Etten Fiberglasa: Chicago’da
İnek Defilesi
CowParade (İnek Geçidi)
sonunda İstanbul’a ve hatta Eskişehir’e de ulaştı. İstanbul kervanın 55. kenti.
Yani burada hevesle gündeme getirilen bu çok “yaratıcı” etkinliği çok gecikerek
de olsa, ille gerçekleştirmek doğrultusunda önlenemez bir itiş sözkonusuydu.
Ama inekler resmigeçidini ya da defilesini başka biçimde okumak da mümkün. Aşağıdaki
metin Chicago örneğinde bu işi acımasız göndermeleriyle yapıyor.

Chicago Canlı Hayvan Borsaları Sanayi Parkı, 2003 (Fotoğraf:
C. Greig Crysler).

Et işleme tesisi, Chicago Canlı Hayvan Borsaları Sanayi
Parkı, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).
C. Greig Crysler
Giriş: dönüştürmeler ve yenilemeler
Etrafa saçılmış kırık cam ve tuğla parçalarının göze
çarptığı boş arazilerin arasından geçen bir yolun kenarında duruyorum. Sağımda,
tek katlı bir deponun bitişiğindeki şantiyede sanayi makinelerine ait yedek
parçalar duruyor. Az ilerideki orta alanda yük terminali, bir okul servisi
şirketine ait bürolar, ilaç dağıtımcısı ve sokak numaraları dışında hiçbir
şeyin görünmediği sağır cepheleriyle diğer iş yerleri sıralanıyor. Bu manzara,
tel örgüler ile kurumuş ağaçların perdelediği gri ufka doğru birkaç dönüm
boyunca devam ediyor. Arkaplanda ise Chicago’nun silueti belli belirsiz uzanıyor
(Resim 1). Bir zamanlar uçsuz bucaksız topraklar üzerinde altın çağını süren
canlı hayvan borsasında yılda yirmi milyon hayvanın canlı canlı kesilerek seri
halde ambalajlı et ürünleri haline getirildiği, kentin Güney Yakası’ndaki
Packingtown’dan bugün eser yok1.

Borsa Arkası Meyhanesi, Chicago Canlı Hayvan Borsaları
Sanayi Parkı yakınlarında, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).
Burası insana, kısmen dönüşmüş bir sanayi hinterlandı
izlenimi veriyor, ancak havadaki ağır kekremsi kimyasal madde ve yanık et
kokusu, geçmişin canlı kalıntılarının varlığını tüm ağırlığıyla hissettiriyor.
Arkamda geçmişte et ürünleri ambalajlama tesisi olarak kullanılmış, erken 20.
yüzyıla ait yedi katlı bir depo var. Çoğu pencerenin üzerine tahtalar çakılmış,
diğer tarafta binanın ışıl ışıl parlayan paslanmaz çelik borularla bağlandığı,
sokağın karşı tarafındaki iki sanayi tankından zehirli dumanlar dalga dalga
yükseliyor. Arabayla, eskiden hayvan borsasının bitişiğindeki işçi mahallesinin
ticaret merkezi olan Ashland Caddesi’nden geçerek, binanın çevresinde şöyle bir
dolanıyorum. Sade tuğla ve ahşap karkas konutların sıralandığı dar bir ara
sokak, beni binanın diğer tarafına, şu anda Borsa Arkası Meyhanesi’nin
merdivenlerinden bakmakta olduğum yere götürüyor (Resim 2-3). Burası bugün
artık, işçi mahallesinin 1970’te mezbahaların kapatılmasıyla birlikte büyük
ölçüde çöken ekonomik altyapısını yeniden canlandırmak amacıyla kurulmuş Canlı
Hayvan Borsası Sanayi Bölgesi’nde çalışan işçilerin takıldığı, geçmişten
günümüze kalan birkaç eski meyhaneden biri2. Aynı kesif koku burada da var, ama
benden başka kimsenin aldırış ettiği yok. Bara gelen insanların söylediklerine
bakılırsa, burnuma gelen koku, “mis kokulu jambon”ların üretildiği tesiste
yapılan tütsüleme işleminin bir yan ürünü.
Chicago canlı hayvan borsalarının kapatılmasının, 1970’lerin
sonunda Birleşik Devletler ekonomisinde yaşanan çok daha köklü değişimlerin
habercisi olduğu iddiası, et endüstrisinin tarihsel gelişimiyle ilgili yapılan
açıklamalarda sıkça dile getirilmektedir3. 1973’teki petrol krizi ve ardından
1970’lerin ortasında başgösteren küresel ölçekli şiddetli ekonomik durgunluk,
sanayi üretimine dayalı pek çok sektörü daha “esnek” sermaye birikim modelleri
aramaya sevketmiştir4. Böylelikle standardizasyon ve ölçek ekonomileri yoluyla
elde edilen sermayeler ile yüksek ücretli, sendikalı emek gücünün getirdiği
“yapısal katılıklar” üzerine kurulmuş sanayi sistemi tedricen parçalanmıştır.
Merkezileştirilmiş kitlesel et üretiminin 1970’lerin başında “yeniden yapılandırılma”sıyla
birlikte, Chicago’daki büyük mezbahalar besi yerlerine yakın kırsal alanlara
taşınmış, böylelikle daha 1880’lerde başlayan süreç tamamlanmıştır5.
Chicago’daki canlı hayvan borsalarının kapanmasının hemen ardından, 19.
yüzyılın aşırı uygulamalarını aratmayan ağır çalışma koşulları,
“kırsallaştırılmış” üretimin alabildiğine uzanan doğal manzarası içerisinde
yeniden peyda olmuştur. Merkezden uzak bu alanlar, ağırlıklı olarak kadın ve
renkli derili insanlardan oluşan göçmen emeği sayesinde, düşük maliyetli işgücü
vadetmeyi sürdürmektedir6. Bu alanlar aynı zamanda işçileri büyük kentlerdeki
mevcut sendikal birliklerden tecrit ederken, tüketicileri de etlerin üretildiği
sağlıksız koşulları görmekten alıkoymaktadır7.
