|
Korumada Psikolojik Boyut
Bu makale, toplumsal olduğu
kadar psikolojik bir varlık da olan insanı, toplumsalla bireyselin
arakesitindeki konumu bağlamında irdelemeyi ve o temel üzerinde yeni bir koruma
yaklaşımı geliştirilip geliştirilemeyeceği sorunsalını araştırmayı deniyor.
Emel Kayın
“Psişenin dünyası, tüm insanca farklılıkların ve zaman
içerisinde olan her şeyin ötesindedir. İnsan aktivitesinin tüm başlangıçlarını
ve sonlarını içerir. Problemleri uzun sürer, daimidir ve her zaman aynı
hakikatle yanar. Bu problemlere dalanlar, içlerinde insanoğlu tarafından
yapılmış en korkunç işlerin anahtarını bulmakla kalmaz, aynı zamanda
insanoğlunun şu ana kadar ürettiği kutsal ve yüksek değerlere sahip her şeyin
yaratıcı tohumunu da bulmuş olurlar. Daha iyi bir gelecek için beslediğimiz ve
hiçbir zaman kırılamaz olan umut bu tohumun üzerine yerleşmiştir.” (Jacobi,
2002, s. 12-13)
Koruma alanının doğrudan bir yaklaşımla nadiren irdelenmiş
konularından birini de psikolojik boyut teşkil etmektedir. Modernite, bireyin
önplana alındığı bir dünya görüşünü ortaya koyarken, bu bünyede şekillenen
koruma paradigması, bireyin önemini reddetmemekle birlikte, özünde toplumsal
boyuta vurgu yapan bir anlayışla kurgulanmış ve birey bu mesele içinde
toplumsal yarar tanımı kapsamında davranması gereken bir figür olarak
tanımlanmıştır. Bu bakış çerçevesinde birey ve içinde yer aldığı toplumun
sosyolojik nitelikleriyle değerlendirilmeleri eğilimi ağır basmış, bireyin ve
toplumun aynı zamanda birer psikolojik varlık oldukları gerçeği büyük oranda
gözardı edilmiştir. Bireyi, yüksek toplumsal çıkarlar karşısında arzularından
vazgeçebilecek bir figür olarak idealize eden, edilginleştiren, onun psikolojik
yapısını ya da arayışları, kaygıları, tutkuları vb karakteristiklerini
görmezden gelen ve toplumsal çözümlemenin karmaşık bir boyutunu gereğince
derinleştirmekten kaçınan bu yaklaşım, modern koruma paradigmasının ortaya
çıkışından beri, koruma alanının birey ve toplumla yaşadığı anlaşmazlıkların
bir nedenini oluşturmaktadır.
Bu makale, toplumsal olduğu kadar psikolojik bir varlık da
olan, içinde yer aldığı toplumla psişenin biçimlenmesi açısından döngüsel bir
ilişki yaşayan bireyi, sözünü ettiğimiz konumu üzerinden irdeleyerek, böyle bir
temel üzerinde yeni bir koruma yaklaşımı geliştirilip geliştirilemeyeceği
üzerine açılımlar yapmayı deneyecektir. Psikoloji gibi karmaşık bir bilim
alanındaki çeşitli yaklaşım farklılıklarıyla başa çıkmanın mümkün
olamayacağının bilincinde olan makale, sözü edilen alandan, özellikle Jung
psikolojisine odaklanan kavranabilir bir bilgiyi süzmeye çalışarak, koruma
disiplininin tartışma zeminini genişletmeye çalışmaya yönlenmektedir. İnsanın
kişiliğini etkileyen güçlerin yönünü çocukluğa odaklayan Freud’dan farklı
olarak, insanın, geçmişi kadar geleceğe yönelik hedefleri, ümitleri, tutkuları
tarafından şekillendirildiğine inanan Jung, bilinçdışı ya da bilinçaltına daha
fazla vurgu yaparak, insanların ve onların hayvan atalarının kalıtsal
deneyimlerini içeren kolektif bilinçdışı-bilinçaltı boyutunu gündeme getirmiştir
(Schultz, Schultz, 2002, s. 562). Koruma paradigmasının geleceğe yönelik bir
hedef, bir ideal, bir ümit sunduğu ve insanlığın tüm zamanları ile tüm
birikimlerini içeren kolektif miras kavramında temellendiği düşünüldüğünde,
korumada psikolojik boyutu ele almayı deneyen bu irdelemenin Jung psikolojisine
yakınlık duyması da anlaşılabilir görünmektedir. Jung psikolojisini çalışan
Jacobi, varoluşun araştırılmasında teoloji, psikoloji, tarih, fizik, biyoloji
vb birçok disiplinin, başlangıç noktasında eşit konumlandığına ve birbirlerinin
yerini alabileceklerine işaret ederek, Jung’un varoluşun ve gerçekliğin
psişenin doğasından ibaret olduğunu düşünmediğini, bilgiye giden diğer yolları
da önemsediğini ifade eder. Doğal insan kadar kültürel insanı da ele alan,
ruhsal ve biyolojik verileri eşzamanlı olarak gözönünde tutan Jung psikolojisi,
psişik bütünlük ve psişik enerji prensipleri ile hareket etmektedir (Jacobi,
2002, s. 16-17). Böyle bir yaklaşım, mekanı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek
için varoluşu inceleyen diğer alanlarla da ilişki kuran koruma disiplini
açısından ilginç olup, bu çalışmada psişeyi anlamak için kültürel gerçekliğe
başvuran Jung’un tersine, psişe yardımıyla kültürel gerçekliğin çarpıcı bir
yansımasını teşkil eden koruma alanında olagelenlerin deşifre edilmeye
uğraşılması sözkonusudur.
