25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Etten Fiberglasa: Chicago’da İnek Defilesi

    

CowParade (İnek Geçidi) sonunda İstanbul’a ve hatta Eskişehir’e de ulaştı. İstanbul kervanın 55. kenti. Yani burada hevesle gündeme getirilen bu çok “yaratıcı” etkinliği çok gecikerek de olsa, ille gerçekleştirmek doğrultusunda önlenemez bir itiş sözkonusuydu. Ama inekler resmigeçidini ya da defilesini başka biçimde okumak da mümkün. Aşağıdaki metin Chicago örneğinde bu işi acımasız göndermeleriyle yapıyor.

 

Chicago Canlı Hayvan Borsaları Sanayi Parkı, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Et işleme tesisi, Chicago Canlı Hayvan Borsaları Sanayi Parkı, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

C. Greig Crysler

 

Giriş: dönüştürmeler ve yenilemeler

Etrafa saçılmış kırık cam ve tuğla parçalarının göze çarptığı boş arazilerin arasından geçen bir yolun kenarında duruyorum. Sağımda, tek katlı bir deponun bitişiğindeki şantiyede sanayi makinelerine ait yedek parçalar duruyor. Az ilerideki orta alanda yük terminali, bir okul servisi şirketine ait bürolar, ilaç dağıtımcısı ve sokak numaraları dışında hiçbir şeyin görünmediği sağır cepheleriyle diğer iş yerleri sıralanıyor. Bu manzara, tel örgüler ile kurumuş ağaçların perdelediği gri ufka doğru birkaç dönüm boyunca devam ediyor. Arkaplanda ise Chicago’nun silueti belli belirsiz uzanıyor (Resim 1). Bir zamanlar uçsuz bucaksız topraklar üzerinde altın çağını süren canlı hayvan borsasında yılda yirmi milyon hayvanın canlı canlı kesilerek seri halde ambalajlı et ürünleri haline getirildiği, kentin Güney Yakası’ndaki Packingtown’dan bugün eser yok1.

 

Borsa Arkası Meyhanesi, Chicago Canlı Hayvan Borsaları Sanayi Parkı yakınlarında, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Burası insana, kısmen dönüşmüş bir sanayi hinterlandı izlenimi veriyor, ancak havadaki ağır kekremsi kimyasal madde ve yanık et kokusu, geçmişin canlı kalıntılarının varlığını tüm ağırlığıyla hissettiriyor. Arkamda geçmişte et ürünleri ambalajlama tesisi olarak kullanılmış, erken 20. yüzyıla ait yedi katlı bir depo var. Çoğu pencerenin üzerine tahtalar çakılmış, diğer tarafta binanın ışıl ışıl parlayan paslanmaz çelik borularla bağlandığı, sokağın karşı tarafındaki iki sanayi tankından zehirli dumanlar dalga dalga yükseliyor. Arabayla, eskiden hayvan borsasının bitişiğindeki işçi mahallesinin ticaret merkezi olan Ashland Caddesi’nden geçerek, binanın çevresinde şöyle bir dolanıyorum. Sade tuğla ve ahşap karkas konutların sıralandığı dar bir ara sokak, beni binanın diğer tarafına, şu anda Borsa Arkası Meyhanesi’nin merdivenlerinden bakmakta olduğum yere götürüyor (Resim 2-3). Burası bugün artık, işçi mahallesinin 1970’te mezbahaların kapatılmasıyla birlikte büyük ölçüde çöken ekonomik altyapısını yeniden canlandırmak amacıyla kurulmuş Canlı Hayvan Borsası Sanayi Bölgesi’nde çalışan işçilerin takıldığı, geçmişten günümüze kalan birkaç eski meyhaneden biri2. Aynı kesif koku burada da var, ama benden başka kimsenin aldırış ettiği yok. Bara gelen insanların söylediklerine bakılırsa, burnuma gelen koku, “mis kokulu jambon”ların üretildiği tesiste yapılan tütsüleme işleminin bir yan ürünü.

 

Chicago canlı hayvan borsalarının kapatılmasının, 1970’lerin sonunda Birleşik Devletler ekonomisinde yaşanan çok daha köklü değişimlerin habercisi olduğu iddiası, et endüstrisinin tarihsel gelişimiyle ilgili yapılan açıklamalarda sıkça dile getirilmektedir3. 1973’teki petrol krizi ve ardından 1970’lerin ortasında başgösteren küresel ölçekli şiddetli ekonomik durgunluk, sanayi üretimine dayalı pek çok sektörü daha “esnek” sermaye birikim modelleri aramaya sevketmiştir4. Böylelikle standardizasyon ve ölçek ekonomileri yoluyla elde edilen sermayeler ile yüksek ücretli, sendikalı emek gücünün getirdiği “yapısal katılıklar” üzerine kurulmuş sanayi sistemi tedricen parçalanmıştır. Merkezileştirilmiş kitlesel et üretiminin 1970’lerin başında “yeniden yapılandırılma”sıyla birlikte, Chicago’daki büyük mezbahalar besi yerlerine yakın kırsal alanlara taşınmış, böylelikle daha 1880’lerde başlayan süreç tamamlanmıştır5. Chicago’daki canlı hayvan borsalarının kapanmasının hemen ardından, 19. yüzyılın aşırı uygulamalarını aratmayan ağır çalışma koşulları, “kırsallaştırılmış” üretimin alabildiğine uzanan doğal manzarası içerisinde yeniden peyda olmuştur. Merkezden uzak bu alanlar, ağırlıklı olarak kadın ve renkli derili insanlardan oluşan göçmen emeği sayesinde, düşük maliyetli işgücü vadetmeyi sürdürmektedir6. Bu alanlar aynı zamanda işçileri büyük kentlerdeki mevcut sendikal birliklerden tecrit ederken, tüketicileri de etlerin üretildiği sağlıksız koşulları görmekten alıkoymaktadır7.

