25 Mayıs 2012 Cuma
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Modern Kentin Sokakları ve Gezginleri: Arkadlar ve Flâneur

 

Pierre Bonnard, “Quelques aspects de la vie de Paris”, 5. Yaprak: “Boulevard”, dört renkli litografi, 17x43 cm (Städtische Galerie im Städelschen Kunstinstitut’un izniyle; Schirn Kunsthalle).

 

Lovis Corinth, “Unter den Linden”, 1922, tuval üzerine yağlıboya, 70,5x90 cm (Von der Heydt-Museum’un izniyle; Schirn Kunsthalle).

 

Honoré Daumier, “Croquis parisiens: Paris à six heures du soir, “je ne crois pas qu’à Limoges on recontre autant de limousines?”, 1854, litografi, 24,6x35,8 cm (© PMVP/ Degraces; Musée Carnavalet- Histoire de Paris’in izniyle; Schirn Kunsthalle).

 

Güven Arif Sargın n 20. yüzyıl burjuva kültürünün anlaşılması ve eleştirisine katkı yapan düşünürlerin içerisinde Walter Benjamin’in aykırı bir yeri olduğunu sanırız kimse yadsıyamaz. Benjamin’in yaklaşık 13 yıl süren “Arkadlar Projesi” başlıklı uzun erimli araştırması, hem kenti kendi arzu ve iktisadi talepleri yönünde yeniden biçimlendirmeye başlayan burjuvanın hayatını resmeden hem de burjuva üzerinden bu tür bir biçimlendirmeyle türeyen sorunların olası çıkış yollarını sorgulayan bir niteliğe sahiptir1. Arkad Projesi’nin öznesi, burjuva sınıfının yeniyetme arsız çocuğu, nesnesi ise burjuvanın yeni kentsel programlarına paralel türeyen, varsıllığı, çeşitliliği ve olağandışı olanı barındıran, üstü kapalı sokaklar ile bu sokaklara takılı alışveriş mekanlarıdır. Kısacası Benjamin’in sorgulayarak kaydettiği arkadlar, salt Modernizm ve Modernist mekansal kaygılarla hareket eden 19. yüzyıl sonu kapitalist kentinin niteliklerinin ötesinde, bu kente bir anlamda gezgin sıfatıyla katkı yapan “kentsoylu”yu anlamayı amaçlar.

 

Georg Grosz, “Cadde”, 1915, tuval üzerine yağlıboya, 46x36 cm (Staatsgalerie Stuttgart 2006’nın izniyle; © VG Bild-Kunst, Bonn 2006; Schirn Kunsthalle).

 

Ernst Ludwig Kirchner, “Nollendorfplatz”, 1912, tuval üzerine yağlıboya, 69x59 cm (Stadtmuseum Berlin’in izniyle; © Ernst Ludwig Kirchner terekesi için Ingeborg &

Dr. Wolfgang Henze-Ketterer, Wichtrach/Bern; Schirn Kunsthalle).

 

Benjamin’in arkadları, Modernizm ve kapitalizmin arasına sıkışmış burjuvanın kentsel mekanlarıdır ve dolayısıyla bu mekanlar, hem Modernizm’in kültürel hem de kapitalist kentli pratiklerin eşzamanlı ürünleridir – bir diğer deyişle denilebilir ki, kapitalist kentle özdeş Modernist pratikler, Benjamin’in arkadlarında gizlenmiştir. Gerçekte arkadlar, yukarıda özetlediğimiz gelişmenin öncülü sayılabilecek Paris’e işarete eder. Tıpkı ulusdaşı Simmel’in Berlin için yaptığı ve burjuvayı anlamaya yönelik çabasına denk düşen bir düzlemde, karşı konulamaz bir hızda büyüyerek değişen ve buna bağlı olarak, bireyi yutmaya hazır kapitalist kentin cazibesine yönelik bir arayışı görmek olasıdır. Simmel’in ünlü makalesi “Metropol ve Zihinsel Yaşam”la “Benjamin’in Arkadlar Projesi” arasında bir tür düşünsel akrabalık yakalayabilmek olasıdır2: Simmel’e göre de, aydın burjuvanın metropol içerisinde öznel bir yaşamı sözkonusudur ve bu öznellik bir anlamda, savunma mekanizmalarını da beraberinde getirir. Gerçekte savunma, pazar ekonomisi ve bu ekonomiyi besleyen paranın egemenliğindeki sosyal düzeneğe karşı gelişmiştir. Araçsal akılcılığı, anonimliği ve mal ile paranın sınırsız takasını öngören pazar ekonomisinin bir tür sosyal düzeneği tetiklediği, özellikle aşırı-hesaplanmış,