Yayılım ve yoğunlaşmanın bu yer değiştirmiş görünümü, Eric
Schlosser’ın Fast Food Nation’ında oldukça sarih bir şekilde ortaya
konulmaktadır8. Schlosser, “yüksek tepeler”in birinde, neredeyse saatte 400
sığırın kesildiği –ki bu Chicago’da üretimin yüksek olduğu zamanlarda hayvan
borsalarında kesilen hayvan miktarının yaklaşık dört katıdır– adı belirtilmemiş
bir mezbahaya gizlice yaptığı ziyareti anlatır. Hava karardıktan sonra mekana
giren Schlosser, “cinayet mahalli”ndeki işçiler ile sığırların kanlı bir
portresini çizer:
“Görüyorum: Bir adam çıplak ellerini sığırın içine
daldırmış, bağırsaklarını dışarı çıkarıyor, sonra da bu bağırsakları metal bir
oluğun içine atıyor, bu durum defalarca tekrarlanıyor… ‘Kasap’ lakaplı bir
işçi, sekiz buçuk saat boyunca bir kan gölünün ortasında durup, üstü başı kan
içinde, hemen her on saniyede bir bir dananın boğazını şah damarından kesmek
dışında hiçbir şey yapmıyor. Uzun bir bıçak kullanıyor ve hayvanı insanca
öldürmek için kesinlikle doğru yere isabet ettirmesi gerekiyor. Bıçağını her
seferinde aynı yere saplıyor.”9
Schlosser’ın anlatımı, hem insanların hem de hayvanların,
kapalı kapılar ardında saklı tuttuğu vahşilikleriyle korkunç bir hal alan
sistemli sömürünün sarmalı içerisinde nasıl kıskıvrak yakalandıklarını gözler
önüne sermektedir. Öte yandan, üretimin (ama sadece et ürünleri değil, arabadan
ayakkabıya her türden ürün sanayinin) coğrafi anlamda yer değiştirmesinin, bu
tarz sermaye hareketlerinin terkettiği kentsel bölgelerde de, daha az duygusal
olmakla birlikte, vahim sonuçları olmuştur. Birleşik Devletler’de ya da başka
herhangi bir yerde, metruk hale gelmiş sanayi altyapılarının nasıl yeniden
karlı birer kullanım alanına dönüştürüleceği sorusu, sanayisizleştirilmiş
kentler açısından kilit önem taşımaktadır. Bu işlevsel olduğu kadar sembolik
bir “dönüştürme” meselesidir. Bu durum, geçmişte üretimin çirkin yüzünü ve
sınıf ayrımını simgeleyen, kent içindeki fabrika bacalarının, tüketime dayalı
yaşam tarzının birer göstergesi haline gelmesini gerektirmektedir; tıpkı sanayi
devrinden kalma arazilerin lüks konut alanlarına açılmasını gerektirdiği
gibi10.
Anlam ve kullanıma ilişkin bu yenilemeler, gerek tekil
yapılar bağlamında yatırımcılar, emlak komisyoncuları ve finans kurumlarının;
gerekse mimarlar, sanatçı aydınlar, eleştirmenler, korumacılar ve tarihçiler
gibi “simge analizcileri”nin faaliyetleri aracılığıyla gerçekleşmektedir11.
Etkinlik alanı her geçen gün artan bu tür anlamlandırıcı müdahalelere sadece
tekil binalar değil, bütün bir kent imgesi maruz kalmaktadır. Bu müdahaleler,
kamusal/özel ortaklıkları “kentsel dönüşüm” projeleri (kentsel “yenileştirme”
alanları, müzeler ve basketbol sahaları gibi) kapsamında olduğu kadar;
sergiler, halka açık sanat gösterileri ve Ping-Pong’dan “etnik” mutfağa kadar
hemen her şey için yapılan şenlikler gibi çeşitli etkinlikler yoluyla biraraya
getirerek, birlikte çalışmalarına vesile olmaktadır12. Chicago, kenti sanayi
“miras”ıyla birlikte bir tüketim artifaktı olarak yeniden konumlandırmak üzere
bir dizi kapsamlı kültürel faaliyet ve güzelleştirme programı düzenlemek
konusunda bugüne kadar gösterdiği gayretle örnek teşkil etmektedir.
İnek tam da bu sürecin orta yerinde duran sıradışı bir
figürdür. Sığırlar, Chicago’nun bir sanayi merkezi olarak yükselmesinde önemli
bir rol oynamıştır: Chicago’yu 20. yüzyılın ilk yarısında uluslararası bir
endüstriyel gıda üretim merkezi haline getiren ticari ilişkiler ağının parçası
olarak milyonlarca sığır kesilip satılmıştır. Mezbahaların kapanmasından sonra
kentteki inekler, hem gerçek hem de mecazi anlamda, ortadan kaybolmuştur,
ta ki 1999 yazında, o da sadece bir “geçit töreni”
eşliğinde, geri dönene kadar. 1998’de İsviçre’de düzenlenen benzer bir
etkinliğe katılmış Chicagolu bir iş adamının önerisi doğrultusunda Chicago
Kültür Departmanı tarafından kent çapında gerçekleştirilen bir gösteriyle
birlikte inekler yeniden sahne almıştır13.
Kenti işgal eden bu 300 fiberglas inek, geçmişte olduğu gibi
mezbahalara kapatılmak yerine, kent merkezinde belli başlı kamu binaları ile iş
merkezlerinin yakınındaki stratejik mevzilere yerleştirilmiştir. Her bir ineğe
yerel bir şirket sponsor olmuş; tasarım ve dekorasyonlarını yapan sanatçıların
ücretleri bu şirketler tarafından ödenmiştir. Et endüstrisinde uygulanan
yöntemlerle kıyaslandığında kara mizahı andıran bir diğer etkinlik ise, geçidin
ardından 140 ineğin Chicago’daki hayır kuruluşları için düzenlenen bir
müzayedede satılmasıdır14. Bugün hala birkaç tanesi kentin farklı noktalarında
sergilenmeye devam etmektedir.
Kent sakinlerinin müşterek algısında kırsaldan kent merkezine
taşınan, etten fiberglasa terfi eden sığır gibi, kentin sanayi geçmişine
ilişkin anlatım da simgesel açıdan gözle görülür değişikliklere uğramıştır. Bu
paradoksal dönüştürme süreci, bir yandan bir kentsel modernite figürü (sanayi
ineği) yaratırken, diğer yandan kanlı sonuçlarıyla birlikte modernleşmenin
“öteki” yüzünü göstermektedir. İleriki sayfalarda modernlik tecrübesinin bu
yönünü açımlamaya çalışacağım: Chicago sığırının kent serüveninde farklı
manzaralar/uğraklar eşliğinde (dolambaçlı) bir gezintiye çıkacağım.
Kanlı tarih
Chicago Historical Society Müzesi’nde canlı hayvan
borsalarıyla ilgili fotoğraf arşivlerini gözden geçiriyordum. Hayvan
borsalarının hacmi ile taşıdığı değer arasındaki orantısızlık hemen dikkatimi
çekti. Bu büyüklükte ve yekparelikte bir yapının bu şekilde bir anda yok olup
gitmesi, Chicago’nun kapitalist modernleşmesinin bize bıraktığı bir mirastır.
Yok etmek, düşük verimli olan her şeyi hiç düşünmeden gözden çıkaran acımasız
bir pragmatizmin başarısıdır.
Bir yığın yeşil askılı dosya arasından iki fotoğraf seçip
çıkardım: İlki 1920’lerdeki canlı hayvan borsalarının o çok aşina olduğumuz
görüntülerinden biri (Resim 4). Ağıllardan müteşekkil muazzam bir düzenek,
kadrajın neredeyse tamamına oturmuş: ufukta kaybolan devasa bir temerküz kampı.