Yukarıda çerçevesi açıklanan irdelemelere girişmeden önce,
psikoloji alanının, diğer alanlar tarafından anlaşılması zor olan psişe,
bilinç, bilinçdışı-bilinçaltı, ego, ruh, entelekt, tin, arketip gibi bazı kavramları
üzerinde durmak doğru olacaktır. Jung psikolojisinde psişe kavramı, sadece ruh
kelimesinin karşılığı olarak değil, bilinçli ve bilinçsiz, ruhtan daha geniş ve
kapsamlı olan psişik süreçlerin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla,
psişe birbirine karşıt, aynı zamanda birbirini tamamlayan ve dengeleyen bilinç
ve bilinçdışı-bilinçaltı gibi iki alana sahiptir (Jacobi, 2002, s. 19-20). Bu
kapsamdaki üç seviye; bilinç, kişisel bilinçdışı-bilinçaltı, kolektif
bilinçdışı-bilinçaltı olarak açıklanmaktadır (Schultz, Schultz, s. 2002, s.
562).
Jung’un bilincin öznesi olarak nitelendirdiği ego, bilinç
alanının merkezini oluşturan, yüksek derecede bir süreklilik ve kimliğe sahip
gibi görünen anlatımlar/fikirler kompleksi olarak tanımlanmaktadır. Ego, bilinç
ile bilinçdışı alanlarının arasında yer almaktadır; içsel ve dışsal dünyayla
ilgili her türlü deneyimler, algılanabilmek için egonun süzgecinden geçmek
zorundadır. Egoyla olan ilişkiler, ego tarafından duyumsanmadıklarında
bilinçdışında kalırlar. Jung psikolojisinde ruh kavramı, içsel kişilik ya da
kesin-çerçevelenmiş bir işlevsel kompleks anlamında kullanılır. İçsel tavır,
bilinçli tavırda bulunmayan bütün genel insani nitelikleri içerir. Entelekt
kavramı, bilinçli düşünce ve anlayışı, bireyin rasyonel yönünün gücünü ifade
eder. Bilinç alanına ait olan, ancak bilinçdışıyla da doğal bir bağı bulunan
tin kavramı, entelekt ve ruh arasında bağ kurucudur. Arketip kavramı ise
imgelere dönüşen ruhsal süreçler, insan davranışlarının en eski modelleri ya da
içgüdülerin kendi portreleri olarak açıklanmaktadır (Jacobi, 2002, s. 20-22,
68). Jung, tanımladığı pek çok arketip içerisinde sadece ben, anima-animus,
persona, gölge olarak adlandırdığı dördünü ayrı bir kişilik sistemi olarak
görmüş ve temel arketipler olarak belirlemiştir. Bilinçaltının tüm yönlerini
belirleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Anima
erkeklerdeki dişilik özellikleri, animus ise kadınlardaki erkeklik
özellikleridir (Schultz, Schultz, 2002, s. 564). Bireyin dış dünyaya karşı
takındığı genel psişik tavır persona kavramıyla ifade edilir (Jacobi, 2002, s.
45). Olgunlaşan kişiliğin toplumsal olarak istenmeyen yönlerinin kişisel
bilinçdışına itilmesiyle oluşan kısmi kişilik ise gölge kavramına karşılık
gelir. Bu konudaki eğilim, toplum tarafından kabul edilebilir özelliklerin
personada yer bulması, diğerlerinin ise gizlenmesi ya da bastırılmasıdır
(Stevens, 1999, s. 65). Gölge tüm ahlaksızlıkları, ihtirasları, nahoş arzu ve
faaliyetleri içerirken, yaratıcılığa, içgörüye ve yoğun coşkulara da kaynak
teşkil eder (Schultz, Schultz, 2002, s. 564).
Koruma, başlangıçta içgüdüsel ve bireysel bir davranış
olarak gelişmekle birlikte, varlığını bir disiplin olarak çerçevelendirdiği
Modernite sürecinde odağını topluma yöneltmiştir. Korunan nesnenin bireye değil
topluma ait olduğu düşüncesi, nesnenin, içinde yer aldığı coğrafyanın ötesinde,
tüm dünya toplumlarına ait olduğu yaklaşımına doğru evrilirken; bu kapsamdaki
misyon ise kültürel üretimi korumak ve gelecek nesiller için yaşatmak olarak
idealize edilmiştir. Koruma paradigmasının günümüze kadar süregelen ideali bu
şekilde açıklandığında karşımıza bir dizi soru çıkmaktadır. Koruma eylemini
gerçekleştirecek birey, yukarıda açıklanan idealin gerçekte neresindedir?
Modern birey, yüzlerini asla göremeyeceğini bildiği gelecek zaman insanları
için öngörülen bir idealin peşinden giderek hayatına birtakım sınırlamalar
getirebilecek biri midir? Yoksa o sadece yaşadığı zamanı düşünen ya da günü
kurtarmaya çalışan bencil biri midir? Belki bunların tümü de doğrudur. Bir
başka anlatımla, koruma ideali, bireyin kendisini içinde konumlandırabileceği,
sahiplenebileceği bir yaklaşımla kurgulanmış mıdır? O gün için
kurgulanabilmişse bile, bu kurgu günümüzün koşulları için de geçerli midir?