 

Yayılım ve yoğunlaşmanın bu yer değiştirmiş görünümü, Eric Schlosser’ın Fast Food Nation’ında oldukça sarih bir şekilde ortaya konulmaktadır8. Schlosser, “yüksek tepeler”in birinde, neredeyse saatte 400 sığırın kesildiği –ki bu Chicago’da üretimin yüksek olduğu zamanlarda hayvan borsalarında kesilen hayvan miktarının yaklaşık dört katıdır– adı belirtilmemiş bir mezbahaya gizlice yaptığı ziyareti anlatır. Hava karardıktan sonra mekana giren Schlosser, “cinayet mahalli”ndeki işçiler ile sığırların kanlı bir portresini çizer:

 

“Görüyorum: Bir adam çıplak ellerini sığırın içine daldırmış, bağırsaklarını dışarı çıkarıyor, sonra da bu bağırsakları metal bir oluğun içine atıyor, bu durum defalarca tekrarlanıyor… ‘Kasap’ lakaplı bir işçi, sekiz buçuk saat boyunca bir kan gölünün ortasında durup, üstü başı kan içinde, hemen her on saniyede bir bir dananın boğazını şah damarından kesmek dışında hiçbir şey yapmıyor. Uzun bir bıçak kullanıyor ve hayvanı insanca öldürmek için kesinlikle doğru yere isabet ettirmesi gerekiyor. Bıçağını her seferinde aynı yere saplıyor.”9

 

Schlosser’ın anlatımı, hem insanların hem de hayvanların, kapalı kapılar ardında saklı tuttuğu vahşilikleriyle korkunç bir hal alan sistemli sömürünün sarmalı içerisinde nasıl kıskıvrak yakalandıklarını gözler önüne sermektedir. Öte yandan, üretimin (ama sadece et ürünleri değil, arabadan ayakkabıya her türden ürün sanayinin) coğrafi anlamda yer değiştirmesinin, bu tarz sermaye hareketlerinin terkettiği kentsel bölgelerde de, daha az duygusal olmakla birlikte, vahim sonuçları olmuştur. Birleşik Devletler’de ya da başka herhangi bir yerde, metruk hale gelmiş sanayi altyapılarının nasıl yeniden karlı birer kullanım alanına dönüştürüleceği sorusu, sanayisizleştirilmiş kentler açısından kilit önem taşımaktadır. Bu işlevsel olduğu kadar sembolik bir “dönüştürme” meselesidir. Bu durum, geçmişte üretimin çirkin yüzünü ve sınıf ayrımını simgeleyen, kent içindeki fabrika bacalarının, tüketime dayalı yaşam tarzının birer göstergesi haline gelmesini gerektirmektedir; tıpkı sanayi devrinden kalma arazilerin lüks konut alanlarına açılmasını gerektirdiği gibi10.

 

Anlam ve kullanıma ilişkin bu yenilemeler, gerek tekil yapılar bağlamında yatırımcılar, emlak komisyoncuları ve finans kurumlarının; gerekse mimarlar, sanatçı aydınlar, eleştirmenler, korumacılar ve tarihçiler gibi “simge analizcileri”nin faaliyetleri aracılığıyla gerçekleşmektedir11. Etkinlik alanı her geçen gün artan bu tür anlamlandırıcı müdahalelere sadece tekil binalar değil, bütün bir kent imgesi maruz kalmaktadır. Bu müdahaleler, kamusal/özel ortaklıkları “kentsel dönüşüm” projeleri (kentsel “yenileştirme” alanları, müzeler ve basketbol sahaları gibi) kapsamında olduğu kadar; sergiler, halka açık sanat gösterileri ve Ping-Pong’dan “etnik” mutfağa kadar hemen her şey için yapılan şenlikler gibi çeşitli etkinlikler yoluyla biraraya getirerek, birlikte çalışmalarına vesile olmaktadır12. Chicago, kenti sanayi “miras”ıyla birlikte bir tüketim artifaktı olarak yeniden konumlandırmak üzere bir dizi kapsamlı kültürel faaliyet ve güzelleştirme programı düzenlemek konusunda bugüne kadar gösterdiği gayretle örnek teşkil etmektedir.

 

İnek tam da bu sürecin orta yerinde duran sıradışı bir figürdür. Sığırlar, Chicago’nun bir sanayi merkezi olarak yükselmesinde önemli bir rol oynamıştır: Chicago’yu 20. yüzyılın ilk yarısında uluslararası bir endüstriyel gıda üretim merkezi haline getiren ticari ilişkiler ağının parçası olarak milyonlarca sığır kesilip satılmıştır. Mezbahaların kapanmasından sonra kentteki inekler, hem gerçek hem de mecazi anlamda, ortadan kaybolmuştur,

ta ki 1999 yazında, o da sadece bir “geçit töreni” eşliğinde, geri dönene kadar. 1998’de İsviçre’de düzenlenen benzer bir etkinliğe katılmış Chicagolu bir iş adamının önerisi doğrultusunda Chicago Kültür Departmanı tarafından kent çapında gerçekleştirilen bir gösteriyle birlikte inekler yeniden sahne almıştır13.

 

Kenti işgal eden bu 300 fiberglas inek, geçmişte olduğu gibi mezbahalara kapatılmak yerine, kent merkezinde belli başlı kamu binaları ile iş merkezlerinin yakınındaki stratejik mevzilere yerleştirilmiştir. Her bir ineğe yerel bir şirket sponsor olmuş; tasarım ve dekorasyonlarını yapan sanatçıların ücretleri bu şirketler tarafından ödenmiştir. Et endüstrisinde uygulanan yöntemlerle kıyaslandığında kara mizahı andıran bir diğer etkinlik ise, geçidin ardından 140 ineğin Chicago’daki hayır kuruluşları için düzenlenen bir müzayedede satılmasıdır14. Bugün hala birkaç tanesi kentin farklı noktalarında sergilenmeye devam etmektedir.

 

Kent sakinlerinin müşterek algısında kırsaldan kent merkezine taşınan, etten fiberglasa terfi eden sığır gibi, kentin sanayi geçmişine ilişkin anlatım da simgesel açıdan gözle görülür değişikliklere uğramıştır. Bu paradoksal dönüştürme süreci, bir yandan bir kentsel modernite figürü (sanayi ineği) yaratırken, diğer yandan kanlı sonuçlarıyla birlikte modernleşmenin “öteki” yüzünü göstermektedir. İleriki sayfalarda modernlik tecrübesinin bu yönünü açımlamaya çalışacağım: Chicago sığırının kent serüveninde farklı manzaralar/uğraklar eşliğinde (dolambaçlı) bir gezintiye çıkacağım.

 

Kanlı tarih

Chicago Historical Society Müzesi’nde canlı hayvan borsalarıyla ilgili fotoğraf arşivlerini gözden geçiriyordum. Hayvan borsalarının hacmi ile taşıdığı değer arasındaki orantısızlık hemen dikkatimi çekti. Bu büyüklükte ve yekparelikte bir yapının bu şekilde bir anda yok olup gitmesi, Chicago’nun kapitalist modernleşmesinin bize bıraktığı bir mirastır. Yok etmek, düşük verimli olan her şeyi hiç düşünmeden gözden çıkaran acımasız bir pragmatizmin başarısıdır.

 

Bir yığın yeşil askılı dosya arasından iki fotoğraf seçip çıkardım: İlki 1920’lerdeki canlı hayvan borsalarının o çok aşina olduğumuz görüntülerinden biri (Resim 4). Ağıllardan müteşekkil muazzam bir düzenek, kadrajın neredeyse tamamına oturmuş: ufukta kaybolan devasa bir temerküz kampı. Birçok ağılda balık istifi konulmuş iri cüsseli inekler, dışarıdan bakıldığında, tahta parmaklıklarla çevrili, düzgün kare biçimindeki bir alan içerisinde kıpırdanıp duran yekpare bir gövdeyi andırıyor. Hayvanları borsalara taşıyan yükseltilmiş demiryolu tek bir hat boyunca uzanıyor. Demiryolundan ahşap rampalarla ağıllara iniliyor. Havada Swift ve Armour sözcükleri asılı duruyor; bir diğer rampa dizisi, gri bir sis bulutunun içinden geçerek mezbahada son buluyor. 