aşırı-örgütlü zaman-mekan kullanımlarına hapsedilmiş insan ilişkilerini istemlediği bilinmektedir. Dolayısıyla, bu tür sosyal düzeneklerin sonucu ortaya çıkan aşırılığın uyarıcı etkisi altında hayatını idame etmeye çalışan bireyin varlığı sözkonusudur ve bu noktada Simmel, aşırı-uyarılara karşı burjuvanın kayıtsız kalarak blase bir davranış biçimi geliştirdiğini savlar. Kentin biteviyeliği ile anonim ve kayıtsız bireylerin kendi içlerine kapandığı ve ötekine karşı olumsuz bir söylem geliştirdiği de Simmel’in diğer savları arasındadır. Uzun erimde hiççiliğe (nihilism) kadar varabilecek bu içe kapanıklılık ve kişiselliğin toplumsal dokuyu zafiyete uğratacağı söylenebilir; bununla birlikte Simmel, kişisellikten kaynaklanan “üslup”un dikkate alınması gerektiğine işaret eder. Ona göre, kişisel üslubun ötekince dayatılmayan kişiliğin nüvesi olduğunu kabul etmek gerekir. Gittikçe kişiselleşen davranış ve taleplerin bireyi, Simmel’in kendi deyimiyle “objektif kültürü” bir tür süzgeçten geçirmeye zorladığı da göz önüne getirilmelidir (birey ile toplumsal uyarıcılar arasında süregelen kültürel gerilimi, ayrıntılarıyla okumak gerekir)3: Bütün bunlara karşın, gerilimin olumlayıcı bir mecraya evrilip evrilmediği, Simmel’in yazımında değinilmeyen bir konudur ve okuyucunun yorumuna bırakılır. Dolayısıyla, bu noktada bizim için önemli olan şey, burjuvanın 19. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyıl başında maruz bırakıldığı Berlin deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkan bu durumun, kentin mekanlarında, sokaklarında ve/veya meydanlarında süregeldiğidir.

 

Ancak Simmel’in “Metropol ve Zihinsel Yaşam” adlı makalesinde, hızı ve yoğunluğu artmış uyarıcılarla baş edemeyerek kendi kozasına sığınan burjuvanın tersine, Benjamin kayıtsız kalışı bir tür siyasi taktiğe dönüştürmeyi başarır: Amaçsız bir biçimde kenti arşınlayan ve tüm deneyimlerini soyut bir bilgi dağarcığına dönüştüren burjuvanın öyküsüne atfedilen rolün önemini, eserinde ayrıntılı bir biçimde yakalayabilmek olasıdır. Yazarın “aylak gezgin” (flâneur) diye adlandırdığı burjuva, amacından uzaklaştıkça kente yabancılaşacak; öte yandan yabancılaştıkça, kendisini çevreleyen şeylere karşı eleştirel bir mesafe kazanacaktır. İşte bu mesafe, gezgini kurtaran bir tür siyasi taktikten öte birşey değildir: Üstelik gezgin burjuva, kapitalizme karşı duruşun ilk hazzını da bu süreç içerisinde hızla tadacaktır.

 

Kapitalizmin kentsel mekanları arkadlar, Benjamin’in engin öngörüsü ve olumlayıcı siyasi duruşuyla, kapitalizmi doğru okuyabilmenin aracına ve olası burjuva direnç noktalarına dönüşmüştür. Belki de böylesi bir mecrada okuyabilme becerisi, yazarın hem ideolojik tavrından hem de dönemin koşullarından kaynaklanır: Nazi Almanyası’ndan kurtulmaya çalışırken, Fransa-İspanya sınırında 1940 yılında intihar eden, Alman sol geleneğinin önemli aktörlerinden Benjamin için olası tek kurtuluş, olumlayıcı bir diyalektiğin arayışı olmalıdır. Çağdaşlarının teslimiyetçi bir eleştirel mecraya savrulduğu böylesi karmaşık bir evrede, kurtuluşu kapitalizmin içsel çelişkilerinde; kültür endüstrisi, toplu-üretim, mekanik üretim benzeri içsel çelişkilerle biçimlenen modern sanat ve popüler kültürün yeni formlarında ve herşeyden önemlisi, fotoğraf ve sinema gibi yeni sanat formlarını devrimci bir düsturla ustalıkla kullanan burjuvada aramak, hem Benjamin’i yukarıda savladığımız gibi aykırı bir düzleme taşımış hem de onu olumlayıcı bir siyasetle özdeş kılmıştır4.