Birçok ağılda balık istifi konulmuş iri cüsseli inekler, dışarıdan
bakıldığında, tahta parmaklıklarla çevrili, düzgün kare biçimindeki bir alan
içerisinde kıpırdanıp duran yekpare bir gövdeyi andırıyor. Hayvanları borsalara
taşıyan yükseltilmiş demiryolu tek bir hat boyunca uzanıyor. Demiryolundan
ahşap rampalarla ağıllara iniliyor. Havada Swift ve Armour sözcükleri asılı
duruyor; bir diğer rampa dizisi, gri bir sis bulutunun içinden geçerek
mezbahada son buluyor.
İkinci fotoğraf bir mezbahanın zemin katında çekilmiş (Resim
5). İlkindeki denetim ve mesafe duygusundan eser yok; fotoğraf izleyiciyi zorla
mizansenin içine çekiyor. Karanlığın içinde bir grup insan sureti, parçalara
ayırma bandı boyunca sıralanmış. Mekanik bir zincir aksam üzerindeki kancalara
asılan hayvan karkasları, başaşağı çevrilmiş ve tepeden tırnağa derisi yüzülmüş
bir halde önlerinden geçip gidiyor. Adamlar kan revan içinde; zeminin yüzeyi,
sonradan toplanıp gübre ya da sabun haline getirilecek “atık”lardan mürekkep
bir tabakayla kaplı.

1920’lerde Chicago canlı hayvan borsaları (Fotoğraf: ©
Chicago Historical Society).

Bir mezabahanın iç kısmı, Chicago canlı hayvan borsaları,
1904 (Fotoğraf: William T. Barnum; © Chicago Historical Society).

Heidi keçisiyle birlikte gezerken, çiftliğin inekleri de
tepelerde başıboş dolaşıyor (Fotoğraf: © St. Moritz Tourist Office).
Kademeli olarak yürütülen parçalara ayırma işleminde o dönem
uygulanan işbölümü ırkçı bir nitelik taşımaktadır: siyah işçiler, ya bandın
tüyler ürpertici giriş kısmında ya da atıkların farklı türde ürünler elde etmek
amacıyla yeniden işlendiği, sağlıksız ve mide bulandırıcı bölümlerde
çalışmaktadır15.
19. ve erken 20. yüzyılda canlı hayvan borsalarındaki
“temiz” işler beyaz işçilere verilirken, Afro-Amerikalılar çoğunlukla grev
kırıcı olmak kaydıyla nitelikli mevkilere hak kazanmıştır16. Barınma, yiyecek
ve günde
2,25 $ ücret güvencesi vaadiyle kandırılıp Güney’den
Chicago’ya getirilen yüzlerce “Zenci işçi”nin yaşadıklarını, 1904’te çekilmiş
bu fotoğrafa bakarak anlayabiliriz. Grev zamanı uygulanan sert kaideler gereği,
birçokları yazın cehennem sıcağında mezbahalarda yatıp kalkmak durumunda
bırakılmıştır17.
Hayvan borsalarındaki büyüme, gıda pazarlaması ve tüketimini
kuşatacak bir simgeler dünyasının oluşturulmasını beraberinde getirmiştir.
Yüzyılın sonunda büyük gıda şirketleri, tüketime sunulan ürünü üretim
biçiminden soyutlayan pazarlama içerikleri ve marka kimlikleri geliştirmeye
başlamıştır. Mesela, erken 20. yüzyıl süt endüstrisinde sütün kutsallık halesini
yitirerek sade bir tüketim maddesi haline geldiği gözlemlenir. 19. yüzyılın
ortasından sonuna kadar uzanan dönemde, süt reklamlarında üretim alanı pastoral
bir manzara içerisinde kurgulanırken; üretici, ineklerine bir ana şefkatiyle
yaklaşan güleryüzlü ve alyanaklı sütçü kız imgesiyle sunulmaktadır. Bu,
ineklerin damıtma tesislerinde mutfak atıklarıyla beslendiği, vinçlere asılarak
ölesiye sağıldığı bir döneme rastlamaktadır18.
20. yüzyıla girerken üretim koşulları geçmişe nazaran biraz
daha hijyenik hale gelmiştir, ancak süt endüstrisinin hacmi hızla büyümektedir.
Üreticiye atfen kullanılan sütçü kız imgesinden tümüyle vazgeçilir, artık vurgu
doğrudan doğruya tüketiciye kaydırılmıştır. E. Melanie DuPuis’nin de işaret
ettiği gibi, kundakta uyuyan tombul ve sağlıklı bebeği seyredalmış kuş imgesi,
yeni süt endüstrisinde hakim bir görsel benzetme olarak karşımıza çıkmaktadır:
kuş, kundaktaki bebeğini emziren anne tüketiciyi temsil eden bir metafordur.
Üretici sütçü kız mitolojisiyle birlikte, ineğin üretimin nihai kaynağı olarak
tasviri de (anıtsal görünümüyle benzerlerinden ayrılan “İnek Elsie” haricinde)
ortadan kalkmıştır19. Üretimdeki makineleşme yerini, “bilimsel” ortamlarda
üretilmiş sütlerin bebeklerin büyümesini hızlandırıcı özelliklerini öne çıkaran
tüketim eksenli “doğal” makineleşmeye terkederken; süt, anne/kuşun sağlıklı
bebekler “büyütme”sini sağlayan bir tür bol vitaminli sıvı olarak yeniden
tanımlanmıştır. Bu tanıma, kentteki reformcular tarafından yakıştırılan
Hıristiyan “aklığı” ve kusursuzluğu da eklenince, süt tüketimi sadece sıhhi
değil, ahlaki açıdan da pürü pak bedenler yetiştirmekle ilişkilendirilmiştir.
Benzer bir senaryo et ürünleri için de sözkonusudur.
Pazarların ulusal ve ardından uluslararası boyutta genişlemesini sağlayan soğutmalı
vagon üretimindeki yeniliklerle birlikte tüketimde ani bir artış yaşanmıştır.
Oscar Meyer ve Swift gibi şirketlerin geliştirdiği yeni pazarlama modelleri,
ürünlerine olan talebi yükseltmiştir. Süt pazarında olduğu gibi, etin
pazarlanma stratejisi de, eşzamanlı olarak hem etin bedeni kuvvetlendirdiği
hurafesine, hem de çoğu kez sağlıksız koşullar altında üretildiği gerçeğinin
örtbas edilmesine dayandırılmıştır. İneklerin et “dilim”leri halinde
algılandığı, hayvan karkasının ise damak tadına hitaben kimi zaman iştah
kabartan, kimi zaman da zarif tatlar vadeden çağrışımlardan müteşekkil bir
topoğrafyaya dönüştüğü benzer bir simgesel düzlem zuhur etmiştir20.