 

İkinci fotoğraf bir mezbahanın zemin katında çekilmiş (Resim 5). İlkindeki denetim ve mesafe duygusundan eser yok; fotoğraf izleyiciyi zorla mizansenin içine çekiyor. Karanlığın içinde bir grup insan sureti, parçalara ayırma bandı boyunca sıralanmış. Mekanik bir zincir aksam üzerindeki kancalara asılan hayvan karkasları, başaşağı çevrilmiş ve tepeden tırnağa derisi yüzülmüş bir halde önlerinden geçip gidiyor. Adamlar kan revan içinde; zeminin yüzeyi, sonradan toplanıp gübre ya da sabun haline getirilecek “atık”lardan mürekkep bir tabakayla kaplı.

 

1920’lerde Chicago canlı hayvan borsaları (Fotoğraf: © Chicago Historical Society).

 

Bir mezabahanın iç kısmı, Chicago canlı hayvan borsaları, 1904 (Fotoğraf: William T. Barnum; © Chicago Historical Society).

 

Heidi keçisiyle birlikte gezerken, çiftliğin inekleri de tepelerde başıboş dolaşıyor (Fotoğraf: © St. Moritz Tourist Office).

 

Kademeli olarak yürütülen parçalara ayırma işleminde o dönem uygulanan işbölümü ırkçı bir nitelik taşımaktadır: siyah işçiler, ya bandın tüyler ürpertici giriş kısmında ya da atıkların farklı türde ürünler elde etmek amacıyla yeniden işlendiği, sağlıksız ve mide bulandırıcı bölümlerde çalışmaktadır15.

19. ve erken 20. yüzyılda canlı hayvan borsalarındaki “temiz” işler beyaz işçilere verilirken, Afro-Amerikalılar çoğunlukla grev kırıcı olmak kaydıyla nitelikli mevkilere hak kazanmıştır16. Barınma, yiyecek ve günde

2,25 $ ücret güvencesi vaadiyle kandırılıp Güney’den Chicago’ya getirilen yüzlerce “Zenci işçi”nin yaşadıklarını, 1904’te çekilmiş bu fotoğrafa bakarak anlayabiliriz. Grev zamanı uygulanan sert kaideler gereği, birçokları yazın cehennem sıcağında mezbahalarda yatıp kalkmak durumunda bırakılmıştır17.

 

Hayvan borsalarındaki büyüme, gıda pazarlaması ve tüketimini kuşatacak bir simgeler dünyasının oluşturulmasını beraberinde getirmiştir. Yüzyılın sonunda büyük gıda şirketleri, tüketime sunulan ürünü üretim biçiminden soyutlayan pazarlama içerikleri ve marka kimlikleri geliştirmeye başlamıştır. Mesela, erken 20. yüzyıl süt endüstrisinde sütün kutsallık halesini yitirerek sade bir tüketim maddesi haline geldiği gözlemlenir. 19. yüzyılın ortasından sonuna kadar uzanan dönemde, süt reklamlarında üretim alanı pastoral bir manzara içerisinde kurgulanırken; üretici, ineklerine bir ana şefkatiyle yaklaşan güleryüzlü ve alyanaklı sütçü kız imgesiyle sunulmaktadır. Bu, ineklerin damıtma tesislerinde mutfak atıklarıyla beslendiği, vinçlere asılarak ölesiye sağıldığı bir döneme rastlamaktadır18. 

 

20. yüzyıla girerken üretim koşulları geçmişe nazaran biraz daha hijyenik hale gelmiştir, ancak süt endüstrisinin hacmi hızla büyümektedir. Üreticiye atfen kullanılan sütçü kız imgesinden tümüyle vazgeçilir, artık vurgu doğrudan doğruya tüketiciye kaydırılmıştır. E. Melanie DuPuis’nin de işaret ettiği gibi, kundakta uyuyan tombul ve sağlıklı bebeği seyredalmış kuş imgesi, yeni süt endüstrisinde hakim bir görsel benzetme olarak karşımıza çıkmaktadır: kuş, kundaktaki bebeğini emziren anne tüketiciyi temsil eden bir metafordur. Üretici sütçü kız mitolojisiyle birlikte, ineğin üretimin nihai kaynağı olarak tasviri de (anıtsal görünümüyle benzerlerinden ayrılan “İnek Elsie” haricinde) ortadan kalkmıştır19. Üretimdeki makineleşme yerini, “bilimsel” ortamlarda üretilmiş sütlerin bebeklerin büyümesini hızlandırıcı özelliklerini öne çıkaran tüketim eksenli “doğal” makineleşmeye terkederken; süt, anne/kuşun sağlıklı bebekler “büyütme”sini sağlayan bir tür bol vitaminli sıvı olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu tanıma, kentteki reformcular tarafından yakıştırılan Hıristiyan “aklığı” ve kusursuzluğu da eklenince, süt tüketimi sadece sıhhi değil, ahlaki açıdan da pürü pak bedenler yetiştirmekle ilişkilendirilmiştir.

 

Benzer bir senaryo et ürünleri için de sözkonusudur. Pazarların ulusal ve ardından uluslararası boyutta genişlemesini sağlayan soğutmalı vagon üretimindeki yeniliklerle birlikte tüketimde ani bir artış yaşanmıştır. Oscar Meyer ve Swift gibi şirketlerin geliştirdiği yeni pazarlama modelleri, ürünlerine olan talebi yükseltmiştir. Süt pazarında olduğu gibi, etin pazarlanma stratejisi de, eşzamanlı olarak hem etin bedeni kuvvetlendirdiği hurafesine, hem de çoğu kez sağlıksız koşullar altında üretildiği gerçeğinin örtbas edilmesine dayandırılmıştır. İneklerin et “dilim”leri halinde algılandığı, hayvan karkasının ise damak tadına hitaben kimi zaman iştah kabartan, kimi zaman da zarif tatlar vadeden çağrışımlardan müteşekkil bir topoğrafyaya dönüştüğü benzer bir simgesel düzlem zuhur etmiştir20.

