaklaşımları ile ikiye ayrılırlar.
1. Ekonomik bir olgu olarak küreselleşme
a. “Dünya sistemi” yaklaşımı
Dünya sistemi yaklaşımı, kapitalist dünya sistemi tarafından
tahakküm altına alınan ülkelerin uluslararası işbölümündeki değişken rollerinin
merkez-çevre ayrışmasına dayandırılmaktadır. Wallerstein’ın ortaya attığı
“dünya sistemi” kavramı uyarınca, küreselleşmenin lokomotifi kapitalizmin ta
kendisidir. Ancak yine de dünya sistemi literatüründe küresel kavramının net
bir tanımını bulamayız. Küreselleşme ve uluslararasılaşma kavramlarının
farklılığını vurgulamış olsak da dünya-sistemi kuramcılarının çoğu küresel ve
uluslararası kavramlarını sık sık birbirinin yerine kullanmışlardır (Sklair, 1999,
s. 149-151).
Marx’ın sömürü kavramı, ayrı ve farklı toplumlardan oluşan
bir dünya yerine, dünyadaki toplumların, hükümetlerin, şirketlerin,
kültürlerin, sınıfların, aile üyelerinin ve bireylerin tamamını tek bir
işbölümünün parçaları gibi içeren bütüncül bir dünya sistemini açıklarken daha
da anlaşılır hale gelmektedir (Beck, 2000, s. 32).
b. Küresel kapitalizm yaklaşımı
Küresel kapitalizm yaklaşımı, egemen küresel güçleri,
giderek küreselleşen kapitalizmin yapılarıyla tanımlamaya çalışır (Ross & Trachte,
1990; Sklair, 1995; Robinson, 1996). Ross ve Trachte, dünya sistemi modelini
oluşturan bu yapıların merkezde yer alan bölgelerindeki sanayisizleşmeyi
(de-industrialization) ve çevrede kalan Üçüncü Dünya ülkelerinin sanayileşerek
dönüşmesini, 1970’lerde ve sonrasında kapitalizmin yaşadığı krizlerle
ilişkilendirerek, aslında kapitalist sistemin küreselleşmesini açıklamaya
çalışırlar (Sklair, 1999, s. 157). Küresel kapitalizm kuramındaki en önemli
meselelerden biri, yerkürede hem sermayenin hem de emeğin hareketini anlamamızı
sağlayan ve önceleri merkezde yer alan sınai üretimin çevreye kaymasıdır. Dünya
sisteminde baskın güçler olarak yer alan bu yeni küresel şirketlerin yapıları,
üretim maliyetlerini daha ucuza getirecek ulusal emek gücü pazarlarını bulabilecekleri
coğrafyaları seçerek, yalnızca sermayelerini hareket ettirmektedirler.
Uluslarüstü şirketler nicedir ne göçmen işçilerle ne de işçilerin ya da
fabrikaların endüstriyel kapasiteleriyle ilgilenmektedirler.
Bunun yerine yalnızca “sermayenin kürede hareketi ve
genişlemesiyle ilgilenmektedirler” (Jameson, 2000, s. 55). 1970’lerden sonra
başlayan sınai üretimde olan bu kaymadan dolayı, Ross ve Trachte küresel çağın
daha çok başında olduğumuzu iddia ederler (1990, s. 230).
2. Kültürel bir olgu olarak küreselleşme
a. “Küresel kültür” yaklaşımı
Küresel kültür yaklaşımı, tekelleşmiş medya aracılığıyla
küresel kültürün ulusal kültürü şekillendirdiği tezi üzerine kuruludur. Bu
yaklaşımın savunucuları, kültürel olanın, politik ve ekonomik olandan öncelikli
bir değer taşıdığını düşünmektedirler. Küresel kültür kuramcıları, küreselleşme
etkisiyle ortaya çıkmakta olan “küresel kültür” karşısında bireysel ve ulusal
kimliklerin nasıl korunabildiğine ve sürdürülebildiğine dikkat çekmektedirler.
Bu yaklaşım içinde yer alan toplumbilimcilerin bir bölümü de adına “küresel
kültür” denen şeyin gerçekte varolup olmadığını, bu kavramın olasılık ya da
fanteziden öte bir gerçeklik taşıyıp taşımadığını sorgularlar (Sklair, 1999, s.
