25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Küreselleşme Etkisi Altında Mimarlığın Kültürel Bileşenleri

    

Sayısız yanlış anlama, çarpıtma ve imayla iyice bulanmış bir kavramı güncel toplumbilim yazınındaki kavramsal analizler aracılığıyla “temizleme”ye, saydamlaştırmaya ve mimari uzanımlarını tartışmaya yönelik bir deneme.        

 

Reyhan Varlı Görk n İnsanlar, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için, gereksinim ve isteklerini karşılayan gündelik eylemler denilebilecek eylemlerde bulunurlar. Çevresel ve kültürel etkenler insanın herhangi bir eylemini etkileyen unsurlardır. Fiziksel çevre; topoğrafyayı, insan emeğini, atölye donanımını ve araçlarını veya fabrika otomasyonunu, makineleri, enerji ve hammadde diye tanımlayabileceğimiz girdileri içerdiğinden oldukça değişkendir. Bu yazıda, çevresel etkenlere çok fazla değinilmeden, mimarlığı etkileyen kültürel bileşenler ele alınacaktır. Pultar (2000, s. 158), mimarlığı etkileyen başlıca kültürel etkenleri bilgi, teknoloji ve değer sistemi olarak tanımlar. Giderek küreselleşen dünyamızda mimarlık eylemini etkileyen bu üç kültürel bileşeni yeniden tanımlayabilmek için öncelikle “küreselleşme” kavramının anlaşılması gerekmektedir. Farklı yaklaşımlarla açıklanmaya çalışılan küreselleşme kavramı, Sosyoloji Sözlüğü’nde en genel anlamıyla aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır:

 

“Küreselleşme kuramı, küresel çaplı bir kültürel sistemin ortaya çıkışını inceler. Bu kurama göre küresel kültürü ortaya çıkaran çok çeşitli toplumsal ve kültürel gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz: dünya çapında uydu enformasyon sisteminin varlığı; küresel tüketim ve tüketimcilik kalıplarının ortaya çıkması; Olimpiyat oyunları, [...] gibi dünya çapındaki spor dallarının gelişmesi; ulus-devletin hakimiyetinin gerilemesi; küresel bir askeri sistemin ortaya çıkması; [...] Birleşmiş Milletler gibi siyasal sistemlerin kurulması; [...] dünyayı tek bir yer olarak kavrayan yeni bir bilincin şekillenmesi [...] ve bu doğrultuda bir bütün olarak dünyanın somut yapılaşması [...] ekseninde tarif edilmiştir.

Demek ki küreselleşme, uluslararası ilişkiler sosyolojisinden öte bir olgudur. Küreselleşme, küresel düzeydeki iktisadi karşılıklı bağımlılığın artışını analiz eden (ve kültürel küreselleşmenin iktisadi küreselleşmenin sonucundan başka birşey olmadığına dikkat çeken) dünya sistemleri kuramından farklı bir olgudur. [...] Çağdaş küreselleşme kuramına göre, küreselleşme bütünüyle çelişkili olan türdeşleşme ve farklılaşmayla oluşur. Yerelleşme ile küreselleşme arasında karmaşık bir etkileşim sözkonusu olduğu gibi, küreselleşme süreçlerine karşı çıkan güçlü direniş hareketleri vardır [...]”

 

Küreselleşme tartışmalarında öncelikle, birbiriyle çatışan iki ana yaklaşım tanımlanmaktadır. Bunlardan ilki küreselleşmeciler (globalists), ikincisi gelenekselciler (traditionalists) olarak adlandırılmaktadır. Bir üçüncü yaklaşımın savunucuları olan dönüştürmeciler (transformationalists) ise, ilk iki gruptan farklı bir görüş sergilemektedirler. (Cochrane & Pain, 2000, s. 22).

Küreselleşmeciler, küreselleşmenin kaçınılmazlığına inanarak, karşı konulmaz gerçekliği karşısında birbiriyle çelişen iki farklı tutum takınmaktadırlar. Küreselleşmeyi olumlayanların yer aldığı ilk gruptaki pozitivistler ya da optimistler, küreselleşmenin faydalarından söz ederek, sonuçlarının bir kazanım olduğu varsayımıyla küreselleşmeyi savunurlar. Küreselleşmeciler; küreselleşmenin toplumun yaşam kalitesini ve standardını yükselttiğine, toplumları biraraya getirdiğine inanarak, toplumsal ilişkilerin böylelikle küre boyunca yayılabileceği, bunun sonucunda da kültürlerarası paylaşımın ve dünya üzerindeki ulusların birbirlerini anlamasının mümkün olacağı tezi üzerinde odaklanırlar. Teknolojik gelişmelere paralel olarak yaşam standardının yükseleceği tezi, optimist küreselleşmecilerin dilinde pelesenk olmuş, böylelikle “dünya-sistemi”nin göbeğine oturtularak mitleştirilmiştir (Wallerstein, 2002, s. 48). Öte yandan, pesimist küreselleşmeciler, tüm bu gelişmelere eleştirel bakarak, dünya kültürlerinin giderek aynılaştığı tezi üzerinde odaklanmaktadırlar.