Toplum tarafından üretilmiş bütün yüce idealler, bireyin
mükemmel olmayan, ancak uygarlığın mükemmelleştirilmesini dikte ettiği
psikolojik varlığının direnciyle karşılaşmıştır. Psişenin, toplum tarafından
iyi olarak nitelendirilen yapıcı yönleri gibi, kötü olarak nitelendirilen
yıkıcı yönleri de vardır. Bu nedenle dünyada barış, özgürlük, adalet vb
durumların ideal olarak tesis edilebilmesi aslında mümkün değildir. Koruma
paradigması da bazı açılardan bireyin psikolojik ihtiyaçlarını karşılarken,
kimi noktalarda onu zorlamaktadır. İnsanın psikolojik yapısı içerisinde, koruma
alanına yönelik çıkarımlar yapılabilecek iki eksen gözlenmektedir: Bunlardan
birincisi, korumayı dikte eden olgular, diğeri ise korumamayı, hatta yıkmayı
dikte eden olgulardır. Sözkonusu olguların deşifre edilmesi, koruma alanında
yaygın biçimde kullanılan bazı argümanların altındaki kaygan zemini de ortaya
çıkaracaktır.
Yukarıdaki çerçeve içerisinde korumayı, toplum ya da çevre
ile birey arasındaki bir uzlaşma-çatışma sorunu olarak tanımlayabilmek
mümkündür. Psikoloji alanında, çevrenin talepleri ile bireyin iç yapısının
ihtiyaçları arasındaki uzlaşı, egonun dış dünyaya yöneltilmiş bölümü olan
persona kapsamında açıklanmaktadır. Doğru işlev gören bir personanın, üç unsur
paralelinde hareket ettiği varsayılmaktadır:
1. Her insanın içinde taşıdığı, doğası ve davranışlarını ona
göre modellemek isteyeceği ego-ideali veya arzu imgesi;
2. İçinde bulunduğu çevrenin görüşü;
3. İdeallerin gerçekleşmesini sınırlayan fiziksel ve psişik
olumsallıklar. Birey, bu üç unsur arasında denge oluşturabildiği bir yaşam
çevresi içinde sağlıklı gelişimini ve ilişkilerini sürdürebilecektir. Çevrenin,
doğal psişik yapıyı görmezden gelerek, baskıyla kabul ettirdiği durumlar ise
psişe tarafından bir şiddet olarak algılanır (Jacobi, 2002, s. 46-50). Persona,
gerçek kişiliğe karşılık gelmediğinde, sosyolojik anlamda insanın başkalarının
beklentilerine uygun davranması demek olan rol oynamaya benzer şekilde ortaya
çıkar (Schultz, Schultz, 2002, s. 564). Koruma alanının, bireyin ego-idealini
kapsayan birinci unsuru yok saymaya eğilimli olması ve yüzlere takılan
maskeleri görmezden gelmesi, derinlerde saklanan bir sorun odağına işaret
etmektedir. Toplumda korumanın artan popülerliğine bağlı olarak, koruma yanlısı
maskeyi takanların çoğalmasının, uzun vadede bu eylem alanına ve topluma yarar
getirmeyeceği ortadadır.
Yaygın bakış açısı içerisinde koruma kültürel bir mesele
olarak ortaya konulurken, kültür de indirgeyici bir anlayışla ele alınmaktadır.
Oysa, kültür talebinin psikolojik boyutları anlaşılmadan, herhangi bir koruma
sorununun gerçek anlamda çözümlenebilmesi mümkün değildir. Jung, ruhsal
programın farklı evrelerle biçimlendiğini, ilk evrenin asıl amacının biyolojik
ve toplumsal, ikinci evreninkinin ise kültürel ve ruhsal olduğunu öne sürer.
Birinci evrede, çocuk doğurma ve para-mevki elde etmeyi kapsayan bir kurgu
içerisinde onları korumak amaçlanmakta, ancak bu altyapı sağlandıktan sonra
kültürel amaçların peşinden koşulması sözkonusudur (Stevens, 1999, s. 74).
Psişenin gerçekliği bu olsa da, koruma eylemi büyük oranda elitist bir tavırla
şekillenmekte ve uygulamalar çoğunlukla kısa vadeli (biçimsel) içeriklerle
yönlendirilerek, mekanlarda yaşayanların psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçları
görmezden gelinmektedir. Ruhsal programın birinci evresini yok sayarak,
doğrudan ikincisinin gerçekleşmesini beklemek, tüm alanlar gibi koruma alanına
da çözümsüzlükten ve hayalkırıklığından başka bir şey getirmeyecektir.
Koruma bilinci kavramı, koruma paradigmasının en yaygın ve
gözde argümanını oluştururken, böyle bir bilinçlilik durumunun tam olarak neye
karşılık geldiği ya da bu bilincin gerçekten tesis edilip edilemeyeceği konusu
muğlaktır. Bilinçlilik kavramının düşünmek kavramıyla karıştırılması, psikoloji
alanında kabul edilemez olarak nitelenmekte; hissetmenin, niyetin, korkunun ve
yaşamın diğer ifade biçimlerinin bilinçlilikleri olduğuna işaret edilmektedir.