151). Bu grupta yer alan yazarlar, Featherstone’un Theory, Culture and Society
(TCS) başlıklı derlemesinde yayımlanan yazılarıyla her ne kadar dünya-sistemi
yaklaşımının yazarları gibi bir ekol oluşturmamış olsalar bile, görece uyumlu
bir bütünlükte çalışmalarını sürdürürler.
Küresel kültürün ulusal kültürü erittiğine, hatta yok
ettiğine inanan pesimist küreselleşme kuramcılarının tam tersine,
optimist/pozitivist küreselleşme kuramcıları; giderek artan iletişimin ve
kültür alışverişinin aslında “iyi bir şey” olduğunu düşünmektedirler. Pozitivist
görüş, “küresel köy” düşüncesine dayandırılmaktadır. Bu düşünce, coğrafi yerler
arasındaki fiziksel sınırların ve zorlukların, önceleri pahalı ve yavaş olan
teknolojiler yerine geliştirilen iletişim teknolojisiyle aşıldığı teziyle
ilişkilendirilmektedir (Mackay, 2000, s. 55). Küresel köy savunucuları,
internet kullanımının olanakları çerçevesinde yeni oluşan kamusal alanda cemaat
ve grupların restorasyonuyla küresel iletişimin araçlarına ulaşılabildiği
görüşünde birleşirler (a.e, s. 64).
Öte yandan, pesimist küreselleşme kuramcıları, kültür
kavramına üç farklı perspektiften yaklaşırlar. Bunlardan ilki, giderek artan
eşitsizliğin ve adaletsizliğin, iletişim teknolojilerine erişirken de
yaşandığını; herkesin aynı eşitlikte, yazılım ve donanım bilgisi gerektiren bu
olanaklardan yararlanamadığını ve herkesin aynı eşitlikte iletişemediği
görüşünü savunmaktadırlar. İkinci görüş, basın ve yayın organlarının giderek
tek elde toplanmasından dolayı, iletişim teknolojisini kullanabilen grubun da
ancak tekelleşmiş bir bilgiye ulaşabildiği gerçeğini dile getirmektedir.
Eco’nun (1986, s. 135) dediği gibi, bir ülke, iletişim ağını elinde tutanların
kontrolündedir. Benzer bir yaklaşımla, dünyadaki iletişim ağını tekelleştiren
bir ülkenin ya da uluslarüstü bir şirketin tüm dünyayı kontrolü altında tuttuğu
iddia edilebilir. Eco, Marx’ın yıllar önce üretim araçlarının kontrolüyle
ilişkilendirerek bir problem olarak ortaya attığı “yabancılaşma” kavramının,
iletişim araçlarının kontrolü sözkonusu olduğunda farklılık gösterdiğini
söylerken haklı görünmektedir. Bu yeni durumda iletişim araçları el değiştirse
bile, iletişime maruz kalanların durumunda bir değişiklik olmayacaktır. Üçüncü
ve son görüş, küresel şirketlerin, metalaştırılmış Batı kültürünü, ABD ve diğer
Batı ülkelerinin işine yarayacak şekilde yaymasıyla birlikte, dünyadaki
kültürel farklılıkların giderek yok olduğunu ileri süren “kültür emperyalizmi”
görüşüdür. “Kültür emperyalizmi” kavramı, Frankfurt Okulu üyelerinin geçen
yüzyılın ortalarında kavramsallaştırdığı “kültür endüstrisi” kavramı üzerine
temellendirilmiştir (Mackay, 2000; s. 49-60; Adorno, 1993; Horkheimer, 1993).