 

Etin satış noktalarında yerini alması, simgeler dünyasında hayati bir öneme sahiptir. Mamafih, üretim atıklarından elde edilen yan ürünler; pirzola, bonfile ve biftek gibi et ürünlerinin vitrinlerde “mücevher” gibi takdim edilmesinden çok daha ciddi sonuçlar doğurmuştur. Hayvan borsalarında üretimin yoğunlaşması yoluyla gerçekleşen ölçek ekonomileri, kesim işlemi sırasında yere düşen ya da damlayan maddelerin tarak ve fırçadan tutun da, gübre ve tutkala kadar farklı türde pek çok ürüne dönüştürüldüğü “atık dönüştürme” endüstrisinin gelişmesine yol açmıştır21. Her ürün, kendisini vücuda getiren hayvana dair en ufak bir çağrışım yaratmayacak şekilde ve işlevde üretilmiştir. William Cronon’ın söylediği gibi, hayvan ikinci kez ölmüştür:

“İçinde bulunduğu yaşam koşullarından yalıtılan, katline sebep olan eylemden yalıtılan [inek] doğadaki canlılardan biri olarak insan hafızasından silinmiştir. Yeryüzüyle olan bağlarını yitirmiştir; bizler yalnızca, hayvanların da bir hayatı olduğu gerçeğini değil, aynı zamanda çayırları, masmavi bir gökyüzü altında uzanan geniş otlakları ve nesli tükenmiş bizon sürüleriyle birlikte her geçen gün, hem mekan hem de zamanda, uzak bir imge halini alan kırları da unutmuşuz... alım-satım işleriyle uğraşırken kimin aklına gelir çayırlar veya otlaklar, varsa yoksa Bubbly Creek ve leş gibi kokan havasıyla Packingtown...”22

 

Etin metalaşması, üretim biçimine dair bilginin tüketim bağlamından mümkün mertebe koparılmasına yarayan uzaklık ilişkilerine dayanmaktadır. Bu ilişki, sermaye yapısının değişmesiyle birlikte zaman içerisinde dönüşüme uğramıştır. Geriye doğru baktığımızda, 19. yüzyılın sonunda inşa edilen bu ideolojik uzaklık ilişkisinin istikrarsız bir biçimde gerçekleştiğini ve üretim koşullarının tüketim alanları üzerinde yarattığı öngörülmemiş “etkiler” yüzünden çürümeye yüz tuttuğunu görmekteyiz. Üretim koşulları bağlamında sürdürülen emek mücadelesinin kentsel yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası haline geldiği, hızlı sanayileşmeden kaynaklı hastalıkların sıradan bir vaka olarak kabul edildiği Chicago gibi büyük kentlerde, bu ayrılık hiç de kolay olmamıştır. 21. yüzyılın başında, üretim ile tüketim arasındaki sınırı çizen (hem simgesel hem de maddi) uzaklık ilişkileri kapsam ve yoğunluk bakımından öylesine artmıştır ki, üretim alanları çoğunlukla tüketim noktalarının binlerce mil uzağına taşınmıştır. Gelgelelim, ineklere Chicago’nun kentsel mekanlarında yeni bir görünürlük kazandıran da yine bu ilişkiler olmuştur.

 

Etten fiberglasa

1999 baharının ilk günleriydi, havanın soğuk olduğu bir öğle sonrası Chicago’da “Loop”dan* geçiyordum; yan sokaklardan birine sapayım dedim ve kendimi bir anda boş bir mağaza vitrininin önünde buldum. Mağazanın arka taraflarından gelen kehribar sarısı parlak bir ışık, içeride bulunan gerçek boyutlarda küçük bir sığır sürüsünün üzerine vuruyordu. Hayvanlar baştan aşağı beyaza boyanmış, ışıl ışıl parlıyorlardı; ayaklarının etrafı ince beyaz ipeksi bir toz tabakasıyla kaplıydı. Heykeller, laubali tavırları ve yüzlerindeki o mülayim ifadeyle birer şirinlik abidesiydi. Her birinin hem boynuzu hem de memesi vardı. Mağazayı hıncahınç dolduran “çıplak” inekler, hayaletvari görünümleri bir yana, defileye çıkmaya hazırlanan mankenler topluluğunu andırıyordu. Kimisi boş gözlerle sokağa bakarken, kimisi de, utancından olsa gerek, kafasını arkaya çevirmişti. Chicago Sanat Enstitüsü az ilerideydi; içeriye toplanmış sürünün bir enstalasyon çalışması olabileceği aklıma geldi. Sonradan buranın, “İnekler Geçidi” (“Cows on Parade”) için hazırlanan, henüz tasarımı yapılmamış ineklerin konduğu bir ardiye olduğunu öğrendim.

 

Chicago kent merkezini dönüştürmek üzere uygulanan kentsel projelerin çoğu, başlangıçta komprador sınıf –Chicago’yu geçmişte ulusal, şimdilerde ise küresel bir başkent yapma hülyasıyla dönüştürülebilir kılmanın hal çaresini arayan kentin varlıklı kapitalistleri– tarafından birer rüya proje olarak ortaya atılmıştır. Chicago kent merkezinde “İnekler Geçidi” düzenleme fikrini ilk kez, 1998’de İsviçre’nin Zürih kentine tatile giden Peter Hanig adında Chicagolu bir ayakkabı tüccarı gündeme getirmiştir. İneğin İsviçre’nin pastoral içerikli küresel imgesinde ayrı bir yeri vardır: İsviçre, gerek kartpostallarda gerekse gezi tanıtımlarında; başlarında çelenk, boyunlarında çıngırak, etrafta dolanıp duran keçi ve inekleriyle birlikte, Alpler’in eteklerinde boylu boyunca uzanmış devasa bir çiftlik olarak resmedilir. İnekler kimi zaman da İsviçre keçilerinin koruyucu meleği, dantelli ve boneli “Swiss Miss” kostümü giymiş sarışın Heidi’yle birlikte mutlu mesut gezinirken gösterilir (Resim 6). Hanig’in Zürih’de görüp beğendiği inek heykelleri, bir yandan uluslararası alanda kabul görmüş İsviçre fantezisini kent ölçeğinde yeniden kurgulayarak, Alpler’le özdeşleşmiş inek imgesini kente uyarlarken, bir yandan da inekleri “kültür turizmi”nin nesneleri haline getirmiştir. Hanig benzer türde bir yerinden etmenin, ineklerin, tıpkı İsviçre’de olduğu gibi, küresel imgesinde yer bulduğu Chicago’da da, üstelik İsviçre’nin pastoral idiline nazaran çok daha az mütevazı bir modernleşme süreciyle bağlantılı olarak, uygulanabileceğini sezmiştir.

 

Etkinliğin Hanig’in İsviçre’den esinlenmesiyle başlayan serüveni kısa zamanda kentte bir efsane konusu olmuştur; sözde bir İsviçre seyahati, “İnekler Geçidi”nin kentin resmi ağızlarından anlatılan tarihçesinde, Chicago’nun fiberglas inek sürüsüne hayat veren masum bir ilk adım olarak takdim edilmiştir23. Halbuki, bugün baştan sona uydurma bir hikayeyle pazarlanan “İnekler Geçidi”nin çıkış noktası, Chicago’nun sığır ve hayvan pazarlarının kana bulanmış somut tarihinden ayrı düşünülemez. Proje, Chicago’daki sanayileşme ve et üretiminin farklı coğrafyalara ait tarihler içeren gelişimi bağlamında ele alındığı takdirde anlam kazanan, bir dizi simgesel dönüştürme ve “yenileme” faaliyetinin önünü açmıştır.