Bilinçli düşünce ve anlayışı temsil eden entelekt de zaten ebedi olarak
huzursuzdur. Jung psikolojisi, insanoğlunun esas tavrının bilinçli olduğu
inancının bir yanılgıyı teşkil ettiğine değinerek, yaşamdaki her önemli durumda
bilincin bilinçdışına bağımlı olduğuna vurgu yapar. Tüm psişenin küçük bir
alanına sahip olan bilinç, bütün dünyayı kucaklayan sonsuz bilinçdışı okyanusunda
yüzmekte olan küçük bir adaya benzetilmektedir (Jacobi, 2002, s. 21-25, 71).
Koruma eyleminin bir bilinç meselesi olduğuna inanan koruma alanı, bilincin
bilinçdışı ile bütünlüğü ve ilişkileri konusunu sorgulamayı ihmal etmiştir.
Koruma paradigması içerisinde bilinç, düşünmek ediminin kapsamı içerisinde ele
alınmakta ve bilinçdışı neredeyse yok sayılmaktadır. Oysa bilinçli akıl, egonun
çevreyle olan uyumuna yönlenirken, doğanın kişisel olmayan objektif niteliğine
sahip olan bilinçdışı, ben-merkezli niyetlere duyarsız, yalıtıma, yasaklamalara
ya da tüm tektaraflılığa karşıdır. Bilinçdışı bir bakıma zamanın ve mekanın
dışında hareket ettiğinden, psişenin zaman ve mekan tarafından kısıtlanması pek
olası değildir (Jacobi, 2002, s. 24, 56). Öyleyse koruma paradigması daha
başlangıcından itibaren tepki görmeye mahkumdur. Yasak koyucu ve zaman-mekan
parametrelerinin sınırlamaları üzerinde hareket eden koruma paradigmasının,
bilinçdışıyla, dolayısıyla psişeyle çatışması kaçınılmaz görünmektedir.
Kişisel bilinçdışı-bilinçaltı, kişinin yaşantısındaki
unutulmuş, bastırılmış, zaptedilmiş ve bilinçdışı algılanmış içeriği ihtiva
eder (Jacobi, 2002, s. 25). Anılar, dürtüler, arzular, silik algılar ve bireyin
hayatındaki bastırılmış-unutulmuş deneyimler kişisel bilinçaltının kapsamında
olup, bunlar bilince daha kolay geri getirilebilir. Kişisel bilinçaltındaki
deneyimler gruplaşarak güç, aşağılık hissi gibi düşünce konularının yanısıra,
duygu, anı ve isteklerin kalıpları olan kompleksleri oluşturur (Schultz,
Schultz, 2002, s. 562-563). Tarihsel çağlardan ya da sosyal-etnik gruplardan
bağımsız oluşan kolektif bilinçdışı-bilinçaltı ise, ilk çağlardan evrensel
insan durumuna gelene değin insanoğlunun tipik reaksiyonlarını; korku, tehlike,
üstün güce karşı verilen mücadele, cinsler arası ilişkiler, nefret-sevgi,
doğum-ölüm, aydınlık-karanlık prensiplerinin gücü vb olguları içerir.
Bilinçliliğin emrivaki aktivitelerine karşı umursamaz olan ve ilkel doğanın
sesini temsil eden kolektif bilinçdışı, insanoğlunun evrim sürecinde elde
ettiği ve her bireyin yapısında yeniden doğan spiritüel mirası içerir (Jacobi,
2002, s. 25, 56). Koruma paradigmasının insanın değişme ve çağına göre inşa
etme arzusu karşısında yasaklar getirdiği düşünüldüğünde, kolektif bilinçdışı
doğal olarak üstün güce ya da yasaklara karşı olacak; kişisel bilinçdışı, öznel
hayat deneyiminin belirlediği anılar, arzular vb olgular paralelinde hareket
edecek; bilinç ise insanın öznel hayat deneyimi ile uygarlığın gelişme yönü
arasında kurgulayacağı sorgulama çerçevesinde bir denge oluşturmaya
çalışacaktır. Koruma paradigması, bu gerilimli zemini yok saymak ya da
yargılamak yerine, karşı koyuşun doğasını kabullenmeli ve meşruiyetini uzlaşma
kurucu eylemler çerçevesinde kurgulamaya çalışmalıdır.
Bireyin ve toplumun psikolojik varlığındaki yıkıcı
davranışları tetikleyen içeriklerin, insan yaşamına zarar vermeye
yönlenebileceği gibi, onun tarafından üretilmiş kültürü de hedef alabileceği,
bireysel ya da kolektif yoketme eylemlerini tetikleyebileceği bilinmektedir.
Güç kazanma arzusu ya da aşağılık duygusu büyük yıkımların nedenlerini
oluşturabilir. Koruma alanında vandalizm kavramıyla nitelenen çeşitli tahribat
girişimlerinden, soğuk-sıcak savaş ortamlarında ötekilerin kültürünü silme
eylemlerinin sarsıcı bir ivme kazanmasına kadar uzanan çeşitli yoketme
durumları, psişenin yıkıcı içeriğinin, öznel ya da toplumsal dinamiklerle
ateşlenmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Jacobi, Jung psikolojisinin
tartışmaları paralelinde, insanın psişesinde yatan karanlık güçler için bir farkındalık
geliştirebilmesi durumunda, bu güçleri terbiye ederek psişik bünyesinin organik
bir parçası haline getirebileceğine ve böyle bir durumun gerçek-sonsuz bir
kültürün yaratılmasına giden yolu açabileceğine işaret etmektedir (Jacobi,
2002, s. 13). Bu saptamaya paralel olarak, korumanın gerekliliğini önerirken,
koruma ya da korumama arzusunun psişik yapıdaki kökenlerine ilişkin bir
farkındalık geliştirmek de ivedi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.