Etin satış noktalarında yerini alması, simgeler dünyasında
hayati bir öneme sahiptir. Mamafih, üretim atıklarından elde edilen yan
ürünler; pirzola, bonfile ve biftek gibi et ürünlerinin vitrinlerde “mücevher”
gibi takdim edilmesinden çok daha ciddi sonuçlar doğurmuştur. Hayvan
borsalarında üretimin yoğunlaşması yoluyla gerçekleşen ölçek ekonomileri, kesim
işlemi sırasında yere düşen ya da damlayan maddelerin tarak ve fırçadan tutun
da, gübre ve tutkala kadar farklı türde pek çok ürüne dönüştürüldüğü “atık
dönüştürme” endüstrisinin gelişmesine yol açmıştır21. Her ürün, kendisini
vücuda getiren hayvana dair en ufak bir çağrışım yaratmayacak şekilde ve
işlevde üretilmiştir. William Cronon’ın söylediği gibi, hayvan ikinci kez
ölmüştür:
“İçinde bulunduğu yaşam koşullarından yalıtılan, katline
sebep olan eylemden yalıtılan [inek] doğadaki canlılardan biri olarak insan
hafızasından silinmiştir. Yeryüzüyle olan bağlarını yitirmiştir; bizler
yalnızca, hayvanların da bir hayatı olduğu gerçeğini değil, aynı zamanda
çayırları, masmavi bir gökyüzü altında uzanan geniş otlakları ve nesli tükenmiş
bizon sürüleriyle birlikte her geçen gün, hem mekan hem de zamanda, uzak bir
imge halini alan kırları da unutmuşuz... alım-satım işleriyle uğraşırken kimin
aklına gelir çayırlar veya otlaklar, varsa yoksa Bubbly Creek ve leş gibi kokan
havasıyla Packingtown...”22
Etin metalaşması, üretim biçimine dair bilginin tüketim
bağlamından mümkün mertebe koparılmasına yarayan uzaklık ilişkilerine
dayanmaktadır. Bu ilişki, sermaye yapısının değişmesiyle birlikte zaman
içerisinde dönüşüme uğramıştır. Geriye doğru baktığımızda, 19. yüzyılın sonunda
inşa edilen bu ideolojik uzaklık ilişkisinin istikrarsız bir biçimde
gerçekleştiğini ve üretim koşullarının tüketim alanları üzerinde yarattığı
öngörülmemiş “etkiler” yüzünden çürümeye yüz tuttuğunu görmekteyiz. Üretim
koşulları bağlamında sürdürülen emek mücadelesinin kentsel yaşamın neredeyse
ayrılmaz bir parçası haline geldiği, hızlı sanayileşmeden kaynaklı
hastalıkların sıradan bir vaka olarak kabul edildiği Chicago gibi büyük
kentlerde, bu ayrılık hiç de kolay olmamıştır. 21. yüzyılın başında, üretim ile
tüketim arasındaki sınırı çizen (hem simgesel hem de maddi) uzaklık ilişkileri
kapsam ve yoğunluk bakımından öylesine artmıştır ki, üretim alanları çoğunlukla
tüketim noktalarının binlerce mil uzağına taşınmıştır. Gelgelelim, ineklere Chicago’nun
kentsel mekanlarında yeni bir görünürlük kazandıran da yine bu ilişkiler
olmuştur.
Etten fiberglasa
1999 baharının ilk günleriydi, havanın soğuk olduğu bir öğle
sonrası Chicago’da “Loop”dan* geçiyordum; yan sokaklardan birine sapayım dedim
ve kendimi bir anda boş bir mağaza vitrininin önünde buldum. Mağazanın arka
taraflarından gelen kehribar sarısı parlak bir ışık, içeride bulunan gerçek
boyutlarda küçük bir sığır sürüsünün üzerine vuruyordu. Hayvanlar baştan aşağı
beyaza boyanmış, ışıl ışıl parlıyorlardı; ayaklarının etrafı ince beyaz ipeksi
bir toz tabakasıyla kaplıydı. Heykeller, laubali tavırları ve yüzlerindeki o
mülayim ifadeyle birer şirinlik abidesiydi. Her birinin hem boynuzu hem de
memesi vardı. Mağazayı hıncahınç dolduran “çıplak” inekler, hayaletvari
görünümleri bir yana, defileye çıkmaya hazırlanan mankenler topluluğunu
andırıyordu. Kimisi boş gözlerle sokağa bakarken, kimisi de, utancından olsa
gerek, kafasını arkaya çevirmişti. Chicago Sanat Enstitüsü az ilerideydi;
içeriye toplanmış sürünün bir enstalasyon çalışması olabileceği aklıma geldi.
Sonradan buranın, “İnekler Geçidi” (“Cows on Parade”) için hazırlanan, henüz
tasarımı yapılmamış ineklerin konduğu bir ardiye olduğunu öğrendim.
Chicago kent merkezini dönüştürmek üzere uygulanan kentsel
projelerin çoğu, başlangıçta komprador sınıf –Chicago’yu geçmişte ulusal,
şimdilerde ise küresel bir başkent yapma hülyasıyla dönüştürülebilir kılmanın
hal çaresini arayan kentin varlıklı kapitalistleri– tarafından birer rüya proje
olarak ortaya atılmıştır. Chicago kent merkezinde “İnekler Geçidi” düzenleme
fikrini ilk kez, 1998’de İsviçre’nin Zürih kentine tatile giden Peter Hanig
adında Chicagolu bir ayakkabı tüccarı gündeme getirmiştir. İneğin İsviçre’nin
pastoral içerikli küresel imgesinde ayrı bir yeri vardır: İsviçre, gerek
kartpostallarda gerekse gezi tanıtımlarında; başlarında çelenk, boyunlarında
çıngırak, etrafta dolanıp duran keçi ve inekleriyle birlikte, Alpler’in
eteklerinde boylu boyunca uzanmış devasa bir çiftlik olarak resmedilir. İnekler
kimi zaman da İsviçre keçilerinin koruyucu meleği, dantelli ve boneli “Swiss
Miss” kostümü giymiş sarışın Heidi’yle birlikte mutlu mesut gezinirken
gösterilir (Resim 6). Hanig’in Zürih’de görüp beğendiği inek heykelleri, bir
yandan uluslararası alanda kabul görmüş İsviçre fantezisini kent ölçeğinde
yeniden kurgulayarak, Alpler’le özdeşleşmiş inek imgesini kente uyarlarken, bir
yandan da inekleri “kültür turizmi”nin nesneleri haline getirmiştir. Hanig
benzer türde bir yerinden etmenin, ineklerin, tıpkı İsviçre’de olduğu gibi,
küresel imgesinde yer bulduğu Chicago’da da, üstelik İsviçre’nin pastoral
idiline nazaran çok daha az mütevazı bir modernleşme süreciyle bağlantılı
olarak, uygulanabileceğini sezmiştir.
Etkinliğin Hanig’in İsviçre’den esinlenmesiyle başlayan
serüveni kısa zamanda kentte bir efsane konusu olmuştur; sözde bir İsviçre
seyahati, “İnekler Geçidi”nin kentin resmi ağızlarından anlatılan tarihçesinde,
Chicago’nun fiberglas inek sürüsüne hayat veren masum bir ilk adım olarak
takdim edilmiştir23. Halbuki, bugün baştan sona uydurma bir hikayeyle
pazarlanan “İnekler Geçidi”nin çıkış noktası, Chicago’nun sığır ve hayvan
pazarlarının kana bulanmış somut tarihinden ayrı düşünülemez. Proje,
Chicago’daki sanayileşme ve et üretiminin farklı coğrafyalara ait tarihler
içeren gelişimi bağlamında ele alındığı takdirde anlam kazanan, bir dizi
simgesel dönüştürme ve “yenileme” faaliyetinin önünü açmıştır.