 

Gelenekselciler, küreselleşme sürecinin gerçekliğine kuşkuyla bakarlar. Bu grupta yer alanlara göre, küreselleşmenin yeni bir fenomen olduğuna dair abartılı iddialar bir söylenceden ibarettir. Gelenekselcilerin vurgulayarak savundukları en önemli tez, geçmişle gelecek arasındaki devamlılıktır. Gelenekselciler, mal ve paranın dolaşımının küresel boyuttaki artışının, uzak bir tarihten beri ulusların birbirleriyle gerçekleştirdiği ekonomik ve toplumsal karşılaşmalar, alışverişler ve etkileşimlerden çok da farklı olmadığı görüşünde birleşirler (Cochrane & Pain, 2000, s. 23). Malların ve kültürlerin değiş-tokuşu çok eski zamanlara kadar uzandığından, gelenekselciler ekonomik ve toplumsal eylemlerin çoğunun küresel olmaktan ziyade bölgesel olduğunu ileri sürerek, ulus-devletin önemini hala koruduğuna inanmaktadırlar.

 

Üçüncü yaklaşımı savunan dönüştürmeciler ise küreselleşmeci ve gelenekselci kutuplaşmasının ötesine geçmeye çalışmaktadırlar (Cochrane & Pain, 2000, s. 23). Bu grupta yer alanlar, ulus-devletlerin askeri, ekonomik ve siyasi güçleriyle varlıklarını sürdürdükleri, çağımızda küresel karşılaşmaların ve etkileşimlerin sonuçlarının çok daha karmaşık, çeşitli ve tahmin edilemez olduğu görüşünde birleşirler.

 

Küreselleşmenin kavramsal zemini

Küreselleşmeciler ve dönüştürmeciler, küreselleşmenin bir gerçeklik olduğunu kabul etseler bile, küreselleşmenin nedenleri ve sonuçlarını farklı perspektiflerde değerlendirirler. Her ne kadar küreselleşmenin tek bir tanımı olmasa da, küreselleşme kuramını tanımlamak, kavramı “uluslararasılaşma” (internationalization) kavramından ayırt etmekle başlar. Sosyolojide küreselleşme fenomeni hakkındaki çalışmalar iki ana grup altında toplanmaktadır. Bunlardan ilki üretim, finans ve tüketime dair “yeni sistemler” üzerine dayalı küreselleşmiş ekonominin ortaya çıkması; ikincisi ise küresel kültür düşüncesinin ortaya çıkması ile şekillenir (Sklair, 1999, s. 146). Küreselleşmeyi ekonomik bir olgu olarak ele alan birinci grupta yer alanlar, “dünya sistemi” ve “küresel kapitalizm” yaklaşımları ile ikiye ayrılırlar. Küreselleşmeyi kültürel bir olgu olarak ele alanlar da “küresel kültür” ve “küresel toplum” yaklaşımları ile ikiye ayrılırlar.

 

1. Ekonomik bir olgu olarak küreselleşme

a. “Dünya sistemi” yaklaşımı

Dünya sistemi yaklaşımı, kapitalist dünya sistemi tarafından tahakküm altına alınan ülkelerin uluslararası işbölümündeki değişken rollerinin merkez-çevre ayrışmasına dayandırılmaktadır. Wallerstein’ın ortaya attığı “dünya sistemi” kavramı uyarınca, küreselleşmenin lokomotifi kapitalizmin ta kendisidir. Ancak yine de dünya sistemi literatüründe küresel kavramının net bir tanımını bulamayız. Küreselleşme ve uluslararasılaşma kavramlarının farklılığını vurgulamış olsak da dünya-sistemi kuramcılarının çoğu küresel ve uluslararası kavramlarını sık sık birbirinin yerine kullanmışlardır (Sklair, 1999, s. 149-151).

 

Marx’ın sömürü kavramı, ayrı ve farklı toplumlardan oluşan bir dünya yerine, dünyadaki toplumların, hükümetlerin, şirketlerin, kültürlerin, sınıfların, aile üyelerinin ve bireylerin tamamını tek bir işbölümünün parçaları gibi içeren bütüncül bir dünya sistemini açıklarken daha da anlaşılır hale gelmektedir (Beck, 2000, s. 32).  

 

b. Küresel kapitalizm yaklaşımı

Küresel kapitalizm yaklaşımı, egemen küresel güçleri, giderek küreselleşen kapitalizmin yapılarıyla tanımlamaya çalışır (Ross & Trachte, 1990; Sklair, 1995; Robinson, 1996). Ross ve Trachte, dünya sistemi modelini oluşturan bu yapıların merkezde yer alan bölgelerindeki sanayisizleşmeyi (de-industrialization) ve çevrede kalan Üçüncü Dünya ülkelerinin sanayileşerek dönüşmesini, 1970’lerde ve sonrasında kapitalizmin yaşadığı krizlerle ilişkilendirerek, aslında kapitalist sistemin küreselleşmesini açıklamaya çalışırlar (Sklair, 1999, s. 157). Küresel kapitalizm kuramındaki en önemli meselelerden biri, yerkürede hem sermayenin hem de emeğin hareketini anlamamızı sağlayan ve önceleri merkezde yer alan sınai üretimin çevreye kaymasıdır. Dünya sisteminde baskın güçler olarak yer alan bu yeni küresel şirketlerin yapıları, üretim maliyetlerini daha ucuza getirecek ulusal emek gücü pazarlarını bulabilecekleri coğrafyaları seçerek, yalnızca sermayelerini hareket ettirmektedirler. Uluslarüstü şirketler nicedir ne göçmen işçilerle ne de işçilerin ya da fabrikaların endüstriyel kapasiteleriyle ilgilenmektedirler.

