Yitip
Giden Sokak
M. Adnan Barlas n Günümüz kent planlama ve mimarlık akademik
dünyasını oldukça fazla oyalayan konulardan biri de hiç kuşkusuz, kimlik veya
onun ileri sürülen yitimidir. Batı ülkelerinde 1960’lı yıllardan başlayarak hem
toplumbilimsel bağlamda, hem de mimarlık bağlamında kimlik konusunun öne
çıktığını, bu yana dek geçen süre içinde bu konunun gündemdeki yerini kimi
zaman azalarak, kimi zaman da artarak koruduğunu görüyoruz. Kitleler halinde
Katmandu yollarını tutmanın bir kimlik arayışı olduğu kuşkusuzdur. Doğal olarak
Batı’nın içine düştüğü kimlik bunalımı, geçen bu süre içinde diğer toplumları
da yavaş yavaş sarmaya başlamıştır. Bunda anamalcı bakış açılarının etken
olduğunu söylemekle yetinmek gerekir.
Ederi ne olursa olsun, zihniyeti ile anamalın kendi gücünü
egemen kılmaya çalışmasının anlaşılır olduğunu, buna çanak tutan küresellik
söylemlerinin Batı akademisi içinde oluşmasının da bu çerçeve ve hedef
doğrultusunda ussal olduğunu söyleyebiliriz. Anlamak ya da kabul etmek
istemesek de, aynı süreçlerin artık Türkiye gibi ülkelerde de geliştiğini ve bu
ülkelerin akademilerinde geniş bir taban bulduğunu görmekteyiz. Şimdilik önü
alınamaz gibi gelişen bu olayların nelere mal olduğu, nelerin yitip gittiği bir
gün daha iyi anlaşılacaktır. Hatta uzunca bir süredir bu konularla ilgili karşı
görüşlerin ve karşı koyuşların ortada olduğunu söyleyebiliriz (Sennett, 1974).
Olayın anamalcı sömürü düzeninin toplumbilimsel-ekonomik
irdelemesi kısmını bir kenara koyarsak, özetleyebileceğimiz durum kamusallığın
yitimi durumudur. Çünkü anamalcı düzen en çok kamusal alanı etkilemekte ve
bilinçli ya da bilinçsiz onu ortadan kaldırmaktadır. Onun yerine atomize olmuş,
özelleş(tiril)miş alanlar (hem toplumsal birimler hem de mekanlar) anamalın
hedefleri açısından daha elverişlidir. Bu yolla karşı koyuşun şiddeti
azaltılabilir ve anamalın döngüsü sürdürülebilir hale gelebilmektedir.
Kentsel kamusal alanlar ya da mekanlar da bundan
etkilenmektedir. Burada salt mülkiyet bakımından kamusallığın yitimi sözkonusu
değildir. Herkes tarafından erişilebilen ve dilediğince kullanabilen, ortak
kullanıma elveren kentsel mekanlar da bu curcuna içinde ortadan kalkmaktadır.
Oysa, yazında yer alan savların çoğu kamusallığın, kamu ve toplum bilincinin
(toplumsallığın) ve sonuçta benliğin oluşumu ve gelişiminin ön koşullarından
biri olarak ortak kullanılabilen alanları göstermektedir. Bu savların dayanağı
ben(lik)-toplum(sallık) ikilisinin birbirini biçimlendirdiği gerçeğidir. Yani
biri olmadan ötekinin de olamayacağı kurgusudur (Goffmann, 1963, 1967, 1971).
Doğal olarak bu kurgu sanal ortamlarda yeşerip gelişen bir
kurgu değildir. Başından beri söylenen, bireyleşme (ben olma; bireyselleşme ile
karıştırılmamalı) olgusunun, ancak diğerlerinin (ötekilerin) fiziki varlığı ve
ben-öteki(ler) ikilisinin sağlıklı alışverişleri sonucunda
gözlemlenebileceğidir. Bunun da olabilmesi için gereksinme duyulan mekansal
araçlar, ortak kullanım niteliği taşıyanlardır. Kuşkusuz bireysel ya da
toplumsal benliğin oluşması süreci salt insan-mekan ilişkileri ile açıklanamaz.
Mekan tüm bu süreçlerin sadece gözardı edilmemesi gereken bir yönüdür.
Bu türden ortak mekanların isimlendirilmesi dilendiğinde
akla ilk gelen kentsel bileşen de sokak olmaktadır. Bunun nedeni hem kentsel
mekanın oldukça büyük bir bölümünü oluşturması, hem de ev gibi özel mekanlarla
en yakın ilişkide bulunan bileşen olmasıdır. Sokağın tanımı çeşitli biçimlerde
yapılmıştır. Akılda kalan, daha çok onun bir ulaşım bileşeni olduğuna işaret
eden tanımlardır. Oysa yerleşimler tarihi boyunca sokak bu işlevinden çok daha
fazlasını içermiştir (Rykwert, 1982; Barlas, 2006). Onu önemli bir kentsel
bileşen yapan, toplumsallaşmaya katkısıdır. Yani ortak olarak kullanılabilen
bir “yer” olmasıdır. Salt bir mekandan “yer”e dönüşebilmesinin koşullarını da,
sokağın anlam yükü özelliklerinde aramak gerekir. Bunların tanımı ise, sokağın
geçmiş ve günümüzdeki durumunu ortaya koymak bakımından önemlidir.