Koruma paradigması çeşitli değerler-yargılar üzerinden
biçimlenirken, koruma ideali de insanlık için evrensel bir doğru olarak
sunulmakta; korunan mekanın hangi değeri taşıdığı kullanıcılara, kesinlik
içeren ve yukarıdan aşağıya yönlenen bir tavır içerisinde bildirilmektedir.
Oysa insan, öznel değerlendirmesinin içine katacağı tarihsel olayları ve
mekanı, sadece kendisine dikte edilenler aracılığıyla değil, psişik bütünlüğü
içerisindeki ana fonksiyonlar olan düşünme, hissetme, duyumsama, sezme
fonksiyonları ile kavramaktadır. Düşünme ve hissetme rasyonel fonksiyonlar
olup, değerler ve yargılarla çalışır. Düşünme doğruyu ve yanlışı esas olarak
bilme yoluyla, hissetme ise hoş veya hoş olmayan noktasından yola çıkarak
duygular aracılığıyla değerlendirir. Sezme ve duyumsama ise irrasyonel
fonksiyonlar olup, bu fonksiyonlar yargılardan ziyade, yorumlanmamış veya
değerlendirilmemiş algılarla çalışır. Duyumsama, olayları değişik açılarla
değil olduğu gibi, sezme ise bilinçsiz içsel algı kapasitesini daha yoğun
kullanarak kavrar. Örneğin, duyumsayan insan, tarihsel bir olayın ayrıntılarını
dikkate aldığı halde, altyapısını oluşturan genel içeriği görmezden gelirken;
sezen insan, detaylara az ilgi göstermesine karşın, olayın içsel anlamı ve
etkilerine yoğunlaşır (Jacobi, 2002, s. 27-28). Koruma eylemleri, genelde bu
dört ana fonksiyondan birincisi olan düşünme üzerine odaklanmıştır; tarih ya da
tarihin var ettiği mekan iyi bilindiğinde koruma idealinin de gerçekleşeceği
varsayımı ise ortamda egemendir. Oysa koruma idealinin, varolma nedeni kadar
anlaşılması ve kabullenilmesi de rasyonel ve irrasyonel boyutlar içermektedir;
koruma alanında derinlikli bir başarı elde edilmesi, psişe içindeki dört
fonksiyonun bütünlüklü çalışma sistematiğini gözeten bir yaklaşım kurulmasını
gerektirmektedir.
Koruma düşüncesinin somutlanamayan boyutlarına girildiğinde
arketiplerden söz etmek kaçınılmaz görünmektedir. Jung’a göre başlangıçtan beri
varolan arketipler, kolektif bilinçdışının asıl içeriğini oluştururlar (Jacobi,
2002, s. 68-71). Arketipler, kişiyi benzer durumlarla karşılaşan atalarıyla
benzer şekilde davranmaya iten zihinsel deneyimlerin önceden varolan
belirleyicileridir (Schultz, Schultz, 2002, s. 563). Arketiplerin olumlu,
yararlı, aydınlık, yukarıya işaret eden yanları olduğu gibi, aşağıya işaret
eden, olumsuz, düşmanca, yeraltına özgü, genellikle de nötr bir yanları vardır
(Jung, 2005, s. 95). Arketipik program ebeveyn olmak, çevreyi araştırmak,
tanıdık çehreleri yabancılardan ayırdetmek, toplumsal değerler, kurallar ve
inanışlar hakkında bilgilenmek, akran grubuna dahil olmak, buluğ ve gençlik
çağının zorluklarına göğüs germek, belli bir yetişkin grubuna mensup olmak, kur
yapmak, evlilik gerçekleştirmek, çocuk büyütmek, avcılık ve toplayıcılık
aracılığıyla ekonomiye katkı sağlamak, dini törenlere katılmak, ortayaş ve
yaşlılık dönemlerine ait sorumlulukları üstlenmek ve ölüme hazırlanmak gibi
konularda belirleyici olup; bu donanım her zaman çağdaş kent yaşamıyla uyumlu
bir kurguya sahip olmayabilir (Stevens, 1999, s. 61). Bu çerçeveden koruma ya
da korumama arzusunun arketipik programla ilişkisini çıkarsayabilmek mümkündür.
Arketipsel görüntülerin motifleri, insan doğasının kendi türünün evrimsel
gelişimiyle koşullanan bölümüne denk ve tüm kültürlerde aynı olup; bu motifler
mitolojilerde, masallarda, dini geleneklerde ve gizemlerde tekrarlanır.
Mitolojik temalar, insanoğlunun evrensel tarihine kök salmış semboller ya da
aşırı yoğun tepkiler, en derindeki katmanın varlığını açığa çıkarırken,
kolektif bilinçdışı alanının genişliğini de ortaya koyar. Kolektif bilinçdışının
içeriği ve belirgin motifleri her bireysel psişede yeni bir hayat bulur
(Jacobi, 2002, s. 62, 71-73). O halde günümüzün dünyası için öngörülenlerin, bu
derin katmanla ne denli ilişkilendirilirse o kadar başarılı olması
beklenecektir. Bu saptama koruma alanı için de geçerlidir.