Küresel kültür yaklaşımının altında yer alabilecek yeni bir
yaklaşım “globo-localism” ya da “glocalism”, Türkçeleştirmeye çalışırsak,
“küre-yerellik” olarak adlandırılmaktadır. Bu yaklaşımın sorguladığı temel
mesele, küresel kültür karşısında yerel kültürlerin özerkliğidir (Sklair, 1999,
s. 154). Bu meseleyi tartışan Robertson, Appadurai, Albrow, Featherstone, Lash,
Urry ve diğer toplumbilimciler ve coğrafyacılar, kültür çalışmaları ve
kuramları geleneğinden beslenirler. Giderek yaygınlaşan gezegenin
“McDonaldslaştırılma” sürecine karşı çıkan bu görüşün içinde yer alanlar,
kültürel küreselleşme sonucunda tüm dünyanın homojen bir kültüre ulaşmayacağını
iddia etmektedirler. Aksine, kültürel küreselleşme kültürel “küre-yerelleşme”
ile son bulacaktır (Beck, 2000, s. 31). Dönüştürmeci küreselleşme kuramcılarına
benzer şekilde, “globo-localism” (küre-yerelleşme) kuramcıları, küreselleşmenin
yerelde varolanla (local) olmayanın kesişmesiyle işlerlik kazandığını varsaymaktadırlar
(Robertson, 1995, s. 26). Tıpkı dönüştürmeciler gibi bu grupta yer alanlar da
kültür emperyalizmi tezinin ABD merkezli bir hikaye olduğunu düşünmektedirler
(Mackay, 2000, s. 73). Varsayılan küresel emperyalizm tehdidi karşısında
kültürel kimliği savunmanın ve korumanın tek yolunun, ulusal kimliğin bazı
unsurlarını açığa çıkarmak ve vurgulamakla olası olduğunu öngörmektedirler
(a.e., s. 74). Dönüştürmeciler, “melez kültür” (cultural hybridity) ve
“creolism” kavramlarıyla açıklamaya çalıştıkları bu süreci, modası geçmiş tek
ve homojen kültür tezinin aksine, çoğu kez eşit koşullarda karşılaşan iki
kültürün belirli bir süre sonucunda yepyeni kültürel biçimler oluşturma süreci
olarak açıklamaktadırlar (Hannerz, 1990; Mackay, 2000, s. 75). Küresel kültür
tezi üzerine yazan bazı kuramcılar, kitle iletişim araçları aracılığıyla
gerçekliğin (reality) temsili sonunda hiper-gerçekliğin temsili tartışmalarını
ortaya atmışlardır (Sklair, 1999, s. 152).
b. Küresel toplum yaklaşımı
Tarihsel açıdan küresel toplum kuramcıları, bu yaklaşımın
ancak özellikle bilim, teknoloji, sanayi ve evrensel değerlerin hüküm sürdüğü
modern çağda inandırıcı bir tez olabileceğini, dolayısıyla 20. yüzyılın
kendinden önceki tüm çağlardan farklı olduğu görüşünde birleşmektedirler
(Sklair, 1999, s. 154). Küreselleşme literatürü, ulus-devletlerin önem ve
iktidarlarının giderek azaldığı ve buna bağlı olarak uluslarüstü ve küresel
kurumların, değer ve inanç sistemlerinin öneminin giderek arttığı
tartışmalarıyla doludur. Mekan-zaman mesafelenmesi1 (Giddens, 1991) ve
zaman-mekan sıkışması2 (Harvey, 1989) kavramları, küreselleşme sürecinde
yeryüzündeki insanların mekan-zaman algılarını nasıl sıkıştırdığını,
esnettiğini ve derinleştirdiğini anlamak üzere ortaya atılırken, küresel toplum
ve “dünya vatandaşlığı” kavramlarının da ortaya atılmasına yol açmaktadırlar
(Sklair, 1999, s. 155).
Jet uçaklarının, bilgisayarların, iletişim uydularının ve
diğer buluşların aracılığıyla insanların ve fikirlerin daha hızlı hareket
etmelerini sağlayan teknoloji, coğrafi ve toplumsal mesafeleri daha da
kısalttığı için pozitivist küreselleşmeciler tarafından her dem yüceltilmiştir.
Kısaca, yerel, ulusal ve uluslararası toplulukların birbirlerine olan karşılıklı
bağlılığı teknolojik gelişmelerle birlikte giderek artmıştır (Rosnau, 1990,
s. 17; Beck, 2000, s. 3).
Küresel toplum yaklaşımcılarının ileri sürdüğü gibi, yeni
iletişim ve ulaşım teknolojilerine dayandırılan küreselleşmenin ancak modern
çağda başladığı tezi akla gelebilir. Küreselleşmenin görece eski bir sürecin
yeni ismi olduğunu düşünen toplumbilimcilerden pek çoğu, Robertson gibi
küreselleşmenin modernleşmeden önce başladığını savunur. Küresel toplum
yaklaşımını savunanlar, özellikle gelenekselciler, yüzyıllardır hiçbir şeyin
değişmediğini ileri sürerken, ulusal basın yayın organlarının güçlenerek
süregelmesine ve yerel kültürel ürünlerin üretimi ve tüketiminin artan önemine
dikkat çekmektedirler. Bu görüşe göre, ulus-devlet hala basın-yayın organlarının
idaresini elinde tutmaktadır (Mackay, 2000, s. 71). Diğer taraftan,
küreselleşmenin yeni bir fenomen olduğunu düşünen kuramcılardan biri olan
Giddens (1991, s. 63), bu sürecin modern-sonrası başladığını, hatta
modernleşmenin içsel bir küreselleşme süreci olduğunu ileri sürmektedir.