 

19. yüzyıla özgü et üretiminde, kesilen hayvan etleri yok pahasına üreticiye satılırken; üretim atıklarından elde edilen ürünler, et ambalajlama şirketlerine büyük kazançlar sağlamıştır. Sığırın ölümü, meta üretiminin başlamasına imkan tanımaktadır. Ancak, bu süreç “İnekler Geçidi”yle birlikte tersine dönmüştür: fiberglas ineğin metaforik anlamda yeniden doğuşu, daha fazla fiberglas ineğin üretilmesine yol açmıştır; geçitteki ineklerin minyatür reprodüksiyonlarını satmak gibi. Etkinlik bugüne kadar dünya üzerinde yirmiden fazla kentte (oyuncu “kast”ında yapılan değişiklikler haricinde) olduğu gibi uygulanmıştır. “Cows on Parade” adlı web sitesinde kitap ve satış bölümleri mevcuttur; etkinliğin telif hakları da satın alınmıştır.

 

Yaşamın örgüsü

İnekleri et, sabun ve ayakkabı gibi sanayi ürünlerine dönüştürme sırasında, kesilen hayvan, bitmek bilmeyen bir dizi işlemin eşdeğer parçalarından biri olarak konumlandırılır: az çok birbirine benzeyen temsili örneklerden oluşan kategorik bir tür. Et üretimi için kesilen inekler, insanlarla aralarında kurulan karşıtlık yoluyla, birbirinden farksız metalar haline getirilir: et endüstrisi, hayvan bilimi camiası ve popüler kültürün büyük çoğunluğu tarafından, hayvan olmalarından ötürü, içgüdüleriyle hareket eden, rasyonel ve duygusal melekelerden nasibini almamış varlıklar olarak tanımlanır. Nitekim, kimi zaman sapkın davranışlar sergileyen insanların hayvanca ya da “vahşi bir hayvan gibi” hareket ettikleri söylenir. İnsana özgü rasyonellikten mahrum olmak; vahşi, zaptedilmesi mümkün olmayan hayvani içgüdülere yenik düşmekle eşanlamlıdır24.

 

“Virtual Cow in Reflective Moosaic”, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Cowillo”, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Mrs. O’Leary ineği gazetede beraat kararını okurken, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Evcil hayvan, vahşiliği insanoğlu tarafından boyunduruk altına alınmış hayvandır; dolayısıyla, bir tür “eğitilmiş” hayvan bilinci örneği sergiler. Mamafih kimi hayvanlar hem evcil hem de salak olarak sınıflandırılır – inekler genellikle bu kategori içerisinde yer alır. İnsanları tarif etmek için başvurulan inek benzetmesi (“Seni gidi salak inek!”), bir ahmaklık ve anlayış kıtlığı göstergesidir. Kimi durumlarda bu benzetme cinsel çağrışımlar içerir. Mesela, hem kadınlar hem de inekler, süt vermeleri ve anaçlıkları dolayısıyla uysal, şefkatli ve bön bakışlı birer memeli olarak telakki edilir. Chicago’dan bakıldığında, fenerin üzerine “salakça” devrilerek 1871’deki Büyük Yangın’ın çıkmasına sebep olan meşhur Daisy’nin hikayesinde olduğu üzere, inek geçmişten bu yana “kadın”a yönelik eğretilemeli bir anlam taşır. Daisy, sahibi Mrs. O’Leary ile özdeşleştirilmiştir. Her ikisi de sonradan aklanmışsa da**, “inek” yüz yılı aşkın bir süre, “kadın”ı temsil eden bir sığır türü olmayı sürdürmüş; böylelikle “inek gibi kadın” sözü günümüze kadar geçerliliğini korumuştur.

 

“İnekler Geçidi”nde her inek, fiziksel görünüşünde ve süslenmiş derisinde ifadesini bulan bir “kişiliğe” sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, “İnekler Geçidi”, bırakın “insaniyet”ten yoksunluğu, fazlasıyla insanidir. Birçok inek, insan/hayvan melezidir. Kimi heykellerde sponsor firmanın ürününü kullanan bir tüketici prototipi yaratılmıştır. Mesela, bugün kapalı durumda olan Disney Quest (Chicago kent merkezinde, Disney filmlerinden esinlenerek hazırlanmış interaktif oyunlar ve tema parkı etkinlikleriyle ünlü çok katlı bina) sanal gerçeklik başlığı giyen bir inek sipariş etmiştir (Resim 7). Bu örnekte inek, markasız bir ürün başlığı altında kent içerisinde bir cazibe merkezi oluşturmaktadır. Kimi heykellerde ise inekler birtakım ünlü kişilerin semiyolojik mutasyonları haline getirilmiştir. Cowileo (etkinlik bittikten sonra da sergilenmeye devam eden Galileo ineği) buna iyi bir örnektir. Cowileo, arka ayakları üzerinde yükselerek teleskopla yıldızları seyreder (Resim 8). Galileo’nun Aydınlanma dönemi biliminin ve “insan”ın seküler anlamda göreceli konumunun keşfedilmesine yaptığı katkılarla anıldığını düşünerek, ineğin rasyonel bilincin üstün vasıflarıyla donatıldığını varsayabiliriz. Oysa, burada sözkonusu olan, ineğin anlama ve duyma yetileri açısından iade-i itibarından ziyade, “insan” kavramının hayvanları da kapsayacak şekilde yeniden olumlanmasıdır. Buna benzer bir başka kurmaca örneğinde ise Mrs. O’Leary, meşhur ineği Daisy ile örtüştürülmektedir; melez figür, yangına sebebiyet verme suçundan hakkında açılan davadan beraat etmesiyle ilgili gazetede çıkan haberi okumaktadır (Resim 9). İnekle özdeşleştirilen kadın kategorisi burada yeniden karşımıza çıkar, ancak bu sefer aradaki ilişki tersine çevrilmiştir: Mrs. O’Leary hala bir inektir, ama “salak” olmayan bir inek. Her üç örnekte de insan-ineğin doğumu, hayvan-ineğin ölümüne işaret eder. İnek, insan suretinde yeniden yaratılmıştır.

 

“İnekler Geçidi”ndeki heykellerde boynuz ve memenin aynı anda bulunması dikkate değerdir. Bu tür dişi mandıra ineklerine İsviçre’de sıkça rastlanır; ancak, boynuzu boğayla, memeyi de inekle özdeşleştiren cinsiyet ayrımcılığının hüküm sürdüğü Kuzey Amerika’da bu durum ender görülür. Chicago gibi, kırsal kesimden birçok insanı hala kendine çekmeyi sürdüren bir Ortabatı kentinde, “İnekler Geçidi”nin hem erkek-dişi hem de insan-hayvan ayrımı noktasında kafa karışıklığına yol açması hiç de şaşırtıcı değildir. Peki, geçit törenine katılan inek bedenlerinin, “gerçek inek”lerin “doğal” görünümüyle temelden çelişmesine karşılık, çok yönlü kültürel kodların yeniden üretilmesine zemin oluşturmasını nasıl yorumlayabiliriz?  