 

Bütün bu olumlayıcı söylemlerine karşın, Benjamin’in büyük bir yıkkınlık sonrası, Nazi rejiminin gizli örgütü olan Gestapo korkusuyla intihar etmesi çelişki gibi görülse de, 19. yüzyılın kültür başkenti olarak değerlendirdiği Paris’e atfen derlediği arkadları, dikkatli bir okumayla, olumlayıcı bir diyalektiğin ipuçlarını bizlere sunar. Üstelik 1920’li yılların sonunda, daha sonraları derlemek amacıyla yazdığı, parçalı, zaman zaman birbiriyle ilişkisiz gibi duran ve çoklu-anlamlar içeren kısa notları, kültürel ve sanatsal, kamusal ve ticari katmanlar arasında sürekli gezinerek, her seferinde gezintinin öznesi burjuvayı hem olumlayarak biçimlendirmekten hem de ona yeni görevler tasarlamaktan geri durmaz. Asla tamamlanmayan notları, arkadları dolaşan farkı öznelerden modern alışveriş mekanlarının gösterişli dünyasına, oradan da marjinal kentsel pratiklere uzanır ve bu çok katmanlı gezinti olanca renkliliğiyle öykülendirilerek, mevcut durum kadar örtülü kalan durumların/nesnelerin/öznelerin dışavurumları yorumlanır: Kentin olanca işaretleri not edilmiştir; seçkinci sınıfa dahil kentsoylu kadınların modasından fahişeliğin taklitçi imgelerine, mimari ikonografiden kentsel planlamanın nüvelerine, burjuvanın varsıllığından kent fakirinin yaşam alanlarına kadar herşey fotoğrafik imgeler halinde çerçevelenerek, ardı ardına soyut bir düzlemde yeniden kodlanır, sınıflandırılır ve istiflenir. Yönteminin çağdaşlarına görece sıradışı olduğu da bir gerçektir; ancak, egemen ideolojinin bağlayıcılığından kurtulmayı amaçlayan görüntüsel metinlerin özgün bir okuma biçimiyle bir arada tutulmasını, Benjamin’in olumlayıcı görüşünün biçimlendirilmesindeki en önemli yöntem olarak kabul etmek gerekir.

 

Gerçekte Benjamin’in arkadları seçmesi rastlantısal değildir: 19. yüzyıl Paris arkadları, kentsel dokunun bağlacı gibi çalışan mimari unsurlar ve bloklar halinde peşisıra dizilen yapılar arasında geçişleri sağlayan önemli kamusal mekanlardır – arkadlar kamusallığını, kısmen ticari yapılanmasından (kapitalist pazar), kısmen de kullanıcısının niteliğinden (farklı sınıflar) edinmiştir. Çoğu zaman, arkadlar dökme demir ve cam bileşeninden oluşan konstrüksiyonlar aracılığıyla bir üst örtü oluşturur ve yarı kapalı kamusal alanları tarif ederler – bu kamusallığın altında ise, dükkanların mekansal ve işaretsel çakışmaları, vitrinlerin pırıltılı üst üsteliği ve satılan malların gösterişli dünyası bulunur. Çoğu eleştirmene göre, işte tam da bu noktada bir tür konstrüktif ve mekansal “montaj” (montage) sözkonusudur.

20. yüzyıl sanatına da metodik açıdan damgasını vurmaya başlayan montaj tekniğinin önemli bir özelliğini burada yinelemek gerekir: Montaj, birbiriyle “tezat” öğenin, azami etki yaratabilmek adına bir araya getirilmesidir. Parçaların bir aradalığı bir bütüne götürür; ancak bu, parçalanmışlık ve birbiriyle kıyaslanamaz parçaların yan yanalığından oluşan yeni bir bütünlüktür. Dolayısıyla, montajı hem konstrüktif hem de mekansal anlamda barındıran arkadların mimarlığı ile, arkadların içerdiği, “montajlanmış” kentsel hayatlar/pratikler arasında inceden inceye bir akrabalık sözkonusudur. Dolayısıyla Benjamin’in bu benzerliği görememiş olması olasılık dışıdır; üstelik yazar, araştırma yöntemi açısından da montajı kullanarak, yukarıda betimlediğimiz mekan/pratik ikililiğini deşifre etmeyi başarmıştır. Binlerce dizin (çalışma) kartına işlenen notlar çapraz referanslarla birbirine bağlanarak, kartlarda yer alan parçalar sürekli ilişkilendirilmiş ve farklı öyküler/okumalar elde edilmiştir. Bu yöntem sonucunda, sokakların/arkadların birden fazla yüzünü görebilmenin olası olduğu bilinmelidir.