Küreselleşmenin yepyeni bir süreç olduğunu düşünen Sklair ise kapitalizmin,
1960 sonrası gerçekleşen elektronik teknolojisindeki devrim niteliğindeki
gelişmelerle, yüklü miktarlarda online bankacılık hizmetlerini, sıcak para
akışını, sermayenin para olarak transferini olanaklı kılmasıyla bambaşka bir
ivme kazandığını ileri sürer (Sklair, 1999, s. 155). Sıcak paranın ve
sermayenin kürede dolaşımını hızlandıran bu sürecin sonunda, yeni niteliklere
sahip (çokuluslu, uluslarüstü) şirketler, kişisel finans yöneticileri,
girişimciler ve en önemlisi kredi kartlarıyla halka dayatılan ve tüketimi
körükleyen kredi sistemleri ortaya çıkmıştır.
Mimarlığın kültürel bileşenleri
En genel tanımıyla kültür, bir grubu diğerlerinden ayırt
eden ayrıntılar toplamıdır. Wallerstein kültürün iki farklı kullanımından söz
eder. Birinci kullanımında kültür; temayüller, tutumlar, değerler veya
inanışların biraraya gelerek oluşturduğu bir bütündür (Wallerstein, 2002, s.
31). Bu anlamıyla kültür, her grubun kendine ait olan bütünleyici ve kuşatan
bir kavramdır. İkinci kullanımında kültür, bir grubu diğerinden ayırt eden
bütünleyici anlamının tam aksine, aynı grup içinde yer alanların bazı
özelliklerinin diğerlerine nerdeyse zıt olması olarak açıklanabilir
(Wallerstein, 2002, s. 32). Bir toplumu bütünleyen kültürde “yüksek” kültür ve
“popüler” kültür zıtlaşması, kültür kavramının ikinci anlamıyla açıklanabilir.
Daima sanat olduğu kabul edilen mimarlık, insanın
ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir yapı/inşa eylemidir özünde. Yapı eylemi,
malzeme ve teknik bilgileri de içeren teknolojik bilgi gerektirir. Değişen
değerlere paralel olarak mimarlık kültürü değiştikçe yapı eylemi de
değişmektedir. Steiner’a göre “mimarlık her dem matematiğin evinde çatılmıştır.
Geometrinin mimari problemlere çözüm ararken ortaya çıkmış bir bilim olduğuna
dair genel bir kanı vardır. Mimarlık; teknoloji, mühendislik, yeryüzü ve doğa
bilimleriyle içli dışlıdır. Hem şiirsel bir imge (poiesis) hem zanaatkar bir
çatkıdır (technï)” (Steiner, 2001, s. 252). Tasarlanarak ya da rastlantısal bir
süreçte inşa edilmiş çevre “mimarlık, endüstriyel tasarım, şehir planlama hatta
mühendislik ürünleri” sanat, bilim ve teknoloji üçlüsünün arakesitinde
insanlığın eşsiz eyleminin ürünüdür. Ancak, çevremizi inşa ederken teknoloji
bize neyin iyi veya kötü olduğunu söylemez. Aynı şekilde, neyin güzel veya
çirkin olduğunu da bilim bize söylemeyecektir. Bilimin kendi yöntemleriyle bize
söyleyebileceği tek şey, doğru veya yanlış olduğu kanıtlanmak üzere ileri
sürülmüş önermelerdeki “hakikat” hakkındadır. Yapı eylemi esnasında çattığımız
yapının iyi ve güzel olduğuna dair kararımız yalnızca değer sistemleriyle
belirlenir. Değer sistem(ler)ini oluşturan yargılar mimarlığa kimliğini verir.