Bunun yerine yalnızca “sermayenin kürede hareketi ve genişlemesiyle ilgilenmektedirler” (Jameson, 2000, s. 55). 1970’lerden sonra başlayan sınai üretimde olan bu kaymadan dolayı, Ross ve Trachte küresel çağın daha çok başında olduğumuzu iddia ederler (1990, s. 230).

 

2. Kültürel bir olgu olarak küreselleşme

a. “Küresel kültür” yaklaşımı

Küresel kültür yaklaşımı, tekelleşmiş medya aracılığıyla küresel kültürün ulusal kültürü şekillendirdiği tezi üzerine kuruludur. Bu yaklaşımın savunucuları, kültürel olanın, politik ve ekonomik olandan öncelikli bir değer taşıdığını düşünmektedirler. Küresel kültür kuramcıları, küreselleşme etkisiyle ortaya çıkmakta olan “küresel kültür” karşısında bireysel ve ulusal kimliklerin nasıl korunabildiğine ve sürdürülebildiğine dikkat çekmektedirler. Bu yaklaşım içinde yer alan toplumbilimcilerin bir bölümü de adına “küresel kültür” denen şeyin gerçekte varolup olmadığını, bu kavramın olasılık ya da fanteziden öte bir gerçeklik taşıyıp taşımadığını sorgularlar (Sklair, 1999, s. 151). Bu grupta yer alan yazarlar, Featherstone’un Theory, Culture and Society (TCS) başlıklı derlemesinde yayımlanan yazılarıyla her ne kadar dünya-sistemi yaklaşımının yazarları gibi bir ekol oluşturmamış olsalar bile, görece uyumlu bir bütünlükte çalışmalarını sürdürürler.

 

Küresel kültürün ulusal kültürü erittiğine, hatta yok ettiğine inanan pesimist küreselleşme kuramcılarının tam tersine, optimist/pozitivist küreselleşme kuramcıları; giderek artan iletişimin ve kültür alışverişinin aslında “iyi bir şey” olduğunu düşünmektedirler. Pozitivist görüş, “küresel köy” düşüncesine dayandırılmaktadır. Bu düşünce, coğrafi yerler arasındaki fiziksel sınırların ve zorlukların, önceleri pahalı ve yavaş olan teknolojiler yerine geliştirilen iletişim teknolojisiyle aşıldığı teziyle ilişkilendirilmektedir (Mackay, 2000, s. 55). Küresel köy savunucuları, internet kullanımının olanakları çerçevesinde yeni oluşan kamusal alanda cemaat ve grupların restorasyonuyla küresel iletişimin araçlarına ulaşılabildiği görüşünde birleşirler (a.e, s. 64).

 

Öte yandan, pesimist küreselleşme kuramcıları, kültür kavramına üç farklı perspektiften yaklaşırlar. Bunlardan ilki, giderek artan eşitsizliğin ve adaletsizliğin, iletişim teknolojilerine erişirken de yaşandığını; herkesin aynı eşitlikte, yazılım ve donanım bilgisi gerektiren bu olanaklardan yararlanamadığını ve herkesin aynı eşitlikte iletişemediği görüşünü savunmaktadırlar. İkinci görüş, basın ve yayın organlarının giderek tek elde toplanmasından dolayı, iletişim teknolojisini kullanabilen grubun da ancak tekelleşmiş bir bilgiye ulaşabildiği gerçeğini dile getirmektedir. Eco’nun (1986, s. 135) dediği gibi, bir ülke, iletişim ağını elinde tutanların kontrolündedir. Benzer bir yaklaşımla, dünyadaki iletişim ağını tekelleştiren bir ülkenin ya da uluslarüstü bir şirketin tüm dünyayı kontrolü altında tuttuğu iddia edilebilir. Eco, Marx’ın yıllar önce üretim araçlarının kontrolüyle ilişkilendirerek bir problem olarak ortaya attığı “yabancılaşma” kavramının, iletişim araçlarının kontrolü sözkonusu olduğunda farklılık gösterdiğini söylerken haklı görünmektedir. Bu yeni durumda iletişim araçları el değiştirse bile, iletişime maruz kalanların durumunda bir değişiklik olmayacaktır. Üçüncü ve son görüş, küresel şirketlerin, metalaştırılmış Batı kültürünü, ABD ve diğer Batı ülkelerinin işine yarayacak şekilde yaymasıyla birlikte, dünyadaki kültürel farklılıkların giderek yok olduğunu ileri süren “kültür emperyalizmi” görüşüdür. “Kültür emperyalizmi” kavramı, Frankfurt Okulu üyelerinin geçen yüzyılın ortalarında kavramsallaştırdığı “kültür endüstrisi” kavramı üzerine temellendirilmiştir (Mackay, 2000; s. 49-60; Adorno, 1993; Horkheimer, 1993).