 

Benjamin’in notlarını içeren kartların, Paris’te Ulusal Kütüphane’de (Bibliotheque Nationale) çalışan, dönemin ünlü Fransız düşünürlerinden Georges Bataille’e iletildiği; Benjamin’in 1940 yılında gerçekleşen trajik ölümü sonrası ise, “Arkadlar Projesi”nin uzunca bir süre sürüncemede kaldığı söylenir5. Yorumlamaya çalıştığımız kitap, işte bu kartların derlenmesiyle elde edilmiş bir eserdir. Ancak, derlemenin tekniğinden kaynaklanan güçlüklere bağlı olarak, kendi içinde tamamlanmış bir kitaptan çok düzensiz notlar birlikteliği gibi görünen “Arkadlar Projesi”nin geleneksel bir okumayla anlaşılmasının güçlüğü ortadadır; bu nedenle, kimi araştırmacılara göre eser yoruma bütünüyle açıktır. Bununla birlikte, Paris arkadlarının da, yoruma açık mekanlar oluşturduğunu, “gezgin”in (flâneur) asal görevlerinden bir tanesinin de öznel yorum yapmak olduğunu, burada bir kez daha anımsamamız gerekir. Yorumlar muhtelif olabilir; bununla birlikte Benjamin’e göre arkadlar, gerçeklikle rüya arasında sonsuz imge çakışmalarının yerleridir; sabit olmayan, akışkan, değişken, ancak montajlarla bir araya gelen imgeler çakışmaları arkadların dünyasını oluşturur ve bu dünyanın anlamlandırılması da işin öznesi gezgine bağlıdır. İşte tam bu noktada, Benjamin’in olumlayıcı siyaseti etkin olmaya başlar. Ona göre, son ürünün anlamlandırılmasındaki çeşitlilik bir tür özgürleştirmeye işaret eder; her bir okuma ve arkasından gelen her yeni anlamlandırma, gizli ancak öznel bir ütopyayı muştular; çünkü gezgin kendi ütopyalarına bağıl anlamlandırmalar üretmektedir. Bir başka deyişle, arkadlarla burjuvanın deneylediği şey, ütopyalarının “ifşa” edilmesi ve buna bağlı olarak da bireyin özgürleşebilmesidir.

Burada kendi kozasına çekilmiş Simmel’in öznesiyle, Benjamin’in ütopyalar aracılığıyla özgürleşen öznesi arasında hem bir benzerlik hem de anlaşılması kolay bir aykırılık vardır. Her iki özne de Berlin ve Paris’i okurken uyarıcıları bir tür öznel süzgeçten geçirmeyi başarır. Bütün bunlara karşın, Berlin’in gezgini, süzdüğü bütün uyarıcıları içselleştirerek, aşırı-kişiselleşmiş kişiliğini her seferinde yeniden inşa eder. Simmel’in özellikle üzerinde durduğu “öznel kültür”

ve “objektif kültür” arasındaki gerilimin burada sözkonusu olduğunu yinelememiz gerekir. Benjamin’in öznesi ise, çapraz referanslardan, montajlarla oluşan çok katmanlı anlamlandırmalardan kaçınmaz; tam tersine, olabildiğince karmaşık okumalara/anlamlandırmalara izin vererek, öznel ütopyaların dışavurumuna izin verir. İşte bu izin verme iradesi, Benjamin’e göre, kişisellikten uzaklaşarak eleştirel olabilmenin olmazsa olmazıdır.

 