Tüm bunların ışığında mimarlığın kültürel belirleyicilerini bilimsel bilgi,
teknolojik beceri ve değer sistemi olarak tanımlayabiliriz.
a. Bilgi
Lukács (1999, s. 35, 122, 128) bilgiyi, çevresiyle kurduğu
ilişki sonunda insanın kendi aklında oluşan nesnel hakikati/gerçekliği yansıtma
işlemi olarak tanımlar. Lukács’a göre, bu hakikat/gerçeklik, gündelik yaşamdaki
“iş”e ilişkin iki yolla yansıtılabilir: bilim ve sanat. Bir anlamıyla bilgi
kişisel deneyimlerden edinilen kişisel bilgidir. Ancak, kişisel bilgi dahi
okullar, üniversiteler, farklı disiplinler, profesyonel organizasyonlar olarak
çeşitlilik gösteren sosyal kurumlarda biçimlenir. Kent, bölge, ülke, zengin,
yoksul diye ayrışan yerel coğrafyalar da kişisel bilginin biçimlenmesinde
etkendir ve yine bilgi, belirli zamansal veya tarihsel dönemlerde farklı
biçimlerde ortaya çıkabilir (King, 2002, s. 403). Bu noktada neo-Kantçı bir
anlayışla bilginin bir biçim olduğunu düşünen Simmelci bir anlayışa sığınmak
zorundayız. Zira insanların doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında mutabık
kalabilecekleri bilginin ancak biçimler aracılığı ile iletilebildiği
gerçeğinden henüz daha öteye gidemiyoruz.
Lett’e (1987, s. 14) göre bir önermenin “bilgi” içerdiğinin
teyidi için üç ölçüt gerekir. Bu ölçütlerden ilkine göre, iddia edilen bilgi
bir gerçeklik, bir hakikat içermelidir. Lukács’ın dediği gibi, insanın
çevresiyle kurduğu ilişki sonunda kendi aklında oluşan hakikattir bu sözü
edilen gerçeklik. Yukarıdaki tanıma yeniden dönersek, bilginin ilk ölçütü olan
bu hakikat, gündelik yaşamdaki işin sonucunda insanın aklına yansımaktadır.
Ancak, hakikat tek başına bilginin biçimlenmesi için yeterli değildir. Bir
önermenin bilgi içerdiğinin teyidi için ikinci ölçüt, insanın aklına yansıyan
hakikate, diğer bir deyişle, gerçekliğe inanmasıdır. İnanç bilginin ikinci
koşuludur, ama inanılan hakikat henüz bilgi değildir. Üçüncü ölçüte göre, bir
önermenin bilgi içermesi, inanılan hakikatin/gerçekliğin kanıtlanmasıyla
mümkündür. Yani aklımızdaki hakikate inanmak için sağlam bir nedenimiz (reason)
olmalıdır. Bir diğer deyişle, bilginin sağlaması bir nedene dayandırılarak
yapılmalıdır. Dolayısıyla herhangi bir temele dayanmamış, nedenselleştirilmemiş
bir önermenin bilgi içerdiği iddia edilemez. Bir önermenin içeriği, ancak ve
ancak “doğruluğu kanıtlandığına inanılan hakikat/gerçeklik” ise bilgidir
denilebilir.
Lett (1987, s. 18), inanılan hakikatin sağlamasının yalnızca
bilimsel nedensellikle yapılmadığına işaret eder. Bilimsel nedensellik
yöntemleri olan deney, gözlem ve mantıksal çıkarımın yanısıra Lett; dini
öğretileri oluşturan dogmalar, sezgi, rüya ve ortak inanış gibi nedensellikleri
de sıralar. Bu nedenle, her biri ibadet işlevinin mekanı olarak tasarlansa da
cami kiliseden, havra tapınaktan farklı biçimlerde inşa edilir. Ancak yine de
saydığımız bütün bu kanıtlama yollarının problemli olduğunu savunan Lett,
“doğruluğundan kuşku duyulmayacak bilginin ulaşılamazlığını” iddia eder. Oysaki
günümüzün küreselleşen dünyasında “bilgi”, giderek metalaşarak, internetin
sanal uzamından kolayca ulaşılabilen bir malumata dönüşmüş gibi gözükmektedir.
İşin aslı, küreselleşme sürecinin bizatihi kendisi metalaşmış bilgiye, daha
doğrusu, iletişim teknolojisiyle –uydu, televizyon, bilgisayar– hızla küreye
yayılacak malumata muhtaçtır. Küreselleşme sürecini hızlandıran tüm bu icatlar
da bilginin ve insanların küresel hareketini her an için olanaklı kılan
gelişmiş ulaşım ve iletişim araçları gibi başka teknolojilere ve tekniklere
muhtaçtırlar (Webster, 2002, s. 79-80). Bu nedenle iletişim teknolojisi ve
teknikleri, iletilen bilginin aktarılmasıyla birlikte küreselleşme sürecinin de
katlanarak yapılanmasına olanak tanır (Hardt & Negri, 2000, 32).
b. Teknoloji
Mimarlığın kültürel belirleyicisi olarak tanımladığımız
teknolojinin sanatı, bilimi ve teknik eylemi/işi etkilediği gerçeği inkar
edilemez. Teknik eylem/iş, en basit tanımıyla “zanaatçının zanaati”
diyebileceğimiz eylem, aslında teknolojiden farklı bir kavramdır. Mantıksal bir
çıkarımla Jarvie (1972, s. 54), teknolojiyi bilginin bir yan ürünü olarak
görür; antropolojik bir yaklaşımla ise teknolojik bilgi, insanın kendini
yaşadığı çevreye uydurma çabasının sonucunda oluşur.