Sokağın sıfatlarla ortaya koyabileceğimiz beş anlam yükü
özelliği vardır: Başlangıç, son, düğümlülük (nodalite), çizgisellik ve (özel
ile kamusal dünya arasında) geçiş/geçirgenlik (Barlas, 2006). Tüm bu özellikler
aslında yaşamsal gücün (élan vital) birer ifadesidir ve sokağın fiziki
bileşenlerinde dışavurulur. Oldukça karmaşık olan bu konuyu kısaca vermek gerekirse,
başlangıç ve son, sırası ile doğum ve ölümü; çizgisellik, algılanabilir yaşam
sürecini; düğümlülük, benliğin olgunlaşma evrelerini; geçirgenlik de
ben-öteki(ler) ilişkisindeki gerilimin (örneğin mahremiyet
konusundaki gibi) şiddetini ifade ederler. Sokak tüm bu süreçlerin bir arada
yer almasını sağlayan bir ortaklık sunar. Bunu da fiziki bileşenleri yolu ile
yapar. Örneğin, geçirgenlik sözkonusu edildiğinde akla gelen fiziki
bileşenlerinden bazıları, özel ve kamusal kullanımlar arasında tampon görevi
görebilecek bahçeler, balkonlar, verandalar, cumbalar gibileridir. Başlangıç ve
son için birer küçük meydancık akla gelebilir. Ya da sokağı betimleyen bir
işlevsel değişiklik de sözkonusu edilebilir. Çizgisellik, sokağın değişmez
biçimsel yapısında zaten vardır. Düğümlülük, küçüklü büyüklü girintiler, nişler
veya toplanmaya elveren benzer mekanlarda yerini bulur. Aslında sokağın
kendisi, yapıları ve döşeli yüzeyi ile bir çeşit toplanma alanıdır.
Dolayısıyla bu bağlamda sokak, bireyin kendi yaşamını ötekilerle
bütünleştirdiği ve bireyleşmesinin yanısıra toplumsallaştığı, ortak ve özel
mekanların yeterince bir araya getirilip, yeterince birbirinden ayrıldığı bir
kentsel ortamı tanımlamaktadır. Kuşkusuz, anlam yükü özelliklerinin fiziki
dışavurumları farklı bağlamlarda farklı biçimler alır. Ancak bağlamdan bağımsız
olarak hep aynı işlevi yüklenir.
Kimlik işte bu anlam yükü özelliklerinin varlığı ile
ilintilidir. Yaşamın kendisine yüklenen anlam bu özelliklerde gizlidir.
Gizlidir demek gerekir çünkü ancak yaşanıldığı zaman anlam belirginleşir ya da
hissedilir. Bunların yaşanabilmesini olanaklı kılan ise sokağın fiziki/mekansal
yapısıdır.
İşte tam bu noktada, yeni dünya düzenlerinin (!) nelere
malolduğunu anlıyoruz. Sokak da işin içinde olmak üzere tüm kamusal alanların
veya ortak kullanıma elveren mekanların ve yerlerin şiddetli bir yapıbozumuna
(gerçek anlamı ile) uğradığını görüyoruz. Özele ait olanların yayılarak kamuya
ait olanları işgal etmesi sonucunda toplumsallaşamıyor, birbirimize
yabancılaşıyor ve kimlik yitimine uğruyoruz. Sokağın günümüzdeki durumu bunu
gayet güzel yansıtıyor. Kaçımız çocukluğumuzun geçtiği sokaklarda bir arabaya
çarpmadan (!) yürüyebiliyoruz (top oynuyoruz demiyorum)? n Doç.Dr. M. Adnan
Barlas, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü.
Kaynaklar:
Barlas, A. (2006), Urban Streets and Urban Rituals, ODTÜ
Mimarlık Fakültesi Yayınları, Ankara.
Goffman, E. (1963), Behavior in Public Places: Notes on the
Social Organization of Gatherings, The Free Press,
New York.
Goffman, E. (1967), Interaction Ritual: Essays on Face to
Face Behavior, Anchor Books, New York.
Goffman, E. (1971), Relations in Public: Microstudies of the
Public Order, Harper Colophon Books, New York.
Rykwert, J. (1982), “Learning from the Street”,
The Necessity of Artifice içinde, Rizzoli, New York, s.
102-113.
Sennett, R. (1974), The Fall of Public Man,
W.W. Norton & Co., New York.