 

Küresel kültür yaklaşımının altında yer alabilecek yeni bir yaklaşım “globo-localism” ya da “glocalism”, Türkçeleştirmeye çalışırsak, “küre-yerellik” olarak adlandırılmaktadır. Bu yaklaşımın sorguladığı temel mesele, küresel kültür karşısında yerel kültürlerin özerkliğidir (Sklair, 1999, s. 154). Bu meseleyi tartışan Robertson, Appadurai, Albrow, Featherstone, Lash, Urry ve diğer toplumbilimciler ve coğrafyacılar, kültür çalışmaları ve kuramları geleneğinden beslenirler. Giderek yaygınlaşan gezegenin “McDonaldslaştırılma” sürecine karşı çıkan bu görüşün içinde yer alanlar, kültürel küreselleşme sonucunda tüm dünyanın homojen bir kültüre ulaşmayacağını iddia etmektedirler. Aksine, kültürel küreselleşme kültürel “küre-yerelleşme” ile son bulacaktır (Beck, 2000, s. 31). Dönüştürmeci küreselleşme kuramcılarına benzer şekilde, “globo-localism” (küre-yerelleşme) kuramcıları, küreselleşmenin yerelde varolanla (local) olmayanın kesişmesiyle işlerlik kazandığını varsaymaktadırlar (Robertson, 1995, s. 26). Tıpkı dönüştürmeciler gibi bu grupta yer alanlar da kültür emperyalizmi tezinin ABD merkezli bir hikaye olduğunu düşünmektedirler (Mackay, 2000, s. 73). Varsayılan küresel emperyalizm tehdidi karşısında kültürel kimliği savunmanın ve korumanın tek yolunun, ulusal kimliğin bazı unsurlarını açığa çıkarmak ve vurgulamakla olası olduğunu öngörmektedirler (a.e., s. 74). Dönüştürmeciler, “melez kültür” (cultural hybridity) ve “creolism” kavramlarıyla açıklamaya çalıştıkları bu süreci, modası geçmiş tek ve homojen kültür tezinin aksine, çoğu kez eşit koşullarda karşılaşan iki kültürün belirli bir süre sonucunda yepyeni kültürel biçimler oluşturma süreci olarak açıklamaktadırlar (Hannerz, 1990; Mackay, 2000, s. 75). Küresel kültür tezi üzerine yazan bazı kuramcılar, kitle iletişim araçları aracılığıyla gerçekliğin (reality) temsili sonunda hiper-gerçekliğin temsili tartışmalarını ortaya atmışlardır (Sklair, 1999, s. 152).

 

b. Küresel toplum yaklaşımı

Tarihsel açıdan küresel toplum kuramcıları, bu yaklaşımın ancak özellikle bilim, teknoloji, sanayi ve evrensel değerlerin hüküm sürdüğü modern çağda inandırıcı bir tez olabileceğini, dolayısıyla 20. yüzyılın kendinden önceki tüm çağlardan farklı olduğu görüşünde birleşmektedirler (Sklair, 1999, s. 154). Küreselleşme literatürü, ulus-devletlerin önem ve iktidarlarının giderek azaldığı ve buna bağlı olarak uluslarüstü ve küresel kurumların, değer ve inanç sistemlerinin öneminin giderek arttığı tartışmalarıyla doludur. Mekan-zaman mesafelenmesi1 (Giddens, 1991) ve zaman-mekan sıkışması2 (Harvey, 1989) kavramları, küreselleşme sürecinde yeryüzündeki insanların mekan-zaman algılarını nasıl sıkıştırdığını, esnettiğini ve derinleştirdiğini anlamak üzere ortaya atılırken, küresel toplum ve “dünya vatandaşlığı” kavramlarının da ortaya atılmasına yol açmaktadırlar (Sklair, 1999, s. 155).

 

Jet uçaklarının, bilgisayarların, iletişim uydularının ve diğer buluşların aracılığıyla insanların ve fikirlerin daha hızlı hareket etmelerini sağlayan teknoloji, coğrafi ve toplumsal mesafeleri daha da kısalttığı için pozitivist küreselleşmeciler tarafından her dem yüceltilmiştir. Kısaca, yerel, ulusal ve uluslararası toplulukların birbirlerine olan karşılıklı bağlılığı teknolojik gelişmelerle birlikte giderek artmıştır (Rosnau, 1990,

s. 17; Beck, 2000, s. 3).

 

Küresel toplum yaklaşımcılarının ileri sürdüğü gibi, yeni iletişim ve ulaşım teknolojilerine dayandırılan küreselleşmenin ancak modern çağda başladığı tezi akla gelebilir. Küreselleşmenin görece eski bir sürecin yeni ismi olduğunu düşünen toplumbilimcilerden pek çoğu, Robertson gibi küreselleşmenin modernleşmeden önce başladığını savunur. Küresel toplum yaklaşımını savunanlar, özellikle gelenekselciler, yüzyıllardır hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürerken, ulusal basın yayın organlarının güçlenerek süregelmesine ve yerel kültürel ürünlerin üretimi ve tüketiminin artan önemine dikkat çekmektedirler. Bu görüşe göre, ulus-devlet hala basın-yayın organlarının idaresini elinde tutmaktadır (Mackay, 2000, s. 71). Diğer taraftan, küreselleşmenin yeni bir fenomen olduğunu düşünen kuramcılardan biri olan Giddens (1991, s. 63), bu sürecin modern-sonrası başladığını, hatta modernleşmenin içsel bir küreselleşme süreci olduğunu ileri sürmektedir. Küreselleşmenin yepyeni bir süreç olduğunu düşünen Sklair ise kapitalizmin, 1960 sonrası gerçekleşen elektronik teknolojisindeki devrim niteliğindeki gelişmelerle, yüklü miktarlarda online bankacılık hizmetlerini, sıcak para akışını, sermayenin para olarak transferini olanaklı kılmasıyla bambaşka bir ivme kazandığını ileri sürer (Sklair, 1999, s. 155). Sıcak paranın ve sermayenin kürede dolaşımını hızlandıran bu sürecin sonunda, yeni niteliklere sahip (çokuluslu, uluslarüstü) şirketler, kişisel finans yöneticileri, girişimciler ve en önemlisi kredi kartlarıyla halka dayatılan ve tüketimi körükleyen kredi sistemleri ortaya çıkmıştır.