19. yüzyıla özgü et üretiminde, kesilen hayvan etleri yok
pahasına üreticiye satılırken; üretim atıklarından elde edilen ürünler, et
ambalajlama şirketlerine büyük kazançlar sağlamıştır. Sığırın ölümü, meta
üretiminin başlamasına imkan tanımaktadır. Ancak, bu süreç “İnekler Geçidi”yle
birlikte tersine dönmüştür: fiberglas ineğin metaforik anlamda yeniden doğuşu,
daha fazla fiberglas ineğin üretilmesine yol açmıştır; geçitteki ineklerin
minyatür reprodüksiyonlarını satmak gibi. Etkinlik bugüne kadar dünya üzerinde
yirmiden fazla kentte (oyuncu “kast”ında yapılan değişiklikler haricinde)
olduğu gibi uygulanmıştır. “Cows on Parade” adlı web sitesinde kitap ve satış
bölümleri mevcuttur; etkinliğin telif hakları da satın alınmıştır.
Yaşamın örgüsü
İnekleri et, sabun ve ayakkabı gibi sanayi ürünlerine
dönüştürme sırasında, kesilen hayvan, bitmek bilmeyen bir dizi işlemin eşdeğer
parçalarından biri olarak konumlandırılır: az çok birbirine benzeyen temsili
örneklerden oluşan kategorik bir tür. Et üretimi için kesilen inekler,
insanlarla aralarında kurulan karşıtlık yoluyla, birbirinden farksız metalar
haline getirilir: et endüstrisi, hayvan bilimi camiası ve popüler kültürün
büyük çoğunluğu tarafından, hayvan olmalarından ötürü, içgüdüleriyle hareket
eden, rasyonel ve duygusal melekelerden nasibini almamış varlıklar olarak
tanımlanır. Nitekim, kimi zaman sapkın davranışlar sergileyen insanların
hayvanca ya da “vahşi bir hayvan gibi” hareket ettikleri söylenir. İnsana özgü
rasyonellikten mahrum olmak; vahşi, zaptedilmesi mümkün olmayan hayvani
içgüdülere yenik düşmekle eşanlamlıdır24.

“Virtual Cow in Reflective Moosaic”, Chicago, 2003 (Fotoğraf:
C. Greig Crysler).

Cowillo”, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

Mrs. O’Leary ineği gazetede beraat kararını okurken,
Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).
Evcil hayvan, vahşiliği insanoğlu tarafından boyunduruk
altına alınmış hayvandır; dolayısıyla, bir tür “eğitilmiş” hayvan bilinci
örneği sergiler. Mamafih kimi hayvanlar hem evcil hem de salak olarak sınıflandırılır
– inekler genellikle bu kategori içerisinde yer alır. İnsanları tarif etmek
için başvurulan inek benzetmesi (“Seni gidi salak inek!”), bir ahmaklık ve
anlayış kıtlığı göstergesidir. Kimi durumlarda bu benzetme cinsel çağrışımlar
içerir. Mesela, hem kadınlar hem de inekler, süt vermeleri ve anaçlıkları
dolayısıyla uysal, şefkatli ve bön bakışlı birer memeli olarak telakki edilir.
Chicago’dan bakıldığında, fenerin üzerine “salakça” devrilerek 1871’deki Büyük
Yangın’ın çıkmasına sebep olan meşhur Daisy’nin hikayesinde olduğu üzere, inek
geçmişten bu yana “kadın”a yönelik eğretilemeli bir anlam taşır. Daisy, sahibi
Mrs. O’Leary ile özdeşleştirilmiştir. Her ikisi de sonradan aklanmışsa da**,
“inek” yüz yılı aşkın bir süre, “kadın”ı temsil eden bir sığır türü olmayı
sürdürmüş; böylelikle “inek gibi kadın” sözü günümüze kadar geçerliliğini
korumuştur.
“İnekler Geçidi”nde her inek, fiziksel görünüşünde ve
süslenmiş derisinde ifadesini bulan bir “kişiliğe” sahiptir. Bu açıdan
bakıldığında, “İnekler Geçidi”, bırakın “insaniyet”ten yoksunluğu, fazlasıyla
insanidir. Birçok inek, insan/hayvan melezidir. Kimi heykellerde sponsor
firmanın ürününü kullanan bir tüketici prototipi yaratılmıştır. Mesela, bugün
kapalı durumda olan Disney Quest (Chicago kent merkezinde, Disney filmlerinden
esinlenerek hazırlanmış interaktif oyunlar ve tema parkı etkinlikleriyle ünlü
çok katlı bina) sanal gerçeklik başlığı giyen bir inek sipariş etmiştir (Resim
7). Bu örnekte inek, markasız bir ürün başlığı altında kent içerisinde bir
cazibe merkezi oluşturmaktadır. Kimi heykellerde ise inekler birtakım ünlü
kişilerin semiyolojik mutasyonları haline getirilmiştir. Cowileo (etkinlik
bittikten sonra da sergilenmeye devam eden Galileo ineği) buna iyi bir
örnektir. Cowileo, arka ayakları üzerinde yükselerek teleskopla yıldızları
seyreder (Resim 8). Galileo’nun Aydınlanma dönemi biliminin ve “insan”ın
seküler anlamda göreceli konumunun keşfedilmesine yaptığı katkılarla anıldığını
düşünerek, ineğin rasyonel bilincin üstün vasıflarıyla donatıldığını
varsayabiliriz. Oysa, burada sözkonusu olan, ineğin anlama ve duyma yetileri
açısından iade-i itibarından ziyade, “insan” kavramının hayvanları da
kapsayacak şekilde yeniden olumlanmasıdır. Buna benzer bir başka kurmaca
örneğinde ise Mrs. O’Leary, meşhur ineği Daisy ile örtüştürülmektedir; melez
figür, yangına sebebiyet verme suçundan hakkında açılan davadan beraat
etmesiyle ilgili gazetede çıkan haberi okumaktadır (Resim 9). İnekle
özdeşleştirilen kadın kategorisi burada yeniden karşımıza çıkar, ancak bu sefer
aradaki ilişki tersine çevrilmiştir: Mrs. O’Leary hala bir inektir, ama “salak”
olmayan bir inek. Her üç örnekte de insan-ineğin doğumu, hayvan-ineğin ölümüne
işaret eder. İnek, insan suretinde yeniden yaratılmıştır.
“İnekler Geçidi”ndeki heykellerde boynuz ve memenin aynı
anda bulunması dikkate değerdir. Bu tür dişi mandıra ineklerine İsviçre’de
sıkça rastlanır; ancak, boynuzu boğayla, memeyi de inekle özdeşleştiren
cinsiyet ayrımcılığının hüküm sürdüğü Kuzey Amerika’da bu durum ender görülür.