Sokaklar, mağazalar, sergiler, ışıklar, ilanlar, sokak serserileri, sapkınlar, ahlak düşkünü burjuva sınıfının temsilcileri ve bundan görece uzaklaşabilmeyi başarmış kentli gezginler, özgürleşebilme sürecinin nesnelerine/öznelerine dönüşür. Not aldığı şeylere kısa sürede siyasi ve ekonomik veriler de dahil edilir: Paris’in Haussmannizasyon süreciyle elde edilen bulvarları, barikat savaşları, sosyal başkaldırılar, Paris Komünü, Marx, Fourier ve Saint-Simon’cu ütopya mekanları benzeri, Paris’in sosyal ve kültürel hayatının bütün unsurları, Benjamin’in notları arasına teker teker ustalıkla yerleşir. Bütün bunların arkasında ise hiç şüphesiz, endüstriyel kapitalizm ve modern kentin mekanlarını, bu düzeneği yansıtan kentlerin içinde, üreten/tüketen sınıfları ve modern hayatın sosyal aktörlerini anlamaya yönelik bir uğraş sözkonusudur. Benjamin’e göre Paris, “modern metropol”ün ilk prototipidir ve varsıllığını 1850’lerde edinmeye başlar. Bu dönemin Fransa’nın emperyal dönemine denk geldiğini anımsamak gerekir. Dolayısıyla, emperyal ulus oluşumu ile Fransız sermayedarın kapitalist örgütlenmesi arasındaki yakın ilişkiyi kaçırmak olası değildir. Ona göre, arkadları modern metropolün önemli mekansal aygıtlarına dönüştüren de, ulusal sınırlarının dışına hem siyasi hem de iktisadi anlamda taşmaya çalışan Fransız aydını ve yöneticisinin arsız istencidir. 1855 yılında Paris’e taşınan uluslararası sergi (İkinci Dünya Sergisi), bu istencin somutlaşmasının da habercisi olur. Bu bağlamda Arkadlar Projesi, içten içe gerek emperyal dışavurumun gerekse yabancılaşma ve meta-fetişizminin eleştirisine dönüşmüştür: Her bir arkad, içe kapalı, gerçek kapitalist dünyanın minyatürü gibidir ve optik yanılsamalara denk ideolojik yanılsamaları barındırır. Kitlesel tüketim ve totaliter siyasetin olanca yalınlığı ile izlenebildiği bir tür düşler dünyasıdır (phantasmagoria), arkadlar – Benjamin’in kendi sözleriyle, eninde sonunda “sirke benzeyen ‘teatral’ bir tüketim mekanıdır” karşımızda duran.

 

Sonuç olarak, Benjamin’in “Arkadlar Projesi” başlıklı derleme eseri hem siyasi hem de ona bağıl mekan tarihi olarak görülebilir. Paris üzerinden sürdürülen bu tarihyazımının, tarihyazımı açısından önemli olduğu yadsınamaz; tarihsel anlatım gücü ise, kapitalist toplumun modern kentleri ve pratiklerinin ayrıntıda ve eşzamanlı işlenmesinden kaynaklanır. Benjamin’e göre arkadları üreten siyasi irade, kapitalizmin talep ettiği kentsel örüntü modellerini, sosyal dokuyu ve kültür alanlarını arkad mimarisi üzerinden kurmaktan geri kalmaz. Daha da ötesi, aynı siyasi irade malın serbest dolaşımını temsil eden Paris Dünya Sergisi benzeri emperyal dışavurumların mekansal ve iktisadi örgütlenmelerini de yine arkadlar üzerinden çatkılar. Dolayısıyla denilebilir ki, Paris’in bu yeni mekansal oluşumlarının iki yönü olan önemli bir görevi sözkonusudur: Arkad mimarlığı, hem kapitalist iktisadın hem de emperyalist siyasetin bir anlamda cismanileşmesidir. Bütün bunlara karşın, arkadları kayıtsız bir biçimde peşisıra deneyimleyen sosyal aktöre göndermeyle, bu yeni durumun bütünüyle olumsuzlayıcı bir mecraya evrildiğini savlamak da doğru olmayacaktır. Benjamin’e göre flâneur adeta, “durumdan vazife çıkarmayı bilen siyasi bir kategoridir” ve bu aylak gezginimiz, oluşturduğu eleştirel mesafe ve ona bağıl okuma biçimleriyle mevcut durumu analiz edip pozisyon alabilme becerisine sahiptir. Sanırım bize düşen de, sokakları arşınlayan bu gezginin kimi nitelikleri üzerinden, dönüştürücü siyasetin araçlarını harekete geçirmek olmalıdır6. n Doç.Dr. Güven Arif Sargın, ODTÜ Mimarlık Bölümü.

 

Notlar:

1 Walter Benjamin, The Arcades Project, Belknap Press,

New York, 2002.

2 Georg Simmel, “The Metropolis and Mental Life” (1903, çev.: H.H. Gerth, C. Wright Mills), Kurth H. Wolf,

The Sociology of Georg Simmel, Free Press, New York 1964,

s. 409-24.

3 Georg Simmel, Çatışma Fikri ve Modern Kültürde Çatışma, İz Yayıncılık, İstanbul, 1999; Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, çev.: T. Bora, N. Kalaycı, E. Gen, İletişim Yayınları, İstanbul, 2003.

4 Walter Benjamin, “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction”, Illumination: Essays and Reflections, Schocken Press, New York, 1969, s. 217-54.

5 Özgün notların Benjamin tarafından yok edildiği, elimizdeki notların ise daha sonraları bulunan kopyadan türetildiği yönünde bir görüş de sözkonusudur.

6 Yazar, metnin son okumasını yapan Prof.Dr. Fügen Sargın’a (AÜHF) teşekkür eder.

 

 

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


65603 - unknown - 38.107.179.237