Kimlik, koruma paradigmasının meşruiyetini açıklamak için
başvurduğu ve genelde yüzeyselleştirilerek kullanılan olguların başında
gelmektedir. Bireyin korunan nesneyle kimliğine yönelik bir ilişki kurduğu
durumlarda, korumanın daha başarılı olduğu açıktır. Kimliğin psişedeki
karşılığına bakıldığında arketip olgusuyla karşılaşılmaktadır. Benlik arketipi,
süreklilik arzeden kimlik bilincinin sorumlusudur (Stevens, 1999, s. 63). Jung,
benliğin tam bir birlik ve bütünleşme çabasında olduğunu, bu durumun tüm
kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi ya da
mandala ile temsil edilebileceğini öne sürmektedir (Schultz, Schultz, 2002, s.
564-565). Kültürel mirasın tüm dünya toplumlarına ait olduğunu savunurken,
çeşitlilik kavramını ve evrensel barışı vurgulayan koruma alanının,
bilinçdışıyla ilişki kurmasını sağlayacak ve insanlık için sahiplenmeyi
kolaylaştıracak bütünleştirici bir bağlaç olan arketip olgusundan da
yararlanması sözkonusu olabilir.
Koruma paradigmasının yaslandığı önemli olgulardan biri de
anlamdır. Korunan nesne, bireyin ya da toplumun ona yüklediği anlam üzerinden
değer kazanmakta ve sadece fiziksel değil, imgesel bir gerçekliğe de sahip
olmaktadır. Jung, yaşamın daha derin bir anlamı olduğu duygusunun, insanı
dünyada almak-vermek ile sınırlı bir zeminin üstüne yükselteceğini ve bu duygu
yoksa bireyin kendisini zavallı ya da yitik hissedeceğini öne sürer (Jung,
2007, s. 89). Koruma eylemi, zamanın ve kültürlerin kodlarını taşıyan unsurları
muhafaza etmeye çalışırken, bireyin kendisini mekanda yitik hissetmemesini de
sağlamaya çabalamaktadır. Anlamın sonradan yaratılması da sözkonusu olmakla
birlikte, psişede derin temelleri olan anlamların yansıdığı nesnelerin korunma
olasılığı daha güçlüdür. Jung’a göre arketip değişmez bir anlam çekirdeğine
sahiptir; anlam ise nihai nüvesinin etrafı çizilebilen, ancak tanımlanamayan
bir olgudur. Arketip, psişede önceden beri varlığını ve özünü sürdürdüğünden,
imge de ortaya çıktığı anda yaratılmış olmayıp, aslında yansıttığı tipik-temel
deneyim, insanoğlunun psişesine eklendiğinden beri vardır. Psişenin yaratıcı
aktivitesi, bilinçdışı içeriklerin kaosunu, rüyalarda, fantezilerde,
vizyonlarda ve yaratıcı sanatta ortaya çıkan imgelere dönüştürerek, onların
anlam yükünü ve değer yoğunluğunu belirler (Jacobi, 2002, s. 67, 85). Heterojen
faktörleri tek bir imgede toplayan unsurlar ise simgeleşme potansiyeline sahip
olup, Jung’un bakış açısından kendi varoluşunu boşu boşuna arayan ve bundan bir
felsefe çıkaran insan, artık bir yabancı olmayacağı dünyaya giden yolu, ancak
simgesel gerçekliği yaşayarak yeniden bulabilecektir (Jung, 2005, s. 45). Ona
göre insanoğlu yeryüzündeki seçkin konumunu simge üretebilme yetisine borçludur
(Stevens, 1999, s. 109). Bireyin nesneyi koruma arzusu duymasının altında yatan
olgulardan birini açıklayabilecek olan bu önerme, simgeleri önplanda
değerlendiren koruma alanının birey ve toplumla ilişkilenme arayışına zemin
teşkil edebilme potansiyeli taşımaktadır.
Koruduğu nesneyi, ona yüklediği anlam dahilinde yaşatmak
isteyen koruma alanının bilinçdışından yararlanabileceği bir konu da unutma
mekanizmasıyla ilgilidir. Koruma alanı anıları, olayları, olguları, bilinçli
şekilde unutturmak istemez. Oysa unutmanın bilinçdışıyla ilgili bir boyutu
vardır. Bilinç içinde yer bulamayan unsurlar; dürtüler, algılar, maksatlar,
rasyonel ve irrasyonel düşünceler, etkiler, koşullar, mantıklı sonuçlar,
duygular vb olguları barındıran bilinçdışına atılır. Unutma, karanlık olayları
öteleyen bir mekanizma olduğu gibi, zihnin olağanüstü yüklenmesinin önüne de
geçen bir süreçtir. Ancak, saklı anılar, uzun zaman sonra bile beklenmedik
biçimde bilincin odak noktasına çıkabilir (Jung, 2007, s. 37). Özellikle
toplumsal boyut sözkonusu olduğunda, geriye atılanların hatırlatılması,
koruduğu nesnenin içerdiği gerçeklikle birlikte sahiplenilmesini isteyen koruma
alanı için önemli bir konuyu teşkil etmektedir. Psişenin geçmiş zaman ve
unutma-unutmama gerilimi karşısındaki davranışının, korumayı kolaylaştırma ya
da güçleştirme olasılığı bulunmaktadır.