Chicago gibi, kırsal kesimden birçok insanı hala kendine çekmeyi sürdüren bir
Ortabatı kentinde, “İnekler Geçidi”nin hem erkek-dişi hem de insan-hayvan
ayrımı noktasında kafa karışıklığına yol açması hiç de şaşırtıcı değildir.
Peki, geçit törenine katılan inek bedenlerinin, “gerçek inek”lerin “doğal”
görünümüyle temelden çelişmesine karşılık, çok yönlü kültürel kodların yeniden
üretilmesine zemin oluşturmasını nasıl yorumlayabiliriz?
Yanıtlardan biri şu olabilir: “İnekler Geçidi”, bütün o
antropomorfik ihtişamı içinde, tüketim yoluyla gerçekleştirilen bir kimlik
yaratma modelini hem temsil etme hem de hayata geçirme amacını taşır. Örneğin,
Kuzey Michigan Caddesi’nde bir kadın ayakkabısı mağazasının önüne yerleştirilen
ineğin etrafına toplanmış iyi giyimli bir grup kadını ele alalım (Resim 10).
İneğin derisi, mağaza vitrininde sergilenen pullu ayakkabıların yüzeyini
andıracak şekilde bezenmiştir; ineği hayranlıkla seyreden kadınların dikkati
bir süre sonra –muhtemelen mağaza sahiplerinin de öngörüsüne uygun olarak–
ineğin derisinden vitrindeki ayakkabıların yanıbaşında duran benzer türde bir
başka ineğe kaymış ve nihayet hepsi mağazanın yolunu tutmuştur (Resim 11). Bu
tarz bir olay örgüsü, ineklerin mağaza vitrinlerinin şatafatlı dünyasını kentin
sokaklarına taşıyarak, kamusal ve özel alan arasındaki ayrımın muğlaklığını
araçsallaştırmak adına nasıl kullanıldığını göstermektedir. Bu açıdan
bakıldığında, Michigan Caddesi’ndeki ineklerin arasına karışmak, geleneksel
“sokak satıcılığı”na ait mekanı çaktırmadan yeniden üreten, tüketime dayalı bir
ara bölgede piyasa yapmak anlamına gelir. “İnekler Geçidi”ni bugüne kadar 10
milyon kayıtlı kişi izlemiş25 ve dört buçuk ayda turizm gelirlerinde 200 milyon
dolarlık bir artış gözlemlenmiştir26.
Yer değiştiren suretler
Birçok yazar, Birleşik Devletler geç kapitalizminde kimliğin
performansa dayalı olduğu konusunda hemfikirdir: kültürel kimlik, özgül
(anlamlandırıcı) bağlamlar içerisinde tekrar ederek öğrendiğimiz kodların
temellük ve tahrifi yoluyla tesis edilmektedir. Bu tarz bir kimlik oluşturma
modeli, postendüstriyel toplumlardaki sermayenin tarihsel koşullarıyla
bağlantılıdır. Üretim ekseninde şekillenen bir ekonomiden hizmetler ve tüketime
dayalı bir ekonomiye geçişle birlikte sermayeyi “gerçekleştirme meselesi”
öncelik kazanmıştır27. Bugün pazarlanmakta olan, belli bir kullanım değerine
sahip üründen ziyade, belirgin bir duygu, ideoloji ya da içeriktir. Donald M.
Lowe’un iddia ettiği gibi, karşımızda aynı anda hem değişim değerlerine atıfta
bulunan, hem de kendi içinde ya da kendisi yoluyla tüketilecek değeri temsil
eden bir meta durmaktadır: Lowe’un tabiriyle, meta, bir değişim değeri
“göstereni gösteren”dir28.
Belki de bu konuya verilebilecek en iyi örnek, ürünü ya da
şirketin ismini vurgulamaktan ziyade, ürüne sahip olmayı belli bir duyguyu
yakalamakla dolaylı yoldan ilişkilendirerek, şirket logosunu belli bir yaşam
tarzıyla özdeşleştiren Nike’ın yeni ayakkabı reklamlarıdır. Bu reklamlarda spor
ayakkabıları “semiyotik melezler” haline gelmiştir: ayakkabı, üretici
tarafından önceden tanımlanmış sınırlar içerisinde, ancak tüketim yoluyla
erişebileceğimiz hayali bir kimliğe ulaşmamızda bize yardımcı olan bir tür
arabulucudur. Bu maddi desteği satın alan kişinin, hayalindeki fantastik
kahramanı illa satıcının tasarladığı şekilde “canlandırması” gerekmez. Kimi
durumlarda performans, üreticinin niyetleriyle doğrudan çelişebilir; ancak her
halükarda bizler, şirketin sunduğu fantazyanın sınırları içerisinde kalır,
böylelikle onun iktidarını başlıca dayanak noktası olarak olumlamış oluruz29.
“İnekler Geçidi”ne, Chicago’yu turizm, yeni iş alanları ve
şirket yatırımları açısından küresel pazarda yeniden konumlandırmak amacıyla
yürütülen çalışmaların bir parçası olarak bakabiliriz. Bu kentsel “yenileme”,
kent ve inek arasındaki karşılıklı ilişkinin yeniden kurulmasına bağlıdır; bu
ilişki ise ineğin (ve ona yüklenen fantezilerin) tüketimini, yeniden
yapılandırılmış kentin tüketimiyle; bu yeniden yapılandırılmış kentin
tüketimini de kentin sanayi devrinden kalma kirli metropol görünümünü
terketmesiyle aynı kefeye koyan bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir. Bu
anlamda, geçidin semiyolojik büyüsü, (bir zamanlar “Dünya Sığır Pazarının
Başkenti” olarak anılan) Chicago ile inek arasındaki çağrışım yüklü ilişkiyi
sadece yeniden canlandırmakla kalmamış, bu ilişkinin mahiyetini de
değiştirmiştir. Bu durum, etkinliği tanımlamak için başvurulan sözcük
oyunlarında fazlasıyla vurgulanmaktadır. Chicago ismi, ikinci hece yerine
konulan “cow” sözcüğüyle “Chi-Cow-Go” olarak değiştirilirken30, kentin belli
başlı kamu kurumlarından biri olan müzeler
“Moo-seums” şeklinde telaffuz edilir31. Chicago Kültür
Merkezi’ni ziyaret eden turistlerden “möö”lemeleri istenir. Bu simgesel
canlandırma ve yeniden tanımlama süreci, nihayet ineklerin sokaklara
yerleştirilmesiyle birlikte son bulur; sokaktaki bu insan/hayvan melezleri,
geçmişte bir sanayi kenti olarak emsal teşkil eden Chicago’nun, artık eski olan
her şeyin yeni(den karlı) hale getirildiği bir “paradokslar ve sürprizler”
kentine dönüştüğünün birer kanıtıdır. “İnekler Geçidi” kataloğunda geçen şu
ifadeler hakikaten nefes kesicidir:

“Rhinestone Cowgirl”, 900 North Michigan Avenue dışında
bir yer, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

Stuart Weizman, Inc. ayakkabı mağazasının vitrininde
duran bir başka “Rhinestone Cowgirl”, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig
Crysler).