 

Yanıtlardan biri şu olabilir: “İnekler Geçidi”, bütün o antropomorfik ihtişamı içinde, tüketim yoluyla gerçekleştirilen bir kimlik yaratma modelini hem temsil etme hem de hayata geçirme amacını taşır. Örneğin, Kuzey Michigan Caddesi’nde bir kadın ayakkabısı mağazasının önüne yerleştirilen ineğin etrafına toplanmış iyi giyimli bir grup kadını ele alalım (Resim 10). İneğin derisi, mağaza vitrininde sergilenen pullu ayakkabıların yüzeyini andıracak şekilde bezenmiştir; ineği hayranlıkla seyreden kadınların dikkati bir süre sonra –muhtemelen mağaza sahiplerinin de öngörüsüne uygun olarak– ineğin derisinden vitrindeki ayakkabıların yanıbaşında duran benzer türde bir başka ineğe kaymış ve nihayet hepsi mağazanın yolunu tutmuştur (Resim 11). Bu tarz bir olay örgüsü, ineklerin mağaza vitrinlerinin şatafatlı dünyasını kentin sokaklarına taşıyarak, kamusal ve özel alan arasındaki ayrımın muğlaklığını araçsallaştırmak adına nasıl kullanıldığını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında, Michigan Caddesi’ndeki ineklerin arasına karışmak, geleneksel “sokak satıcılığı”na ait mekanı çaktırmadan yeniden üreten, tüketime dayalı bir ara bölgede piyasa yapmak anlamına gelir. “İnekler Geçidi”ni bugüne kadar 10 milyon kayıtlı kişi izlemiş25 ve dört buçuk ayda turizm gelirlerinde 200 milyon dolarlık bir artış gözlemlenmiştir26.

 

Yer değiştiren suretler

Birçok yazar, Birleşik Devletler geç kapitalizminde kimliğin performansa dayalı olduğu konusunda hemfikirdir: kültürel kimlik, özgül (anlamlandırıcı) bağlamlar içerisinde tekrar ederek öğrendiğimiz kodların temellük ve tahrifi yoluyla tesis edilmektedir. Bu tarz bir kimlik oluşturma modeli, postendüstriyel toplumlardaki sermayenin tarihsel koşullarıyla bağlantılıdır. Üretim ekseninde şekillenen bir ekonomiden hizmetler ve tüketime dayalı bir ekonomiye geçişle birlikte sermayeyi “gerçekleştirme meselesi” öncelik kazanmıştır27. Bugün pazarlanmakta olan, belli bir kullanım değerine sahip üründen ziyade, belirgin bir duygu, ideoloji ya da içeriktir. Donald M. Lowe’un iddia ettiği gibi, karşımızda aynı anda hem değişim değerlerine atıfta bulunan, hem de kendi içinde ya da kendisi yoluyla tüketilecek değeri temsil eden bir meta durmaktadır: Lowe’un tabiriyle, meta, bir değişim değeri “göstereni gösteren”dir28.

 

Belki de bu konuya verilebilecek en iyi örnek, ürünü ya da şirketin ismini vurgulamaktan ziyade, ürüne sahip olmayı belli bir duyguyu yakalamakla dolaylı yoldan ilişkilendirerek, şirket logosunu belli bir yaşam tarzıyla özdeşleştiren Nike’ın yeni ayakkabı reklamlarıdır. Bu reklamlarda spor ayakkabıları “semiyotik melezler” haline gelmiştir: ayakkabı, üretici tarafından önceden tanımlanmış sınırlar içerisinde, ancak tüketim yoluyla erişebileceğimiz hayali bir kimliğe ulaşmamızda bize yardımcı olan bir tür arabulucudur. Bu maddi desteği satın alan kişinin, hayalindeki fantastik kahramanı illa satıcının tasarladığı şekilde “canlandırması” gerekmez. Kimi durumlarda performans, üreticinin niyetleriyle doğrudan çelişebilir; ancak her halükarda bizler, şirketin sunduğu fantazyanın sınırları içerisinde kalır, böylelikle onun iktidarını başlıca dayanak noktası olarak olumlamış oluruz29.

 

“İnekler Geçidi”ne, Chicago’yu turizm, yeni iş alanları ve şirket yatırımları açısından küresel pazarda yeniden konumlandırmak amacıyla yürütülen çalışmaların bir parçası olarak bakabiliriz. Bu kentsel “yenileme”, kent ve inek arasındaki karşılıklı ilişkinin yeniden kurulmasına bağlıdır; bu ilişki ise ineğin (ve ona yüklenen fantezilerin) tüketimini, yeniden yapılandırılmış kentin tüketimiyle; bu yeniden yapılandırılmış kentin tüketimini de kentin sanayi devrinden kalma kirli metropol görünümünü terketmesiyle aynı kefeye koyan bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir. Bu anlamda, geçidin semiyolojik büyüsü, (bir zamanlar “Dünya Sığır Pazarının Başkenti” olarak anılan) Chicago ile inek arasındaki çağrışım yüklü ilişkiyi sadece yeniden canlandırmakla kalmamış, bu ilişkinin mahiyetini de değiştirmiştir. Bu durum, etkinliği tanımlamak için başvurulan sözcük oyunlarında fazlasıyla vurgulanmaktadır. Chicago ismi, ikinci hece yerine konulan “cow” sözcüğüyle “Chi-Cow-Go” olarak değiştirilirken30, kentin belli başlı kamu kurumlarından biri olan müzeler

“Moo-seums” şeklinde telaffuz edilir31. Chicago Kültür Merkezi’ni ziyaret eden turistlerden “möö”lemeleri istenir. Bu simgesel canlandırma ve yeniden tanımlama süreci, nihayet ineklerin sokaklara yerleştirilmesiyle birlikte son bulur; sokaktaki bu insan/hayvan melezleri, geçmişte bir sanayi kenti olarak emsal teşkil eden Chicago’nun, artık eski olan her şeyin yeni(den karlı) hale getirildiği bir “paradokslar ve sürprizler” kentine dönüştüğünün birer kanıtıdır. “İnekler Geçidi” kataloğunda geçen şu ifadeler hakikaten nefes kesicidir:

 

“Rhinestone Cowgirl”, 900 North Michigan Avenue dışında bir yer, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

Stuart Weizman, Inc. ayakkabı mağazasının vitrininde duran bir başka “Rhinestone Cowgirl”, Chicago, 2003 (Fotoğraf: C. Greig Crysler).