Bilinçdışı, insanoğlunun deneyimlerinden doğan ve insanın
içsel yaşamının kuralları-ihtiyaçlarıyla uyumlu tipik reaksiyonlar sunarak,
kişinin psişenin bütünlüğüne uygun davranmasını sağlarken; hayal ve rüya,
bilinçdışının önemli bir eylemi olarak ortaya çıkmaktadır. Hayal ve rüya,
bugüne ve geleceğe uyumlanmamız kadar geçmişle ilişkilenmemizi de sağlar.
Nietzsche’nin “Uyurken ve rüya görürken bizden önceki insanlığın tüm
düşüncelerinin içinden geçeriz” biçimindeki saptaması bu bağlamda ilginçtir
(Jacobi, s. 25, 67). Jung da, üst katı 18. yüzyıla, bodrum katı Roma dönemine,
sonraki katı da tarih öncesi dönemlere ait bir evde dolaştığına yönelik
rüyasını, kendi yaşamı ve sahip olduğu tarihsel bilgiler-ilgi alanları ile
ilişkilendirmektedir (Jung, 2007, s. 57). Koruma alanının da aslında yapmaya
çalıştığı, insanın mekansal bir katmanlanma içinde dolaşabilmesini sağlayarak,
zaman boyutunda sonradan gelenleri, öncekilerin düşüncelerinin içinden
geçirmektir. Oysa korumaya karşı çıkanların çoğu, onlara böyle bir ortaklığın
sunulduğunun farkında değillerdir. Çünkü koruma paradigması, varlığını
rasyonel, kural koyucu, yasaklayıcı, teknik argümanlarla donanmış kesin bir
gerçeklik olarak ortaya koyarak bilinçdışıyla çatışırken, hayal ve rüya
olgularının sunduğu olanakları kapsamayı düşünmemiştir. Koruma eylemi, ortadan
kalkmış zamanları-mekanları-yaşamları, farklı ve daima bir boyutu kesinlikle
eksik olan sunumlarla kişinin hayal dünyasına kattığı ve izleyenin
bilgi-birikim-iç dünyasıyla birlikte onun algısına sunduğu; yani gerek tasarım
gerekse kullanma süreci hayal olgusunu kapsadığı halde, paradigmanın
kuruluşunda hayal, gerçeklikten ayrılmış ya da ötelenmiş görünmektedir. Bu
durum, koruma alanının birey ve toplumla kurmaya çalıştığı iletişimsel örüntüde
bir boşluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Arketipler, hayaller, uzak çocukluk düşleriyle
ilişkilendirilebilen varlıkların herkes tarafından ortak bir kabulle
benimsenerek daha kolay korunabildiklerinin çok sayıda örneğini bulabilmek
mümkündür. Soyut ve somut içerikleriyle dinsel varlıklar bu konuda en bilinen
örnekleri oluşturmaktadır. Jung psikolojisinde, arketipsel imgeler ve
deneyimlerin tüm dinlerin merkezini oluşturduğu ve bunların psişede halen aktif
oldukları öne sürülmekte, dinsel imgeler kolektif tasarımlar olarak
anılmaktadır (Jacobi, 2002, s. 75; Jung, 2007, s. 55). Şaşırtıcı biçimde, her
yerde ve tüm zamanlarda, en iyi korunmuş soyut-somut varlıklar dinlere aittir.
İçerdikleri güçlü anlam nedeniyle, öteki dinsel odakların en güçlü yıkma arzusunun
hedefi de yine onlardır. Bir dini unsur tahrip edildiğinde, saldırı sadece
nesneye değil, kolektif psişenin kendisine de yapılmış olmaktadır. Kaleler,
şatolar, kuleler, köprüler de, korunması konusunda zihinlerde hemen hemen
hiçbir soru işareti bırakmayan nesnelerdir. Ortak çocukluk düşlerine karşılık
gelen bu nesneler, Jung’un da çocukluğa özgü törensel dünyasının bir parçasını
teşkil etmiştir (Stevens, 1999, s. 13-15). Bir diğer örnek de, en önemli
arketiplerden biri olan anne arketipi konusundadır. Tanrıça, kent, ülke,
kilise, toprak, mağara, orman, gök, deniz, vatfiz kabı vb olgular, anne
arketipinin çok sayıdaki yansıması arasında sayılmaktadır (Jung, 2005, s.
21-22). Bu sayılanlara ilişkin bireysel ya da toplumsal benimseme ve sahiplenme
duygusu da yüksektir. Anne arketipinin, insan ruhunda yaşamayı sürdürdüğü ve
egonun anneden ayrıştırılmasının, bir şeyin bilincine varma durumunun
başlangıcı olduğu ifade edilmektedir (Jacobi, 2002, s. 70). Bireyin en eski
konusunda bitmeyen arayışının gerisinde, belki de bu başlangıcı keşfetme arzusu
vardır. Kişisel bilinçdışındaki olumsuz yönleri kapsayan gölge alanından
yansıyan düşman arketipi ise kültürel düzlemdeki varlığını millet, ırk, kabile
vb öteki gruplara düşmanlık biçiminde ortaya koyar (Stevens, 1999, s. 66).
Ötekilerin varlığı kültürel nesnelerde somutlandığından, psişenin bu bölümü,
diğer alanlar gibi koruma alanı için de tehditler içermektedir.