Ne yalnızca mantıksal çıkarımla elde edilmiş kuramsal bir
önerme, ne de teknik eylemin sonucu bir iş becerisidir bilgi. Benzer bir
yaklaşımla, Jarvie “bilme” sözcüğü ya da “bilmek” fiili için iki ayrı tanım
geliştirir. Jarvie’nin “nasıl yapıldığını bilmek” (knowing how) dediği birinci
tanım, mimari çizim yapmayı bilmekle örneklendirilebilir. “Nasıl olduğunu
bilmek” (knowing that) diyebileceğimiz ikinci tanım ise mimari bir yapıda ne
kadar demir kullanılacağını ya da çimentonun harcının hangi ısı, nem ve
kimyasal oranlarda olacağını bilmekle örneklendirilebilir. Her iki anlamıyla
teknolojik bilgi, tam karşılamasa da yapabilme olarak Türkçeleştirilebilir.
Buradaki asıl mesele, bu ikilimi ayrımdan bağımsız olarak,
teknolojinin bir bilgi olup olmadığı sorusudur. “Eğer teknoloji bilginin bir
yan ürünüyse kendisi de bir bilgi midir?” Jarvie’ye (1972, s. 59) göre
“teknoloji”, bilimin doğruluğunu kanıtlamaya çalıştığı hakikatin peşinden
değil, “etkili olanın peşinde koşar.”
Bu tıpkı teknolojik bir ürün olan nükleer bombaların ya da
diğer kitle imha silahlarının etkili olduğunu iddia edip, aynı zamanda doğru
olmadığını söylemek gibidir. Hardt ve Negri (2000, s. 345), nükleer silah
teknolojisi emperyal kontrolün en önemli aracıdır derken çok haklıdırlar.
Teknolojinin bu denli tekinsiz kullanımı ve kontrol aracı olarak etkililiği bu
boyutlara vardıktan yaklaşık on beş yıl kadar sonra Heidegger, insanlığın
muhtemel sonunun teknoloji aracılığıyla gerçekleşeceğini iddia etmiştir.
Teknolojinin başına patlayacak olan bu muhtemel sonun en önemli nedeni,
teknolojinin kendinden menkul bir tehlikesinden değil, kullanılan teknolojinin
etkililiğinin bilimsel yöntemlerle kanıtlanmasından ve böylelikle elde edilen
bilginin, yani “doğruluğu kanıtlandığına inanılan hakikat/gerçeklik”in bir
tehdit, bir iktidar ve kontrol aracı olarak kullanılmasıdır. Heideggerci
düşünüp özetlersek, insanlığın muhtemel sonunun nedeni, modern bilimde insanın
kendisini bile nesneleştirmesidir. Ancak, Heidegger’e (2001) göre “insan
nesneleştirilemez.” Çünkü insanın nesneleştirilmesi, modern bilimin ve
teknolojinin (ya da kısaca modern tekno-bilimin) insanı da gerektiğinde
kullanılabilecek, kontrol edilebilecek, işlenebilecek, sömürülebilecek bir
nesneye indirgemek demektir (Heidegger, 1977, s. 308). Şüphesiz ABD, modern
tekno-bilimin tüm olanaklarını kullanarak, daha Irak’a girmeden önce ne kadar
askerinin olduğunu, onlarla birlikte daha ne kadar masum Irak halkının
öleceğini, kendi tekelinde bulundurduğu teknolojilerin etkinliğini, insanları
nesneleştirerek hesaplamıştır. Biz her ne kadar “Yanlış hesap Bağdat’tan döner”
atasözü ile büyümüş olsak da ABD, giderek artan asker kayıplarının hesabını
kendi halkına veremediği gibi, kimse de ABD’ye hesap soramamaktadır. Hemen
yanıbaşımızda ve iletişim teknolojileri sayesinde dünyanın gözünün önünde olup
bitenleri anlamamak imkansızken, Jameson’un (2000, s. 51) “yalnızca ABD kendi
çıkarları uğruna dünyanın polisliğine soyunmakta ve bunu yaparken de en etkili
silahları kullanacağı tehdidiyle dünyayı kontrol altında tutmaktadır” sözünü
yineleyebiliriz.