 

“... Chicago bugünlerde yeniden inşa ediliyor, yeni bir çehreye bürünüyor, baştan aşağı yenileniyor, rehabilite ediliyor ve yepyeni bir istikamete doğru hızla ilerliyor... eski bir liman işletmesi olan Navy Pier bir festival alanına dönüştürüldü... göl kenarındaki Meigs Fields havaalanının yerinde yakında bir park olacak. Madison boyunca United Center’a kadar uzanan Skid Row mahallesinde bugün pahalı apartman daireleri yükseliyor. Chicago School of Architecture’ın sefilleri oynayan medarı iftiharı Reliance binası, eski şaşalı günlerini aratmayacak şekilde restore edildi...”32  

 

Canlı hayvanların ete dönüştürülmesi, geçmişte olduğu gibi bugün de emek mücadelesi, ırk ayrımcılığı ve büyük çaplı çevre kirliliğinin kesiştiği bir kavşakta durmaktadır. Chicago’nun kodamanları, belediye yetkilileri ve popüler basını tarafından fiberglas ineklerin yapımı hakkında anlatılan masallar, sınıf mücadelesinden arındırılmış; tüm sakinleriyle yekvücut, eğlenceli bir kent mitiyle cilalanmış, postendüstriyel üretime dair birer alegoriden ibarettir. Geçidin ardından ineklerden, kentin kolektif hayalgücünün, modern Chicago “ruhu”nun yeni temsilcileri ve dönüşüme uğramış bir kente özgü metaforlar olarak övgüyle sözedilir. Bu retorik sayesinde insan-hayvan örtüşmesi tüm metropole yayılır: böylelikle, inek temsilleri, öznelliğini gösterişli tüketim davranışlarıyla açığa vuran vatandaş/inek idealinin tezahürleri olarak zihinlerde yer eder. 

 

“İnekler Geçidi”, sadece müşterek bir kentli tüketici profili çizmekle kalmamış, aynı zamanda yeni bir müşterek tüketim alanının inşa edilmesine hizmet etmiştir. Geçişken ve kırılgan bir görünüme sahip bu alanın,

19. yüzyılın canlı hayvan pazarlarında sığırların kapatıldığı ağıllardan oluşan uçsuz bucaksız düzeneğin 21. yüzyıla uyarlanmış hali olduğunu söylemek pekala mümkündür. Geçit töreni; kamusal-özel, sanat-ticaret, özne-nesne ve hatta (karlı olduğu müddetçe) insan-hayvan gibi ayrımlar yapmaktan ziyade, her türlü ayrımı ortadan kaldırmak suretiyle tanımlanan soyut bir mekansal “düzlem”in görünürlük kazanmasına katkıda bulunmuştur. Vatandaş/inek, kentteki girişimcilerin türlü renklere bürünmüş, yaldızlarla süslenmiş o ele avuca sığmaz hayallerinden doğmuştur33. İneklerin süslü derisi, kavramların kente özgü dekoratif birer motif kisvesi altında tasfiye edildiği bir yüzey haline gelirken; içi boş karkaslar, geride bırakılmış kanlı bir tarihin varlığına işaret etmektedir.   

 

* Chicago kent merkezinde bulunan, gökdelenlerin ağırlıkta olduğu tarihi bir iş bölgesi. 

** 1871 Büyük Chicago Yangını’nı Patrick ve Catherine O’Leary çiftine ait bir ineğin çıkardığına dair Chicago Republican muhabiri tarafından ortaya atılan iddia, 1893’te yine aynı muhabir tarafından yalanlanmıştır.

 

Yazar, Greg Castillo, Grant Kester, Wanda Liebermann, Anna Williams ve bu makalenin ilk kez yayımlandığı kitabın editörlerine, makalenin ilk müsveddeleri için yaptıkları yapıcı yorumlardan ötürü teşekkür eder. Ancak, makalenin nihai halinin sorumluluğu tümüyle yazara aittir.

 

C. Greig Crysler’ın “From Flesh to Fiberglass: Cows on Parade” başlıklı makalesi, şu kaynaktan Volkan Atmaca tarafından çevrilmiştir: Chicago Architecture. Histories, Revisions, Alternatives, ed. Charles Waldheim and Katerina Ruedi, University of Chicago Press, Chicago, 2005, s. 347-360

(© 2005 by the University of Chicago.

Tüm hakları saklıdır).

 

Notlar:

1 İşlemden geçen azami hayvan sayısına ilişkin tahminler kaynaklara göre farklılık göstermektedir: William Cronon, 1880-1930 yılları arasında her yıl işlenen hayvan sayısının 13 milyondan az olmadığını ileri sürüyor: bkz. Nature’s Metropolis: Chicago and the Great West, W.W. Norton and Co., New York & Londra, 1991. Chicago As It Is: A Stranger’s Guide to the City of Chicago (Reig. Philo. Pub. Association, Chicago, 1866) adlı kitapta bu sayı 18 milyondur; oysa 1953’te hayvan borsaları tarafından bastırılan broşürde, aynı yıl Chicago’da 1 milyar hayvanın işlemden geçtiği belirtiliyor: bkz. M.S. Parkhurst, History of the Yards, Chicago Union Stockyard, Chicago, 1953.    

2 Canlı hayvan borsalarının farklı endüstriyel amaçlar için yeniden geliştirilmesi, 1960’larda borsalarda yaşanan ekonomik düşüş süreciyle birlikte başlamıştır. Bölgedeki yenileme çalışmaları, kent yönetiminin 1988’de burasının bir “endüstri parkı imar uygulama alanı” olduğunu ilan etmesiyle birlikte ivme kazanmış; ardından bölgeden elde edilecek vergi gelirlerinin, mali altyapı düzeltme harcamaları için satılan hisse senetlerini karşılamak üzere kullanıldığı “Tax Increment Financing” (TIF) uygulaması için gerekli düzenlemeler yapılmıştır: bkz. Merrill Gozner, “City Picks Industrial Park Sites”, Chicago Tribune, 19 Şubat 1988. Projeyi yürüten Back of the Yards Neighborhood Council (BYNC) dört yıl sonra, proje sayesinde 94 şirket ve 15.000 yeni iş kolunun açıldığını açıklamıştır: bkz. Patrick T. Reardon, “Smell Now Is of Success”, Chicago Tribune, 12 Mart 1992. Canlı Hayvan Borsası Endüstri Parkı girişiminin, Chicago’da 1947-1982 yılları arasında %59 oranında azalan fabrika istihdamındaki genel düşüş bağlamında değerlendirilmesi gerekir: bkz. Gregory D. Squires, Larry Bennett, Kathleen McCour, Philip Nyden, Chicago: Race, Class and the Response to Urban Decline, Temple University Press, Philadelphia, 1987, s. 23-61.