 

Mimarlığın kültürel bileşenleri

En genel tanımıyla kültür, bir grubu diğerlerinden ayırt eden ayrıntılar toplamıdır. Wallerstein kültürün iki farklı kullanımından söz eder. Birinci kullanımında kültür; temayüller, tutumlar, değerler veya inanışların biraraya gelerek oluşturduğu bir bütündür (Wallerstein, 2002, s. 31). Bu anlamıyla kültür, her grubun kendine ait olan bütünleyici ve kuşatan bir kavramdır. İkinci kullanımında kültür, bir grubu diğerinden ayırt eden bütünleyici anlamının tam aksine, aynı grup içinde yer alanların bazı özelliklerinin diğerlerine nerdeyse zıt olması olarak açıklanabilir (Wallerstein, 2002, s. 32). Bir toplumu bütünleyen kültürde “yüksek” kültür ve “popüler” kültür zıtlaşması, kültür kavramının ikinci anlamıyla açıklanabilir.

 

Daima sanat olduğu kabul edilen mimarlık, insanın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir yapı/inşa eylemidir özünde. Yapı eylemi, malzeme ve teknik bilgileri de içeren teknolojik bilgi gerektirir. Değişen değerlere paralel olarak mimarlık kültürü değiştikçe yapı eylemi de değişmektedir. Steiner’a göre “mimarlık her dem matematiğin evinde çatılmıştır. Geometrinin mimari problemlere çözüm ararken ortaya çıkmış bir bilim olduğuna dair genel bir kanı vardır. Mimarlık; teknoloji, mühendislik, yeryüzü ve doğa bilimleriyle içli dışlıdır. Hem şiirsel bir imge (poiesis) hem zanaatkar bir çatkıdır (technï)” (Steiner, 2001, s. 252). Tasarlanarak ya da rastlantısal bir süreçte inşa edilmiş çevre “mimarlık, endüstriyel tasarım, şehir planlama hatta mühendislik ürünleri” sanat, bilim ve teknoloji üçlüsünün arakesitinde insanlığın eşsiz eyleminin ürünüdür. Ancak, çevremizi inşa ederken teknoloji bize neyin iyi veya kötü olduğunu söylemez. Aynı şekilde, neyin güzel veya çirkin olduğunu da bilim bize söylemeyecektir. Bilimin kendi yöntemleriyle bize söyleyebileceği tek şey, doğru veya yanlış olduğu kanıtlanmak üzere ileri sürülmüş önermelerdeki “hakikat” hakkındadır. Yapı eylemi esnasında çattığımız yapının iyi ve güzel olduğuna dair kararımız yalnızca değer sistemleriyle belirlenir. Değer sistem(ler)ini oluşturan yargılar mimarlığa kimliğini verir. Tüm bunların ışığında mimarlığın kültürel belirleyicilerini bilimsel bilgi, teknolojik beceri ve değer sistemi olarak tanımlayabiliriz.

 

a. Bilgi

Lukács (1999, s. 35, 122, 128) bilgiyi, çevresiyle kurduğu ilişki sonunda insanın kendi aklında oluşan nesnel hakikati/gerçekliği yansıtma işlemi olarak tanımlar. Lukács’a göre, bu hakikat/gerçeklik, gündelik yaşamdaki “iş”e ilişkin iki yolla yansıtılabilir: bilim ve sanat. Bir anlamıyla bilgi kişisel deneyimlerden edinilen kişisel bilgidir. Ancak, kişisel bilgi dahi okullar, üniversiteler, farklı disiplinler, profesyonel organizasyonlar olarak çeşitlilik gösteren sosyal kurumlarda biçimlenir. Kent, bölge, ülke, zengin, yoksul diye ayrışan yerel coğrafyalar da kişisel bilginin biçimlenmesinde etkendir ve yine bilgi, belirli zamansal veya tarihsel dönemlerde farklı biçimlerde ortaya çıkabilir (King, 2002, s. 403). Bu noktada neo-Kantçı bir anlayışla bilginin bir biçim olduğunu düşünen Simmelci bir anlayışa sığınmak zorundayız. Zira insanların doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında mutabık kalabilecekleri bilginin ancak biçimler aracılığı ile iletilebildiği gerçeğinden henüz daha öteye gidemiyoruz.