“... Chicago bugünlerde yeniden inşa ediliyor, yeni bir
çehreye bürünüyor, baştan aşağı yenileniyor, rehabilite ediliyor ve yepyeni bir
istikamete doğru hızla ilerliyor... eski bir liman işletmesi olan Navy Pier bir
festival alanına dönüştürüldü... göl kenarındaki Meigs Fields havaalanının
yerinde yakında bir park olacak. Madison boyunca United Center’a kadar uzanan
Skid Row mahallesinde bugün pahalı apartman daireleri yükseliyor. Chicago
School of Architecture’ın sefilleri oynayan medarı iftiharı Reliance binası,
eski şaşalı günlerini aratmayacak şekilde restore edildi...”32
Canlı hayvanların ete dönüştürülmesi, geçmişte olduğu gibi
bugün de emek mücadelesi, ırk ayrımcılığı ve büyük çaplı çevre kirliliğinin
kesiştiği bir kavşakta durmaktadır. Chicago’nun kodamanları, belediye
yetkilileri ve popüler basını tarafından fiberglas ineklerin yapımı hakkında
anlatılan masallar, sınıf mücadelesinden arındırılmış; tüm sakinleriyle
yekvücut, eğlenceli bir kent mitiyle cilalanmış, postendüstriyel üretime dair
birer alegoriden ibarettir. Geçidin ardından ineklerden, kentin kolektif
hayalgücünün, modern Chicago “ruhu”nun yeni temsilcileri ve dönüşüme uğramış
bir kente özgü metaforlar olarak övgüyle sözedilir. Bu retorik sayesinde
insan-hayvan örtüşmesi tüm metropole yayılır: böylelikle, inek temsilleri,
öznelliğini gösterişli tüketim davranışlarıyla açığa vuran vatandaş/inek
idealinin tezahürleri olarak zihinlerde yer eder.
“İnekler Geçidi”, sadece müşterek bir kentli tüketici
profili çizmekle kalmamış, aynı zamanda yeni bir müşterek tüketim alanının inşa
edilmesine hizmet etmiştir. Geçişken ve kırılgan bir görünüme sahip bu alanın,
19. yüzyılın canlı hayvan pazarlarında sığırların kapatıldığı
ağıllardan oluşan uçsuz bucaksız düzeneğin 21. yüzyıla uyarlanmış hali olduğunu
söylemek pekala mümkündür. Geçit töreni; kamusal-özel, sanat-ticaret,
özne-nesne ve hatta (karlı olduğu müddetçe) insan-hayvan gibi ayrımlar
yapmaktan ziyade, her türlü ayrımı ortadan kaldırmak suretiyle tanımlanan soyut
bir mekansal “düzlem”in görünürlük kazanmasına katkıda bulunmuştur.
Vatandaş/inek, kentteki girişimcilerin türlü renklere bürünmüş, yaldızlarla
süslenmiş o ele avuca sığmaz hayallerinden doğmuştur33. İneklerin süslü derisi,
kavramların kente özgü dekoratif birer motif kisvesi altında tasfiye edildiği
bir yüzey haline gelirken; içi boş karkaslar, geride bırakılmış kanlı bir
tarihin varlığına işaret etmektedir.
* Chicago kent merkezinde bulunan, gökdelenlerin ağırlıkta
olduğu tarihi bir iş bölgesi.
** 1871 Büyük Chicago Yangını’nı Patrick ve Catherine
O’Leary çiftine ait bir ineğin çıkardığına dair Chicago Republican muhabiri
tarafından ortaya atılan iddia, 1893’te yine aynı muhabir tarafından yalanlanmıştır.
Yazar, Greg Castillo, Grant Kester, Wanda Liebermann, Anna
Williams ve bu makalenin ilk kez yayımlandığı kitabın editörlerine, makalenin
ilk müsveddeleri için yaptıkları yapıcı yorumlardan ötürü teşekkür eder. Ancak,
makalenin nihai halinin sorumluluğu tümüyle yazara aittir.
C. Greig Crysler’ın “From Flesh to Fiberglass: Cows on
Parade” başlıklı makalesi, şu kaynaktan Volkan Atmaca tarafından çevrilmiştir:
Chicago Architecture. Histories, Revisions, Alternatives, ed. Charles Waldheim
and Katerina Ruedi, University of Chicago Press, Chicago, 2005, s. 347-360
(© 2005 by the University of Chicago.
Tüm hakları saklıdır).
Notlar:
1 İşlemden geçen azami hayvan sayısına ilişkin
tahminler kaynaklara göre farklılık göstermektedir: William Cronon, 1880-1930
yılları arasında her yıl işlenen hayvan sayısının 13 milyondan az olmadığını
ileri sürüyor: bkz. Nature’s Metropolis: Chicago and the Great West, W.W.
Norton and Co., New York & Londra, 1991. Chicago As It Is: A Stranger’s
Guide to the City of Chicago (Reig. Philo. Pub. Association, Chicago, 1866)
adlı kitapta bu sayı 18 milyondur; oysa 1953’te hayvan borsaları tarafından
bastırılan broşürde, aynı yıl Chicago’da 1 milyar hayvanın işlemden geçtiği
belirtiliyor: bkz. M.S. Parkhurst, History of the Yards, Chicago Union
Stockyard, Chicago, 1953.
2 Canlı hayvan borsalarının farklı endüstriyel
amaçlar için yeniden geliştirilmesi, 1960’larda borsalarda yaşanan ekonomik
düşüş süreciyle birlikte başlamıştır. Bölgedeki yenileme çalışmaları, kent
yönetiminin 1988’de burasının bir “endüstri parkı imar uygulama alanı” olduğunu
ilan etmesiyle birlikte ivme kazanmış; ardından bölgeden elde edilecek vergi
gelirlerinin, mali altyapı düzeltme harcamaları için satılan hisse senetlerini
karşılamak üzere kullanıldığı “Tax Increment Financing” (TIF) uygulaması için
gerekli düzenlemeler yapılmıştır: bkz. Merrill Gozner, “City Picks Industrial
Park Sites”, Chicago Tribune, 19 Şubat 1988. Projeyi yürüten Back of the Yards
Neighborhood Council (BYNC) dört yıl sonra, proje sayesinde 94 şirket ve 15.000
yeni iş kolunun açıldığını açıklamıştır: bkz. Patrick T. Reardon, “Smell Now Is
of Success”, Chicago Tribune, 12 Mart 1992. Canlı Hayvan Borsası Endüstri Parkı
girişiminin, Chicago’da 1947-1982 yılları arasında %59 oranında azalan fabrika
istihdamındaki genel düşüş bağlamında değerlendirilmesi gerekir: bkz. Gregory
D. Squires, Larry Bennett, Kathleen McCour, Philip Nyden, Chicago: Race, Class
and the Response to Urban Decline, Temple University Press, Philadelphia, 1987,
s. 23-61.