Teknoloji kavramına olumlu açıdan bakıldığında,
teknolojinin, dünyada gıda, konut ve imar problemlerine çözüm ararken
kullanılan bir “bilgi” olduğu söylenebilir (Jarvie, 1972, s. 59). İşte burada
“Neden teknolojiden bahsettiğimiz zaman bilgiden, daha doğrusu bilimsel
bilgiden söz ediyoruz?” sorusu akla gelmektedir. Her ne kadar insanlık bilimsel
buluşlardan etkilense de bilim ve teknoloji birbirinden farklıdır. Bilim, insan
imgeleminin ürünüdür; insanoğlu bazen bilimkurgu filmlerinde görülen imkansızı
hayal eder ve gün gelip gerçekleştirir. Günümüzün uçakları, uzak geçmişteki
imkansızın hayali kanatlı atlar olmalıdır o zaman. Bilim, fiziksel ve biyolojik
dünyaya dair “genel yasalar” ortaya atar. Oysa teknoloji daha özel alanlarda
hüküm sürer. Bu nedenle, yeryüzünün belli bir bölgesinde uygun olan bir
teknoloji, başka bir bölgesi için uygun olmayabilir. Doğal olarak geleneksel
Muğla evi mimarisinde kullanılan teknoloji; farklı çevre, ilkim ve kültürler
gereği Manhattan’da gökdelen dikerken anlamsızlaşacaktır. Bu örnekten yola
çıkarak, teknolojik bilginin kaçınılmaz olarak bilimin evrensel doğa
kanunlarıyla kesişerek yerelin sınırlarında hüküm sürdüğünü söyleyebiliriz.
“Bilim doğa hakkında sorular sorarken, teknoloji hem toplum
hem de doğa hakkında sorulara yanıt arar.” Mimarlık sözkonusu olduğunda,
teknolojinin aradığı yanıtlar yapı teknolojisi, temiz hava, depremden korunma,
yoksulluğun giderilmesi hakkındadır genellikle. Yaşamın sağlıklı
sürdürülebilirliğini amaç edinen teknolojik çözümleri üretirken toplum, kendi
yaşadığı bölgede mimari çözümlerin sınırlarını belirler. Mimari çözümlerin
sınırlarını çizen ne teknolojinin kendisi ne de bilimdir bu durumda. Görünen o
ki, bir toplumda mimarlık kültürünün sınırlarını çizen vazgeçilmez öğe, o
toplumun değer sistemidir.
Değer sistemleri
Yirmi-yirmi beş yıl kadar önce kültür; değerlerin,
inanışların, dünya görüşünün veya alternatif olarak herhangi bir kültürel grup
ya da topluluğun üyesi olarak kabul edilmek için bilinmesi gereken her şey
anlamına gelirken, bugün temsillerden oluşan bir şey haline gelmiştir (King,
2002, 402-403). Mimarlık, kültürel değerlerin görünür ve etkileyici temsil etme
potansiyeliyle oldukça karmaşık kültürel belirleyicilere sahiptir.
En genel anlamıyla, değer sistemi bir kişiye ya da daha çok
bir gruba özel değer yargılarının bütününden oluşmaktadır. Mimari problemlerin
doğası veya bu problemlere çözüm olan ürünler, diğer bir deyişle, kullanıcının
mimari üründen alımladığı kalite, ne çevresel etkenlerin, ne teknolojinin, ne
de bilimsel bilgilerin belirleyiciliğiyle tanımlanabilir. Tasarladığı mimari
ürünün kullanıcıya iyi, uygun, kabul edilir veya arzu edilen bir çözüm
sunduğuna karar verecek olan mimar, “doğruluğunun kanıtlandığına inandığı
gerçeklikler” olarak mimarlık bilgisini kullanır. Her mimar kendi inandığı
mimari bilgileri tasarımına yansıtır. Mimari çözümler, mimarın kendini ait
hissettiği toplumun değer sistemi içinde yer alan değerlerin, inanışların,
dünya görüşünün bir yansımasıdır. Ne yazık ki bugün, küreselleşme etkisi
altında bir toplumu diğerinden faklılaştıran değer sistemlerini oluşturan bu
unsurlar, uluslaraşırı kapitalist sınıf (UKS: transnational capitalist class,
TCC) tarafından manipüle edilmektedir. Küreselleşmenin içine kattığı
coğrafyalarda değer sistemini oluşturan tüm bu unsurlar giderek tek bir değerle
eşlenmeye başlamıştır. Hepimizin bildiği bu ekonomik değer “para”dır. Sklair,
uluslaraşırı kapitalist şirketler (UÜKŞ: transnational corporation, TNC) için
çalışan UKS’ın üyelerini “küresel yönetici sınıf” olarak adlandırır ve bu
sınıfın üyelerini, uluslarüstü siyasi etkinliği olan ulus-dışı aktörler olarak
tanımlar (Sklair, 1995; Sklair, 1999, s. 157).