 

Lett’e (1987, s. 14) göre bir önermenin “bilgi” içerdiğinin teyidi için üç ölçüt gerekir. Bu ölçütlerden ilkine göre, iddia edilen bilgi bir gerçeklik, bir hakikat içermelidir. Lukács’ın dediği gibi, insanın çevresiyle kurduğu ilişki sonunda kendi aklında oluşan hakikattir bu sözü edilen gerçeklik. Yukarıdaki tanıma yeniden dönersek, bilginin ilk ölçütü olan bu hakikat, gündelik yaşamdaki işin sonucunda insanın aklına yansımaktadır. Ancak, hakikat tek başına bilginin biçimlenmesi için yeterli değildir. Bir önermenin bilgi içerdiğinin teyidi için ikinci ölçüt, insanın aklına yansıyan hakikate, diğer bir deyişle, gerçekliğe inanmasıdır. İnanç bilginin ikinci koşuludur, ama inanılan hakikat henüz bilgi değildir. Üçüncü ölçüte göre, bir önermenin bilgi içermesi, inanılan hakikatin/gerçekliğin kanıtlanmasıyla mümkündür. Yani aklımızdaki hakikate inanmak için sağlam bir nedenimiz (reason) olmalıdır. Bir diğer deyişle, bilginin sağlaması bir nedene dayandırılarak yapılmalıdır. Dolayısıyla herhangi bir temele dayanmamış, nedenselleştirilmemiş bir önermenin bilgi içerdiği iddia edilemez. Bir önermenin içeriği, ancak ve ancak “doğruluğu kanıtlandığına inanılan hakikat/gerçeklik” ise bilgidir denilebilir.

 

Lett (1987, s. 18), inanılan hakikatin sağlamasının yalnızca bilimsel nedensellikle yapılmadığına işaret eder. Bilimsel nedensellik yöntemleri olan deney, gözlem ve mantıksal çıkarımın yanısıra Lett; dini öğretileri oluşturan dogmalar, sezgi, rüya ve ortak inanış gibi nedensellikleri de sıralar. Bu nedenle, her biri ibadet işlevinin mekanı olarak tasarlansa da cami kiliseden, havra tapınaktan farklı biçimlerde inşa edilir. Ancak yine de saydığımız bütün bu kanıtlama yollarının problemli olduğunu savunan Lett, “doğruluğundan kuşku duyulmayacak bilginin ulaşılamazlığını” iddia eder. Oysaki günümüzün küreselleşen dünyasında “bilgi”, giderek metalaşarak, internetin sanal uzamından kolayca ulaşılabilen bir malumata dönüşmüş gibi gözükmektedir. İşin aslı, küreselleşme sürecinin bizatihi kendisi metalaşmış bilgiye, daha doğrusu, iletişim teknolojisiyle –uydu, televizyon, bilgisayar– hızla küreye yayılacak malumata muhtaçtır. Küreselleşme sürecini hızlandıran tüm bu icatlar da bilginin ve insanların küresel hareketini her an için olanaklı kılan gelişmiş ulaşım ve iletişim araçları gibi başka teknolojilere ve tekniklere muhtaçtırlar (Webster, 2002, s. 79-80). Bu nedenle iletişim teknolojisi ve teknikleri, iletilen bilginin aktarılmasıyla birlikte küreselleşme sürecinin de katlanarak yapılanmasına olanak tanır (Hardt & Negri, 2000, 32).

 

b. Teknoloji

Mimarlığın kültürel belirleyicisi olarak tanımladığımız teknolojinin sanatı, bilimi ve teknik eylemi/işi etkilediği gerçeği inkar edilemez. Teknik eylem/iş, en basit tanımıyla “zanaatçının zanaati” diyebileceğimiz eylem, aslında teknolojiden farklı bir kavramdır. Mantıksal bir çıkarımla Jarvie (1972, s. 54), teknolojiyi bilginin bir yan ürünü olarak görür; antropolojik bir yaklaşımla ise teknolojik bilgi, insanın kendini yaşadığı çevreye uydurma çabasının sonucunda oluşur.

Ne yalnızca mantıksal çıkarımla elde edilmiş kuramsal bir önerme, ne de teknik eylemin sonucu bir iş becerisidir bilgi. Benzer bir yaklaşımla, Jarvie “bilme” sözcüğü ya da “bilmek” fiili için iki ayrı tanım geliştirir. Jarvie’nin “nasıl yapıldığını bilmek” (knowing how) dediği birinci tanım, mimari çizim yapmayı bilmekle örneklendirilebilir. “Nasıl olduğunu bilmek” (knowing that) diyebileceğimiz ikinci tanım ise mimari bir yapıda ne kadar demir kullanılacağını ya da çimentonun harcının hangi ısı, nem ve kimyasal oranlarda olacağını bilmekle örneklendirilebilir. Her iki anlamıyla teknolojik bilgi, tam karşılamasa da yapabilme olarak Türkçeleştirilebilir. 

 

Buradaki asıl mesele, bu ikilimi ayrımdan bağımsız olarak, teknolojinin bir bilgi olup olmadığı sorusudur. “Eğer teknoloji bilginin bir yan ürünüyse kendisi de bir bilgi midir?” Jarvie’ye (1972, s. 59) göre “teknoloji”, bilimin doğruluğunu kanıtlamaya çalıştığı hakikatin peşinden değil, “etkili olanın peşinde koşar.”