3 Endüstriyel yeniden yapılanma bağlamında et üretimi
üzerine bir tartışma için bkz. Jimmy M. Skaggs, “Microcosm of the American
Economy”, Prime Cut: Livestock Raising and Meatpacking in the United States,
1607-1983, Texas A&M University Press, College Station, 1986, s. 3-10.
Ayrıca bkz. Frances M. Ufkes, “Lean and Mean: US Meatpacking in an Era of
Agro-Industrial Restructuring”, Environment and Planning D: Society and Space,
sayı 13, 1995, s. 683-705.
4 David Harvey, “From Fordism to Flexible Accumulation”,
The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change,
Blackwell, Cambridge, MA, 1989, s. 141-172 (David Harvey, Postmodernliğin
Durumu Kültürel Değişimin Kökenleri, Metis Yayınları, Kasım 1997).
5 Cronon, Nature’s Metropolis, s. 257.
6 Birleşik Devletler’deki en büyük et işletmesi Tyson Foods
hakkında, çiftlikte çalıştırmak üzere ülkeye yasadışı yollardan göçmen soktuğu
gerekçesiyle dava açıldı: bkz. David Barboza, “Meatpakers’ Profits Hinge on
Pool of Immigrant Labor”,
New York Times, 21 Aralık 2001. Ayrıca bkz. David Harvey,
“Class Relations, Social Justice and the Political Geography of Difference”,
Justice, Nature and the Geography of Difference, Blackwell Publishers,
Cambridge, MA, 1996, s. 334-365.
7 Frances Ufkes, Birleşik Devletler’de 1970’lerden
itibaren Iowa Beef Producers (IBP), ConAgra ve Execl gibi şirketlerin,
“sığırların yaşadığı yerlere yakın kırsal alanlarda yüksek kapasiteli
çiftlikler kurmak, et fabrikalarında sendikasız işçi çalıştırmak, emek sürecini
vasıfsızlaştırmak ve seri üretimi hızlandırmak” suretiyle sığır eti üretiminin
Amerikan pazarındaki payını artırdıklarını belirtmektedir: bkz. Ufkes, “Lean
and Mean”, s. 695.
8 Eric Schlosser, Fast Food Nation, Harper Collins,
New York, 2001.
9 A.e., s. 170-171.
10 Bu konu Sharon Zukin’in Landscapes of Power
(University of California Press, Berkeley, 1991) adlı kitabında derinlemesine
tartışılıyor.
11 Robert Reich, simge analizcilerinin yaptığı işi
postendüstriyel toplumlarda “geleceğin üç mesleğinden biri” olarak tanımlıyor.
Reich, simge analizcilerinin “simgeleri tahrif ederek, kimlik ve komisyonculuk
meselelerini çözümlediklerine; gerçeği, yeniden düzenlenmiş, yerinden edilmiş,
üzerinde oynanmış, uzmanlarca paylaşılmış ve nihayet gerçeğe iade edilmiş soyut
imgelere dönüştürerek basitleştirdiklerine” değiniyor: bkz. Robert Reich, The
Work of Nations, Vintage Books, New York, 1992, s. 178.
12 Harvey’in yazdığı gibi, “Bir kenti muazzam kentsel
alanların düzenlenmesi yoluyla hayal etmek, kentler arası rekabetin ve kentsel
girişimciliğin yoğunlaştığı (1973’ten itibaren başlayan) dönemde sermaye ve
(sağ görüşlü) insanları cezbetmenin bir aracı haline gelmiştir”. Bkz. David
Harvey, The Condition of Postmodernity, Blackwell Publishers, Cambridge, MA,
1989, s. 92. Ayrıca bkz. John Hannigan, Fantasy City, Routledge, Londra; Dennis
R. Judd ve Susan S. Painstein, The Tourist City, Yale University Press, New
Haven, CT, 1999.
13 Herbert ve Rico Berchtold, Cows on Parade in
Chicago, Neptunart, Kreuzlingen, İsviçre, 2000, s. 10.
14 Müzayedede 140 inek satılmış, Chicago’daki hayır
kurumları için toplanan para 3,5 milyon $’a ulaşmıştır: bkz. Raoul V. Mowatt,
“Cows Milked for All They’re Worth”, Chicago Tribune, 10 Kasım 1999, s. 1-3.
15 Chicago’da et ambalajlama endüstrisinin 19.
yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yaşadığı hızlı büyüme ve konsolidasyon
sürecinde canlı hayvan pazarlarını birleştirmeye yönelik yapılan denemeler,
işçi eylemleri ve grevlerle sonuçlandı. Sendika liderliği listelerinden
çıkarılan siyahlar, hayvan pazarlarındaki iş gücüne grev kırıcılar olarak
müdahil oldular. Birçoğu grevler sona erdikten sonra işten çıkarıldı: Alan H.
Spear’ın 1994 grevi tartışması için bkz. Black Chicago: The Making of a Negro
Ghetto, 1890-1920, University of Chicago Press, Chicago, 1967, s. 38-40.
1930’ların sonundan itibaren önemli atılımlar gerçekleştirildi. Büyük Bunalım
sırasında ve sonrasında Chicago’daki “Zenci yaşamı”nı konu alan öncü
çalışmalarında St. Clair Drake ve Horace R. Cayton, dönemin önde gelen, adı belirtilmemiş
bir sendika görevlisinin 1937’de yaptığı yorumları aktarırlar. Sendika
görevlisi, ambalaj sanayii işçileri sendikalarının giderek artan entegrasyon
sürecinden bahsederken şu tespitte bulunmaktadır: “Aynı birimlerde çalışan
zenciler ve beyazlar pratikte aynı ücreti alıyorlar. Temiz işler elbette beyaz
işçilere veriliyor. Zenciler daha çok yün, tutkal ve sucuk birimlerinde
çalışıyor, çünkü bunlar en kirli işler. Zenci kadınlar da hakeza kirli işlerde
çalıştırılıyor. Sendika bütün ambalaj şirketleriyle anlaşmaya vardıktan sonra
bu sorunların çözülmesi gerekecek”. Bkz. St. Clair Drake ve Horace R. Cayton,
Black Metropolis: A Study of Negro Life in a Northern City, University of
Chicago Press, Chicago, 1993, s. 309.
16 Spear, Black Chicago, s. 36. Yüzyıl bitiminde
Chicago et ambalaj sanayii işçileri sendikaları, siyahlar tarafından çoğunlukla
beyazlara ait kurumlar olarak algılanmıştır. Spear’ın belirttiği gibi, “ambalaj
şirketleri açısından Zenciler ideal birer grev kırıcıydı. İt gibi çalışmaktan gocunmuyorlardı:
güneyden getirilenler, sendikacılık ilkeleri hakkında hemen hiçbir şey
bilmiyordu; sendika tecrübesi olanlar da çoğunlukla bu ilkeleri ayrımcılıkla
itham ediyordu” (s. 36-37).
17 A.e., s. 37.
18 E. Melanie DuPuis, Nature’s Perfect Food: How Milk
Became America’s Drink, New York University Press,
New York, 2002, s. 67-89.
19 A.e., s. 90-121.
20 Cronon, Nature’s Metropolis, s. 256. Ayrıca bkz.
David