Davranışlarını ya da eylemlerini, psişesinin dikte
ettikleriyle toplumun ve uygarlığın dikte ettiklerinin arasındaki sarsıntılı
bir dizgede oluşturan insanın, koruma paradigması karşısındaki tavrı da
stabilite içermemektedir. Modern koruma paradigması, korumayı bir
kolektif-evrensel ideal, bir yüce ülkü, bir uygarlık formu olarak sunsa da,
savaşlar, adaletsizlikler, açlık gibi insanın ilkel doğasından kaynaklanan
içerikleri harekete geçiren durumlar ya da gölgelerin içinde yaşayan
ihtiraslar, bu ideali kısa sürede yerle bir etme potansiyeline sahiptir. Sorun,
yüce koruma idealinin içerisinde insanın arzularıyla, bencillikleriyle,
hırslarıyla, çatışmalarıyla, ihtiyaçlarıyla, kendi sıradan ya da gündelik
hayatıyla yer bulup bulamayacağı noktasında düğümlenmektedir. Eğer insan içsel
ve dışsal dünyanın sunduklarını süzgecinden geçiren bir egoya sahipse, koruma
paradigması onun ulaşamayacağı yüksek idealler yerine, bu eylemin onun öznel
hayatına katacağı değerler üzerinde durmalıdır. Üstelik yüzleşmek herkes için
zor olsa da, ego-idealini veya arzu imgesini her şeyden yukarıda tutan bu çağın
bireyinin psikolojik yapısı içerisinde, kültürel mirasın iletileceği gelecek
nesiller kavramı, uzak, ilişkilenemeyecek ve kısmen değersiz bir temsile
karşılık gelirken; öznel gündelik hayat ise yakın, ilişkili, belki de olması
gerekenden bile daha değerli bir içerik taşımaktadır. Öyleyse koruma
paradigmasının, odağın gelecek nesillerden ziyade, öznel gündelik hayatlara
yönlendirildiği bir yapıya doğru evrilmesi konusunda tartışmaya başlamak,
günümüzün dünyasında acaba halen imkansız mıdır?
Sonuç olarak koruma veya korumama düşüncesinin özü de,
yaşamdaki her şey gibi psikolojik boyutla ilişkilenmektedir. Bilinç, kişisel
bilinçdışı-bilinçaltı ve kolektif bilinçdışı-bilinçaltı dahilinde gelişen
davranış formları, diğer alanlar gibi bu alanı da biçimlendirir. Çağa uygun bir
koruma paradigması oluşturmak, ilkel dünyadan günümüze dönüşerek ya da
dönüşmeden taşınan kodları gözardı etmemeyi, bireyin ve toplumun iç dünyasını
anlamaya çalışmayı, psişenin gerçekliği içerisinde yer bulabilecek önermeleri
geliştirmeyi gerektirmektedir.
Yeni çağın koruma paradigması kurgulanırken, birey ve
toplumun psikolojik yapısı eskisinden daha dikkatli ve ağırlıklı biçimde
gözönünde tutulmak zorundadır. Aksi takdirde modern birey, korunan nesneleri
tüketmeyi bitirdiği ya da koruma düşüncesinin kendisine dayatıldığını
hissettiği, belki de sadece toplumsal yaşamın her alanına yayılan erkler
tarafından manipüle edildiği için, içindeki yıkıcı dürtüyü harekete geçirmekte
duraksamayacak, çağın iletişim olanaklarıyla böyle bir tavrı toplumsal bir
harekete dönüştürmek hiç de zor olmayacaktır. Psikoloji disiplini kendi
alanında çok yol almış olmakla birlikte, Jung’un 1943’te Basel’de düzenlenen
bir psikoloji konferansında söylediği, yıkıcı bir psişik durumun toplumsal
alanda yaratabileceği tahribatı dile getiren sözler, bugün de bir biçimde
geçerliliğini korumakta ve çeşitli disiplinlerle birlikte koruma disiplinine de
ışık tutmaktadır:
“Psikoloji bilimlerin en genç olanıdır ve henüz gelişiminin
başındadır. Buna rağmen, en çok ihtiyaç duyulan bilimdir. Şu çok açıktır ki, ne
kıtlık, ne depremler, ne mikroplar, ne de kanser, insanoğluna kendinden büyük
düşman olamazlar, çünkü basitçe ortaya koymak gerekirse, doğal afetlerin en
korkuncundan bile daha yıkıcı olan psişik salgınlara karşı yeterli bir korunma
söz konusu değildir. Bu yüzden psikolojinin ortaya koyduğu bilginin en geniş
şekilde yayılması gerekmektedir, böylece insanoğlu varlığını tehdit eden en
büyük tehlikeyi anlayabilecektir.” (Jacobi, 2002, s. 13) n Yrd.Doç.Dr. Emel
Kayın, DEÜ Mimarlık Bölümü.
Kaynaklar:
Jacobi, Jolande, C.G.Jung Psikolojisi, çev. Mehmet Arap,
İlhan Yayınevi, İstanbul, 2002.
Jung, C.G., Dört Arketip, çev. Zehra Aksu Yılmazer,
Metis Yayınları, İstanbul, 2005.
Jung, C.G., İnsan ve Sembolleri, ed. John Freeman,
çev. Ali Nahit Babaoğlu, Okuyan Us Yayınları, İstanbul,
2007.
Schultz, Duane P.; Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji
Tarihi, çev. Yasemin Aslay, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2002.
Stevens, Anthony, Jung, çev. Ayda Çayır, Kaknüs Yayınları,
İstanbul, 1999.
|
|