Bu tıpkı teknolojik bir ürün olan nükleer bombaların ya da diğer kitle imha silahlarının etkili olduğunu iddia edip, aynı zamanda doğru olmadığını söylemek gibidir. Hardt ve Negri (2000, s. 345), nükleer silah teknolojisi emperyal kontrolün en önemli aracıdır derken çok haklıdırlar. Teknolojinin bu denli tekinsiz kullanımı ve kontrol aracı olarak etkililiği bu boyutlara vardıktan yaklaşık on beş yıl kadar sonra Heidegger, insanlığın muhtemel sonunun teknoloji aracılığıyla gerçekleşeceğini iddia etmiştir. Teknolojinin başına patlayacak olan bu muhtemel sonun en önemli nedeni, teknolojinin kendinden menkul bir tehlikesinden değil, kullanılan teknolojinin etkililiğinin bilimsel yöntemlerle kanıtlanmasından ve böylelikle elde edilen bilginin, yani “doğruluğu kanıtlandığına inanılan hakikat/gerçeklik”in bir tehdit, bir iktidar ve kontrol aracı olarak kullanılmasıdır. Heideggerci düşünüp özetlersek, insanlığın muhtemel sonunun nedeni, modern bilimde insanın kendisini bile nesneleştirmesidir. Ancak, Heidegger’e (2001) göre “insan nesneleştirilemez.” Çünkü insanın nesneleştirilmesi, modern bilimin ve teknolojinin (ya da kısaca modern tekno-bilimin) insanı da gerektiğinde kullanılabilecek, kontrol edilebilecek, işlenebilecek, sömürülebilecek bir nesneye indirgemek demektir (Heidegger, 1977, s. 308). Şüphesiz ABD, modern tekno-bilimin tüm olanaklarını kullanarak, daha Irak’a girmeden önce ne kadar askerinin olduğunu, onlarla birlikte daha ne kadar masum Irak halkının öleceğini, kendi tekelinde bulundurduğu teknolojilerin etkinliğini, insanları nesneleştirerek hesaplamıştır. Biz her ne kadar “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” atasözü ile büyümüş olsak da ABD, giderek artan asker kayıplarının hesabını kendi halkına veremediği gibi, kimse de ABD’ye hesap soramamaktadır. Hemen yanıbaşımızda ve iletişim teknolojileri sayesinde dünyanın gözünün önünde olup bitenleri anlamamak imkansızken, Jameson’un (2000, s. 51) “yalnızca ABD kendi çıkarları uğruna dünyanın polisliğine soyunmakta ve bunu yaparken de en etkili silahları kullanacağı tehdidiyle dünyayı kontrol altında tutmaktadır” sözünü yineleyebiliriz.

 

Teknoloji kavramına olumlu açıdan bakıldığında, teknolojinin, dünyada gıda, konut ve imar problemlerine çözüm ararken kullanılan bir “bilgi” olduğu söylenebilir (Jarvie, 1972, s. 59). İşte burada “Neden teknolojiden bahsettiğimiz zaman bilgiden, daha doğrusu bilimsel bilgiden söz ediyoruz?” sorusu akla gelmektedir. Her ne kadar insanlık bilimsel buluşlardan etkilense de bilim ve teknoloji birbirinden farklıdır. Bilim, insan imgeleminin ürünüdür; insanoğlu bazen bilimkurgu filmlerinde görülen imkansızı hayal eder ve gün gelip gerçekleştirir. Günümüzün uçakları, uzak geçmişteki imkansızın hayali kanatlı atlar olmalıdır o zaman. Bilim, fiziksel ve biyolojik dünyaya dair “genel yasalar” ortaya atar. Oysa teknoloji daha özel alanlarda hüküm sürer. Bu nedenle, yeryüzünün belli bir bölgesinde uygun olan bir teknoloji, başka bir bölgesi için uygun olmayabilir. Doğal olarak geleneksel Muğla evi mimarisinde kullanılan teknoloji; farklı çevre, ilkim ve kültürler gereği Manhattan’da gökdelen dikerken anlamsızlaşacaktır. Bu örnekten yola çıkarak, teknolojik bilginin kaçınılmaz olarak bilimin evrensel doğa kanunlarıyla kesişerek yerelin sınırlarında hüküm sürdüğünü söyleyebiliriz.

“Bilim doğa hakkında sorular sorarken, teknoloji hem toplum hem de doğa hakkında sorulara yanıt arar.” Mimarlık sözkonusu olduğunda, teknolojinin aradığı yanıtlar yapı teknolojisi, temiz hava, depremden korunma, yoksulluğun giderilmesi hakkındadır genellikle. Yaşamın sağlıklı sürdürülebilirliğini amaç edinen teknolojik çözümleri üretirken toplum, kendi yaşadığı bölgede mimari çözümlerin sınırlarını belirler. Mimari çözümlerin sınırlarını çizen ne teknolojinin kendisi ne de bilimdir bu durumda. Görünen o ki, bir toplumda mimarlık kültürünün sınırlarını çizen vazgeçilmez öğe, o toplumun değer sistemidir.    

 

Değer sistemleri

Yirmi-yirmi beş yıl kadar önce kültür; değerlerin, inanışların, dünya görüşünün veya alternatif olarak herhangi bir kültürel grup ya da topluluğun üyesi olarak kabul edilmek için bilinmesi gereken her şey anlamına gelirken, bugün temsillerden oluşan bir şey haline gelmiştir (King, 2002, 402-403). Mimarlık, kültürel değerlerin görünür ve etkileyici temsil etme potansiyeliyle oldukça karmaşık kültürel belirleyicilere sahiptir.