3 Endüstriyel yeniden yapılanma bağlamında et üretimi üzerine bir tartışma için bkz. Jimmy M. Skaggs, “Microcosm of the American Economy”, Prime Cut: Livestock Raising and Meatpacking in the United States, 1607-1983, Texas A&M University Press, College Station, 1986, s. 3-10. Ayrıca bkz. Frances M. Ufkes, “Lean and Mean: US Meatpacking in an Era of Agro-Industrial Restructuring”, Environment and Planning D: Society and Space, sayı 13, 1995, s. 683-705. 

4 David Harvey, “From Fordism to Flexible Accumulation”, The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change, Blackwell, Cambridge, MA, 1989, s. 141-172 (David Harvey, Postmodernliğin Durumu Kültürel Değişimin Kökenleri, Metis Yayınları, Kasım 1997).

5 Cronon, Nature’s Metropolis, s. 257.

6 Birleşik Devletler’deki en büyük et işletmesi Tyson Foods hakkında, çiftlikte çalıştırmak üzere ülkeye yasadışı yollardan göçmen soktuğu gerekçesiyle dava açıldı: bkz. David Barboza, “Meatpakers’ Profits Hinge on Pool of Immigrant Labor”,

New York Times, 21 Aralık 2001. Ayrıca bkz. David Harvey, “Class Relations, Social Justice and the Political Geography of Difference”, Justice, Nature and the Geography of Difference, Blackwell Publishers, Cambridge, MA, 1996, s. 334-365.

7 Frances Ufkes, Birleşik Devletler’de 1970’lerden itibaren Iowa Beef Producers (IBP), ConAgra ve Execl gibi şirketlerin, “sığırların yaşadığı yerlere yakın kırsal alanlarda yüksek kapasiteli çiftlikler kurmak, et fabrikalarında sendikasız işçi çalıştırmak, emek sürecini vasıfsızlaştırmak ve seri üretimi hızlandırmak” suretiyle sığır eti üretiminin Amerikan pazarındaki payını artırdıklarını belirtmektedir: bkz. Ufkes, “Lean and Mean”, s. 695. 

8 Eric Schlosser, Fast Food Nation, Harper Collins, New York, 2001.

9 A.e., s. 170-171. 

10 Bu konu Sharon Zukin’in Landscapes of Power (University of California Press, Berkeley, 1991) adlı kitabında derinlemesine tartışılıyor.

11 Robert Reich, simge analizcilerinin yaptığı işi postendüstriyel toplumlarda “geleceğin üç mesleğinden biri” olarak tanımlıyor. Reich, simge analizcilerinin “simgeleri tahrif ederek, kimlik ve komisyonculuk meselelerini çözümlediklerine; gerçeği, yeniden düzenlenmiş, yerinden edilmiş, üzerinde oynanmış, uzmanlarca paylaşılmış ve nihayet gerçeğe iade edilmiş soyut imgelere dönüştürerek basitleştirdiklerine” değiniyor: bkz. Robert Reich, The Work of Nations, Vintage Books, New York, 1992, s. 178.

12 Harvey’in yazdığı gibi, “Bir kenti muazzam kentsel alanların düzenlenmesi yoluyla hayal etmek, kentler arası rekabetin ve kentsel girişimciliğin yoğunlaştığı (1973’ten itibaren başlayan) dönemde sermaye ve (sağ görüşlü) insanları cezbetmenin bir aracı haline gelmiştir”. Bkz. David Harvey, The Condition of Postmodernity, Blackwell Publishers, Cambridge, MA, 1989, s. 92. Ayrıca bkz. John Hannigan, Fantasy City, Routledge, Londra; Dennis R. Judd ve Susan S. Painstein, The Tourist City, Yale University Press, New Haven, CT, 1999.  

13 Herbert ve Rico Berchtold, Cows on Parade in Chicago, Neptunart, Kreuzlingen, İsviçre, 2000, s. 10.  

14 Müzayedede 140 inek satılmış, Chicago’daki hayır kurumları için toplanan para 3,5 milyon $’a ulaşmıştır: bkz. Raoul V. Mowatt, “Cows Milked for All They’re Worth”, Chicago Tribune, 10 Kasım 1999, s. 1-3.

15 Chicago’da et ambalajlama endüstrisinin 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yaşadığı hızlı büyüme ve konsolidasyon sürecinde canlı hayvan pazarlarını birleştirmeye yönelik yapılan denemeler, işçi eylemleri ve grevlerle sonuçlandı. Sendika liderliği listelerinden çıkarılan siyahlar, hayvan pazarlarındaki iş gücüne grev kırıcılar olarak müdahil oldular. Birçoğu grevler sona erdikten sonra işten çıkarıldı: Alan H. Spear’ın 1994 grevi tartışması için bkz. Black Chicago: The Making of a Negro Ghetto, 1890-1920, University of Chicago Press, Chicago, 1967, s. 38-40. 1930’ların sonundan itibaren önemli atılımlar gerçekleştirildi. Büyük Bunalım sırasında ve sonrasında Chicago’daki “Zenci yaşamı”nı konu alan öncü çalışmalarında St. Clair Drake ve Horace R. Cayton, dönemin önde gelen, adı belirtilmemiş bir sendika görevlisinin 1937’de yaptığı yorumları aktarırlar. Sendika görevlisi, ambalaj sanayii işçileri sendikalarının giderek artan entegrasyon sürecinden bahsederken şu tespitte bulunmaktadır: “Aynı birimlerde çalışan zenciler ve beyazlar pratikte aynı ücreti alıyorlar. Temiz işler elbette beyaz işçilere veriliyor. Zenciler daha çok yün, tutkal ve sucuk birimlerinde çalışıyor, çünkü bunlar en kirli işler. Zenci kadınlar da hakeza kirli işlerde çalıştırılıyor. Sendika bütün ambalaj şirketleriyle anlaşmaya vardıktan sonra bu sorunların çözülmesi gerekecek”. Bkz. St. Clair Drake ve Horace R. Cayton, Black Metropolis: A Study of Negro Life in a Northern City, University of Chicago Press, Chicago, 1993, s. 309.  

16 Spear, Black Chicago, s. 36. Yüzyıl bitiminde Chicago et ambalaj sanayii işçileri sendikaları, siyahlar tarafından çoğunlukla beyazlara ait kurumlar olarak algılanmıştır. Spear’ın belirttiği gibi, “ambalaj şirketleri açısından Zenciler ideal birer grev kırıcıydı. İt gibi çalışmaktan gocunmuyorlardı: güneyden getirilenler, sendikacılık ilkeleri hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordu; sendika tecrübesi olanlar da çoğunlukla bu ilkeleri ayrımcılıkla itham ediyordu” (s. 36-37).  

17 A.e., s. 37.

18 E. Melanie DuPuis, Nature’s Perfect Food: How Milk Became America’s Drink, New York University Press,

New York, 2002, s. 67-89.

19 A.e., s. 90-121.

20 Cronon, Nature’s Metropolis, s. 256. Ayrıca bkz. David

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


69746 - unknown - 38.107.179.238