Sosyal bilimlerde “değer” terimi; birey veya toplumların
beklentilerine, çıkarlarına, memnuniyetlerine, beğenilerine, sorumluluklarına,
ahlaki yaptırımlarına, arzularına, isteklerine, amaçlarına ve isteklerine
ilişkin bir terimdir (Kilby, 1993, s. 31). Kilby’ye göre “değer” teriminin
içini dolduran kavramlardan “arzu edilebilir” kavramı anahtar sözcüktür. “Arzu
edilebilir” kavramı, “gereklilik” ya da “zorunluluk” kavramlarını çağrıştırır.
“Değer sistemini” oluşturan “değerler” her ne kadar belirli kavramlardan oluşsa
da, bu kavramlar her zaman bilinçli bir şekilde açıklanamayabilirler (Kilby,
1993, s. 36). Modern bilimin bize dayattığı gibi, her ne kadar açıklayıcı,
tanımlayıcı ve tasnifçi bir yaklaşımla hemen hemen her şeyi bir şeye
temellendirme gayretiyle bir nedensellik dizgesine oturtmaya çalışsak da, çoğu
zaman toplumlar kendi değer sistemlerini oluşturan değerleri herhangi bir
nedene dayandırarak bilinçli bir şekilde açıklayamayabilirler. “Bizde böyle
olur” deriz çoğu kez. Nedeni sorulduğu zaman da genellikle ikincil uslamlama
diyebileceğimiz “neden icat etme” yoluna başvururuz. Temellendirildiği şey
unutulmuş olsa bile, bir toplumu diğerinden ayırt ederek vareden bu değerler,
kalıcı olmaya eğilimli olmakla birlikte zaman içinde değişebilirler. Bu
değerler, başı ve sonu belli olan gelenekler gibi uzun bir zamana yayılabildiği
gibi üslup ve moda olarak kısa ömürlü de olabilirler. Kısaca, değerler bir ana
ait olmaktan çok, kalıcı olmaya meyillidirler. Küreselleşme etkisi altında bile
aniden değişmeyip zaman içinde dönüşebilirler.
Konuyla ilgili yapılan çalışmalarda psikologların,
antropologların gibi “değer” değil, “tutum” sözcüğünü kullandıklarını
görmekteyiz. O halde “bir tutum ne kadar genel olursa o kadar değer kavramına
yakınlaşır, bir değer ne kadar özel olursa o kadar tutum kavramına yakınlaşır”
diyebiliriz (Kilby, 1993, s. 38-39). Ve en önemlisi, değerlerin, “yapılan
eyleme karşı duyulan olumlu istekler” diye tanımlanan beklentilere veya
çıkarlara ilişkin olmasıdır (Kilby, 1993, s. 44). Pultar (2000, s. 162), yapı
eylemini etkileyen değerleri üç genel başlık altında tanımlar. Bunlardan ilki
teknik değerler, ikincisi sosyokültürel değerler, üçüncüsü de algı-bilişsel
(percepto-cognitional) değerlerdir. Pultar’ın tanımlamasına göre, teknik
değerler insanın biyolojik gereksinimleriyle ilişkilidir. Sosyokültürel
değerler ise öncelikle kamusal-özel alan ayrımını yaparak, insanların konutlar
inşa edip kendi özel alanlarını belirlemesine neden olur. Algı-bilişsel
değerler ise estetik biçimler aracılığıyla, bireysel ve soyut bir düzeyde daha
çok duygusal ve entelektüel beklentilerimizi karşılayan değerler olarak
tanımlanabilir.
Sonuç
Herhangi bir insan eylemini etkileyen çevresel ve kültürel
etkenler, yapı eyleminde daha da özelleştirirsek, mimari eylemde
|
|