 

En genel anlamıyla, değer sistemi bir kişiye ya da daha çok bir gruba özel değer yargılarının bütününden oluşmaktadır. Mimari problemlerin doğası veya bu problemlere çözüm olan ürünler, diğer bir deyişle, kullanıcının mimari üründen alımladığı kalite, ne çevresel etkenlerin, ne teknolojinin, ne de bilimsel bilgilerin belirleyiciliğiyle tanımlanabilir. Tasarladığı mimari ürünün kullanıcıya iyi, uygun, kabul edilir veya arzu edilen bir çözüm sunduğuna karar verecek olan mimar, “doğruluğunun kanıtlandığına inandığı gerçeklikler” olarak mimarlık bilgisini kullanır. Her mimar kendi inandığı mimari bilgileri tasarımına yansıtır. Mimari çözümler, mimarın kendini ait hissettiği toplumun değer sistemi içinde yer alan değerlerin, inanışların, dünya görüşünün bir yansımasıdır. Ne yazık ki bugün, küreselleşme etkisi altında bir toplumu diğerinden faklılaştıran değer sistemlerini oluşturan bu unsurlar, uluslaraşırı kapitalist sınıf (UKS: transnational capitalist class, TCC) tarafından manipüle edilmektedir. Küreselleşmenin içine kattığı coğrafyalarda değer sistemini oluşturan tüm bu unsurlar giderek tek bir değerle eşlenmeye başlamıştır. Hepimizin bildiği bu ekonomik değer “para”dır. Sklair, uluslaraşırı kapitalist şirketler (UÜKŞ: transnational corporation, TNC) için çalışan UKS’ın üyelerini “küresel yönetici sınıf” olarak adlandırır ve bu sınıfın üyelerini, uluslarüstü siyasi etkinliği olan ulus-dışı aktörler olarak tanımlar (Sklair, 1995; Sklair, 1999, s. 157).

 

Sosyal bilimlerde “değer” terimi; birey veya toplumların beklentilerine, çıkarlarına, memnuniyetlerine, beğenilerine, sorumluluklarına, ahlaki yaptırımlarına, arzularına, isteklerine, amaçlarına ve isteklerine ilişkin bir terimdir (Kilby, 1993, s. 31). Kilby’ye göre “değer” teriminin içini dolduran kavramlardan “arzu edilebilir” kavramı anahtar sözcüktür. “Arzu edilebilir” kavramı, “gereklilik” ya da “zorunluluk” kavramlarını çağrıştırır. “Değer sistemini” oluşturan “değerler” her ne kadar belirli kavramlardan oluşsa da, bu kavramlar her zaman bilinçli bir şekilde açıklanamayabilirler (Kilby, 1993, s. 36). Modern bilimin bize dayattığı gibi, her ne kadar açıklayıcı, tanımlayıcı ve tasnifçi bir yaklaşımla hemen hemen her şeyi bir şeye temellendirme gayretiyle bir nedensellik dizgesine oturtmaya çalışsak da, çoğu zaman toplumlar kendi değer sistemlerini oluşturan değerleri herhangi bir nedene dayandırarak bilinçli bir şekilde açıklayamayabilirler. “Bizde böyle olur” deriz çoğu kez. Nedeni sorulduğu zaman da genellikle ikincil uslamlama diyebileceğimiz “neden icat etme” yoluna başvururuz. Temellendirildiği şey unutulmuş olsa bile, bir toplumu diğerinden ayırt ederek vareden bu değerler, kalıcı olmaya eğilimli olmakla birlikte zaman içinde değişebilirler. Bu değerler, başı ve sonu belli olan gelenekler gibi uzun bir zamana yayılabildiği gibi üslup ve moda olarak kısa ömürlü de olabilirler. Kısaca, değerler bir ana ait olmaktan çok, kalıcı olmaya meyillidirler. Küreselleşme etkisi altında bile aniden değişmeyip zaman içinde dönüşebilirler.

 

Konuyla ilgili yapılan çalışmalarda psikologların, antropologların gibi “değer” değil, “tutum” sözcüğünü kullandıklarını görmekteyiz. O halde “bir tutum ne kadar genel olursa o kadar değer kavramına yakınlaşır, bir değer ne kadar özel olursa o kadar tutum kavramına yakınlaşır” diyebiliriz (Kilby, 1993, s. 38-39). Ve en önemlisi, değerlerin, “yapılan eyleme karşı duyulan olumlu istekler” diye tanımlanan beklentilere veya çıkarlara ilişkin olmasıdır (Kilby, 1993, s. 44). Pultar (2000, s. 162), yapı eylemini etkileyen değerleri üç genel başlık altında tanımlar. Bunlardan ilki teknik değerler, ikincisi sosyokültürel değerler, üçüncüsü de algı-bilişsel (percepto-cognitional) değerlerdir. Pultar’ın tanımlamasına göre, teknik değerler insanın biyolojik gereksinimleriyle ilişkilidir. Sosyokültürel değerler ise öncelikle kamusal-özel alan ayrımını yaparak, insanların konutlar inşa edip kendi özel alanlarını belirlemesine neden olur. Algı-bilişsel değerler ise estetik biçimler aracılığıyla, bireysel ve soyut bir düzeyde daha çok duygusal ve entelektüel beklentilerimizi karşılayan değerler olarak tanımlanabilir.

 

Sonuç

Herhangi bir insan eylemini etkileyen çevresel ve kültürel etkenler, yapı eyleminde daha da özelleştirirsek, mimari eylemde

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


68980 - unknown - 38.107.179.240